Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 348 | Aralık  2007

                   

 

 


Zekat

Lûgatler, Ze-ke-ve kökünden türeyen 'zekat' kelimesinin karşılığı olarak, temizlik, arınma, saflık, bereket, artma, güzel övgü anlamlarını vermekle birlikte, dikkatli bir gözle bakıldığında, bütün lûgat anlamlarının iki kategori altında toplanabileceği görülmektedir. Bunlar, 'artma' ve 'temiz olma'dır. Çoğu lûgatlerde kelimenin asıl anlamının 'artma' olduğu söylense de, Kur'an ayetlerinin hiç birinde bu mana yoktur. Kur'an, bütün farklı kullanımlarında, 'temiz olma' kök-anlamını kullanmıştır. Bununla birlikte, kök-anlam yöntemi uygulandığında, 'artma' anlamının, temiz olma yahut arınma eyleminin bir 'sonucu' olarak kelimenin anlam dünyasına dahil edilmiş olabileceği söylenebilir. Burada, zekatın verilmesiyle birlikte malda gerçekleşecek 'bereket'e gönderme yapıldığı aşikardır. Çünkü mal, hak sahibinin payını almasıyla 'kir'inden kurtulur ve Allahu Teala'nın bereketlendirmesi suretiyle de 'artar.'
Kur'an'da 59 yerde, 15 farklı formda ze-ke-ve kökünden türeyen kelimeler kullanılmıştır. Bütün kullanımlarında 'temiz olma' anlamının içkin olduğu bu formlar, zeka, zekkaha, tuzekku, tuzekkihim, yuzekkun, yuzekki, yuzekkihum, yuzekkihim, tezekka, yetezekka, yezzekka, ezka, zekiyyen, zekiyyeten ve zekat'tır. Kur'an, terimi yalın anlamıyla kullandığı gibi (Nisa:49; Bakara:151; Naziat:18; Kehf:19; Nur:28; Meryem:13; Kehf:74), nefsin arınması (Şems:9; Necm:32; Fatır:18; Abese:3,7); günahtan arınma (Nisa:49; Nur:21) ve bilinen ıstılah anlamıyla, malda olan hakkın alınmasıyla malın üzerindeki kirden arındırılması (Leyl:18; Bakara:43,177; Nisa:77; A'raf:156; Tevbe:5; Hacc:41; Mü'minun:4; Nur:37; Rum:39; Beyine:5, vd.) anlamlarında da kullanmıştır. Kur'an'da ze-ke-ve kökünden türeyen kelimeler arasında en çok 'zekat' formu kullanılmıştır. Bu form, 32 yerde ıstılah anlamıyla, iki yerde ise yalın anlamıyla (Kehf:81; Meryem:13) kullanılmıştır. Ancak bu kullanımlar arasında özel bir terkip vardır ki, o da "namaz kılıp, zekat vermek" şeklinde 26 yerde geçmektedir (Bakara: 43; Nisa:77; Maide:12; A'raf:156; Meryem:31; Enbiya:73; Hacc:41; Nur:37; Neml:3; Lokman:4; Ahzab:33; Mücadele:13; Müzzemmil:20; Beyine:5, v.d.) Bu kullanımda, "malın belli bir miktarının, hak sahiplerine verilmesi suretiyle malın üzerindeki kirin giderilmesi" anlamı vardır.
