|

Zekat
Lûgatler,
Ze-ke-ve kökünden türeyen 'zekat' kelimesinin karşılığı olarak,
temizlik, arınma, saflık, bereket, artma, güzel övgü anlamlarını
vermekle birlikte, dikkatli bir gözle bakıldığında, bütün lûgat
anlamlarının iki kategori altında toplanabileceği görülmektedir. Bunlar,
'artma' ve 'temiz olma'dır. Çoğu lûgatlerde kelimenin asıl anlamının
'artma' olduğu söylense de, Kur'an ayetlerinin hiç birinde bu mana
yoktur. Kur'an, bütün farklı kullanımlarında, 'temiz olma' kök-anlamını
kullanmıştır. Bununla birlikte, kök-anlam yöntemi uygulandığında,
'artma' anlamının, temiz olma yahut arınma eyleminin bir 'sonucu' olarak
kelimenin anlam dünyasına dahil edilmiş olabileceği söylenebilir.
Burada, zekatın verilmesiyle birlikte malda gerçekleşecek 'bereket'e
gönderme yapıldığı aşikardır. Çünkü mal, hak sahibinin payını almasıyla
'kir'inden kurtulur ve Allahu Teala'nın bereketlendirmesi suretiyle de
'artar.'
Kur'an'da 59 yerde, 15 farklı formda ze-ke-ve kökünden türeyen kelimeler
kullanılmıştır. Bütün kullanımlarında 'temiz olma' anlamının içkin
olduğu bu formlar, zeka, zekkaha, tuzekku, tuzekkihim, yuzekkun,
yuzekki, yuzekkihum, yuzekkihim, tezekka, yetezekka, yezzekka, ezka,
zekiyyen, zekiyyeten ve zekat'tır. Kur'an, terimi yalın anlamıyla
kullandığı gibi (Nisa:49; Bakara:151; Naziat:18; Kehf:19; Nur:28;
Meryem:13; Kehf:74), nefsin arınması (Şems:9; Necm:32; Fatır:18;
Abese:3,7); günahtan arınma (Nisa:49; Nur:21) ve bilinen ıstılah
anlamıyla, malda olan hakkın alınmasıyla malın üzerindeki kirden
arındırılması (Leyl:18; Bakara:43,177; Nisa:77; A'raf:156; Tevbe:5;
Hacc:41; Mü'minun:4; Nur:37; Rum:39; Beyine:5, vd.) anlamlarında da
kullanmıştır. Kur'an'da ze-ke-ve kökünden türeyen kelimeler arasında en
çok 'zekat' formu kullanılmıştır. Bu form, 32 yerde ıstılah anlamıyla,
iki yerde ise yalın anlamıyla (Kehf:81; Meryem:13) kullanılmıştır. Ancak
bu kullanımlar arasında özel bir terkip vardır ki, o da "namaz kılıp,
zekat vermek" şeklinde 26 yerde geçmektedir (Bakara: 43; Nisa:77;
Maide:12; A'raf:156; Meryem:31; Enbiya:73; Hacc:41; Nur:37; Neml:3;
Lokman:4; Ahzab:33; Mücadele:13; Müzzemmil:20; Beyine:5, v.d.) Bu
kullanımda, "malın belli bir miktarının, hak sahiplerine verilmesi
suretiyle malın üzerindeki kirin giderilmesi" anlamı vardır.
