|

İLKER KANOĞLU/ALMANYA
SORU 1: Allah dileseydi insanları dünya sınavı olmadan, şimdiki
rahmetinden çok daha rahmet göstererek cennete sokabilirdi. Bunu böyle
yapmamasının sebebi ne olabilir?
CEVAP:
Bunun en açık sebebi, Yaratanın böyle olmasını istemiş olmasıdır. O,
yaratmada, yarattıklarının suret ve siretlerini belirlemede, onları ne
ile sorumlu tutacağında kimseye danışmaz, görüş ve düşüncelerine baş
vurmaz. Ortağı ve yardımcısı yoktur. Çünkü O, bir şeyin olmasını
istediğinde sadece ona: "ol" der, o da oluverir (19/35). O'nun iradesine
karşı koyacak hiçbir güç yoktur. İçinde yaşadığımız dünyayı ve mevcut
şartları malum şekilde düzenleyen Allah'tır. Bu düzenlemenin sebebini de
şöyle belirtmektedir: "O, hanginizin daha güzel iş yapacağını denemek
için ölümü ve hayatı yarattı. O, üstündür, bağışlayandır." (67/1-2)
Hayatın ve ölümün, insanı denemek için yaratıldığı gerçeğinden
baktığımızda anlamamız daha kolay olacaktır. Bunun için insan
yaratılmış, her türlü imkanlar ile donatılmış, imtihanın kuralları
kendisine direk veya dolaylı yollarla bildirilmiş(43/43-44) ve bu
şartlar ile bir hayat yaşatılmıştır. Bir ömür bu minval üzere herhangi
bir müdahale olmadan tamamlanmıştır. İşte bu yaşananlar ile Allah insanı
hesaba çekeceğini bildirmiştir. İnsanın herhangi bir itirazının olmaması
için "şerefli katipler" (82/11-12) eliyle bir ömür yapıp ettiklerini de
delilleriyle birlikte (36/12, 54/52-53) kaydederek içinde hayatı olan bu
kitabı sağdan veya soldan kendisine verip (56/8) "kitabını oku. Bugün
hesabını görmek için kendi kendine yeterlisin" (17/14) denileceğini
bildirmiştir.
Bu yöntem insana verilen tabiata/fıtrata göre son derece doğru ve ikna
edici bir yöntemdir. Bu ispat ediş insan için gereklidir. İnsan eliyle
yapıp gözüyle görmedikçe asla ikna olmaz. Bu nedenle Allah insanın
seviyesine ve ölçülerine göre gerçekleri bizzat kendi hayatıyla
ispatlamaktadır ki asla Rabbine bir bahanesi kalmasın. Her şeyin Allah
tarafından biliniyor olması Allah için malum iken; kul için kendi idrak
seviyesine göre ortaya konulmalı ki, O'nun adaletinden ve her şeyi
bildiğinden emin olsun. Bu eminliği temin için zikredilenlerle birlikte
hesap anında da bunun kendilerine şu yöntemlerle de ispat edileceği
bildirilmektedir: "O gün onların ağızlarını mühürleriz; yaptıklarını
bize elleri anlatır, ayakları da şahitlik eder." (36/65); "Siz ne
kulaklarınızın, ne gözlerinizin, ne de derilerinizin aleyhinize şahitlik
etmesinden sakınmıyordunuz, yaptıklarınızdan çoğunu Allah'ın
bilmeyeceğini sanıyordunuz."(41/22); "Elbette kendilerine peygamber
gönderilen kimseleri de, gönderilen peygamberleri de mutlaka sorguya
çekeceğiz! Andolsun ki, yaptıklarını kendilerine bir bir anlatacağız;
zira onlardan uzak değildik. O gün tartı haktır. Kimin (sevap) tartıları
ağır gelirse, işte onlar kurtuluşa erenlerdir. Kimin de tartıları hafif
gelirse, işte onlar, âyetlerimize karşı haksızlık ettiklerinden dolayı
kendilerini ziyana sokanlardır." (7/6-9)
İşte insan, hayat ve kainatı bu şekilde dileyip yaratan, yaşatıp
öldüren, yeniden diriltip hesaba çekeceğini bildiren Allah'tır. Bu
konuda kimsenin bir payı ve dahli yoktur. Esas sebep bu işin böyle
olmasını Allah'ın istemiş olmasıdır. Yaratılışta bir böceğe kırk ayak
verirken kimini de hiç ayaksız yaratmış; kimini havada uçururken, kimini
de yerde sürünür kılmıştır. Bu takdir tamamen ona aittir. Bizim onun
adına konuşmamız haddimizi aşmak olacaktır. Bize yakışan ise: "İşittik
iman ettik, İşittik teslim olduk, Ya Rabbi! Bizden kulluğumuzu kabul
buyur. Salih kulların arasına kat ve onlarla birlikte haşreyle"
demektir.
