|

Annapolis Görüşmeleri
ABD'nin
Annapolis Kenti'nde yapılan ve 40'a yakın ülkenin gözlemci sıfatıyla
katıldığı Filisin-İsrail görüşmeleri sonuçlandı ve yayınlanan
deklarasyonda, 2008 yılı sonuna kadar 'kalıcı' bir çözüm bulunması
konusunda tarafların bir anlaşmaya vardıkları açıklandı. Buna göre
taraflar 2003 yılındaki Yol Haritası'na uyacaklar ve ABD'nin nezaretinde
yeniden bir araya gelip, sürece katkılarını kanıtlayacaklar. Bu anlamda
denetleme mekanizmasının da vakit geçirmeden Aralık ayı içinde
toplanmasına karar verilen görüşmelerde, ABD, 'kapsamlı' bir barış
antlaşması imzalanana kadar süreci yakından takip edecek.
Ana başlıklarını bu şekilde özetleyebileceğimiz görüşmelerden 'somut'
bir sonucun çıkmayacağı yönünde yapılan yorumlara baktığımızda, bazı
hususların göz ardı edildiğini görebiliyoruz. Zira, bu yorumlarda,
görüşmelerin yapıldığı ortamın tahlili pek yapılmıyor. Halbuki bu
yapılmadan, Annapolis görüşmelerinin amacını anlamak ve alınan
kararların sonuç verip-vermeyeceği üzerinde bir değerlendirmede bulunmak
mümkün değildir. Bu yüzden öncelikle, Filistin'deki durumun iyi analiz
edilmesi gerekmektedir.
Bilindiği gibi, Filistin'de seçimlerden galip çıkarak hükümet olan
Hamas, uluslararası amborgaya maruz kaldıktan sonra, içerden de Abbas
yönetimindeki Fetih örgütü tarafından sıkıştırılmıştı. Yoğunlaşan
baskılara rağmen, iktidarı bırakmak istemeyen Hamas'a karşı bu kez başka
bir yöntem uygulandı ve 'fiilen' iktidardan al aşağı edilmeye çalışıldı.
Nihayet Hamas'ın kontrolünü tamamen ele geçirdiği Gazze Şeridi, Abbas
yönetimi tarafından "isyan bölgesi" olarak ilan edildi. Arafat'ın ölüm
yıldönümünde yapılan gösterilerle de, Hamas'ın Gazze'de dahi
sıkıştırılabileceğine dair mesajlar verilmek istendi. Bütün bu
gelişmelere bakıldığında, Hamas'ın iyice köşeye sıkıştırılmak istendiği
gayet net olarak görülmektedir. İşte Annapolis görüşmeleri bu vasatta
yapılmıştır ve sonuçlarını yorumlamak için de bu vasatı göz önünde
bulundurmak gerekmektedir.
Her şeyden önce şu söylenmelidir ki, bu görüşmelerden de somut bir sonuç
çıkmayacağı yönündeki yorumlar, sorunun asli dinamikleri dikkate
alınmadan yapılmaktadır. Zira bütün görüşmeler, Abbas ve Olmert'in
anlaşması esası üzerine oturtulmaktadır. Halbuki artık iyice belli
olmuştur ki, Filistin'deki İslamcı güçler dikkate alınmadan varılacak
bir antlaşmanın kalıcı olması mümkün değildir. Ancak özellikle ABD ve
İsrail'in çabalarıyla, İslamcı güçlerin 'taraf' olma pozisyonunun
sürekli gözlerden uzak tutulmaya çalışılması, boşa değildir. Zamanında
İntifada başladığında da, Arafat aynı şeyi yapmıştı ve direnişin
'liderliği'ni üstlenmek istemişti. Bu yönde, Batı tarafından açık destek
de gören Arafat, Oslo görüşmelerine Filistin tarafını temsilen
katılmıştı. Burada, bu katılımın iyi yorumlanması gerekir; çünkü bunun,
Annapolis görüşmelerine Abbas'ın katılmasından özde bir farkı yoktur.
Filistin'de Hamas önderliğindeki İslamcı güçler, seçimleri kazanmış ve
halkın desteğini aldıklarını da kanıtlamışlardır. Bu, İslamcı örgütlerin
daha önceki 'pozisyon'larının ister istemez değiştiği anlamına gelir.
Yani İslamcı örgütler, artık sadece birer 'örgüt' değil, halkın
temsilcisi olma noktasına gelmişlerdir. İşte Batı, bunu, önlem alınması
gerekli bir yeni durum görmektedir ve gereğini de yapmaktadır.
