|
Bir Dergi Bir Alıntı
Celal Bayar ile Atatürk Üzerine Bir
Söyleşi*
Bu söyleşi, 22 Haziran 1982'de İstanbul/Çiftehavuzlar'da
Hüseyin Atay, Mehmed Said Hatiboğlu ve Ali Coşkun'un katılımlarıyla
gerçekleştirilmiştir.
İlahiyat'tan üç, Hukuk, Siyasal ve Hacettepe'den birer
arkadaş olmak üzere bir komisyon teşkil edildi. Atatürk'ün dini sahadaki
görüşleri ve fikirleri memleketimize, yakın çevreye ve bütün Garp
dünyasına yanlış aksettirilmiş, bilhassa Türkiye'de yapılmış olan
inkılaplar dinin aleyhine olarak gösterilmişti. Neticede dış
memleketlerde, Atatürk'ün yaptıklarının İslam'a aykırı dinsiz bir
hareket olduğu şeklinde bazı tenkitler çıkmıştı. Bize verilen vazife
Atatürk'ün dinî sahadaki görüşlerini kendi beyanlarından tespit etmekti.
Biz, bütün neşriyatı elimizden geldiği kadar tarayarak bu vazifeyi
yapmaya çalıştık. Gördük ki Atatürk bilhassa 1923'e kadarki beyanlarında
kendisinin İslam dinine mensup olduğunu ve İslamiyet'in dine, fenne ve
modern ilimlere muvafık bir din olduğunu belirtmişti. Memleketimizde
bütün fertlerin dinini öğrenebilmesinin lazım geldiğinden, dinini
öğrenebileceği yerin mektep olduğundan, dini öğretecek yüksek seviyede
öğretmenlerin, din âlimlerinin yetiştirilmesinin lüzumundan bahsetmişti.
Bu sözler onun çeşitli beyanlarında vardır. Bize diyorlar ki "Atatürk bu
beyanları bir taviz olarak yapmıştır; aslında böyle düşünmemiştir. Bunun
aksine bir kanaati izhar ettiği de vakidir." Biz buna şahsen
inanamıyoruz. Çünkü kanaatimiz odur ki Atatürk hiçbir kimseye taviz
vermemiştir. İnandığını dosdoğru söylemiştir. Bu sahalarda zât-ı
âlîlerinizin fikirlerine müracaat etmek için sizleri rahatsız ettik.
Celal Bayar: Atatürk'ün fikirlerini tam anlatamam diye korkarım
ve büyük mesuliyet duyarım. Bir defa Atatürk'ün vaziyetini tespit
edelim. Atatürk daha kolağası iken bana anlatmıştır, İttihâd-ı terakkî
diye Meşrutiyet'i ilan eden bir cemiyet vardır. Bu cemiyet
muhafazakârdı. Osmanlılığı padişahlık etrafında toplamak isterdi. Başka
şekilde vahdet tevhit edilemez mütaalasında idi. O zamanın cemiyetine, o
cemiyetin zihniyetine ve seviyesine göre başka türlü de olamazdı.
Atatürk o sıralarda hilafet ve saltanat meselesi hakkındaki
düşüncelerini bana söylemiştir. Saltanat müessese olarak çürümüştür ve
kıymetini kaybetmiştir. Ben bu fikirdeydim. Bizim muhitimize göre bir
padişah kötü olursa bir fetva ile halledersin. Ama o işi ıslah etmek ve
daha iyi adam getirmek için çürümüş olan o müessesesinin içinden, o
müessesenin erkânından birini getiriyorsun. Bu ıslah değildir. Çürümüş
olan müessesesinin yerine sağlam yeni bir müessese koymak lazımdır.
Şahısların değişmesi ile bu mesele hallolmaz. Atatürk kolağası iken onun
saltanat hakkındaki fikirleri bunlardır. Yani padişahlığı kaldırıp
Cumhuriyet'i getirmek için bu gerekçeyle hareket etti. Padişah, şahsen
iyi adam olur ya da şahsen kötü adam olur.
Kötü adam olduğu zaman onu kaldırıp atıyorlar. Bu ıslah değildir. Oraya
sağlam bir müessese koymak lazımdır. Müessese çürümüştür. Kolağası demek
kıdemli yüzbaşı demektir. Yani Atatürk, genç bir subayken bunları
düşünmüştür. Sonra Atatürk laikliğe inanmıştır. Dinin safsata kısmı
vardır. Fakat o, din değildir. Hurefedir. Ürdün'e gittiğimde kendi
başımdan da geçti. Oranın kralı Hüseyin bizle dost geçinmek isterdi.