Konu cennete girmek olunca, elbette bunun da bir bedeli olacaktır:
"Yoksa siz, sizden önce gelip geçenlerin başına gelenler size de
gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Yoksulluk ve sıkıntı onlara
öylesine dokunmuş ve öyle sarsılmışlardı ki, nihayet Peygamber ve
beraberindeki müminler: "Allah'ın yardımı ne zaman!" diyecek duruma
geldiler. Bilesiniz ki Allah'ın yardımı yakındır."(2/214); "Yoksa Allah
içinizden cihad edenleri belli etmeden, sabredenleri ortaya çıkarmadan
cennete gireceğinizi mi sandınız?"(3/142) "Yoksa, insanlar; inandık
demeleriyle bırakılıvereceklerini ve kendilerinin denenmeyeceklerini mi
sandılar." (29/2); "Müminler içinde Allah'a verdikleri sözde duran nice
erler var. İşte onlardan kimi, sözünü yerine getirip o yolda canını
vermiştir; kimi de (şehitliği) beklemektedir. Onlar hiçbir şekilde
(sözlerini) değiştirmemişlerdir."(33/23); "Çünkü Allah sadâkat
gösterenleri sadâkatları sebebiyle mükâfatlandıracak, münafıklara da
-dilerse- azap edecek yahut da (tevbe ederlerse) tevbelerini kabul
edecektir. Şüphesiz Allah, bağışlayandır, esirgeyendir." (33/24)
SORU 2: Şu anda bizler Müslüman bir toplumun içinde doğup büyüyoruz. Bir
de Müslüman bir toplumda dünyaya gelmeyenler var. Rabbimin adaletinden
şüphem yok ama, sanki biz biraz daha avantajlıyız gibi geliyor. Bu
konuyu aydınlatırsanız sevinirim.
CEVAP:
Kur'an bu olaylarla ilgili bazı örnekler vererek konuya açılım
kazandırmaktadır. İnkar eden bir ailede iman eden bir insan olarak
Firavun'un hanımını; peygamber ailesinde olmasına rağmen iman etmeyip
helak olanlarla birlikte olan Nuh (a.s)'ın hanımı ile Lut (a.s)'ın
hanımını örnek göstermektedir: "Allah, inkâr edenlere, Nuh'un karısı ile
Lût'un karısını misal verdi. Bu ikisi, kullarımızdan iki Sâlih kişinin
nikâhları altında iken onlara hainlik ettiler. Kocaları Allah'tan gelen
hiçbir şeyi onlardan savamadı. Onlara: Haydi, ateşe girenlerle beraber
siz de girin! denildi. Allah, inananlara da Firavun'un karısını misal
gösterdi. O: Rabbim! Bana katında, cennette bir ev yap; beni Firavun'dan
ve onun (kötü) işinden koru ve beni zalimler topluluğundan kurtar!
demişti." (66/10-11)
Bu iki örnekte görüldüğü gibi Peygamberin eşi olma şerefine ulaşmış
olmak kadar ilahi vahye yakın iken, bu yakınlık onlara bir avantaj
sağlamamıştır. Müslüman olmak isteyen kimseye de Firavunun eşi olmak
dezavantaj olmadığı gibi. Bu işte uzaklık ve yakınlık fiziki manada dış
dünyada değil insanın içindedir. Namazda gözü olmayanın evinin mescide
bitişik olması ne anlam ifade eder ki? Gönül isteyince uzaklar yakın
olur.
