Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 348 | Aralık  2007

                   

 

 


İLKER KANOĞLU/ALMANYA

SORU 1: Allah dileseydi insanları dünya sınavı olmadan, şimdiki rahmetinden çok daha rahmet göstererek cennete sokabilirdi. Bunu böyle yapmamasının sebebi ne olabilir?

CEVAP: Bunun en açık sebebi, Yaratanın böyle olmasını istemiş olmasıdır. O, yaratmada, yarattıklarının suret ve siretlerini belirlemede, onları ne ile sorumlu tutacağında kimseye danışmaz, görüş ve düşüncelerine baş vurmaz. Ortağı ve yardımcısı yoktur. Çünkü O, bir şeyin olmasını istediğinde sadece ona: "ol" der, o da oluverir (19/35). O'nun iradesine karşı koyacak hiçbir güç yoktur. İçinde yaşadığımız dünyayı ve mevcut şartları malum şekilde düzenleyen Allah'tır. Bu düzenlemenin sebebini de şöyle belirtmektedir: "O, hanginizin daha güzel iş yapacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı. O, üstündür, bağışlayandır." (67/1-2)
Hayatın ve ölümün, insanı denemek için yaratıldığı gerçeğinden baktığımızda anlamamız daha kolay olacaktır. Bunun için insan yaratılmış, her türlü imkanlar ile donatılmış, imtihanın kuralları kendisine direk veya dolaylı yollarla bildirilmiş(43/43-44) ve bu şartlar ile bir hayat yaşatılmıştır. Bir ömür bu minval üzere herhangi bir müdahale olmadan tamamlanmıştır. İşte bu yaşananlar ile Allah insanı hesaba çekeceğini bildirmiştir. İnsanın herhangi bir itirazının olmaması için "şerefli katipler" (82/11-12) eliyle bir ömür yapıp ettiklerini de delilleriyle birlikte (36/12, 54/52-53) kaydederek içinde hayatı olan bu kitabı sağdan veya soldan kendisine verip (56/8) "kitabını oku. Bugün hesabını görmek için kendi kendine yeterlisin" (17/14) denileceğini bildirmiştir.
Bu yöntem insana verilen tabiata/fıtrata göre son derece doğru ve ikna edici bir yöntemdir. Bu ispat ediş insan için gereklidir. İnsan eliyle yapıp gözüyle görmedikçe asla ikna olmaz. Bu nedenle Allah insanın seviyesine ve ölçülerine göre gerçekleri bizzat kendi hayatıyla ispatlamaktadır ki asla Rabbine bir bahanesi kalmasın. Her şeyin Allah tarafından biliniyor olması Allah için malum iken; kul için kendi idrak seviyesine göre ortaya konulmalı ki, O'nun adaletinden ve her şeyi bildiğinden emin olsun. Bu eminliği temin için zikredilenlerle birlikte hesap anında da bunun kendilerine şu yöntemlerle de ispat edileceği bildirilmektedir: "O gün onların ağızlarını mühürleriz; yaptıklarını bize elleri anlatır, ayakları da şahitlik eder." (36/65); "Siz ne kulaklarınızın, ne gözlerinizin, ne de derilerinizin aleyhinize şahitlik etmesinden sakınmıyordunuz, yaptıklarınızdan çoğunu Allah'ın bilmeyeceğini sanıyordunuz."