Ze-ke-ve fiilinin anlam içeriği ile, ta-he-re ve ta-ye-be fiillerinin anlam içerikleri arasındaki farkın vurgulanması, 'zekat' kavramının daha iyi anlaşılması açısından önemlidir. Burada özellikle ta-he-re fiili ile ze-ke-ve fiilinin farkı üzerinde durulmalıdır. Lûgatler, ta-he-re fiili için de 'temizlenmek' ve 'temiz olmak' manalarını vermektedirler. Aynı şekilde, 'tahir' temiz, 'taharet' su ve benzeri şeylerle temizlenme, 'mathar' temizlik aracı anlamına gelmektedir. Peki acaba bu iki fiil, birbirinin müteradifi/anlamdaşı olarak kullanılabilir mi? İşte burada kök-anlam yönteminin uygulanması gerekir ve bu yapıldığında da iki fiilin farklı anlamlara geldiği kolaylıkla söylenebilir. Bilindiği gibi, bazı kelimeler 'yakın anlamlı'dır; fakat kelimelerin yakın anlamlı olması, birbirlerinin müteradifi oldukları anlamına gelmez. Örneğin, fe-a-le, a-me-le ve sa-na-a fiilleri yakın anlamlıdır fakat 'aynı' anlama gelmezler. "Vallahu ya'lemu ma tef'alun" ve "vallahu ya'lemi ma tas'naun" ayetlerinin "Allah yaptıklarınızı bilir" şeklinde tercüme edilmesi, hatalıdır. Zira fe-a-le, günlük yaşamdaki normal eylemlere karşılık gelir, ama sa-na-a 'ustalık gerektiren' özel işler için kullanılır. Dolayısıyla, iki ayetten kast edilen mana farklıdır. İlkinde Allah-u Teala, kulların normal fiillerinden haberdar olduğunu, ikincisinde ise bu kulların içinden bazılarının yaptığı 'özel' işleri, örneğin tuzak ve hile gibi beceri, kurnazlık vs. gerektiren işleri bildiğini beyan buyurmaktadır ki, iki mananın farkı çok açıktır. Aynı yaklaşımı, ze-ke-ve ve ta-he-re fiillerine uyguladığımızda, anlam farkını görmek mümkün olmaktadır. Kur'an, iki ayette, her iki kökten türeyen farklı iki kelimeyi yan yana kullanılmıştır. Bu kullanım dahi, iki kelimenin 'farklı' anlamları olduğunun tek başına kanıtıdır. Bu ayetler şöyledir: "… zalike ezka lekum ve athar" (Bakara:232), "huz min emvalihim sadakaten, tutahhiruhum ve tuzekkihim biha…" (Tevbe:103). Bu ayetlerin ilkinin meali: "bu sizin için daha hayırlı (ezka) ve temizdir (athar)" şeklinde verilirken, ikincisinin manası, "onların mallarından sadaka al, bununla onları arındırmış (tutahhiruhum), temizlemiş (tuzekkihim) olursun" şeklinde verilmektedir ki, bu meal yanlıştır. Zira ta-he-re ve ze-ke-ve fiilinden türeyen kelimeler birbirlerinin yerine kullanılabilseydi, burada bir tekrardan bahsetmek mümkün olurdu ki, bu da Kur'an'ın icazlığına aykırı düşerdi. Halbuki ilk ayette maldan 'sadaka' alınmasıyla hasıl olan iki farklı eylem, ikinci ayette de, kadının, boşandıktan sonra tekrar eski kocasıyla evlenmesinde hasıl olan iki farklı eylem söz konusudur. Bu farklı kullanımlarda iki husus göze çarpmaktadır. İlki şudur: ta-he-re fiili, su ile veya temizleyici bir başka vasıta ile, çoğunlukla da 'fiziksel' kirlerden arınma durumlarında, ze-ke-ve fiili ise, 'temsili' manadaki kirlerden arınma durumlarında kullanılmaktadır. Nitekim, 'cünüpten temizlenme' (Maide:6) ve hayızdan temizlenme (Bakara:222) durumları için ta-he-re fiili kullanılmıştır ki, bu iki kullanımdan manayı yeterince açık anlamak mümkün olmaktadır. Bunun dışında, "içeceğin temiz olması" (İnsan:21) ve "suyun temiz olması" (Furkan:48) durumları için de ta-he-re kökünden türeyen kelimeler kullanılmıştır ki, bu da aynı manayı teyit etmektedir. İkinci husus ise şudur: ze-ke-ve fiilinde, malın üzerinde var olan 'temsili' kir, zekatın verilmesiyle birlikte temizlenmekte ve bunun sonucu olarak da bir 'artış' ve 'hayır' hasıl olmaktadır. Bakara:232. ayetteki 'ezka' teriminin, bir çok mealde 'hayırlı' olarak tercüme edilmesinin izahı bu şekilde yapılabilir. Bazı müfessirlerin, "tezkiye, 'tathir'in ileri derecesidir" şeklinde ifade ettikleri görüş ise ikna edici değildir. Zira buradaki "ileri derecede temizlik"in net bir tanımı yoktur. Ayrıca, bir temizliğin derecelerini belirlemek için başka kökten bir kelime kullanmaya gerek yoktur; sadece 'daha' veya 'en' ekleri kullanılarak temizliğin derecesi ifade edilebilir. Geriye bir tek 'mal'daki kirin zekat ile temizlenmesi hususu kalmaktadır ki burada da şu söylenebilir: mal, bizatihi 'pis' olan bir şey değildir. Sadece zekatın verilmemesi durumunda 'temsili' olarak 'kirlenmiş' olmaktadır. Nefsin kirliliği de böyledir. "Nefsini arındıran felah bulmuştur" (Şems:9) ayetinde, nefsin 'maddi/fiziksel' kirlerden değil, 'temsili' kirlerden, yani şirkten, küfürden, günahtan vs. arınması kast edilmiştir. Her ne kadar "onları kentinizden çıkarın, çünkü onlar, temizlenen insanlarmış (mutahhirin)" (Ali İmran:55) ve "ona temizlenenlerden (mutahharun) başkası dokunamaz" (Vakıa:79) ayetlerinde 'arınma'nın manevi olduğu söylenebilirse de, bu ayetlerdeki 'kir'in 'zati' olduğuna da dikkat edilmelidir. Çünkü ayetlerde sırasıyla geçen 'zina', 'müşrikler' ve 'şeytanlar', zatlarında 'kir' bulunan işler ve varlıklar olarak nitelendirilebilir. Dolayısıyla, bu ayetlerde de 'somut' bir kirlilikten bahsedildiğini söylemek mümkündür.
Ta-ye-be kökünden türeyen kelimelerle, ze-ke-ve kökünden türeyen kelimeler arasındaki anlam farkını bulmak ise daha kolaydır. Mealler, kimi ayetlerde ta-ye-be fiilinden türeyen kelimelere 'temiz olmak' anlamını vermişlerdir ama bu yanlıştır. Örneğin: "Ey iman edenler! Size rızık olarak verdiğimiz şeylerin temiz olanlarından (tayyibat) yiyin" (Bakara:172) ve "Melekler onların canlarını temizlenmiş (tayyibin) olarak alır" (Nahl:32), "Allah pisi temizden (tayyib) ayırsın" (Enfal:37) ayetlerinde, ta-ye-be kökünden türeyen kelimeler 'temiz' olarak tercüme edilmiştir ama aslında buradaki mana, "kirin giderilmesi suretiyle ulaşılan temizlik" değil, "zati olarak hoş, güzel ve temiz olmak"tır. Nitekim 'hoş rızık' (A'raf:32); 'hoş nimetler' (Maide:5); 'hoş bir soy' (Ali İmran:38); 'hoş söz' (İbrahim:24); 'hoş ev' (Tevbe:92) ve 'hoş belde' (A'raf:58) tabirlerinde bu mana açık olarak görülmektedir. Aynı mananın daha açık bir şekilde görüldüğü ayet ise: "hoşunuza giden (ma tabe lekum) kadınlarla evlenin" (Nisa:3) ayetidir. Bu kullanımlarda 'temizlik' anlamı da söz konusu olmasına rağmen, burada esas itibarıyla 'zati' hoşluk, güzellik ve temizlikten bahsedildiğine dikkat edilmelidir. Burada, ze-ke-ve ve ta-he-re fiillerinin anlam dünyasında bulunan 'kirden arınma', 'tezkiye etme', 'tathir etme' manaları söz konusu değildir.