Öyle bir dünyada yaşıyoruz ki, geleneğin körleştirdiği insanlar gözünün
önünü göremiyor. Kur'an'ın ifadesiyle hidayete çağrılanlar: "Onlara,
Allah'ın indirdiğine uyun, denildiği zaman, onlar hayır, biz atalarımızı
üzerinde bulduğumuz şeye uyarız, dediler. Peki, ya ataları bir şey
akledemeyen, doğruyu bulamayan kimseler olsa da mı?" (2/170) denildiği
gibi, atalarının yolundan giden yığınlara şahit oluyoruz. Atalarını
üzerinde buldukları anlayışların doğrumu yanlış mı olduğunu düşünmeden,
Kur'an'la test etmeden, taklitten tahkike yönelmeden "uydum kalabalığa"
anlayışını sürdürmektedirler. Allah'ın kitabı ellerinin erişebileceği
kadar yanlarında olmasına rağmen, kaç insanın anlamak, üzerinde
düşünmek, onu ahlak edinmek için okuduğunu düşünüyorsunuz? Tüm ümmetleri
ve çağları değerlendiren 2/62 ile 5/69 da bahsedildiği gibi "sahih iman
ve salih amel" sahibi olmayan insanların, dünyanın neresinde, hangi
asırda ve hangi ümmetten olursa olsun, Allah indinde hiçbir değer ifade
etmediklerini ortaya koymaktadır.
Yine Medine'de parlayan İslam güneşinin ziyasından rahatsız olan
münafıklar, Peygamberin arkasında namaza durmalarına rağmen İslam
olamamışlar ve bu yakınlık onların sadece hüsranlarını artırmış idi.
Bu onların tercihidir. Herkes tercihinin ürünü olacağına göre
tercihlerinin sonucuna katlanacaklar demektir. Biz de aynı "kanuna" tabi
insanlar olmamız hasebiyle bizim tercihimiz nedir bunu düşünmeliyiz.
Allah müminlere insanlar için öğüt vermeyi tavsiye etmiştir. Onların
muhasebesi Allah'a aittir. Nasıl dilerse öyle hesaba çeker. O her şeyi
bütün ayrıntılarıyla bilendir. "Onlar bir ümmetti; gelip geçti. Onların
kazandıkları onlara, sizin kazandıklarınız da sizedir. Siz, onların
yaptıklarından sorumlu tutulmayacaksınız." (2/134 -141)
SORU 3: Bir de inanıyoruz ki Allah ilahi mesajını göndermeden hesaba
çekmez. Ama bir fetret dönemi var. Meşhur İznik Konsili'nden sonra Hz.
İsa'nın mesajı bayağı bir hasara uğramıştır. Ulaşmak oldukça
zorlaşmıştır. Bu dönemde veya benim bilmediğim başka bir dönemde
insanlar İlahî vahiyden mahrum kalmışlarsa, bu dönemdeki insanlar nasıl
hesaba çekilecekler?
CEVAP: Bu konu ifade ettiğiniz gibi "hesaba çekmez" şeklinde
değil, "azap etmez, helak etmez" şeklinde ifade edilmektedir. Buradaki
azap veya helak ediş, ferdi ve uhrevi bir azap olmaktan çok dünyada bir
kavmin topluca yok edilişinden bahsedilmektedir. Nuh, Lut, Âd ve Semud
kavimlerinin başına gelen gibi. "Kim doğru yolu izlerse kendisi için
izler. Kim de doğru yoldan saparsa kendi zararına sapıtmış olur. Hiç
kimse bir başkasının günah yükünü taşımaz. Biz, bir peygamber
göndermedikçe hiç kimseyi azaba çarptırmayız."(17/15); "Rabbin,
kendilerine âyetlerimizi okuyan bir peygamberi memleketlerin merkezine
göndermedikçe, o memleketleri helâk edici değildir. Zaten biz ancak
halkı zalim olan memleketleri helâk etmişizdir." (28/59); "Halkı, ıslah
eden kimseler iken, senin Rabbin o ülkeleri zulüm ile helak edecek
değildi."(11/117); "Bu, halkı habersizken, Rabbinin ülkeleri zulüm ile
helak edici olmadığındandır."(6/131); "Herkesin yaptıkları işlere göre
dereceleri vardır. Rabbin onların yaptıklarından habersiz
değildir."(6/132)
Dikkat edilirse burada toplumsal bir helak ve azaptan bahsedilmektedir.