(41/22); "Elbette kendilerine peygamber gönderilen kimseleri de, gönderilen peygamberleri de mutlaka sorguya çekeceğiz! Andolsun ki, yaptıklarını kendilerine bir bir anlatacağız; zira onlardan uzak değildik. O gün tartı haktır. Kimin (sevap) tartıları ağır gelirse, işte onlar kurtuluşa erenlerdir. Kimin de tartıları hafif gelirse, işte onlar, âyetlerimize karşı haksızlık ettiklerinden dolayı kendilerini ziyana sokanlardır." (7/6-9)
İşte insan, hayat ve kainatı bu şekilde dileyip yaratan, yaşatıp öldüren, yeniden diriltip hesaba çekeceğini bildiren Allah'tır. Bu konuda kimsenin bir payı ve dahli yoktur. Esas sebep bu işin böyle olmasını Allah'ın istemiş olmasıdır. Yaratılışta bir böceğe kırk ayak verirken kimini de hiç ayaksız yaratmış; kimini havada uçururken, kimini de yerde sürünür kılmıştır. Bu takdir tamamen ona aittir. Bizim onun adına konuşmamız haddimizi aşmak olacaktır. Bize yakışan ise: "İşittik iman ettik, İşittik teslim olduk, Ya Rabbi! Bizden kulluğumuzu kabul buyur. Salih kulların arasına kat ve onlarla birlikte haşreyle" demektir.
Konu cennete girmek olunca, elbette bunun da bir bedeli olacaktır: "Yoksa siz, sizden önce gelip geçenlerin başına gelenler size de gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Yoksulluk ve sıkıntı onlara öylesine dokunmuş ve öyle sarsılmışlardı ki, nihayet Peygamber ve beraberindeki müminler: "Allah'ın yardımı ne zaman!" diyecek duruma geldiler. Bilesiniz ki Allah'ın yardımı yakındır."(2/214); "Yoksa Allah içinizden cihad edenleri belli etmeden, sabredenleri ortaya çıkarmadan cennete gireceğinizi mi sandınız?"(3/142) "Yoksa, insanlar; inandık demeleriyle bırakılıvereceklerini ve kendilerinin denenmeyeceklerini mi sandılar." (29/2); "Müminler içinde Allah'a verdikleri sözde duran nice erler var. İşte onlardan kimi, sözünü yerine getirip o yolda canını vermiştir; kimi de (şehitliği) beklemektedir. Onlar hiçbir şekilde (sözlerini) değiştirmemişlerdir."(33/23); "Çünkü Allah sadâkat gösterenleri sadâkatları sebebiyle mükâfatlandıracak, münafıklara da -dilerse- azap edecek yahut da (tevbe ederlerse) tevbelerini kabul edecektir. Şüphesiz Allah, bağışlayandır, esirgeyendir." (33/24)