Ze-ke-ve fiilinin anlam içeriği ile, ta-he-re ve ta-ye-be fiillerinin
anlam içerikleri arasındaki farkın vurgulanması, 'zekat' kavramının daha
iyi anlaşılması açısından önemlidir. Burada özellikle ta-he-re fiili ile
ze-ke-ve fiilinin farkı üzerinde durulmalıdır. Lûgatler, ta-he-re fiili
için de 'temizlenmek' ve 'temiz olmak' manalarını vermektedirler. Aynı
şekilde, 'tahir' temiz, 'taharet' su ve benzeri şeylerle temizlenme,
'mathar' temizlik aracı anlamına gelmektedir. Peki acaba bu iki fiil,
birbirinin müteradifi/anlamdaşı olarak kullanılabilir mi? İşte burada
kök-anlam yönteminin uygulanması gerekir ve bu yapıldığında da iki
fiilin farklı anlamlara geldiği kolaylıkla söylenebilir. Bilindiği gibi,
bazı kelimeler 'yakın anlamlı'dır; fakat kelimelerin yakın anlamlı
olması, birbirlerinin müteradifi oldukları anlamına gelmez. Örneğin,
fe-a-le, a-me-le ve sa-na-a fiilleri yakın anlamlıdır fakat 'aynı'
anlama gelmezler. "Vallahu ya'lemu ma tef'alun" ve "vallahu ya'lemi ma
tas'naun" ayetlerinin "Allah yaptıklarınızı bilir" şeklinde tercüme
edilmesi, hatalıdır. Zira fe-a-le, günlük yaşamdaki normal eylemlere
karşılık gelir, ama sa-na-a 'ustalık gerektiren' özel işler için
kullanılır. Dolayısıyla, iki ayetten kast edilen mana farklıdır. İlkinde
Allah-u Teala, kulların normal fiillerinden haberdar olduğunu,
ikincisinde ise bu kulların içinden bazılarının yaptığı 'özel' işleri,
örneğin tuzak ve hile gibi beceri, kurnazlık vs. gerektiren işleri
bildiğini beyan buyurmaktadır ki, iki mananın farkı çok açıktır. Aynı
yaklaşımı, ze-ke-ve ve ta-he-re fiillerine uyguladığımızda, anlam
farkını görmek mümkün olmaktadır. Kur'an, iki ayette, her iki kökten
türeyen farklı iki kelimeyi yan yana kullanılmıştır. Bu kullanım dahi,
iki kelimenin 'farklı' anlamları olduğunun tek başına kanıtıdır. Bu
ayetler şöyledir: "… zalike ezka lekum ve athar" (Bakara:232), "huz min
emvalihim sadakaten, tutahhiruhum ve tuzekkihim biha…" (Tevbe:103). Bu
ayetlerin ilkinin meali: "bu sizin için daha hayırlı (ezka) ve temizdir
(athar)" şeklinde verilirken, ikincisinin manası, "onların mallarından
sadaka al, bununla onları arındırmış (tutahhiruhum), temizlemiş
(tuzekkihim) olursun" şeklinde verilmektedir ki, bu meal yanlıştır. Zira
ta-he-re ve ze-ke-ve fiilinden türeyen kelimeler birbirlerinin yerine
kullanılabilseydi, burada bir tekrardan bahsetmek mümkün olurdu ki, bu
da Kur'an'ın icazlığına aykırı düşerdi. Halbuki ilk ayette maldan
'sadaka' alınmasıyla hasıl olan iki farklı eylem, ikinci ayette de,
kadının, boşandıktan sonra tekrar eski kocasıyla evlenmesinde hasıl olan
iki farklı eylem söz konusudur. Bu farklı kullanımlarda iki husus göze
çarpmaktadır. İlki şudur: ta-he-re fiili, su ile veya temizleyici bir
başka vasıta ile, çoğunlukla da 'fiziksel' kirlerden arınma
durumlarında, ze-ke-ve fiili ise, 'temsili' manadaki kirlerden arınma
durumlarında kullanılmaktadır. Nitekim, 'cünüpten temizlenme' (Maide:6)
ve hayızdan temizlenme (Bakara:222) durumları için ta-he-re fiili
kullanılmıştır ki, bu iki kullanımdan manayı yeterince açık anlamak
mümkün olmaktadır. Bunun dışında, "içeceğin temiz olması" (İnsan:21) ve
"suyun temiz olması" (Furkan:48) durumları için de ta-he-re kökünden
türeyen kelimeler kullanılmıştır ki, bu da aynı manayı teyit etmektedir.
İkinci husus ise şudur: ze-ke-ve fiilinde, malın üzerinde var olan
'temsili' kir, zekatın verilmesiyle birlikte temizlenmekte ve bunun
sonucu olarak da bir 'artış' ve 'hayır' hasıl olmaktadır. Bakara:232.
ayetteki 'ezka' teriminin, bir çok mealde 'hayırlı' olarak tercüme
edilmesinin izahı bu şekilde yapılabilir. Bazı müfessirlerin, "tezkiye,
'tathir'in ileri derecesidir" şeklinde ifade ettikleri görüş ise ikna
edici değildir. Zira buradaki "ileri derecede temizlik"in net bir tanımı
yoktur. Ayrıca, bir temizliğin derecelerini belirlemek için başka kökten
bir kelime kullanmaya gerek yoktur; sadece 'daha' veya 'en' ekleri
kullanılarak temizliğin derecesi ifade edilebilir. Geriye bir tek
'mal'daki kirin zekat ile temizlenmesi hususu kalmaktadır ki burada da
şu söylenebilir: mal, bizatihi 'pis' olan bir şey değildir. Sadece
zekatın verilmemesi durumunda 'temsili' olarak 'kirlenmiş' olmaktadır.