Ürdün'e iade-i ziyaret için gitmiştim. Bana "Mescid-i Aksa'ya gidelim"
dedi. Beni oraya götürdü. Ama Mescid-i Aksa'da ne yapacağımızı bir
programa bağlamadı. Hz. Ömer Camisi'ne gittik. Burada adettir gelince
iki rekat namaz kılınır. "Abdestim yok" dedim. Ben abdestsiz namaz
kılmak istemem. Suizan edeceklermiş; ne edeceklerse etsinler riyakârlığa
kıymet vermem. "Burada abdest alma imkânı yok, siz dilediğiniz gibi
namaz kılın" dedim. Sonra "ziyaret yapacağız" dediler. Siyah bir taş
gösterdiler: Hacer-i muallaka. Bir ayak izi gösterdiler ki Hz. Peygamber
Mirac'a çıkarken Kudüs'e gelmiştir, yukarıya Kudüs'ten çıkmıştır. Bu
sırada o taşa basmış sonra da ayağının olduğu gibi izi çıkmış. Taş
oyulmuş. Ben inanmadım. Bu dinin şartlarından değil buna inansan da
inanmasan da bir şey ifade etmez. Böyle hurafelere Atatürk kıymet
vermezdi. Bu dini i'lâ etmez, bilakis çürütür. Sonra Meşrutiyet ilan
edilince orduda o zaman mektepli ve alaylı subaylar vardı. Alaylı
subaylar terk-i tezkere ederlerdi. Çavuş falan olur onu mülazım yaparlar
yedek subay yerine kullanırlardı. Selanik'te orduyu ıslah etmek
istiyorlar. Atatürk gibi tanınmış olan subayları vazifelendirmişler.
Alaylı subaylara askerî konferans ve harp tarihi verecekler. Bizim
derslerimizde kaç bin muharebe var. Hangi muharebeyi anlatacaksa takdiri
ona bırakmışlar. Atatürk anlatmak için Hz. Peygamber'in muharebelerinin
esasını tercih etmiş. Ve "öbürlerine gitmezlerdi benim derslerime
gelirlerdi" derdi. Zekâsını ve insanların halet-i rûhiyesini biliyor.
Kendisini dinletmek için fazla cemaat toplamak istiyor onu kullanıyor.
Eğer ondan ikrah etmiş olsa böyle bir şey aklına gelmez. Cemiyetin de
onu bildiğini bildiği için onu kullanıyor. Şimdi bununla demek istiyorum
ki Atatürk hiçbir zaman dinsiz değildi. Ve dinsiz olmaklığın ancak
basiretsizlik olduğuna inanmış bir insandı. Hurafe düşmanıydı. Ben de
öyleyim. Aklı başında olan münevverler eğer şahsi bir menfaati yoksa
böyle düşünmeye mecburlardır. Daha Atatürk, yüzbaşı iken "padişahları
değiştirmenin bir kıymeti yoktur" diyor. Büyük bir zekâ, harika bir
adam. Görüyor ki müessese çürümüş. Padişahlar cariye elinde yetişiyor
cahil fakat her iradesi yerine getirilecek. Ne milletini ne de tarihini
tanıyor. Müessese çürümüş. Bundan dolayı o zaman "bunu böyle yapmalıdır"
dedi ve tatbikatını da yaptı. Tatbikatını yapmasaydı şimdi İstanbul'da
ya İngilizler olacaktı ya Yunanlılar olacaktı. Demek ki gördüğü şey
İslamlık için millî mevcudiyetimiz için hatta şahsi haysiyet ve
şerefimiz için ehemmiyetlidir. Mecliste tek parti meselesi vardı. Bu,
bugün de bir meseledir. Atatürk, diyor ki "meclis mutlaka millet
tarafından seçilmiş insanlar tarafından murakabe edilmelidir." Birisi
iktidara geçer, öbürü onu murakabe eder. Bunun için bir açıklık olur
diye Serbest Fırka'yı kurmaya çalıştı. Ben de bunların içindeydim. Ali
Fethi Bey de vardı. Ali Fethi Bey Atatürk'ün yakın arkadaşlarındandı.