SORU 2: Şu anda bizler Müslüman bir toplumun içinde doğup büyüyoruz. Bir de Müslüman bir toplumda dünyaya gelmeyenler var. Rabbimin adaletinden şüphem yok ama, sanki biz biraz daha avantajlıyız gibi geliyor. Bu konuyu aydınlatırsanız sevinirim.

CEVAP: Kur'an bu olaylarla ilgili bazı örnekler vererek konuya açılım kazandırmaktadır. İnkar eden bir ailede iman eden bir insan olarak Firavun'un hanımını; peygamber ailesinde olmasına rağmen iman etmeyip helak olanlarla birlikte olan Nuh (a.s)'ın hanımı ile Lut (a.s)'ın hanımını örnek göstermektedir: "Allah, inkâr edenlere, Nuh'un karısı ile Lût'un karısını misal verdi. Bu ikisi, kullarımızdan iki Sâlih kişinin nikâhları altında iken onlara hainlik ettiler. Kocaları Allah'tan gelen hiçbir şeyi onlardan savamadı. Onlara: Haydi, ateşe girenlerle beraber siz de girin! denildi. Allah, inananlara da Firavun'un karısını misal gösterdi. O: Rabbim! Bana katında, cennette bir ev yap; beni Firavun'dan ve onun (kötü) işinden koru ve beni zalimler topluluğundan kurtar! demişti." (66/10-11)
Bu iki örnekte görüldüğü gibi Peygamberin eşi olma şerefine ulaşmış olmak kadar ilahi vahye yakın iken, bu yakınlık onlara bir avantaj sağlamamıştır. Müslüman olmak isteyen kimseye de Firavunun eşi olmak dezavantaj olmadığı gibi. Bu işte uzaklık ve yakınlık fiziki manada dış dünyada değil insanın içindedir. Namazda gözü olmayanın evinin mescide bitişik olması ne anlam ifade eder ki? Gönül isteyince uzaklar yakın olur.
Öyle bir dünyada yaşıyoruz ki, geleneğin körleştirdiği insanlar gözünün önünü göremiyor. Kur'an'ın ifadesiyle hidayete çağrılanlar: "Onlara, Allah'ın indirdiğine uyun, denildiği zaman, onlar hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız, dediler. Peki, ya ataları bir şey akledemeyen, doğruyu bulamayan kimseler olsa da mı?" (2/170) denildiği gibi, atalarının yolundan giden yığınlara şahit oluyoruz. Atalarını üzerinde buldukları anlayışların doğrumu yanlış mı olduğunu düşünmeden, Kur'an'la test etmeden, taklitten tahkike yönelmeden "uydum kalabalığa" anlayışını sürdürmektedirler. Allah'ın kitabı ellerinin erişebileceği kadar yanlarında olmasına rağmen, kaç insanın anlamak, üzerinde düşünmek, onu ahlak edinmek için okuduğunu düşünüyorsunuz? Tüm ümmetleri ve çağları değerlendiren 2/62 ile 5/69 da bahsedildiği gibi "sahih iman ve salih amel" sahibi olmayan insanların, dünyanın neresinde, hangi asırda ve hangi ümmetten olursa olsun, Allah indinde hiçbir değer ifade etmediklerini ortaya koymaktadır.
Yine Medine'de parlayan İslam güneşinin ziyasından rahatsız olan münafıklar, Peygamberin arkasında namaza durmalarına rağmen İslam olamamışlar ve bu yakınlık onların sadece hüsranlarını artırmış idi.
Bu onların tercihidir. Herkes tercihinin ürünü olacağına göre tercihlerinin sonucuna katlanacaklar demektir. Biz de aynı "kanuna" tabi insanlar olmamız hasebiyle bizim tercihimiz nedir bunu düşünmeliyiz. Allah müminlere insanlar için öğüt vermeyi tavsiye etmiştir. Onların muhasebesi Allah'a aittir. Nasıl dilerse öyle hesaba çeker. O her şeyi bütün ayrıntılarıyla bilendir. "Onlar bir ümmetti; gelip geçti. Onların kazandıkları onlara, sizin kazandıklarınız da sizedir. Siz, onların yaptıklarından sorumlu tutulmayacaksınız." (2/134 -141)

SORU 3: Bir de inanıyoruz ki Allah ilahi mesajını göndermeden hesaba çekmez. Ama bir fetret dönemi var. Meşhur İznik Konsili'nden sonra Hz. İsa'nın mesajı bayağı bir hasara uğramıştır. Ulaşmak oldukça zorlaşmıştır. Bu dönemde veya benim bilmediğim başka bir dönemde insanlar İlahî vahiyden mahrum kalmışlarsa, bu dönemdeki insanlar nasıl hesaba çekilecekler?