'Zekat' kavramının anlam dünyasını araştırırken, ze-ke-ve fiilinin sa-da-ka ve ne-fe-ka fiilleriyle ilişkisinin de araştırılması gerekir. Kur'an, bilinen anlamda 'zekat'ın yerine 'sadaka' terimini de kullanmıştır ki, bunların içerisinde Tevbe:60 ve 103. ayetleri dikkat çekicidir. Tevbe:103. ayette, Hz. Peygamber, müminlerin mallarından 'sadaka' almakla emrolunmakta, Tevbe:60'ta ise, alınan 'sadaka'ların verileceği sınıflar belirtilmektedir. Bu iki ayette, açıkça, alınan 'sadaka'dan kastın, ıstılahî manadaki 'zekat' olduğu açıktır. Peki öyleyse, niçin bu ayetlerde 'zekat' değil de, 'sadaka' kelimesi kullanılmıştır? Bu noktada, Kur'an kelimelerinin önemli bir özelliğini hatırlamak gerekmektedir. Malum olduğu üzere, Kur'an, bizzat kendisi için, kimi yerde 'nur', kimi yerde 'furkan', kimi yerde de 'şifa' vb. demektedir. Bunu belirleyen şey, anlatılan konunun içeriğidir. Bütün bu farklı tanımlamalar, bugün elimizde bulunan Mushaf'ın özellikleridir ve kullanıldıkları yerde kasdı en iyi şekilde ifade etmek için 'seçilmişlerdir.' Yani 'furkan' kelimesinin geçtiği yerde 'nur' kelimesini kullanmak, kasdı ifade etmeye yetmez veya en azından anlam kaybına neden olur. Furkan kelimesinin geçtiği yerde, Kur'an'ın 'hakkı batıldan ayırıcı' olma özelliği öne çıkarılmaktadır ve bu kelime bu maksatla kullanılmıştır. Hakeza 'sadaka' kelimesinin geçtiği yerde 'zekat' kelimesinin (veya bir başka kelimenin) niçin kullanılmadığını da aynı şekilde izah etmek mümkündür. Sa-de-ka fiilinin kök anlamı, 'doğru söylemek'tir ki, bu fiilde sözün, haber verilen şeye uygunluğu söz konusudur. Yani 'sadaka', kulun kulluğunun 'sahici' olduğunu kanıtlayan bir şeydir. 'Sadaka' veren şunu söylemiş olmaktadır: "ben Allah'ın kuluyum ve kulluk görevimin gereğini yerine getirmem gerektiğinin bilincindeyim. Verdiğim bu 'sadaka', benim samimiyetimin kanıtıdır." İşte mümin kulun malından alınan payın kimi yerde 'zekat' kimi yerde 'sadaka' olarak ifade edilmesinin izahı budur. Malın belli bir miktarı, hak sahiplerine verildiğinde hem o kişinin malındaki hak sahibinin payının verilmemesi durumunda nefsin üzerine sinecek olan kir (günah) 'temizlenmiş' olmakta, hem de mümin kul, böylece 'sözünün eri' yani 'sadıklardan olduğunu' kanıtlamış olmaktadır.
Elbette ki her 'sadaka' zekat anlamına gelmez. Gönüllü olarak ihtiyaç sahiplerine verilen yardım, bağış vs. türü şeylere de 'sadaka' denilir. Nitekim Kıyamet:31, Bakara:80, Yusuf:88 ve Hadid:18. ayetlerde, 'zorunlu' olarak alınan değil, gönüllü olarak verilen tetavvular kast edilmiştir. Fakat sa-de-ka kökünden türeyen kelimelerin, Tevbe suresindeki iki ayette, zorunlu olarak alınan 'zekat' manasında kullanıldığı açıktır. Buradaki zorunluluğu, hem 'huz' (al!) emrinden, hem de alınan payın dağıtılacağı yerlerin sayılmasından çıkarmak mümkündür. Ancak her iki farklı kullanımda da, 'kulun samimiyeti'nin doğrulanması' manasının ortak olduğu aşikardır. Hatta aynı mana, kadınlara verilen 'mehir' kelimesinde de vardır. Nisa:4. ayette: "kadınlara mehirlerini (sadukat) gönül hoşnutluğuyla verin" buyurulmaktadır ki, burada mehrin 'sadaka' olarak isimlendirilmesinin izahı şudur: mehri veren kişi, mehir vermekle, nikahlayacağı hanıma verdiği sözde 'samimi' olduğunu kanıtlamaktadır. Şu halde, bilinen manasıyla zengin müminin malından alınan payın, 'sadaka' olarak adlandırılması son derece 'anlamlı' olmaktadır.