Topluca bir toplumun yok edilmesi için bizzat peygamber ile uyarılmış
olmalarına rağmen, itaat etmeyip isyanlarını sürdüren bir konumda
olmaları halinde topluca azaba veya helake müstahak olmaktadırlar.
Bu, bizzat kendilerine Peygamber gönderilmeyen kavimlerin gerek kişisel
olarak gerekse toplum olarak yaptıklarından dolayı Allah hesaba
çekmeyecek demek değildir. Buradan böyle bir anlayışa gidilmesini doğru
bulmuyoruz. Çünkü Allah, insanın benliğine yaratılışta "fucur ve
takvayı" ilham edip (91/8), "Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet
etsinler diye yarattım" buyuruyor. Bu nedenle insan ve cinlerin ilk
günden itibaren Allah'a nasıl ibadet/kulluk edeceklerini de, kentlerin
anasına/insanlığın merkezine gönderdiği (28/59) elçileriyle
göstermiştir. Allah'ın dini, inanıp ahlak edinenlerin eliyle kuşaktan
kuşağa intikal etmiştir. Bunu yapanlar o toplumun içerisinde azda olsa
hep buluna gelmiştir.
Bunun en açık örneği, Kabe'nin etrafında yaşayan toplumun İsmail
(as)'dan Muhammed (as)'a kadar geçen zaman içinde yeni bir peygamber
gelmemesine rağmen hala o toplumda az da olsa muvahhit insanların
varlığı, Allah, Ahiret, ibadet, yaratıcı, hak-hukuk gibi kavramların,
toplumun çok az bir kısmında da olsa biliniyor olmasıdır.
Bu nedenle Muhammed (as) gelmeden önce o toplumda gelip geçmiş olan
insanların yaptıkları iyi veya kötü işlerden dolayı Allah onlara bir
hesap sormayacak denilemez: "Herkesin yaptıkları işlere göre dereceleri
vardır. Rabbin onların yaptıklarından habersiz değildir." (6/132);
"Allah onlarda bir hayır görseydi elbette onlara işittirirdi. Fakat
işittirseydi bile yine onlar yüz çevirerek dönerlerdi."(8/23)
buyurulmaktadır.
Allah kimseye vüsatinin üzerinde bir sorumluluk vermeyeceğine göre;
kimin vüsati ne kadardır, bunu en iyi bilen de hiç şüphesiz Allah'tır.
Uyarılmaya ihtiyacı olan toplumları, yeri ve zamanı geldiği zaman,
adaletinin ve merhametinin sonucu olarak uyarmıştır. En son uyarılmış
olan ise bu ümmettir. Üzerinden 1400 yıl geçmiş olmasına rağmen (ki,
geçmişte iki peygamber arasında bu kadar uzun süre geçmemiştir) birtakım
insanlar o ilk döneme kedilerini on dört saniye kadar yakın hissederken,
kimileri de kıyamete kadar uzaktır. Bu nedenle zamanın ve zeminin fazla
önemi yoktur. Bir ömür boyu yapıp ettiklerimizle Hakimi Allah olan bir
mahkemede adil bir biçimde yargılanacağımızdan emin olabiliriz. Kimin,
neye göre ve nasıl yargılanacağı konusu ise Allah'ın işidir, "İşlerin
sonu da Allah'a varır. Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu görür. Kim
de zerre miktarı şer işlemişse onu görür." (99/7-8)
KEMAL BAŞ / KKTC
SORU 1: Kur'an'da 28 yerde Allah korkusu ile ilgili ayet geçerken, iki
yerde Allah sevgisinden bahsedilmektedir. Acaba neden sevgi değil de
korku?
CEVAP:
Kur'an'da "korku" ifadesi "takva" kelimesiyle ifade edilmiştir. Bu
kelimenin kökü "v-k-y" dir ve bir şeyi korumak, görüp gözetmek anlamına
gelir. Bu kökten türeyen "itteka" bir şey aracılığı ile bir tehlikeden
korunmak, sakınmak ve korkmak anlamına gelmektedir ki "takva" da bu
anlamdadır.
Yine aynı kökten türetilen "tevekka" korunup kaçmak, çekinmek ve
muhafaza etmek iken; "ettügatü" korku, haşyet ve saygı demek olduğundan
bu kelimenin korkuyla birlikte saygı anlamında da kullanılmış olmasıdır.