CEVAP: Bu konu ifade ettiğiniz gibi "hesaba çekmez" şeklinde değil, "azap etmez, helak etmez" şeklinde ifade edilmektedir. Buradaki azap veya helak ediş, ferdi ve uhrevi bir azap olmaktan çok dünyada bir kavmin topluca yok edilişinden bahsedilmektedir. Nuh, Lut, Âd ve Semud kavimlerinin başına gelen gibi. "Kim doğru yolu izlerse kendisi için izler. Kim de doğru yoldan saparsa kendi zararına sapıtmış olur. Hiç kimse bir başkasının günah yükünü taşımaz. Biz, bir peygamber göndermedikçe hiç kimseyi azaba çarptırmayız."(17/15); "Rabbin, kendilerine âyetlerimizi okuyan bir peygamberi memleketlerin merkezine göndermedikçe, o memleketleri helâk edici değildir. Zaten biz ancak halkı zalim olan memleketleri helâk etmişizdir." (28/59); "Halkı, ıslah eden kimseler iken, senin Rabbin o ülkeleri zulüm ile helak edecek değildi."(11/117); "Bu, halkı habersizken, Rabbinin ülkeleri zulüm ile helak edici olmadığındandır."(6/131); "Herkesin yaptıkları işlere göre dereceleri vardır. Rabbin onların yaptıklarından habersiz değildir."(6/132)
Dikkat edilirse burada toplumsal bir helak ve azaptan bahsedilmektedir. Topluca bir toplumun yok edilmesi için bizzat peygamber ile uyarılmış olmalarına rağmen, itaat etmeyip isyanlarını sürdüren bir konumda olmaları halinde topluca azaba veya helake müstahak olmaktadırlar.
Bu, bizzat kendilerine Peygamber gönderilmeyen kavimlerin gerek kişisel olarak gerekse toplum olarak yaptıklarından dolayı Allah hesaba çekmeyecek demek değildir. Buradan böyle bir anlayışa gidilmesini doğru bulmuyoruz. Çünkü Allah, insanın benliğine yaratılışta "fucur ve takvayı" ilham edip (91/8), "Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım" buyuruyor. Bu nedenle insan ve cinlerin ilk günden itibaren Allah'a nasıl ibadet/kulluk edeceklerini de, kentlerin anasına/insanlığın merkezine gönderdiği (28/59) elçileriyle göstermiştir. Allah'ın dini, inanıp ahlak edinenlerin eliyle kuşaktan kuşağa intikal etmiştir. Bunu yapanlar o toplumun içerisinde azda olsa hep buluna gelmiştir.
Bunun en açık örneği, Kabe'nin etrafında yaşayan toplumun İsmail (as)'dan Muhammed (as)'a kadar geçen zaman içinde yeni bir peygamber gelmemesine rağmen hala o toplumda az da olsa muvahhit insanların varlığı, Allah, Ahiret, ibadet, yaratıcı, hak-hukuk gibi kavramların, toplumun çok az bir kısmında da olsa biliniyor olmasıdır.
Bu nedenle Muhammed (as) gelmeden önce o toplumda gelip geçmiş olan insanların yaptıkları iyi veya kötü işlerden dolayı Allah onlara bir hesap sormayacak denilemez: "Herkesin yaptıkları işlere göre dereceleri vardır. Rabbin onların yaptıklarından habersiz değildir." (6/132); "Allah onlarda bir hayır görseydi elbette onlara işittirirdi. Fakat işittirseydi bile yine onlar yüz çevirerek dönerlerdi."(8/23) buyurulmaktadır.
Allah kimseye vüsatinin üzerinde bir sorumluluk vermeyeceğine göre; kimin vüsati ne kadardır, bunu en iyi bilen de hiç şüphesiz Allah'tır. Uyarılmaya ihtiyacı olan toplumları, yeri ve zamanı geldiği zaman, adaletinin ve merhametinin sonucu olarak uyarmıştır. En son uyarılmış olan ise bu ümmettir. Üzerinden 1400 yıl geçmiş olmasına rağmen (ki, geçmişte iki peygamber arasında bu kadar uzun süre geçmemiştir) birtakım insanlar o ilk döneme kedilerini on dört saniye kadar yakın hissederken, kimileri de kıyamete kadar uzaktır. Bu nedenle zamanın ve zeminin fazla önemi yoktur. Bir ömür boyu yapıp ettiklerimizle Hakimi Allah olan bir mahkemede adil bir biçimde yargılanacağımızdan emin olabiliriz. Kimin, neye göre ve nasıl yargılanacağı konusu ise Allah'ın işidir, "İşlerin sonu da Allah'a varır. Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu görür. Kim de zerre miktarı şer işlemişse onu görür." (99/7-8)

KEMAL BAŞ / KKTC
SORU 1: Kur'an'da 28 yerde Allah korkusu ile ilgili ayet geçerken, iki yerde Allah sevgisinden bahsedilmektedir. Acaba neden sevgi değil de korku?

