Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 348 | Aralık  2007

                   

 

 


Annapolis Görüşmeleri

ABD'nin Annapolis Kenti'nde yapılan ve 40'a yakın ülkenin gözlemci sıfatıyla katıldığı Filisin-İsrail görüşmeleri sonuçlandı ve yayınlanan deklarasyonda, 2008 yılı sonuna kadar 'kalıcı' bir çözüm bulunması konusunda tarafların bir anlaşmaya vardıkları açıklandı. Buna göre taraflar 2003 yılındaki Yol Haritası'na uyacaklar ve ABD'nin nezaretinde yeniden bir araya gelip, sürece katkılarını kanıtlayacaklar. Bu anlamda denetleme mekanizmasının da vakit geçirmeden Aralık ayı içinde toplanmasına karar verilen görüşmelerde, ABD, 'kapsamlı' bir barış antlaşması imzalanana kadar süreci yakından takip edecek.
Ana başlıklarını bu şekilde özetleyebileceğimiz görüşmelerden 'somut' bir sonucun çıkmayacağı yönünde yapılan yorumlara baktığımızda, bazı hususların göz ardı edildiğini görebiliyoruz. Zira, bu yorumlarda, görüşmelerin yapıldığı ortamın tahlili pek yapılmıyor. Halbuki bu yapılmadan, Annapolis görüşmelerinin amacını anlamak ve alınan kararların sonuç verip-vermeyeceği üzerinde bir değerlendirmede bulunmak mümkün değildir. Bu yüzden öncelikle, Filistin'deki durumun iyi analiz edilmesi gerekmektedir.
Bilindiği gibi, Filistin'de seçimlerden galip çıkarak hükümet olan Hamas, uluslararası amborgaya maruz kaldıktan sonra, içerden de Abbas yönetimindeki Fetih örgütü tarafından sıkıştırılmıştı. Yoğunlaşan baskılara rağmen, iktidarı bırakmak istemeyen Hamas'a karşı bu kez başka bir yöntem uygulandı ve 'fiilen' iktidardan al aşağı edilmeye çalışıldı. Nihayet Hamas'ın kontrolünü tamamen ele geçirdiği Gazze Şeridi, Abbas yönetimi tarafından "isyan bölgesi" olarak ilan edildi. Arafat'ın ölüm yıldönümünde yapılan gösterilerle de, Hamas'ın Gazze'de dahi sıkıştırılabileceğine dair mesajlar verilmek istendi. Bütün bu gelişmelere bakıldığında, Hamas'ın iyice köşeye sıkıştırılmak istendiği gayet net olarak görülmektedir. İşte Annapolis görüşmeleri bu vasatta yapılmıştır ve sonuçlarını yorumlamak için de bu vasatı göz önünde bulundurmak gerekmektedir.
Her şeyden önce şu söylenmelidir ki, bu görüşmelerden de somut bir sonuç çıkmayacağı yönündeki yorumlar, sorunun asli dinamikleri dikkate alınmadan yapılmaktadır. Zira bütün görüşmeler, Abbas ve Olmert'in anlaşması esası üzerine oturtulmaktadır. Halbuki artık iyice belli olmuştur ki, Filistin'deki İslamcı güçler dikkate alınmadan varılacak bir antlaşmanın kalıcı olması mümkün değildir. Ancak özellikle ABD ve İsrail'in çabalarıyla, İslamcı güçlerin 'taraf' olma pozisyonunun sürekli gözlerden uzak tutulmaya çalışılması, boşa değildir. Zamanında İntifada başladığında da, Arafat aynı şeyi yapmıştı ve direnişin 'liderliği'ni üstlenmek istemişti. Bu yönde, Batı tarafından açık destek de gören Arafat, Oslo görüşmelerine Filistin tarafını temsilen katılmıştı. Burada, bu katılımın iyi yorumlanması gerekir; çünkü bunun, Annapolis görüşmelerine Abbas'ın katılmasından özde bir farkı yoktur. Filistin'de Hamas önderliğindeki İslamcı güçler, seçimleri kazanmış ve halkın desteğini aldıklarını da kanıtlamışlardır. Bu, İslamcı örgütlerin daha önceki 'pozisyon'larının ister istemez değiştiği anlamına gelir. Yani İslamcı örgütler, artık sadece birer 'örgüt' değil, halkın temsilcisi olma noktasına gelmişlerdir. İşte Batı, bunu, önlem alınması gerekli bir yeni durum görmektedir ve gereğini de yapmaktadır.