Nefsin kirliliği de böyledir. "Nefsini arındıran felah bulmuştur"
(Şems:9) ayetinde, nefsin 'maddi/fiziksel' kirlerden değil, 'temsili'
kirlerden, yani şirkten, küfürden, günahtan vs. arınması kast
edilmiştir. Her ne kadar "onları kentinizden çıkarın, çünkü onlar,
temizlenen insanlarmış (mutahhirin)" (Ali İmran:55) ve "ona
temizlenenlerden (mutahharun) başkası dokunamaz" (Vakıa:79) ayetlerinde
'arınma'nın manevi olduğu söylenebilirse de, bu ayetlerdeki 'kir'in
'zati' olduğuna da dikkat edilmelidir. Çünkü ayetlerde sırasıyla geçen
'zina', 'müşrikler' ve 'şeytanlar', zatlarında 'kir' bulunan işler ve
varlıklar olarak nitelendirilebilir. Dolayısıyla, bu ayetlerde de
'somut' bir kirlilikten bahsedildiğini söylemek mümkündür.
Ta-ye-be kökünden türeyen kelimelerle, ze-ke-ve kökünden türeyen
kelimeler arasındaki anlam farkını bulmak ise daha kolaydır. Mealler,
kimi ayetlerde ta-ye-be fiilinden türeyen kelimelere 'temiz olmak'
anlamını vermişlerdir ama bu yanlıştır. Örneğin: "Ey iman edenler! Size
rızık olarak verdiğimiz şeylerin temiz olanlarından (tayyibat) yiyin"
(Bakara:172) ve "Melekler onların canlarını temizlenmiş (tayyibin)
olarak alır" (Nahl:32), "Allah pisi temizden (tayyib) ayırsın"
(Enfal:37) ayetlerinde, ta-ye-be kökünden türeyen kelimeler 'temiz'
olarak tercüme edilmiştir ama aslında buradaki mana, "kirin giderilmesi
suretiyle ulaşılan temizlik" değil, "zati olarak hoş, güzel ve temiz
olmak"tır. Nitekim 'hoş rızık' (A'raf:32); 'hoş nimetler' (Maide:5);
'hoş bir soy' (Ali İmran:38); 'hoş söz' (İbrahim:24); 'hoş ev'
(Tevbe:92) ve 'hoş belde' (A'raf:58) tabirlerinde bu mana açık olarak
görülmektedir. Aynı mananın daha açık bir şekilde görüldüğü ayet ise:
"hoşunuza giden (ma tabe lekum) kadınlarla evlenin" (Nisa:3) ayetidir.
Bu kullanımlarda 'temizlik' anlamı da söz konusu olmasına rağmen, burada
esas itibarıyla 'zati' hoşluk, güzellik ve temizlikten bahsedildiğine
dikkat edilmelidir. Burada, ze-ke-ve ve ta-he-re fiillerinin anlam
dünyasında bulunan 'kirden arınma', 'tezkiye etme', 'tathir etme'
manaları söz konusu değildir.
'Zekat' kavramının anlam dünyasını araştırırken, ze-ke-ve fiilinin
sa-da-ka ve ne-fe-ka fiilleriyle ilişkisinin de araştırılması gerekir.
Kur'an, bilinen anlamda 'zekat'ın yerine 'sadaka' terimini de
kullanmıştır ki, bunların içerisinde Tevbe:60 ve 103. ayetleri dikkat
çekicidir. Tevbe:103. ayette, Hz. Peygamber, müminlerin mallarından
'sadaka' almakla emrolunmakta, Tevbe:60'ta ise, alınan 'sadaka'ların
verileceği sınıflar belirtilmektedir. Bu iki ayette, açıkça, alınan
'sadaka'dan kastın, ıstılahî manadaki 'zekat' olduğu açıktır. Peki
öyleyse, niçin bu ayetlerde 'zekat' değil de, 'sadaka' kelimesi
kullanılmıştır? Bu noktada, Kur'an kelimelerinin önemli bir özelliğini
hatırlamak gerekmektedir. Malum olduğu üzere, Kur'an, bizzat kendisi
için, kimi yerde 'nur', kimi yerde 'furkan', kimi yerde de 'şifa' vb.