'Zekat' teriminin, 'infak' kelimesiyle ilişkisi ise dolaylıdır. Ne-fe-ka fiilinin kök anlamı 'tükenmek'tir. Piyasada satılıp da tüketilen mal için de kullanılır, yalın manada 'tükenip yok olma' durumları için de kullanılır. Bu manada 'infak', malda da başka şeylerde de olabilir. Fakat ıstılahî manada mal için kullanılır ve malın 'harcanması' ile ilgili fiilin karşılığıdır. 'Nafaka' da bu manada maldan yapılan bir harcamanın adıdır. Bu yüzden, mal ile yapılan ibadetlerin genel adı 'infak'tır. Nitekim: "Ey iman edenler! Kendisinde hiçbir alışverişin, hiçbir dostluğun ve hiçbir şefaatin bulunmadığı bir gün gelmeden önce, size verdiğimiz rızıklardan Allah yolunda harcayın (enfeku)" (Bakara:254) ve "sevdiğiniz şeylerden harcamadıkça (len … tunfiku), gerçek iyiliğe asla ulaşamazsınız. Her ne harcarsanız, Allah onu bilir" (Ali İmran:92) vb. ayetlerde bu mana vardır. 'Sadaka'nın bazı türlerinde olduğu gibi 'infak'ta da 'gönüllülük' esastır. İnfak, kulun Allah rızası için yaptığı bütün harcamaları kapsayan eylemin adıdır. Ayetlerin beyanına göre de, tıpkı 'zekat'ta olduğu gibi, bu harcama malda azalmaya değil, bilakis artışa neden olur (Sebe:39; Tevbe:121). İşte bu açıdan bakıldığında, 'zekat', Allah rızası için yapılan bir 'harcama' olarak da görülebilir. Fakat 'zekat' hem infaktan hem de 'sadaka'dan daha 'özel' bir harcama türüdür.
Bu 'özel' harcama türü, klasik fıkıhta, İslam'ın en temel şiarlarından biri hatta başlıca 5 şartından biri olarak görülmüştür. Gerçekten de bu şiarların, 'teslimiyet'in en somut ifadelerinden oldukları kabul edilmelidir. Her ne kadar İslam'ın şiarları 5 ile sınırlı değilse de, namaz, oruç, hacc ile birlikte zekatın da başlıca ibadetlerden olduklarına kuşku yoktur. Zekat, 'zengin' kulun üzerine düşen önemli vecibelerden biridir; bireysel ve toplumsal sonuçları vardır ve özellikle de 'toplumsal' boyutu öne çıkan bir ibadettir.
'Zekat'ın bireysel sonuçlarının başında, kulun mal ile olan imtihanıyla ilgili yararlar gelir. Bilindiği gibi, 'mal sevgisi' insanın özüne yerleştirilmiş güçlü bir tutkudur (Tevbe:24) ve mal ile imtihan olunmak, nefsle imtihan olunmakla birlikte zikredilmiştir (Tevbe:44; Hucurat:15; Saff:11; Tegabun:15 vd.). Hatta bazı müfessirler, bu ayetlerde imtihanın, cihadın vs. önce "mal ile" ifade edilmiş olmasından yola çıkarak, mal ile ibadetin daha zorlu olduğu yorumunda bulunmuşlardır ki, bu manidardır. Bunun ötesinde, cennetin, mal ve can karşılığında müminlere kullara 'satıldığı' bildirilmiştir (Tevbe:111). Zira gerçekten de mal ile denenmek, zorlu bir sınavdır. Çünkü "mal, canın yongasıdır." Esas itibarıyla da mal, insanın emeğinin sonucudur. Yani insanın birikimlerinin ifadesidir. Yahut da mal, bizatihi 'mülkiyet' demektir. Helal yoldan elde edilmesi durumunda tecavüzden korunmuştur. İhtiyaç sahiplerinin üzerindeki hakları alındığında da, sahibinin tasarruf hakkı vardır ve yasal varislerine de miras olarak kalabilir. Şahsa aittir, devlet veya bir başka güç, haksız yere ona el koyamaz. Bu ve benzeri nedenlerden dolayı, insanda mala karşı bir 'sevgi' oluşması doğaldır. İşte, 'infak', 'sadaka' veya 'zekat', kişideki bu duygunun terbiye edilmesi işlevini görür. Kişi, böylece cimrilikten korunur, diğergam olur; başkalarına karşı şefkat duyguları besler ve kendisinde hayırseverlik vasfı gelişir. Ayrıca Allah yolunda malını harcayan kişinin kalbi, kulluk görevini yerine getirmiş olmanın huzuruyla dolar ki, Allah'ın rahmetine ve mükafatına nail olma ümidi, kulun, bütün diğer yararların ötesinde bir 'iç huzur'a kavuşmasına sebep olur.