Özellikle Mekki ayetlerde daha çok müşrik ve kafirleri Allah'ın
azabından ve gazabından korkmalarını ifade eden ayetlerde bu anlam ağır
basarken, Medeni ayetlerde bu ifade Allah'a duyulan derin saygı anlamına
da gelmektedir. Özellikle müminlere hatırlatılan "ittegıllah" ifadeleri
korku yerine saygı ile çevrilmesi mümkündür.
Bununla birlikte insanı yönlendiren sevgiden çok korkuları olduğu
gerçeğini de görmezlikten gelmek mümkün değildir. Başta Allah'ın
azabından ve gazabından korkarız; işimizi, eşimizi, sıhhatimizi,
dostumuzu, rahatımızı, çoluk çocuğumuzu, itibarımızı, malımızı,
canımızı… kaybetmekten korkarız. Elbette bunları severiz de, fakat
üzerinde düşünün, korkunun sevgiye ağır bastığını göreceksiniz. Bu
insana verilen fıtratın tezahürüdür. Kur'an'da fıtrata hitabeden bir
kitap olması nedeniyle korku temasını daha çok işlemiş olduğunu
düşünüyoruz.
SORU 2: Amaçlar araçları meşru kılar mı?
CEVAP:
Bu sorunun cevabı elbette olumsuz olarak "hayır" olacaktır. İslam'da
araç da amaç da meşru olmak zorundadır. Meşruluk şer'ilik anlamında
kullanılmaktadır. Bu nedenle İslam bir amaç göstermiş ise o amaca
ulaşılacak kendi cinsinden olan aracı da göstermiştir. Örneğin: Allah'a
ibadet emek amaç olarak istenirken, bu amaca nasıl ulaşılacağı da
gösterildiğinden (namaz, oruç, hac, zekat, sadaka, cihad, helal kazanç,
insanların haklarına saygı, vb.) bunların dışında insanların hevasından
ürettikleri, ister ibadet adı altında olsun, ister yol, araç gereç adı
altında olsun meşruiyet ifade etmez.
Meşru hedeflere meşru yollarla gidilir. Gayri meşru yollarla meşru
hedeflere ulaşsanız bile, o noktada meşru amaçları icra edecek cesareti
kendinizde bulamazsınız.
İslam ikmal edilip kemale erdirilmiş bir dinin adıdır. Bu kemali, araç
ve amaçta da sağlamıştır. Yeter ki insanlar bu arzuyla ona yönelsinler,
Allah onlara da yollarını gösterecektir. "İkbal beklentilerini ideolojik
kaygılarıyla telife çalışanların" sonu hüsrandır.
SORU 3: Bütün hikmetlerin kaynağı Allah korkusu mudur?
CEVAP:
"Bütün hikmetler" derken kastınızı siz daha iyi biliyorsunuz. Fakat
hikmet Kur'an'da şu anlamlarda kullanılmaktadır: Maverdi hikmete yedi
mana yüklemiştir: Kur'an'ı anlamak, dini bilmek, nübüvvet, Allah'tan
korkmak, bir işte isabet edebilme, Kur'an ve akıl.
Mukatil Bin Süleyman ise Hikmet kavramının Kur'an'da beş anlama
geldiğini söylemiştir: Öğüt, anlayış, idrak ve ilim, nübüvvet, Kur'an'ın
açıklanması ve Kur'an.
Elmalılı Hamdi Yazır tefsirinde 22 ayrı anlam başlığı altında konuyu
açmaya çalışmıştır. M. Kürşad Atalar "Düşüncede Devrim" isimli kitabında
bu kavrama şu tanımı getirmiştir: Hikmet: "sebep-sonuç ilişkisinin doğru
bir biçimde kurulması ve bunun tezahürleridir." Hikmet hayat bilgisidir.