demektedir. Bunu belirleyen şey, anlatılan konunun içeriğidir. Bütün bu
farklı tanımlamalar, bugün elimizde bulunan Mushaf'ın özellikleridir ve
kullanıldıkları yerde kasdı en iyi şekilde ifade etmek için
'seçilmişlerdir.' Yani 'furkan' kelimesinin geçtiği yerde 'nur'
kelimesini kullanmak, kasdı ifade etmeye yetmez veya en azından anlam
kaybına neden olur. Furkan kelimesinin geçtiği yerde, Kur'an'ın 'hakkı
batıldan ayırıcı' olma özelliği öne çıkarılmaktadır ve bu kelime bu
maksatla kullanılmıştır. Hakeza 'sadaka' kelimesinin geçtiği yerde
'zekat' kelimesinin (veya bir başka kelimenin) niçin kullanılmadığını da
aynı şekilde izah etmek mümkündür. Sa-de-ka fiilinin kök anlamı, 'doğru
söylemek'tir ki, bu fiilde sözün, haber verilen şeye uygunluğu söz
konusudur. Yani 'sadaka', kulun kulluğunun 'sahici' olduğunu kanıtlayan
bir şeydir. 'Sadaka' veren şunu söylemiş olmaktadır: "ben Allah'ın
kuluyum ve kulluk görevimin gereğini yerine getirmem gerektiğinin
bilincindeyim. Verdiğim bu 'sadaka', benim samimiyetimin kanıtıdır."
İşte mümin kulun malından alınan payın kimi yerde 'zekat' kimi yerde
'sadaka' olarak ifade edilmesinin izahı budur. Malın belli bir miktarı,
hak sahiplerine verildiğinde hem o kişinin malındaki hak sahibinin
payının verilmemesi durumunda nefsin üzerine sinecek olan kir (günah)
'temizlenmiş' olmakta, hem de mümin kul, böylece 'sözünün eri' yani
'sadıklardan olduğunu' kanıtlamış olmaktadır.
Elbette ki her 'sadaka' zekat anlamına gelmez. Gönüllü olarak ihtiyaç
sahiplerine verilen yardım, bağış vs. türü şeylere de 'sadaka' denilir.
Nitekim Kıyamet:31, Bakara:80, Yusuf:88 ve Hadid:18. ayetlerde,
'zorunlu' olarak alınan değil, gönüllü olarak verilen tetavvular kast
edilmiştir. Fakat sa-de-ka kökünden türeyen kelimelerin, Tevbe
suresindeki iki ayette, zorunlu olarak alınan 'zekat' manasında
kullanıldığı açıktır. Buradaki zorunluluğu, hem 'huz' (al!) emrinden,
hem de alınan payın dağıtılacağı yerlerin sayılmasından çıkarmak
mümkündür. Ancak her iki farklı kullanımda da, 'kulun samimiyeti'nin
doğrulanması' manasının ortak olduğu aşikardır. Hatta aynı mana,
kadınlara verilen 'mehir' kelimesinde de vardır. Nisa:4. ayette:
"kadınlara mehirlerini (sadukat) gönül hoşnutluğuyla verin"
buyurulmaktadır ki, burada mehrin 'sadaka' olarak isimlendirilmesinin
izahı şudur: mehri veren kişi, mehir vermekle, nikahlayacağı hanıma
verdiği sözde 'samimi' olduğunu kanıtlamaktadır. Şu halde, bilinen
manasıyla zengin müminin malından alınan payın, 'sadaka' olarak
adlandırılması son derece 'anlamlı' olmaktadır.
'Zekat' teriminin, 'infak' kelimesiyle ilişkisi ise dolaylıdır. Ne-fe-ka
fiilinin kök anlamı 'tükenmek'tir. Piyasada satılıp da tüketilen mal
için de kullanılır, yalın manada 'tükenip yok olma' durumları için de
kullanılır. Bu manada 'infak', malda da başka şeylerde de olabilir.
