|

Dinler
ve Siyasetteki Yeri
Soli Özel/04.11.2007/Sabah
Arada bir
dünyada neler tartışıldığına bakmakta çok yarar var. Zira böyle
yaptığınızda sandığınız kadar yalnız olmadığınızı, ülkenizin dertlerine
başka yerlerde de rastlandığını görüyorsunuz. Kürt meselesi ve terör
belası dışında Türkiye'yi en çok geren, ülkede kutuplaşmayı körükleyen
konu dinin toplumsal hayattaki ve siyasetteki yeri. Dünyada da öyle.
Özellikle 11 Eylül saldırılarından beri din ve laiklik ilişkisi, dinin
toplumsal hayatta ve siyasetteki yeri konuları daha derinlemesine
tartışılıyor. Eski anlayışlar ve değerlendirmeler değişiyor. Laiklik
mercek altına alınıyor. Dinin beklendiği gibi insanların hayatından pek
de çıkmayacağı daha iyi anlaşılıyor. Bu durumda da dinin bugünkü anlam
ve işlevini irdelemek, anlamak gerekiyor. Ayrıca 21'inci yüzyıla uygun,
özgürlük ve eşitlik anlayışlarıyla dinin şartlarının nasıl
bağdaştırılabileceği sorusu gündeme geliyor. The Economist dergisi bu
haftaki sayısında yayınladığı "Tanrı adına: Din ve kamusal hayat"
başlıklı raporunda bu konuyu derinlemesine incelemiş.
İki dönüm noktası var
Aydınlanma düşüncesinin beklentisi modernleşmenin sonucu olarak dinin
toplumsal hayattan çekilmesiydi. Dini kendi hayatlarından çıkarmış olan
modern dünyanın yönetici seçkinleri 20'inci yüzyılın sonunda bu
beklentinin gerçekleşeceğinden de emindi. Din miyadını doldurmuştu.
Bunun da ötesinde özellikle azgelişmiş ülkelerde yeni milliyetçi
liderlerin dine karşı hayli katı bir tutumu vardı. Dinin, daha doğrusu
din etrafındaki toplumsal ve siyasi örgütlenmenin, geri kalmışlığın en
önemli nedenlerinden biri olduğuna kalpten inanıyorlardı. Kendileri tam
anlamıyla modernliğin çocukları olduklarından dine karşı da katı bir
tutum aldılar.
Ancak beklentiler yanlış çıktı. Başta dünyanın en zengin ve sevmeyenleri
tarafından en ahlaksız ülkesi diye tanımlanan ABD olmak üzere din pek
çok ülkede yeniden ön plana çıktı .
Konuyla ilgilenen ve tabii ki laik düşünceden geldikleri için eleştirel
düşünce içinden meseleye bakanlar iki dönüm noktası görüyor. Economist'e
göre dinin yeni gücü "iki değişikliğin sonucu: Birincisi laik inançların
başarısızlığı; dinin yükselişi 1970li yıllarda devlete olan inancın
sarsıldıği bir dönemde başladı. İkincisi... din dünya sahnesine çok daha
bireyci ve demokratik küreselleşme ile gayet uyumlu bir hareket olarak
çıktı." Olivier Roy, Feisal Devji, John Gray, Peter Bergen gibi konuyla
ilgili çok önemli kitaplar yazmış yazarların da ortak tespitleri bu
ikinci noktayı doğrular nitelikte.
Kamusal alana müdahale
Dünyanın gidişi bir yandan dinler arası çatışmaları körükler ya da
bundan nemalanan siyasetleri güçlendirirken, mezhepler arasında da kanlı
çatışmalar yaşanıyor. Laikler ile dinciler arasındaki kavga ve ağız
dalaşı şidetleniyor. Dinci yayınlar kadar dine karşı yayınlar da hayli
okur buluyorlar, taraflar militanlaşıyor. Bu dinamiğin sonucu herkesin
kendi kampına çekilmesi, çoğulculuğun zayıflaması, iletişimin kopması
oluyor. Zira taraflar giderek daha mutlakçı oluyor.
Kuşkusuz İslam dünyasında bu konuda yaşanan gelişmeler de dergiyi
yakından ilgilendiriyor. İslam dininin tüm kadim dinler arasında kamusal
alana en çok müdahale eden din olduğunu belirtmesine rağmen dergi,
başyazısında "İslam ile modern liberal devletle pekala birlikte
yaşayabileceği" sonucuna varıyor. ABD'de yaşayan Müslümanların o
toplumun anayasal çerçevesine ne denli başarıyla uyum sağladıklarını da
bu bağlamda vurguluyor.
Türkiye'nin önemi de tam bu bağlamda gündeme geliyor. Dinin yükselişinin
din savaşlarına yol açmaması, liberal demokratik modelin tüm dinler
açısından özümsenebilecek bir model olup olmayacağını Türkiye
deneyiminin sonucuna bağlıyor. Ne sorumluluk ama! |