Filistin'deki tabloya bakıldığında, özellikle de son seçimlerden sonra, ulusalcı FKÖ kanadının halktan aldığı destek noktasında giderek zayıfladığı görülmektedir. Fakat bu durum, Batı'nın uygulayacağı stratejilerin tükendiği anlamına gelmemelidir. İslamcı güçlerin halk desteğinin artması bir 'olgu' haline gelmişse, bu desteğin azalması için 'politik' manevralar yapılamayacağı söylenemez! Bunların başında da, İslamcıları 'iktidara' taşıma siyaseti gelmektedir. Evet, Batılılar, Hamas iktidarının gelmekte olduğunu görmemiş değildirler. Fakat bunu görüyorlar diye de, elleri boş durmayacaktır. Nitekim seçimlerden galip çıkan Hamas'ın, iktidar deneyiminde nasıl zorlandığı yaşanarak görülmüştür. Hamas'ın, iktidar olur-olmaz bir takım tavizler vermeye zorlandığı bilinmektedir. Her ne kadar İsrail'i tanıması yönündeki baskı, bir 'nabız yoklaması' olarak uygulanmışsa da, istenen 'tavizler' bununla sınırlı değildir. Hamas, elbette bu dönemde İsrail'i meşru sayacak söylem ve eylemlerden kaçınacaktır. Çünkü, bu, beslendiği damarların kesilmesi demektir. Fakat bu tür 'yoklamalar' sonuç elde etmekten çok, ileri dönük hesaplar çerçevesinde yapılmaktadır. Çoğunlukla da, bugün olmazsa, yarın olabilir türünden, zemin hazırlığı mahiyetindedirler. Ancak Hamas'ın 'geri adım' atabileceğinin hesap edildiği noktalarda da, sahici bir baskı uygulamaktan geri durulmamıştır. Nitekim Hamas sözcülerinin, iktidar olmadan önceki 'söylem'lerini değiştirip, 'demokrasi' kavramına olumlu atıflar yaptıkları 'yeni' bir söylemi iktidardayken kullanır olması, bunlardan biridir. Bu taktik, bütün ülkelerde uygulanmaktadır ve muhalif güçlerin 'direnç düzeyi'ni ölçme noktasında da işe yaramaktadır. Bu tür denemelerden sonra da, elde edilebileceği hesaplanan faydaların temin edilmesi için net bir 'yol haritası' izlenmeye çalışılmaktadır.
İşte Annapolis görüşmelerini veya benzeri çabaları bu açıdan değerlendirmek gerekir. Bu tür görüşmeler, belki somut neticeler vermeyecektir fakat tarafların nabızlarının yoklanması ve 'durum tespiti' açısından işe yaramaktadırlar. Halihazırda Hamas, Filistin'de Gazze Şeridi'ne sıkıştırılmış bir 'örgüt' pozisyonundadır. Abbas tarafından 'gayr-i meşru' ilan edilmiştir. Bu durumun Hamas tarafından kabul edilip edilmemesi ayrı bir konudur; fakat Annapolis görüşmelerine Filistin Özerk Yönetimi'ni temsilen katılan Abbas'ın 'resmi' tutumunu belirleyecek bir boyutu vardır. Abbas, bu görüşmelerde, Hamas'ı da düşünerek hareket etmeyebilecektir. Çünkü Hamas'ın meşruluğunu sorgulayarak bu görüşmelere katılmıştır. Amerika'nın da, Abbas'ı, Hamas'ın 'taraf olma' pozisyonunun inkar edildiği bir dönemde kabulü, açıktır ki Hamas 'geriletilmesi' ve üzerindeki baskının artacağı anlamına gelmektedir. Hamas'ın bu görüşmeleri 'geçersiz' kabul ettiğini açıklaması, İran'ın da tepkisini ortaya koyması, bu durumu gördüklerindendir.
Annapolis görüşmelerini değerlendirirken, Hamas'ın Gazze Şeridi'ne sıkıştırılmasının muhtemel sonuçları üzerinde de durulmalıdır. Bu noktada göz önünde tutulması gereken ilk husus, Hamas'ın, seçim kazanmakla siyasi iktidarın elde edilemeyeceğini tecrübe etmiş olmasıdır. Bu durum, İslam dünyasındaki diğer ülkelerde de büyük ölçüde aynıdır. Türkiye'nin de dahil olduğu bir çok ülkede, seçimler, 'demokrasi oyunu'nun gereği olarak yapılmaktadır ve bu yüzden de, bu ülkelerde sahici manada iktidar değişiklikleri gerçekleşmemektedir. Bu tür ülkelerdeki durumu, Tayyib Erdoğan'ın: "iktidar olduk ama muktedir olamadık" sözü yeterince açıklamaktadır. Hamas'ın seçim sürecini yaşamış olan Filistin'deki pozisyonu da özü itibarıyla farklı değildir. Hamas da, FKÖ denetimindeki Özerk Yönetimi'n düzenlediği seçimlere bir 'parti' olarak katılmış ve seçimlerden galip çıkmıştır. Bu seçimlerin bunun ötesinde, asli bir manası da yoktur. Her ne kadar Hamas'ın halk tabanındaki desteğini ele-güne göstermesi açısından işe yaramışsa da, sonuçları açısından diğer ülkelerdeki seçimlerden farklı olmamıştır. Yani Hamas, 'belirlenmiş sınırları' aşma eğilimi gösterdiğinde, derhal pozisyonundan al aşağı edilmeye çalışılmış ve nihayet Gazze Şeridi'ne hapsedilmiştir. Bu sıkıştırmanın Hamas'ı, daha çok tavize sevk etmek için yapıldığına kuşku yoktur. Ve görünen o dur ki, Hamas'ın bu durumda, 'aktüel politika' bağlamında çok fazla şansı da yoktur. Yani Batı'nın desteğini arkasına alan Abbas hükümetinin Hamas'ı aktüel siyasal kazanımlar noktasında geriletmesi ihtimali daha fazladır.