CEVAP: Kur'an'da "korku" ifadesi "takva" kelimesiyle ifade edilmiştir. Bu kelimenin kökü "v-k-y" dir ve bir şeyi korumak, görüp gözetmek anlamına gelir. Bu kökten türeyen "itteka" bir şey aracılığı ile bir tehlikeden korunmak, sakınmak ve korkmak anlamına gelmektedir ki "takva" da bu anlamdadır.
Yine aynı kökten türetilen "tevekka" korunup kaçmak, çekinmek ve muhafaza etmek iken; "ettügatü" korku, haşyet ve saygı demek olduğundan bu kelimenin korkuyla birlikte saygı anlamında da kullanılmış olmasıdır.
Özellikle Mekki ayetlerde daha çok müşrik ve kafirleri Allah'ın azabından ve gazabından korkmalarını ifade eden ayetlerde bu anlam ağır basarken, Medeni ayetlerde bu ifade Allah'a duyulan derin saygı anlamına da gelmektedir. Özellikle müminlere hatırlatılan "ittegıllah" ifadeleri korku yerine saygı ile çevrilmesi mümkündür.
Bununla birlikte insanı yönlendiren sevgiden çok korkuları olduğu gerçeğini de görmezlikten gelmek mümkün değildir. Başta Allah'ın azabından ve gazabından korkarız; işimizi, eşimizi, sıhhatimizi, dostumuzu, rahatımızı, çoluk çocuğumuzu, itibarımızı, malımızı, canımızı… kaybetmekten korkarız. Elbette bunları severiz de, fakat üzerinde düşünün, korkunun sevgiye ağır bastığını göreceksiniz. Bu insana verilen fıtratın tezahürüdür. Kur'an'da fıtrata hitabeden bir kitap olması nedeniyle korku temasını daha çok işlemiş olduğunu düşünüyoruz.

SORU 2: Amaçlar araçları meşru kılar mı?

CEVAP: Bu sorunun cevabı elbette olumsuz olarak "hayır" olacaktır. İslam'da araç da amaç da meşru olmak zorundadır. Meşruluk şer'ilik anlamında kullanılmaktadır. Bu nedenle İslam bir amaç göstermiş ise o amaca ulaşılacak kendi cinsinden olan aracı da göstermiştir. Örneğin: Allah'a ibadet emek amaç olarak istenirken, bu amaca nasıl ulaşılacağı da gösterildiğinden (namaz, oruç, hac, zekat, sadaka, cihad, helal kazanç, insanların haklarına saygı, vb.) bunların dışında insanların hevasından ürettikleri, ister ibadet adı altında olsun, ister yol, araç gereç adı altında olsun meşruiyet ifade etmez.
Meşru hedeflere meşru yollarla gidilir. Gayri meşru yollarla meşru hedeflere ulaşsanız bile, o noktada meşru amaçları icra edecek cesareti kendinizde bulamazsınız.
İslam ikmal edilip kemale erdirilmiş bir dinin adıdır. Bu kemali, araç ve amaçta da sağlamıştır. Yeter ki insanlar bu arzuyla ona yönelsinler, Allah onlara da yollarını gösterecektir. "İkbal beklentilerini ideolojik kaygılarıyla telife çalışanların" sonu hüsrandır.

SORU 3: Bütün hikmetlerin kaynağı Allah korkusu mudur?

CEVAP: "Bütün hikmetler" derken kastınızı siz daha iyi biliyorsunuz. Fakat hikmet Kur'an'da şu anlamlarda kullanılmaktadır: Maverdi hikmete yedi mana yüklemiştir: Kur'an'ı anlamak, dini bilmek, nübüvvet, Allah'tan korkmak, bir işte isabet edebilme, Kur'an ve akıl.
Mukatil Bin Süleyman ise Hikmet kavramının Kur'an'da beş anlama geldiğini söylemiştir: Öğüt, anlayış, idrak ve ilim, nübüvvet, Kur'an'ın açıklanması ve Kur'an.
Elmalılı Hamdi Yazır tefsirinde 22 ayrı anlam başlığı altında konuyu açmaya çalışmıştır. M. Kürşad Atalar "Düşüncede Devrim" isimli kitabında bu kavrama şu tanımı getirmiştir: Hikmet: "sebep-sonuç ilişkisinin doğru bir biçimde kurulması ve bunun tezahürleridir." Hikmet hayat bilgisidir. Kur'an bize temel olarak "niçin'in" bilgisini verirken; Hikmet "nasıl'ın" bilgisini verir, demektedir. Hikmet, insan için kullanıldığında Hakim, alim ve hikmet sahibi, işleri sağlam yapan, doğru görüşe sahip akıllı kimse olup kendisini nefsani arzulardan alıkoyan bilge kişi, eşyayı ait olduğu yere koyan, kararlarında isabet eden kimse demektir. Şimdi kişisel açıdan bakıldığında hikmetli olmak ile hikmetli davranmanın farkını hatırlatarak; biz hikmetli davranmanın sebebine cevap ararsak elbette ki, bu anlamda bütün müminlerin hikmetli davranmaya özen göstermelerinin sebebi Allah'tan gereği gibi korkmalardır. Bu anlamda M. Akif Ersoy'un Safahat'ta ifade ettiği çerçevelik bir kıtası vardır: " Ne vicdandır veren ahlâka yükseklik, ne irfandır. İnsanlardaki fazilet hissi Allah korkusundandır." Sanırız sorunuzun en veciz cevabı budur.