Fakat ıstılahî manada mal için kullanılır ve malın 'harcanması' ile
ilgili fiilin karşılığıdır. 'Nafaka' da bu manada maldan yapılan bir
harcamanın adıdır. Bu yüzden, mal ile yapılan ibadetlerin genel adı
'infak'tır. Nitekim: "Ey iman edenler! Kendisinde hiçbir alışverişin,
hiçbir dostluğun ve hiçbir şefaatin bulunmadığı bir gün gelmeden önce,
size verdiğimiz rızıklardan Allah yolunda harcayın (enfeku)"
(Bakara:254) ve "sevdiğiniz şeylerden harcamadıkça (len … tunfiku),
gerçek iyiliğe asla ulaşamazsınız. Her ne harcarsanız, Allah onu bilir"
(Ali İmran:92) vb. ayetlerde bu mana vardır. 'Sadaka'nın bazı türlerinde
olduğu gibi 'infak'ta da 'gönüllülük' esastır. İnfak, kulun Allah rızası
için yaptığı bütün harcamaları kapsayan eylemin adıdır. Ayetlerin
beyanına göre de, tıpkı 'zekat'ta olduğu gibi, bu harcama malda azalmaya
değil, bilakis artışa neden olur (Sebe:39; Tevbe:121). İşte bu açıdan
bakıldığında, 'zekat', Allah rızası için yapılan bir 'harcama' olarak da
görülebilir. Fakat 'zekat' hem infaktan hem de 'sadaka'dan daha 'özel'
bir harcama türüdür.
Bu 'özel' harcama türü, klasik fıkıhta, İslam'ın en temel şiarlarından
biri hatta başlıca 5 şartından biri olarak görülmüştür. Gerçekten de bu
şiarların, 'teslimiyet'in en somut ifadelerinden oldukları kabul
edilmelidir. Her ne kadar İslam'ın şiarları 5 ile sınırlı değilse de,
namaz, oruç, hacc ile birlikte zekatın da başlıca ibadetlerden
olduklarına kuşku yoktur. Zekat, 'zengin' kulun üzerine düşen önemli
vecibelerden biridir; bireysel ve toplumsal sonuçları vardır ve
özellikle de 'toplumsal' boyutu öne çıkan bir ibadettir.
'Zekat'ın bireysel sonuçlarının başında, kulun mal ile olan imtihanıyla
ilgili yararlar gelir. Bilindiği gibi, 'mal sevgisi' insanın özüne
yerleştirilmiş güçlü bir tutkudur (Tevbe:24) ve mal ile imtihan olunmak,
nefsle imtihan olunmakla birlikte zikredilmiştir (Tevbe:44; Hucurat:15;
Saff:11; Tegabun:15 vd.). Hatta bazı müfessirler, bu ayetlerde
imtihanın, cihadın vs. önce "mal ile" ifade edilmiş olmasından yola
çıkarak, mal ile ibadetin daha zorlu olduğu yorumunda bulunmuşlardır ki,
bu manidardır. Bunun ötesinde, cennetin, mal ve can karşılığında
müminlere kullara 'satıldığı' bildirilmiştir (Tevbe:111). Zira gerçekten
de mal ile denenmek, zorlu bir sınavdır. Çünkü "mal, canın yongasıdır."
Esas itibarıyla da mal, insanın emeğinin sonucudur. Yani insanın
birikimlerinin ifadesidir. Yahut da mal, bizatihi 'mülkiyet' demektir.
Helal yoldan elde edilmesi durumunda tecavüzden korunmuştur. İhtiyaç
sahiplerinin üzerindeki hakları alındığında da, sahibinin tasarruf hakkı
vardır ve yasal varislerine de miras olarak kalabilir. Şahsa aittir,
devlet veya bir başka güç, haksız yere ona el koyamaz. Bu ve benzeri
nedenlerden dolayı, insanda mala karşı bir 'sevgi' oluşması doğaldır.
İşte, 'infak', 'sadaka' veya 'zekat', kişideki bu duygunun terbiye
edilmesi işlevini görür. Kişi, böylece cimrilikten korunur, diğergam
olur; başkalarına karşı şefkat duyguları besler ve kendisinde
hayırseverlik vasfı gelişir. Ayrıca Allah yolunda malını harcayan
kişinin kalbi, kulluk görevini yerine getirmiş olmanın huzuruyla dolar
ki, Allah'ın rahmetine ve mükafatına nail olma ümidi, kulun, bütün diğer
yararların ötesinde bir 'iç huzur'a kavuşmasına sebep olur.