Mesela o, Sofya'da sefir iken Atatürk de orada ataşelik yapmıştır. Ve
Atatürk, Fethi Bey'e de inanıyor. Partiyi ona kurdurmak istiyor. Atatürk
Fethi Bey'e diyor ki "laiklik ve cumhuriyet meselesi mahfuz kalmak
şartıyla her meseleyi dilediğin gibi mecliste tenkit edebilirsin." Ancak
bu iki şeyin tenkidini istemem. Kendisi işte bu kadar laikliği
tutmuştur. Ve bana söylemiştir ki bu millet Alevilik, Sünnilik
davasından dolayı birbirlerini tahrip etmişlerdir. Olayın hakikati de
budur. Kökeni ta Muaviye'ye kadar dayanır. Peygamber'in torununu şehit
etmislerdir. Birbirlerinin ezeli düşmanlarıdır. İkisi de Müslümandır ve
bir ırktandır. İyi tatbik edilirse laiklik bu sorunu ıslah edecektir. Bu
din meselesi vicdanidir. Allah'a karşı bir mesuliyettir. Ona kimsenin
karışmaya hakkı yoktur. Türklerde ruhbaniyet yoktur. Papaz var mı? Benim
de babam çok kıymetli bir hoca idi. Bu fikir de ta babamdan gelmiştir.
Atatürk'ün ağzından işittim derdi ki "benim getirdiğim laiklik meselesi
bu Alevilik, Sünnilik ezeli davasını halledecektir. Bundan başka da
çözümü yoktur" derdi.
Gettard Yeşke diye Alman bir müsteşriğin Yeni Türkiye'de İslam adında
bir kitabı var. O, kitapta Atatürk ile İsmet Paşa'yı mukayese ediyor.
Orada Yeşke, "Atatürk kendisinin İslam olduğunu her zaman ileri
sürmüştür ve İslam olmaktan övündüğünü yabancılara karşı dahi müdaafaa
etmiştir" diyor. Bu doğru mudur?
Celal Bayar: Atatürk, "Peygamber, en büyük adamdır" demiştir. Bu
kelimeyi açıkça söylemiştir. Peygamber'in en büyük adam olduğunu
söylediğini onun ağzından kaç defa işitmişimdir.
Bunu hangi senelerde söylemiştir?
Celal Bayar: Bütün ömrü boyunca söylemiştir.
Atatürk'ün dinsiz olduğunu iddia edenlerin "bu ilk yıllarda Atatürk
Müslüman gözükmüştür, sonra vazgeçmiştir" dediklerini söylediniz. Bu
sözünüz bunlarla çelişiyor.
Celal Bayar: Atatürk genç yaşından itibaren meseleleri takip eden
bir adamdır. Orada farz edelim ki yanlış bir iş yapmıştır. Bu hepimizin
başından geçebilirdi. Ona saplanıp da bu adam iki yüzlülük yapmıştır
diye bu ilanihaye gidecek mi? Mensuh ayet bile var. Mensuh ayetle Allah
Cibril'i gönderirken yanlış mı yapıyor! Yaptığı işe bakmak gerek.
Atatürk her şeyden evvel bu laiklik meselesinin müslümanlar arasındaki
nifakı ve düşmanlığı kaldıracağına inanmıştır. Sonra o, hurafeye kıymet
vermek suretiyle dinin âlî esasları üzerinde durup onu çürütmeye
çalışanların da ağzını tıkamak için "hurafeye lüzum yoktur" demiştir.
Aklıselim olan bir insan bundan başkasını yapar mı?
Laiklik çerçevesi içinde Atatürk ölümüne kadar Türk milleti için İslam
dininin akaidinin yüksek prensiplerinin lüzumlu olduğuna kani miydi?
Celal Bayar: Laikliği bir kenara çıkarmak şartıyla. Laikliği
münakaşa edelim. Laiklik iyidir. Bazıları laikliğe dinsizliktir diyor,
değildir. Esas, dinimizde ruhban meselesi vardır ve sarahaten
reddedilmiştir. Laikliğin esasında anlaştığımız zaman da mesele
hallolunabilir. Ama biz, her şey bizim dediğimiz gibi olacak, Diyanet
işleri ne fetva verirse o olacak, diyoruz. Oraya kadar giderseniz bu
memleket felah bulmaz. Ve bulmamıştır.
Efendim müsaade buyurursanız Atatürk'ün laiklik anlayışını şu şekilde
tarif edebilir miyiz? Atatürk dinin akide ve ahlak prensiplerini,
değişmez prensiplerini kabul etmiştir. Fakat dünya ile ilgili meseleleri
zamanla şartların değişmesiyle değişebileceğini ve bu meselelerin
milletin kendisinin halletmek durumunda olduğunu kabul etmiştir
diyebilir miyiz?
Celal Bayar: Bunu böyle tarif etmiştir. Bütün dünya bunu böyle
kabul etmiştir.
Daha önce laiklik sahasında fikirler ileri sürmüş pek çok âlimimiz var.