Kur'an bize temel olarak "niçin'in" bilgisini verirken; Hikmet
"nasıl'ın" bilgisini verir, demektedir. Hikmet, insan için
kullanıldığında Hakim, alim ve hikmet sahibi, işleri sağlam yapan, doğru
görüşe sahip akıllı kimse olup kendisini nefsani arzulardan alıkoyan
bilge kişi, eşyayı ait olduğu yere koyan, kararlarında isabet eden kimse
demektir. Şimdi kişisel açıdan bakıldığında hikmetli olmak ile hikmetli
davranmanın farkını hatırlatarak; biz hikmetli davranmanın sebebine
cevap ararsak elbette ki, bu anlamda bütün müminlerin hikmetli
davranmaya özen göstermelerinin sebebi Allah'tan gereği gibi
korkmalardır. Bu anlamda M. Akif Ersoy'un Safahat'ta ifade ettiği
çerçevelik bir kıtası vardır: " Ne vicdandır veren ahlâka yükseklik, ne
irfandır. İnsanlardaki fazilet hissi Allah korkusundandır." Sanırız
sorunuzun en veciz cevabı budur.
SORU 4: Allah'a hizmetinin karşılığında ücret bekleyen bir işçi gibi
ibadet etmek doğrumudur? İnsanı yaptığı ibadeti, işlediği ameli sevap
için, cennet için yapmasını nasıl buluyorsunuz? (bir şeylerin
karşılığında mı bir şeyler yapmalıyız?)
CEVAP:
Yapılan kıyas söylediğiniz anlamda doğru değildir. Çünkü Allah patron,
insan da işçi değildir. Ancak Allah ilah, insan da kuldur. Olaya Allah
ve kul noktasından baktığımızda, kul Rabbine Rabbinin istediği gibi
teslim olmakla mükelleftir ki, kulluğunun gereğini yapmış olsun. Kul
edinen de kulluğun nasıl gerçekleştirileceğini açıkça bildirmesi gerekir
ki, kendisine layıkıyla kusursuz kulluk yapılabilsin.
Bir de yapılan kulluk için Allah'ın kullarına vadi, ihsanı söz
konusudur. Bu karşılıkta Rabbin kula ihsanını göstermesi açısından önem
arz etmektedir. Bununla ilgili ayetler konuyu aydınlatıcı olacaktır:
"Allah yolunda mallarını harcayanların örneği, yedi başak bitiren bir
tane gibidir ki, her başakta yüz tane vardır. Allah dilediğine kat kat
fazlasını verir. Allah'ın lütfu geniştir, O her şeyi bilir." (2/261)
Yapılan salih bir amele verilecek bedelden bahsedilmektedir. Bu bedelin
bire yedi yüzden başlayarak hesapsız olarak da verileceği müjdesi
verilmektedir. Bu bedeller ile satın alınacak olan şeyi de şöyle
açıklıyor: "Allah mü'minlerin mallarını ve canlarını karşılığında
kendilerine cenneti vermek üzere satın aldı. Onlar Allah yolunda
savaşırlar, bu yolda kimi zaman öldürürler ve kimi zaman da
öldürülürler. Bu Allah'ın üzerine borç aldığı ve hem Tevrat'ta, hem
İncil'de, hem de Kur'an'da yer verdiği bir sözdür. Allah'tan daha çok
sözünde duran kim olabilir ki? O halde yaptığınız bu alışverişe
sevininiz. İşte büyük kurtuluş, büyük başarı budur." (9/111) Bu öyle
büyük bir değer ifade ediyor ki, karşılığı kulun sahip olduğu her şeyi
Rabbine teslim ederek ödeniyor. Ve bunun için kardeşlerimizle yarışmamız
isteniyor. O kadar büyük ki genişliği yer ve gök kadar. Bunun için ve
Rabbinizin bağışlaması için "yarışın" demektir. "Rabbinizin bağışına ve
takvâ sahipleri için hazırlanmış olup genişliği gökler ve yer kadar olan
cennete koşun!" (3/133) Allah böyle istiyor. Cennete koşmamızı,
cennetler için yarışmamızı, bizi bağışlaması için vesile/yol aramamızı,
saygılı olmamızı, yolunda cihad etmemizi istiyor. "Ey iman edenler!
