|

...yoksa işimiz YAŞ
Sami Hocaoğlu/23.11.2007/Yeni Şafak
Önce ordu
inançlı subaylardan ve astsubaylardan temizlendi. Namaz kılan ve eşi
tesettürlü olan herkes "disiplinsizlik" bahanesiyle ordudan atıldı;
sorgusuz sualsiz, mahkemesiz savunmasız. Son yüzyılın en kapsamlı
yargısız infazına kurban gitti 3.000'i aşkın YAŞ'zede.
"Disiplinsiz" diye ordudan atılanlar, TSK'nın en disiplinli
unsurlarıydı. Bunu, tek tek onları dinleyince, haklarında yazılan başarı
hikâyelerini okuyunca, aldıkları üstün hizmet ödüllerini ve başarı
sertifikalarını görünce anlıyordunuz. Hele bu insanları tanıyıp onların
ahlak, gayret, liyakat ve ehliyetlerine vakıf olunca, kendi kendinize
şöyle demeden edemiyordunuz: "Bu yalnızca bu insanlara haksızlık değil,
bu ülkenin altını oymaktır".
Ne oldu da halkı Müslüman olan bu ülkenin ordusunda İslam dinini yaşamak
sorgusuz sualsiz kapı önüne konulmayı gerektiren bir suç oldu? 28 Şubat
müdahalesiyle hızlanan bu yargısız infaz süreci, sistematik bir
temizleme operasyonuydu. Pirincin içinden taşı ayıklama değil, taşın
içinden pirinci ayıklama operasyonu...
YAŞ'a başkanlık eden Başbakan Gül ve Erdoğan, yargısız infaza karşı
çıktıkları için kararların altına muhalefet şerhi düştüler. Bu bile
sakil bir görüntüydü. Ortada bir haksızlık vardı, fakat ülkenin
başbakanının bu haksız kararları engellemeye gücü yetmiyordu. Dahası,
katılmadığı kararların altına imza atmak zorunda bırakılıyordu.
Askeri vesayet rejimi dedikleri tam da bu olsa gerekti. Ve ülke bu sakil
durumdan kurtulduğu gün, askeri vesayet rejimi olmaktan da kurtulacaktı
anlaşılan.
Yaşzede subay ve astsubaylar, inançlarından dolayı atılmaktan muztar
olmadılar. Zira başarılı, ehliyetli ve liyakatli insanlardı zaten. Çoğu
birkaç dil bilen, alanında iyi yetişmiş, altın kuyusuna düşse üstüne bir
tanesi yapışmayacak kadar dürüst, çalışkan ve başarılı bu insanlar özel
sektörde havada kapılırdı. Öyle de oldu. Fakaaat…
Onları yargısız infazla kapı önüne bırakanlar, bununla teskin
olmamışlardı anlaşılan. Oysaki yargısız infaza tabi tutulan bu insanlar,
o güne kadar verdikleri hizmet karşılığında elde etmeleri gereken sosyal
güvenceden mahrum bırakılıyorlardı. Mesela, müzmin hastalığı olan
çocuğunu ve eşini tedavi ettiremiyordu. Bunlara öyle bir fatura
çıkarılıyordu ki, bunun anlamı "Sizi diri diri gömeceğiz"den başkası
değildi.
Bununla da yetinmedi sürek avcıları. Bu insanlar sivil hayatta birer iş
buldular. Geldiler, onları işe alan özel ve tüzel kişilere baskı
yaptılar. Onları işten çıkarmalarını istediler. İşverenlerin çoğu
korktu. Zaten mağdur olan bu insanları bir daha mağdur ettiler. Bu arada
ailesini geçindiremediği için ailesi parçalananlar oldu. Tedavi
ettiremediği için ailesinin bir ferdini kaybedenler oldu. Hatta cinnet
geçirerek intihar edenler oldu.
Bu, insanı öldürmekle teskin olmayıp, cesedinin üzerinde zıplamaya
benziyordu.
Örnek mi istiyorsunuz? Örnek çok, cidden çok. Ben sadece Muttalip
Binbaşı'ya yapılan zulmün kısa hikâyesini anlatayım:
Muttalip Binbaşı'yı ta üsteğmenliğinden beri tanırdım. Dört dörtlük bir
hanımefendi olan eşi ve dünyalar güzeli çocuklarıyla mutlu bir aile
reisiydi. Vatanseverlikte ordu içinde onun gibi kaç tane çıkar,
bilmiyorum. Mütedeyyin bir Anadolu evladıydı. Namazında niyazında bir
insandı. Eşi tesettürlüydü. Tüm suçu buydu. YAŞ kararıyla emekliliğine
ramak kala ona bile fırsat vermeden kapı önüne koydular. Bir çırpıda 20
yıla yakın hizmetinin üzerini çizdiler.
Son görev yeri olan ilde önce belediyede kendine bir iş buldu. Onu
yargısız infazla kapı önüne bırakanlar, bunu yeterli bulmamışlardı.
Belediyeye baskı yaptılar. Yapılan bu baskının hikayesini hem bu
baskıların yapıldığı yetkililerden, hem de merhumun kendisinden
dinlemiştim. Gerçekten hiçbir insafa, vicdana, izana sığmazdı.
Baskılara dayanamayan belediye, Muttalip Binbaşı'yı ikinci kez kapının
önüne koydu. Bu kez de özel sektörde iş buldu. Anlaşılan o ki, birileri
onu açlıktan öldürmeden bırakmayacaklardı. Girdiği özel sektörde de
rahat vermeyip işverenini 'uyardılar'. İşveren içi kanaya kanaya kapı
önüne koymak zorunda kaldı Muttalip Binbaşıyı. Bu kadar zulme kimin
psikolojisi dayanırdı ki onunki dayansın. Sonunda cansız cesedini yerde
buldular.
YAŞ mağdurlarının her birinin acı bir hikâyesi var. "İrtica"
dosyalarıyla karartılan hayatların her biri bir ayrı dram. Bu
mağdurların milletin vicdanında ne derin yaralar açtığının çetelesini
kim tutabilir?
Asıl soru şu: PKK'yı birinci tehdit olmaktan çıkarıp yerine İslam'ın kod
adı gibi kullanılan "irtica"yı koyanlar veya koyduranlar, bunu bu
günleri hazırlamak için mi yaptılar? Ordunun savaş kabiliyetini bunun
için mi yok ettiler?
YAŞ kararlarıyla açılan yaralar, haber yasaklarıyla tedavi edilir mi
dersiniz? Dahası, 24 yıl görev yapmış ilk genelkurmay başkanı beş vakit
namazlı biri olan Cumhuriyet ordusunda, namaz kılmayı yargısız infaza
tabi bir suç haline getirenler, şimdi kime hizmet etmiş oldular?
Biri bu sorulara cevap versin, yoksa işimiz YAŞ. |