'Zekat'ın toplumsal sonuçları ise gayet aşikardır. Zekat, güven esasına
dayalı olarak ayakta duran toplumsal yapıyı korur. Zira malın zekatı
verildiği taktirde, ihtiyaç sahipleri, 'servet düşmanı' olmaktan
vazgeçecektir. Böylece mal, hırsızlık ve gasp gibi tecavüzlerden
korunmuş olacaktır. Zira muhtaç olan kişi, o maldaki 'hakkı'nı almış
olduğunu bilecek, böylece gözü zenginin malında olmayacaktır. Bu,
toplumsal huzurun tesisinde önemli bir boyuttur. İkincisi, zekatın
üretimi artırma yönünde de bir etkisi olacaktır. Zekat, 'mal edinmede
haksızlık olduğu' düşüncesini kalplerden söküp atacağı için, muhtaç
olanı yararlandıran zengin, onların yardım ve desteğini de alacaktır.
Böylece iş yerlerinde veya çalışma ortamlarında 'verimlilik' ve
'üretkenlik' artacaktır. Çalışan, haksızlığa uğradığı hissine
kapılmayacağı için, zamandan çalmayacak, işi savsaklamayacak ve ondan
beklendiği şekilde üretime katkıda bulunacaktır. Bu sürecin sonunda, hem
mal (veya mülkiyet) artacak hem de toplumsal refahın dağılımı adil
olacaktır. Kimse, daha zengin olanı kıskanmayacak, kimse de muhtacın
hakkını gasp edemeyecektir. Çünkü zengin olan, hak ederek zengin olmuş
olacak ve daha çok zenginleştikçe de, daha çok muhtacı gözetmiş
olacaktır. İşte 'zekat'ın malda azalmaya değil, artışa sebep olmasının
izahı buradadır. Üçüncüsü, servetin otorite ve üstünlük aracı olarak
kullanılmasının önü alınacaktır. Çünkü 'zekat'ını veren mümin,
bilecektir ki, mal ile imtihan, imtihanların en zorlularından biridir ve
bu zenginlik, ona Allah tarafından verilmiştir. Allah'ı üst otorite
olarak gören zenginin, bu pozisyonunu toplumda üstünlük aracı olarak
kullanması mümkün değildir. Bu bağlamda, cahili toplumlarda servetin
niçin bir 'iktidar' aracı olarak kullanıldığını anlamak da zor değildir.
Çünkü servet, bu toplumlarda, çoğunlukla, haksız bir şekilde edinilir ve
"sadece zenginler arasında dolaşan bir nimet" olur (Haşr:7). Böyle
olduğu içindir ki, fakirler gözetilmezler veya ezilirler. Bu nedenle,
cahili toplumlarda, siyasal anlamda olduğu gibi, ekonomik anlamda da
'zulm' olur. İşte bu yüzden, zekatın bir diğer işlevi de, ekonomik
birikimlerin zulm aracına dönüşmesine engel olmaktır. Zenginlerin
malından alınan payın 'hak' olarak görüldüğü bir toplumda (Zariyat:19;
Meraci:24), başka alanlarda olduğu gibi, ekonomi alanında da 'haksızlık'
olmayacağına kuşku yoktur!
Zekat, Kur'an'ın açık beyanınca, önceki ümmetlere de farz kılınmış bir
ibadettir (Enbiya:73; Meryem:31,55; Hacc:41). Zira, insan toplumlarının
olduğu yerde, mal ile imtihan da olacaktır. Fakat Kur'an, önceki
ümmetlerin 'zekat' ibadetini nasıl gerçekleştirdikleri konusunda bir
bilgi vermemektedir. Aslında, Kur'an'da zekatın verileceği 8 kategori
(Tevbe:60) dışında, ne zekatın miktarıyla, ne zekata tabi mallarla ne de
zekatın sıhhat şartlarıyla vs. ilgili ayrıntılar yoktur. Kur'an'ın öne
çıkardığı boyutlar, malın zekatının verilmesinin hikmeti veya
sonuçlarıdır ki, burası önemlidir. Zira zaman içerisinde fıkıh
literatüründe bu boyutlar geri plana itilmiş, zekatın 'özü' yerine
'şekil' şartları öne çıkarılmıştır. Esasında bu durum, toplumdaki
bozulmaya işaret etmektedir ve aynı bozulmayı, namaz, oruç, hacc gibi
ibadetlerde de görmek mümkündür. Bunun nedeni, dinin gaye ve
hikmetlerinin unutulması, yani dinin bir 'yaşam biçimi' olmaktan
çıkmasıdır. Şekilcilik işte bu yüzden gelişmiş ve din, ritüellere
hasredilmiştir. Halbuki bütün ibadetlerde, 'öz' önemlidir ve 'şekil
şartları' bu özü korumak için vardır. Öz korunduğunda, zekatını veren
zengin, bununla yetinmez; Allah yolunda daha çok 'infak'ta bulunmak da
ister. Bunu sağlamak için başka bir 'zorlayıcı' güce de ihtiyaç yoktur.