SORU 4: Allah'a hizmetinin karşılığında ücret bekleyen bir işçi gibi ibadet etmek doğrumudur? İnsanı yaptığı ibadeti, işlediği ameli sevap için, cennet için yapmasını nasıl buluyorsunuz? (bir şeylerin karşılığında mı bir şeyler yapmalıyız?)

CEVAP: Yapılan kıyas söylediğiniz anlamda doğru değildir. Çünkü Allah patron, insan da işçi değildir. Ancak Allah ilah, insan da kuldur. Olaya Allah ve kul noktasından baktığımızda, kul Rabbine Rabbinin istediği gibi teslim olmakla mükelleftir ki, kulluğunun gereğini yapmış olsun. Kul edinen de kulluğun nasıl gerçekleştirileceğini açıkça bildirmesi gerekir ki, kendisine layıkıyla kusursuz kulluk yapılabilsin.
Bir de yapılan kulluk için Allah'ın kullarına vadi, ihsanı söz konusudur. Bu karşılıkta Rabbin kula ihsanını göstermesi açısından önem arz etmektedir. Bununla ilgili ayetler konuyu aydınlatıcı olacaktır: "Allah yolunda mallarını harcayanların örneği, yedi başak bitiren bir tane gibidir ki, her başakta yüz tane vardır. Allah dilediğine kat kat fazlasını verir. Allah'ın lütfu geniştir, O her şeyi bilir." (2/261) Yapılan salih bir amele verilecek bedelden bahsedilmektedir. Bu bedelin bire yedi yüzden başlayarak hesapsız olarak da verileceği müjdesi verilmektedir. Bu bedeller ile satın alınacak olan şeyi de şöyle açıklıyor: "Allah mü'minlerin mallarını ve canlarını karşılığında kendilerine cenneti vermek üzere satın aldı. Onlar Allah yolunda savaşırlar, bu yolda kimi zaman öldürürler ve kimi zaman da öldürülürler. Bu Allah'ın üzerine borç aldığı ve hem Tevrat'ta, hem İncil'de, hem de Kur'an'da yer verdiği bir sözdür. Allah'tan daha çok sözünde duran kim olabilir ki? O halde yaptığınız bu alışverişe sevininiz. İşte büyük kurtuluş, büyük başarı budur." (9/111) Bu öyle büyük bir değer ifade ediyor ki, karşılığı kulun sahip olduğu her şeyi Rabbine teslim ederek ödeniyor. Ve bunun için kardeşlerimizle yarışmamız isteniyor. O kadar büyük ki genişliği yer ve gök kadar. Bunun için ve Rabbinizin bağışlaması için "yarışın" demektir. "Rabbinizin bağışına ve takvâ sahipleri için hazırlanmış olup genişliği gökler ve yer kadar olan cennete koşun!" (3/133) Allah böyle istiyor. Cennete koşmamızı, cennetler için yarışmamızı, bizi bağışlaması için vesile/yol aramamızı, saygılı olmamızı, yolunda cihad etmemizi istiyor. "Ey iman edenler! Allah'tan korkun. O'na yaklaşmaya vesile/yol arayın ve yolunda cihad edin ki kurtuluşa eresiniz."(5/35)
Allah kurtuluşun yolunu böyle gösterdiğine göre, kullara da bu yolu yol edinmek gerekiyor. Kısaca kulun Allah'a olan saygısı, korkusu, sevgisi, rızasını istemesi hayat boyu O'nun ilkelerini korumak ve ibadi sorumluluklarını yerine getirmekle ifa edilirken; Allah'ın Kullarına olan bağışlaması, razı olması, ihsan ve ikramı da cennet ve içindeki sayısız nimetleri olarak tezahür etmektedir. "Cennet cennet dedikleri üç beş köşkle üç beş huri. İsteyene ver anları. Bana seni gerek seni" diyen bir anlayış Kur'anî değildir. Allah-u Teala'nın "büyük kurtuluş" diye nitelediği bu nimetleri küçümsemek kimsenin haddi değildir.