Ancak burada başka bir önemli gelişme daha vardır ki, belki kısa vadede olmasa da, uzun vadede 'hayırlı' neticelerin ortaya çıkmasına vesile olabilir. O da, Hamas'ın FKÖ ile artık köprüleri iyiden iyiye atma gerekliliğini görmüş olmasıdır. Hamas'ın bunun gereğini yapıp yapamayacağı ayrı bir konudur ama bu gerçeklik, yaşanan son gelişmelerle birlikte bütün Filistin halkının olduğu gibi, dünyanın da gözlerinin önüne serilmiştir. Hamas, Gazze Şeridi'ne FKÖ ile yaşadığı ciddi çatışmalar sonucunda 'çekilmiştir.' Bu çatışmaların ilerde bir gün 'tatlıya bağlanması' için uluslararası çabaların olacağına da kuşku yoktur. Fakat yaşananlar, bu iki örgütün 'ayrışması' noktasında Hamas'ın önüne ciddi bir 'fırsat' da koymaktadır. Bu fırsat şudur: bu ayrışma sağlanmadan, Hamas'ın (veya İslamcı örgütlerin) Filistin'deki mücadelenin liderliğini ele geçirmesi mümkün değildir. Belki fiiliyatta halk desteği elde edilebilir, ancak 'temsil' anlamındaki üstünlüğü ele geçirmek o kadar kolay değildir. Bunun için, Hamas'ın, FKÖ ve benzeri örgütlerin 'meşruiyeti'ni sorgulaması ve onları bu noktada geriletmesi gerekir. Bu noktada belki büyük bedeller de ödenecektir. Fakat başka çare olmadığı da bilinmelidir. Hatırlanacağı üzere İran'da devrim olduğunda da, Humeyni bir gün uçağıyla Tahran havaalanına inmiş değildir! Şah'ın on birlerce kişiyi öldürmesinden ve özellikle de Humeyni'nin sürgünde dirayetli bir liderlik sergilemesinden sonra, o uçak muzaffer bir şekilde Tahran Havaalanı'na inebilmiştir. Bu tür sahici sınavlardan geçilmeden, ciddi bir başarı elde edilebilmesi de mümkün değildir. Dünyanın hiçbir yerinde de büyük toplumsal ve siyasal gelişmeler, ucuz yoldan gerçekleşmemiştir. Lenin'in ve Mao'nun devrimleri de böyledir; Fransız Devrimi de böyledir, İran Devrimi de böyledir. Filistin'de Müslümanlar önce mücadelenin liderliğini ele geçirmeyi, ardından Filistin topraklarında bir İslam devleti kurmayı istiyorlarsa, bunun bedelinin çok yüksek olduğunu bilmelidirler. Çünkü bölge dünya siyaseti açısından çok önemlidir ve küresel sistemin banileri de bunun bilincindedirler. Bu bölgenin kolay kolay ellerinden çıkmasına izin vermeyeceklerdir. Üstelik bölge denetiminin sağlanması için bir hazır silahlı gücü de (İsrail) orada bulundurmaktadırlar. Dolayısıyla, bu mücadelenin çok çetin geçeceği bellidir. Mücadele vermeye azimli olan Müslümanların da, en azından düşmanları kadar, bu konularda bilinçli olması gerekmektedir. Bu bilincin içerisinde "dostla düşmanı ayırt etmeyi bilmek" de vardır.
Filistinliler bilmelidirler ki, kendilerine el uzatan herkes onların dostu değildir. İslami bir kimlikle yaşama azmini gösteren herkes gibi onlar da bilmelidirler ki, bu tür yardımların iğdiş edici özelliği de vardır ve buna karşı uyanık olunmalıdır. "Taşları bağlayıp köpekleri salma" siyaseti, bütün zalimlerin ortak taktiklerinden biridir. Filistin halkı önce mazlum edilip, ardından yardıma hazır hale getirilmeye çalışılmaktadır ve bu politikanın esas itibarıyla masumiyeti de yoktur. Bu yardımın sadece 'insani' olmadığı, 'siyasi' kılıf altında da verildiği unutulmamalıdır. Özellikle de, küresel sisteme bağlı Arap ülkelerinden gelen yardımların böyle bir işlevi olduğu bilinmelidir. Hamas'ın bu konuda yapabilecekleri sınırlı olmakla birlikte, sonuç değişmemektedir. Bu konularda gerekli tedbirler alınmadıkça, sonuçlarından da uzak kalmak mümkün değildir.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...

www.iktibas.info www.iktibas.info