Onu bu güzel amelleri işlemeye sevk eden şey imanıdır. Fakat şekilcilik
egemen olduğunda, özü yitirmiş olan kişi, 'zorunlu' zekatı verirken
dahi, bin dereden su getirir: "şu mala zekat düşer; bu mala düşmez"
hesabına yönelir ve sonuçta Allah'ı da razı edemez. Çünkü kimse vereceği
zekatla vs. Samed ve Ganiyy olan Allah'ı zengin edemez. Allah'ın,
kullarına malına vs. ihtiyacı yoktur.
Zekatın verileceği 8 kategoriye bakıldığında ise, 'muhtaç olma' halinin
ilk sırayı aldığı görülebilir. Tevbe:60. ayet şöyledir: "Sadakalar
(zekatlar), Allah'tan bir farz olarak ancak fakirler, düşkünler, zekât
toplayan memurlar, kalpleri İslam'a ısındırılacak olanlarla (özgürlüğüne
kavuşturulacak) köleler, borçlular, Allah yolunda cihad edenler ve yolda
kalmış yolcular içindir. Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet
sahibidir." Burada zikredilen kategorilerden fakirler, düşkünler,
köleler, borçlular ve yolda kalmışların muhtaçlık durumları açıktır.
Zekat toplayıcılar, kalpleri İslam'a ısındırılacak olanlar ve Allah
yolunda cihada katılanlar konusunda ise şunlar söylenebilir: Zekat
toplayıcılara, görevlerinin karşılığı olarak bu pay verilmektedir ki, bu
da sonuçta bir 'ihtiyac'ın giderilmesine yöneliktir. Zira onlar bu
görevi ifa ederken, hem kendilerinin hem de ailelerinin ihtiyaçları
olacaktır. Kalpleri ısındırılacak olanlar konusunda Hz. Ömer'in
uygulaması yüzünden farklı görüşler vardır. Bazıları, bu grubun İslam
tarihinin belli bir döneminden sonra ortadan kalktığı gerekçesiyle,
zekat verilecekler arasında sayılamayacağını iddia etmektedirler ki, bu
yanlıştır. Çünkü zamanın değişmesiyle birlikte, bu kategoriye girecek
insanlar olabilir. O yüzden, ne zaman bu kategori içine girecek kişiler
olursa, onlara da zekattan bir pay verilir. Allah yolunda cihada
katılanlar ise, savaşa katılmak isteyip de savaşmak için ihtiyaç duyduğu
malzemeleri vs. karşılayamayan kişilerdir. Bunların ihtiyaçları da
toplanan zekattan karşılanır.
Ancak burada zekat'ın sadece 'fakirler'e verilmek için toplandığı
şeklindeki yaygın kanaatin yanlış olduğu da vurgulanmalıdır. Ayetteki
kategorilere bakıldığında bile, bu gayet net bir şekilde görülmektedir.
Gerçi, ayetteki sıralamaya bakıldığında, önceliğin zaruri ihtiyaçlarını
karşılama konusunda sıkıntı yaşayan fakirler ve düşkünlerde olduğu
söylenebilir. Fakat bu, zekatın sadece bu insanlara verileceği anlamına
gelmez. Nitekim, 'kalpleri İslam'a ısındırılacak olanlar' ve 'Allah
yolunda olanlar' kategorileri, zekattan sadece fakirin ihtiyacını
gidermenin amaçlanmadığını gayet net bir şekilde göstermektedir. Belki
daha da ilginci, zekat'ın 'borçlular'a da verilebileceğidir. Buradaki
'borçlu'dan kastın, her hangi bir nedenle borcunu ödeyemeyen kişi olduğu
konusunda ittifak vardır. Zekatın borçlulara da verilebilmesi, ekonomik
ilişkilerin önünü açar ve hatta ekonomiyi canlandırıcı bir işlev görür.