Filistin'deki tabloya bakıldığında, özellikle de son seçimlerden sonra,
ulusalcı FKÖ kanadının halktan aldığı destek noktasında giderek
zayıfladığı görülmektedir. Fakat bu durum, Batı'nın uygulayacağı
stratejilerin tükendiği anlamına gelmemelidir. İslamcı güçlerin halk
desteğinin artması bir 'olgu' haline gelmişse, bu desteğin azalması için
'politik' manevralar yapılamayacağı söylenemez! Bunların başında da,
İslamcıları 'iktidara' taşıma siyaseti gelmektedir. Evet, Batılılar,
Hamas iktidarının gelmekte olduğunu görmemiş değildirler. Fakat bunu
görüyorlar diye de, elleri boş durmayacaktır. Nitekim seçimlerden galip
çıkan Hamas'ın, iktidar deneyiminde nasıl zorlandığı yaşanarak
görülmüştür. Hamas'ın, iktidar olur-olmaz bir takım tavizler vermeye
zorlandığı bilinmektedir. Her ne kadar İsrail'i tanıması yönündeki
baskı, bir 'nabız yoklaması' olarak uygulanmışsa da, istenen 'tavizler'
bununla sınırlı değildir. Hamas, elbette bu dönemde İsrail'i meşru
sayacak söylem ve eylemlerden kaçınacaktır. Çünkü, bu, beslendiği
damarların kesilmesi demektir. Fakat bu tür 'yoklamalar' sonuç elde
etmekten çok, ileri dönük hesaplar çerçevesinde yapılmaktadır.
Çoğunlukla da, bugün olmazsa, yarın olabilir türünden, zemin hazırlığı
mahiyetindedirler. Ancak Hamas'ın 'geri adım' atabileceğinin hesap
edildiği noktalarda da, sahici bir baskı uygulamaktan geri
durulmamıştır. Nitekim Hamas sözcülerinin, iktidar olmadan önceki
'söylem'lerini değiştirip, 'demokrasi' kavramına olumlu atıflar
yaptıkları 'yeni' bir söylemi iktidardayken kullanır olması, bunlardan
biridir. Bu taktik, bütün ülkelerde uygulanmaktadır ve muhalif güçlerin
'direnç düzeyi'ni ölçme noktasında da işe yaramaktadır. Bu tür
denemelerden sonra da, elde edilebileceği hesaplanan faydaların temin
edilmesi için net bir 'yol haritası' izlenmeye çalışılmaktadır.
İşte Annapolis görüşmelerini veya benzeri çabaları bu açıdan
değerlendirmek gerekir. Bu tür görüşmeler, belki somut neticeler
vermeyecektir fakat tarafların nabızlarının yoklanması ve 'durum
tespiti' açısından işe yaramaktadırlar. Halihazırda Hamas, Filistin'de
Gazze Şeridi'ne sıkıştırılmış bir 'örgüt' pozisyonundadır. Abbas
tarafından 'gayr-i meşru' ilan edilmiştir. Bu durumun Hamas tarafından
kabul edilip edilmemesi ayrı bir konudur; fakat Annapolis görüşmelerine
Filistin Özerk Yönetimi'ni temsilen katılan Abbas'ın 'resmi' tutumunu
belirleyecek bir boyutu vardır. Abbas, bu görüşmelerde, Hamas'ı da
düşünerek hareket etmeyebilecektir. Çünkü Hamas'ın meşruluğunu
sorgulayarak bu görüşmelere katılmıştır. Amerika'nın da, Abbas'ı,
Hamas'ın 'taraf olma' pozisyonunun inkar edildiği bir dönemde kabulü,
açıktır ki Hamas 'geriletilmesi' ve üzerindeki baskının artacağı
anlamına gelmektedir. Hamas'ın bu görüşmeleri 'geçersiz' kabul ettiğini
açıklaması, İran'ın da tepkisini ortaya koyması, bu durumu
gördüklerindendir.
Annapolis görüşmelerini değerlendirirken, Hamas'ın Gazze Şeridi'ne
sıkıştırılmasının muhtemel sonuçları üzerinde de durulmalıdır. Bu
noktada göz önünde tutulması gereken ilk husus, Hamas'ın, seçim
kazanmakla siyasi iktidarın elde edilemeyeceğini tecrübe etmiş
olmasıdır. Bu durum, İslam dünyasındaki diğer ülkelerde de büyük ölçüde
aynıdır. Türkiye'nin de dahil olduğu bir çok ülkede, seçimler,
'demokrasi oyunu'nun gereği olarak yapılmaktadır ve bu yüzden de, bu
ülkelerde sahici manada iktidar değişiklikleri gerçekleşmemektedir. Bu
tür ülkelerdeki durumu, Tayyib Erdoğan'ın: "iktidar olduk ama muktedir
olamadık" sözü yeterince açıklamaktadır. Hamas'ın seçim sürecini yaşamış
olan Filistin'deki pozisyonu da özü itibarıyla farklı değildir. Hamas
da, FKÖ denetimindeki Özerk Yönetimi'n düzenlediği seçimlere bir 'parti'
olarak katılmış ve seçimlerden galip çıkmıştır. Bu seçimlerin bunun
ötesinde, asli bir manası da yoktur. Her ne kadar Hamas'ın halk
tabanındaki desteğini ele-güne göstermesi açısından işe yaramışsa da,
sonuçları açısından diğer ülkelerdeki seçimlerden farklı olmamıştır.