'Zekat'ın toplumsal sonuçları ise gayet aşikardır. Zekat, güven esasına dayalı olarak ayakta duran toplumsal yapıyı korur. Zira malın zekatı verildiği taktirde, ihtiyaç sahipleri, 'servet düşmanı' olmaktan vazgeçecektir. Böylece mal, hırsızlık ve gasp gibi tecavüzlerden korunmuş olacaktır. Zira muhtaç olan kişi, o maldaki 'hakkı'nı almış olduğunu bilecek, böylece gözü zenginin malında olmayacaktır. Bu, toplumsal huzurun tesisinde önemli bir boyuttur. İkincisi, zekatın üretimi artırma yönünde de bir etkisi olacaktır. Zekat, 'mal edinmede haksızlık olduğu' düşüncesini kalplerden söküp atacağı için, muhtaç olanı yararlandıran zengin, onların yardım ve desteğini de alacaktır. Böylece iş yerlerinde veya çalışma ortamlarında 'verimlilik' ve 'üretkenlik' artacaktır. Çalışan, haksızlığa uğradığı hissine kapılmayacağı için, zamandan çalmayacak, işi savsaklamayacak ve ondan beklendiği şekilde üretime katkıda bulunacaktır. Bu sürecin sonunda, hem mal (veya mülkiyet) artacak hem de toplumsal refahın dağılımı adil olacaktır. Kimse, daha zengin olanı kıskanmayacak, kimse de muhtacın hakkını gasp edemeyecektir. Çünkü zengin olan, hak ederek zengin olmuş olacak ve daha çok zenginleştikçe de, daha çok muhtacı gözetmiş olacaktır. İşte 'zekat'ın malda azalmaya değil, artışa sebep olmasının izahı buradadır. Üçüncüsü, servetin otorite ve üstünlük aracı olarak kullanılmasının önü alınacaktır. Çünkü 'zekat'ını veren mümin, bilecektir ki, mal ile imtihan, imtihanların en zorlularından biridir ve bu zenginlik, ona Allah tarafından verilmiştir. Allah'ı üst otorite olarak gören zenginin, bu pozisyonunu toplumda üstünlük aracı olarak kullanması mümkün değildir. Bu bağlamda, cahili toplumlarda servetin niçin bir 'iktidar' aracı olarak kullanıldığını anlamak da zor değildir. Çünkü servet, bu toplumlarda, çoğunlukla, haksız bir şekilde edinilir ve "sadece zenginler arasında dolaşan bir nimet" olur (Haşr:7). Böyle olduğu içindir ki, fakirler gözetilmezler veya ezilirler. Bu nedenle, cahili toplumlarda, siyasal anlamda olduğu gibi, ekonomik anlamda da 'zulm' olur. İşte bu yüzden, zekatın bir diğer işlevi de, ekonomik birikimlerin zulm aracına dönüşmesine engel olmaktır. Zenginlerin malından alınan payın 'hak' olarak görüldüğü bir toplumda (Zariyat:19; Meraci:24), başka alanlarda olduğu gibi, ekonomi alanında da 'haksızlık' olmayacağına kuşku yoktur!