Bu da, zekatın önemli 'toplumsal' sonuçlarından biri olarak
görülmelidir.
Tevbe:60. ayete ve uygulamaya bakıldığında, 'zekat' toplanabilmesi için
'devlet olma'nın bir gereklilik olduğu söylenebilir. Ancak bunun mutlak
ve değişmez bir şart olduğuna dair açık bir hüküm yoktur. Kur'an'ın bazı
ayetlerinden yola çıkılarak, Müslümanların henüz siyasal bir iktidara
sahip olmadığı dönemlerde de 'zekat' verilebileceği söylenebilir.
Nitekim Leyl suresinde "malını vermek suretiyle temizlenen" (Leyl:18)
kişiden bahsedilmektedir ki, surenin Mekki olması burada anlamlı
görülmelidir. Bundan başka Enbiya suresinin 72-73. ayetlerinde Hz.
İbrahim, Hz. İshak ve Hz. Yakub'un "namaz kılıp zekat vermeleri"nin vahy
edildiği, Meryem suresinin 54-55. ayetlerinde de Hz. İsmail'in ehline
"zekat vermeyi emrettiği" bildirilmektedir. Bu peygamberlerin siyasal
bir iktidar sahibi olmadıkları göz önünde tutulduğunda, 'zekat'ın
'siyasal iktidar sahibi' olma şartına bağlı olmadığı sonucu
çıkarılabilir. Meryem suresi 31. ayette ise, Hz. İsa'nın ağzından:
"…Yaşadığım müddetçe namaz kılmamı, zekat vermemi ve anneme iyi
davranmamı emretti" denilmektedir. Hz. İsa'nın kısa ömrü süresince
hiçbir biçimde ayrı bir siyasal varlık sahibi olmadığı ise zaten
bilinmektedir. Bu ayetlerden yola çıkarak, siyasal iktidara sahip
olunmadığı dönemlerde de, 'zekat'ın verilebileceği sonucu çıkarılabilir.
Fakat bu 'zekat'ın, İslam devletine ait görevlilerin topladığı ve
belirli yerlere harcanan 'zekat'tan farklı olduğu açıktır. Burada
uygulamanın 'bireysel' olduğu açıktır ve uygulama da çoğunlukla da
'infak' mahiyetinde olmalıdır. Müminler, mallarını, siyasal iktidara
sahip olmadıkları dönemlerde de, muhtaçların ihtiyaçlarını gidermek için
harcarlar ve böylece Allah'ın rızasını kazanabilirler. Bu amaçla
malından harcayan mümin, bu suretle malını 'temizlemiş' olur.
Zekatın miktarı konusu ise, Kur'an'da belirlenmemiştir. Miktar ile
ilgili tespit edilen hususlar, Hz. Peygamber'in uygulamaları ve
içtihatlardan çıkarılmıştır. Arazide, malda, kazançta 1/10, 1/20, 1/40
gibi oranlar belirlenmiş olmakla birlikte, bu oranların, bütün zamanlar
ve durumlar için kat'i sınırları belirlediği söylenemez. Özellikle de
altın, gümüş vs. gibi madenlerde belirlenen gr. cinsinden miktarlar veya
para cinsinden 'kazançlar' için belirlenecek miktarlar, zamana ve zemine
göre değişebilir. Zira zenginlik kriteri, toplumun genel refah düzeyine
göre değişebilir. Bir çağda zenginlik kriteri olarak görülen bir gelir,
bir başka çağda sıradan bir kazanç seviyesine düşebilir. Özellikle
medeniyetlerin yükselme ve düşüş dönemlerinde bu hususla çok sık
karşılaşılır. Fakat, uygulamadan hareketle, 1/40 oranını, 'asgari' düzey
olarak kabul etmek mümkündür. Bunun altında bir zekatın makbul olmadığı
ifade edilebilir. Ancak bunun üzerindeki miktarı yasaklayan bir şey de
yoktur. Bu miktarın üzeri, artık Allah yolunda ve O'nun rızası için
harcamaya girer. Müminlerin bu konuda birbirlerini teşvik etmeleri de
gerekir. Çünkü zenginin malından daha çok vermesi, hem bu dünyası hem de
ahireti için daha hayırlı olacaktır… |