Yani Hamas, 'belirlenmiş sınırları' aşma eğilimi gösterdiğinde, derhal
pozisyonundan al aşağı edilmeye çalışılmış ve nihayet Gazze Şeridi'ne
hapsedilmiştir. Bu sıkıştırmanın Hamas'ı, daha çok tavize sevk etmek
için yapıldığına kuşku yoktur. Ve görünen o dur ki, Hamas'ın bu durumda,
'aktüel politika' bağlamında çok fazla şansı da yoktur. Yani Batı'nın
desteğini arkasına alan Abbas hükümetinin Hamas'ı aktüel siyasal
kazanımlar noktasında geriletmesi ihtimali daha fazladır.
Ancak burada başka bir önemli gelişme daha vardır ki, belki kısa vadede
olmasa da, uzun vadede 'hayırlı' neticelerin ortaya çıkmasına vesile
olabilir. O da, Hamas'ın FKÖ ile artık köprüleri iyiden iyiye atma
gerekliliğini görmüş olmasıdır. Hamas'ın bunun gereğini yapıp
yapamayacağı ayrı bir konudur ama bu gerçeklik, yaşanan son gelişmelerle
birlikte bütün Filistin halkının olduğu gibi, dünyanın da gözlerinin
önüne serilmiştir. Hamas, Gazze Şeridi'ne FKÖ ile yaşadığı ciddi
çatışmalar sonucunda 'çekilmiştir.' Bu çatışmaların ilerde bir gün
'tatlıya bağlanması' için uluslararası çabaların olacağına da kuşku
yoktur. Fakat yaşananlar, bu iki örgütün 'ayrışması' noktasında Hamas'ın
önüne ciddi bir 'fırsat' da koymaktadır. Bu fırsat şudur: bu ayrışma
sağlanmadan, Hamas'ın (veya İslamcı örgütlerin) Filistin'deki
mücadelenin liderliğini ele geçirmesi mümkün değildir. Belki fiiliyatta
halk desteği elde edilebilir, ancak 'temsil' anlamındaki üstünlüğü ele
geçirmek o kadar kolay değildir. Bunun için, Hamas'ın, FKÖ ve benzeri
örgütlerin 'meşruiyeti'ni sorgulaması ve onları bu noktada geriletmesi
gerekir. Bu noktada belki büyük bedeller de ödenecektir. Fakat başka
çare olmadığı da bilinmelidir. Hatırlanacağı üzere İran'da devrim
olduğunda da, Humeyni bir gün uçağıyla Tahran havaalanına inmiş
değildir! Şah'ın on birlerce kişiyi öldürmesinden ve özellikle de
Humeyni'nin sürgünde dirayetli bir liderlik sergilemesinden sonra, o
uçak muzaffer bir şekilde Tahran Havaalanı'na inebilmiştir. Bu tür
sahici sınavlardan geçilmeden, ciddi bir başarı elde edilebilmesi de
mümkün değildir. Dünyanın hiçbir yerinde de büyük toplumsal ve siyasal
gelişmeler, ucuz yoldan gerçekleşmemiştir. Lenin'in ve Mao'nun
devrimleri de böyledir; Fransız Devrimi de böyledir, İran Devrimi de
böyledir. Filistin'de Müslümanlar önce mücadelenin liderliğini ele
geçirmeyi, ardından Filistin topraklarında bir İslam devleti kurmayı
istiyorlarsa, bunun bedelinin çok yüksek olduğunu bilmelidirler. Çünkü
bölge dünya siyaseti açısından çok önemlidir ve küresel sistemin
banileri de bunun bilincindedirler. Bu bölgenin kolay kolay ellerinden
çıkmasına izin vermeyeceklerdir. Üstelik bölge denetiminin sağlanması
için bir hazır silahlı gücü de (İsrail) orada bulundurmaktadırlar.
Dolayısıyla, bu mücadelenin çok çetin geçeceği bellidir. Mücadele
vermeye azimli olan Müslümanların da, en azından düşmanları kadar, bu
konularda bilinçli olması gerekmektedir. Bu bilincin içerisinde "dostla
düşmanı ayırt etmeyi bilmek" de vardır.
Filistinliler bilmelidirler ki, kendilerine el uzatan herkes onların
dostu değildir. İslami bir kimlikle yaşama azmini gösteren herkes gibi
onlar da bilmelidirler ki, bu tür yardımların iğdiş edici özelliği de
vardır ve buna karşı uyanık olunmalıdır. "Taşları bağlayıp köpekleri
salma" siyaseti, bütün zalimlerin ortak taktiklerinden biridir. Filistin
halkı önce mazlum edilip, ardından yardıma hazır hale getirilmeye
çalışılmaktadır ve bu politikanın esas itibarıyla masumiyeti de yoktur.
Bu yardımın sadece 'insani' olmadığı, 'siyasi' kılıf altında da
verildiği unutulmamalıdır. Özellikle de, küresel sisteme bağlı Arap
ülkelerinden gelen yardımların böyle bir işlevi olduğu bilinmelidir.
Hamas'ın bu konuda yapabilecekleri sınırlı olmakla birlikte, sonuç
değişmemektedir. Bu konularda gerekli tedbirler alınmadıkça,
sonuçlarından da uzak kalmak mümkün değildir. |