SORU 5: Sadaka anlayışını menfaat çıkar açısından nasıl değerlendiriyorsunuz? "Az sadaka çok belayı defeder" hadisinin kritiğini yapar mısınız?

CEVAP: Allah müminlerin özelliklerinden bahsederken, "onlar gayba iman ederler, namazı kılarlar ve kendilerine verilen rızıktan da infak ederler" (2/3) buyurmaktadır. Dikkat edilirse iman, namaz ve infak birlikte zikredilmektedir. Bu demektir ki infak etmek de namaz ve iman gibi müminlerin asli görevlerindendir. Muttakilerin bunu Allah'ın kendilerinden istediği bir görev bilinciyle yapmaları gerekir. Bu nedenle peygamberimiz: "Yarım hurma tanesi kadar da olsa sadaka vererek kendinizi ateşten koruyun" buyurmuştur. İman edenler sürekli Allah yolunda cihada çağrılırken, "mal ve can" birlikte zikredilmekte, biri diğerinden ayrılmamaktadır. Kul kendisinden istenenin birini verip, diğerini vermediği takdirde anlaşmanın şartlarını yerine getirmediğinden [ki, cennetin karşılığı mal ve can idi (9/111)] yeri cennet olmayacaktır.
Olaya bu noktadan bakılması gerekir. Fakat bizim insanımız muskacı bir anlayışa sahip olduğu için, az sadaka verir beladan kurtulur! Ağaca bez bağlar, derdinden kurtulur! mezara mum yakar, istekleri yerine gelir! Ama asla akılları başlarına gelmez. Kur'an'ı düşünmek ve Kur'an'la düşünmek gündemlerinden ne kadar uzaktır. Halbuki Allah bu kitabı onlar için göndermişti.

SORU 6: Allah-u Teala insanlar için bir sığınak mı? İnsanlar illa bir sığınak ihtiyacı mı hissetmeli?

CEVAP: Evet, Allah bir sığınaktır. Her acizin kendisine sığındığı bir sığınak, Samed olan bir sığınak. Her şeye kadir olan bir sığınak, gücüne asla karşı konulamayan bir sığınaktır. İnsan ise şöyle tanımlanmaktadır: "Allah sizden (yükünüzü) hafifletmek ister; çünkü insan zayıf yaratılmıştır." (4/28) Bu zayıf varlığın daima kendisine sığındırmak için Kur'an'ın son iki suresini buna hasretmiştir: "De ki: yarattığı şeylerin şerrinden, karanlığı çöktüğü zaman gecenin şerrinden, düğümlere üfürüp büyü yapan üfürükçülerin şerrinden ve kıskandığı vakit kıskanç kişinin şerrinden sabahın Rabbine sığınırım!" (113/1-5); "De ki: insanlardan ve cinlerden olan ve insanların gönüllerine vesvese veren o sinsi vesvesecinin şerrinden, insanların İlahına, insanların Melikine ve insanların Rabbi olan Allah'a sığınırım." (114/1-6); "Allah uğrunda, hakkını vererek cihad edin. O, sizi seçti; din hususunda üzerinize hiçbir zorluk yüklemedi; babanız İbrahim'in dininde (de böyleydi). Peygamberin size şahit olması, sizin de insanlara şahit olmanız için, O, gerek daha önce (gelmiş kitaplarda), gerekse bunda (Kur'an'da) size "Müslümanlar" adını verdi. Öyle ise namazı kılın; zekâtı verin ve Allah'a sımsıkı sarılın. O, sizin Mevla'nızdır. Ne güzel Mevlâ ve ne güzel Yardımcıdır!" (22/78)

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...