Allah'tan korkun. O'na yaklaşmaya vesile/yol arayın ve yolunda cihad
edin ki kurtuluşa eresiniz."(5/35)
Allah kurtuluşun yolunu böyle gösterdiğine göre, kullara da bu yolu yol
edinmek gerekiyor. Kısaca kulun Allah'a olan saygısı, korkusu, sevgisi,
rızasını istemesi hayat boyu O'nun ilkelerini korumak ve ibadi
sorumluluklarını yerine getirmekle ifa edilirken; Allah'ın Kullarına
olan bağışlaması, razı olması, ihsan ve ikramı da cennet ve içindeki
sayısız nimetleri olarak tezahür etmektedir. "Cennet cennet dedikleri üç
beş köşkle üç beş huri. İsteyene ver anları. Bana seni gerek seni" diyen
bir anlayış Kur'anî değildir. Allah-u Teala'nın "büyük kurtuluş" diye
nitelediği bu nimetleri küçümsemek kimsenin haddi değildir.
SORU 5: Sadaka anlayışını menfaat çıkar açısından nasıl
değerlendiriyorsunuz? "Az sadaka çok belayı defeder" hadisinin kritiğini
yapar mısınız?
CEVAP:
Allah müminlerin özelliklerinden bahsederken, "onlar gayba iman ederler,
namazı kılarlar ve kendilerine verilen rızıktan da infak ederler" (2/3)
buyurmaktadır. Dikkat edilirse iman, namaz ve infak birlikte
zikredilmektedir. Bu demektir ki infak etmek de namaz ve iman gibi
müminlerin asli görevlerindendir. Muttakilerin bunu Allah'ın
kendilerinden istediği bir görev bilinciyle yapmaları gerekir. Bu
nedenle peygamberimiz: "Yarım hurma tanesi kadar da olsa sadaka vererek
kendinizi ateşten koruyun" buyurmuştur. İman edenler sürekli Allah
yolunda cihada çağrılırken, "mal ve can" birlikte zikredilmekte, biri
diğerinden ayrılmamaktadır. Kul kendisinden istenenin birini verip,
diğerini vermediği takdirde anlaşmanın şartlarını yerine getirmediğinden
[ki, cennetin karşılığı mal ve can idi (9/111)] yeri cennet
olmayacaktır.
Olaya bu noktadan bakılması gerekir. Fakat bizim insanımız muskacı bir
anlayışa sahip olduğu için, az sadaka verir beladan kurtulur! Ağaca bez
bağlar, derdinden kurtulur! mezara mum yakar, istekleri yerine gelir!
Ama asla akılları başlarına gelmez. Kur'an'ı düşünmek ve Kur'an'la
düşünmek gündemlerinden ne kadar uzaktır. Halbuki Allah bu kitabı onlar
için göndermişti.
SORU 6: Allah-u Teala insanlar için bir sığınak mı? İnsanlar illa bir
sığınak ihtiyacı mı hissetmeli?
CEVAP:
Evet, Allah bir sığınaktır. Her acizin kendisine sığındığı bir sığınak,
Samed olan bir sığınak. Her şeye kadir olan bir sığınak, gücüne asla
karşı konulamayan bir sığınaktır. İnsan ise şöyle tanımlanmaktadır:
"Allah sizden (yükünüzü) hafifletmek ister; çünkü insan zayıf
yaratılmıştır." (4/28) Bu zayıf varlığın daima kendisine sığındırmak
için Kur'an'ın son iki suresini buna hasretmiştir: "De ki: yarattığı
şeylerin şerrinden, karanlığı çöktüğü zaman gecenin şerrinden, düğümlere
üfürüp büyü yapan üfürükçülerin şerrinden ve kıskandığı vakit kıskanç
kişinin şerrinden sabahın Rabbine sığınırım!" (113/1-5); "De ki:
insanlardan ve cinlerden olan ve insanların gönüllerine vesvese veren o
sinsi vesvesecinin şerrinden, insanların İlahına, insanların Melikine ve
insanların Rabbi olan Allah'a sığınırım." (114/1-6); "Allah uğrunda,
hakkını vererek cihad edin. O, sizi seçti; din hususunda üzerinize
hiçbir zorluk yüklemedi; babanız İbrahim'in dininde (de böyleydi).
Peygamberin size şahit olması, sizin de insanlara şahit olmanız için, O,
gerek daha önce (gelmiş kitaplarda), gerekse bunda (Kur'an'da) size
"Müslümanlar" adını verdi. Öyle ise namazı kılın; zekâtı verin ve
Allah'a sımsıkı sarılın. O, sizin Mevla'nızdır. Ne güzel Mevlâ ve ne
güzel Yardımcıdır!" (22/78) |