Zekat, Kur'an'ın açık beyanınca, önceki ümmetlere de farz kılınmış bir ibadettir (Enbiya:73; Meryem:31,55; Hacc:41). Zira, insan toplumlarının olduğu yerde, mal ile imtihan da olacaktır. Fakat Kur'an, önceki ümmetlerin 'zekat' ibadetini nasıl gerçekleştirdikleri konusunda bir bilgi vermemektedir. Aslında, Kur'an'da zekatın verileceği 8 kategori (Tevbe:60) dışında, ne zekatın miktarıyla, ne zekata tabi mallarla ne de zekatın sıhhat şartlarıyla vs. ilgili ayrıntılar yoktur. Kur'an'ın öne çıkardığı boyutlar, malın zekatının verilmesinin hikmeti veya sonuçlarıdır ki, burası önemlidir. Zira zaman içerisinde fıkıh literatüründe bu boyutlar geri plana itilmiş, zekatın 'özü' yerine 'şekil' şartları öne çıkarılmıştır. Esasında bu durum, toplumdaki bozulmaya işaret etmektedir ve aynı bozulmayı, namaz, oruç, hacc gibi ibadetlerde de görmek mümkündür. Bunun nedeni, dinin gaye ve hikmetlerinin unutulması, yani dinin bir 'yaşam biçimi' olmaktan çıkmasıdır. Şekilcilik işte bu yüzden gelişmiş ve din, ritüellere hasredilmiştir. Halbuki bütün ibadetlerde, 'öz' önemlidir ve 'şekil şartları' bu özü korumak için vardır. Öz korunduğunda, zekatını veren zengin, bununla yetinmez; Allah yolunda daha çok 'infak'ta bulunmak da ister. Bunu sağlamak için başka bir 'zorlayıcı' güce de ihtiyaç yoktur. Onu bu güzel amelleri işlemeye sevk eden şey imanıdır. Fakat şekilcilik egemen olduğunda, özü yitirmiş olan kişi, 'zorunlu' zekatı verirken dahi, bin dereden su getirir: "şu mala zekat düşer; bu mala düşmez" hesabına yönelir ve sonuçta Allah'ı da razı edemez. Çünkü kimse vereceği zekatla vs. Samed ve Ganiyy olan Allah'ı zengin edemez. Allah'ın, kullarına malına vs. ihtiyacı yoktur.
Zekatın verileceği 8 kategoriye bakıldığında ise, 'muhtaç olma' halinin ilk sırayı aldığı görülebilir. Tevbe:60. ayet şöyledir: "Sadakalar (zekatlar), Allah'tan bir farz olarak ancak fakirler, düşkünler, zekât toplayan memurlar, kalpleri İslam'a ısındırılacak olanlarla (özgürlüğüne kavuşturulacak) köleler, borçlular, Allah yolunda cihad edenler ve yolda kalmış yolcular içindir. Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir." Burada zikredilen kategorilerden fakirler, düşkünler, köleler, borçlular ve yolda kalmışların muhtaçlık durumları açıktır. Zekat toplayıcılar, kalpleri İslam'a ısındırılacak olanlar ve Allah yolunda cihada katılanlar konusunda ise şunlar söylenebilir: Zekat toplayıcılara, görevlerinin karşılığı olarak bu pay verilmektedir ki, bu da sonuçta bir 'ihtiyac'ın giderilmesine yöneliktir. Zira onlar bu görevi ifa ederken, hem kendilerinin hem de ailelerinin ihtiyaçları olacaktır. Kalpleri ısındırılacak olanlar konusunda Hz. Ömer'in uygulaması yüzünden farklı görüşler vardır. Bazıları, bu grubun İslam tarihinin belli bir döneminden sonra ortadan kalktığı gerekçesiyle, zekat verilecekler arasında sayılamayacağını iddia etmektedirler ki, bu yanlıştır. Çünkü zamanın değişmesiyle birlikte, bu kategoriye girecek insanlar olabilir. O yüzden, ne zaman bu kategori içine girecek kişiler olursa, onlara da zekattan bir pay verilir. Allah yolunda cihada katılanlar ise, savaşa katılmak isteyip de savaşmak için ihtiyaç duyduğu malzemeleri vs. karşılayamayan kişilerdir. Bunların ihtiyaçları da toplanan zekattan karşılanır.
Ancak burada zekat'ın sadece 'fakirler'e verilmek için toplandığı şeklindeki yaygın kanaatin yanlış olduğu da vurgulanmalıdır. Ayetteki kategorilere bakıldığında bile, bu gayet net bir şekilde görülmektedir. Gerçi, ayetteki sıralamaya bakıldığında, önceliğin zaruri ihtiyaçlarını karşılama konusunda sıkıntı yaşayan fakirler ve düşkünlerde olduğu söylenebilir. Fakat bu, zekatın sadece bu insanlara verileceği anlamına gelmez. Nitekim, 'kalpleri İslam'a ısındırılacak olanlar' ve 'Allah yolunda olanlar' kategorileri, zekattan sadece fakirin ihtiyacını gidermenin amaçlanmadığını gayet net bir şekilde göstermektedir. Belki daha da ilginci, zekat'ın 'borçlular'a da verilebileceğidir. Buradaki 'borçlu'dan kastın, her hangi bir nedenle borcunu ödeyemeyen kişi olduğu konusunda ittifak vardır. Zekatın borçlulara da verilebilmesi, ekonomik ilişkilerin önünü açar ve hatta ekonomiyi canlandırıcı bir işlev görür. Bu da, zekatın önemli 'toplumsal' sonuçlarından biri olarak görülmelidir.
Tevbe:60. ayete ve uygulamaya bakıldığında, 'zekat' toplanabilmesi için 'devlet olma'nın bir gereklilik olduğu söylenebilir. Ancak bunun mutlak ve değişmez bir şart olduğuna dair açık bir hüküm yoktur. Kur'an'ın bazı ayetlerinden yola çıkılarak, Müslümanların henüz siyasal bir iktidara sahip olmadığı dönemlerde de 'zekat' verilebileceği söylenebilir. Nitekim Leyl suresinde "malını vermek suretiyle temizlenen" (Leyl:18) kişiden bahsedilmektedir ki, surenin Mekki olması burada anlamlı görülmelidir. Bundan başka Enbiya suresinin 72-73. ayetlerinde Hz. İbrahim, Hz. İshak ve Hz. Yakub'un "namaz kılıp zekat vermeleri"nin vahy edildiği, Meryem suresinin 54-55. ayetlerinde de Hz. İsmail'in ehline "zekat vermeyi emrettiği" bildirilmektedir. Bu peygamberlerin siyasal bir iktidar sahibi olmadıkları göz önünde tutulduğunda, 'zekat'ın 'siyasal iktidar sahibi' olma şartına bağlı olmadığı sonucu çıkarılabilir. Meryem suresi 31. ayette ise, Hz. İsa'nın ağzından: "…Yaşadığım müddetçe namaz kılmamı, zekat vermemi ve anneme iyi davranmamı emretti" denilmektedir. Hz. İsa'nın kısa ömrü süresince hiçbir biçimde ayrı bir siyasal varlık sahibi olmadığı ise zaten bilinmektedir. Bu ayetlerden yola çıkarak, siyasal iktidara sahip olunmadığı dönemlerde de, 'zekat'ın verilebileceği sonucu çıkarılabilir. Fakat bu 'zekat'ın, İslam devletine ait görevlilerin topladığı ve belirli yerlere harcanan 'zekat'tan farklı olduğu açıktır. Burada uygulamanın 'bireysel' olduğu açıktır ve uygulama da çoğunlukla da 'infak' mahiyetinde olmalıdır. Müminler, mallarını, siyasal iktidara sahip olmadıkları dönemlerde de, muhtaçların ihtiyaçlarını gidermek için harcarlar ve böylece Allah'ın rızasını kazanabilirler. Bu amaçla malından harcayan mümin, bu suretle malını 'temizlemiş' olur.
Zekatın miktarı konusu ise, Kur'an'da belirlenmemiştir. Miktar ile ilgili tespit edilen hususlar, Hz. Peygamber'in uygulamaları ve içtihatlardan çıkarılmıştır. Arazide, malda, kazançta 1/10, 1/20, 1/40 gibi oranlar belirlenmiş olmakla birlikte, bu oranların, bütün zamanlar ve durumlar için kat'i sınırları belirlediği söylenemez. Özellikle de altın, gümüş vs. gibi madenlerde belirlenen gr. cinsinden miktarlar veya para cinsinden 'kazançlar' için belirlenecek miktarlar, zamana ve zemine göre değişebilir. Zira zenginlik kriteri, toplumun genel refah düzeyine göre değişebilir. Bir çağda zenginlik kriteri olarak görülen bir gelir, bir başka çağda sıradan bir kazanç seviyesine düşebilir. Özellikle medeniyetlerin yükselme ve düşüş dönemlerinde bu hususla çok sık karşılaşılır. Fakat, uygulamadan hareketle, 1/40 oranını, 'asgari' düzey olarak kabul etmek mümkündür. Bunun altında bir zekatın makbul olmadığı ifade edilebilir. Ancak bunun üzerindeki miktarı yasaklayan bir şey de yoktur. Bu miktarın üzeri, artık Allah yolunda ve O'nun rızası için harcamaya girer. Müminlerin bu konuda birbirlerini teşvik etmeleri de gerekir. Çünkü zenginin malından daha çok vermesi, hem bu dünyası hem de ahireti için daha hayırlı olacaktır…

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...