Mesela Ali Suavi ilk defa bu fikirleri ileri sürmüştür. Onun "laikliğin
getirilmesi mutlaka şarttır" diye fikirleri vardır. Daha sonra Celal
Nuri Bey ilk anayasanın raportörlüğünü yapan kişidir. Onun İttihâd-ı
İslâm adlı bir kitabı var. Bendeniz o kitabı okumuştum. Orada tamamen
Atatürk'ün düşüncesi istikametinde bir laiklik teklif ediliyor.
Celal Bayar: Ben de okudum. Celal Nuri'yi tanırım. Ansiklopedik
bir muharrirdi, iyi lisan bilir, süratli yazı yazardı. Fakat o kadar.
(...) Meşrutiyet içerisinde Abdullah Cevdet laikliği ilk defa ortaya
atmıştır. Fakat talihsizlik olmuştur. Kendisinin şahsi ahlakına
güvenilmiyor. Tabi bu sebeple laiklik anlaşılmamıştır.
1949'da İnönü tarafından okullara din dersinin konulması ve sizler
iktidara geldiğiniz zaman imam hatip okullarının çoğalması, İslam
enstitülerinin açılması ve din derslerine müsamaha gösterilmesi bazı
çevrelerce Atatürkçülükten ve laiklikten ayrılma olarak tavsif edildi.
Hatırladığım kadarıyla 27 Mayıs İhtilali'nin sebeplerinden biri olarak
Atatürkçülükten ayrılmak da zikredilmişti. İnönü'nün din derslerini
başlatması ve sizin de bu uygulamayı takip etmeniz Atatürkçülükten ve
laiklikten uzaklaşma mıdır?
Celal Bayar: Benim bir kanaatim var. Yazıyorum, inşallah
bitireceğim, okuyacaksınız. 27 Mayıs'ı üç kuvvet yapmıştır. Birinci
kuvvet Rusya'dır. Rusya ile Demokrat Parti olarak biz politikamızı
değiştirmişiz. Çünkü Rusya bizden Boğazlar'ı, Kars, Ardahan, Kağızman'ı
istemiştir. İkinci Cihan Harbi'nde muzaffer olduktan sonra anladık ki
Rusya Çar zamanının politikasını orak çekiç bayrağı ile din hâline
getirerek Türkiye'yi kendi hesabına parçalamak istiyor. Bunu gördük.
Oturup da ağlayacak değiliz. Sonra kendimiz tek başımıza Moskova'nın
hakkından geliriz diye ahmaklık edecek de hiç değiliz. Bu beladan
kurtulmak için kim vardır ne vardır diye ortak aradık. Nato'ya girdik.
Bizim Nato'ya girme maksadımız hiçbir devlete karşı hareket değildir,
harp değildir ancak müdafaadır. Bütün insanlık için komünizm bir tehlike
hâline getirilmiştir. Bizim amacımız Rusya'yı, bütün dünyayı komünist
etme sevdasından vazgeçirmekti. Bizde bunu yapmak için Nato'ya
girmişizdir. Nato'ya girmek istediğimiz vakit de Demokrat Parti'den
evvelki hükümetlere inanmadılar ve içlerine almadılar. Ancak, bize
inandılar. Biz, samimiyiz, sözümüzü tutarız. Bunun nimeti de külfeti de
var. Biz Nato'ya girdikten sonra Stalin Tiflis'te bizi ve bütün dünyayı
tehdit eden bir nutuk söyledi. Ben de o vakit Kars'ta bulunuyordum. Ben
ona cevap verdim. Stalin diyor ki "Türkiye bunun hesabını verecektir."
Onlar için de bu, hayati bir meseledir. Nato onların emellerini yok
ediyor. Biz de Nato ile beraber oluyoruz. 27 Mayıs'ın içerisinde iç ve
dış komünizmin rolü vardır. Ve 27 Mayıs'ta iç ve dış komünizmi idare
eden de Rusya'dır. 27 Mayıs'ı gerçekleştiren ikinci güç ise İsmet paşa
ve Halk Partisi'dir. O, Demokrat Parti yüzünden iktidardan düşürülmüştür
ve bunu hiçbir zaman hazmedememiştir. Siz bizi düşürdünüz mü biz de size
bak ne yaparız diye onlarla beraber oldular.
Ondan sonra bu, on beş yirmi seneden beri sosyal antropoloji diye yeni
bir ilim tesis etti. Benim torunlarımdan biri bunu tahsil etmiştir.
Bunların fikirleri şu: Ordular bütün dünyaya, devlete, millete en fazla
yük olan kuvvettir. Çünkü en çok harcama ordu için yapılır. Ordunun bir
tek vazifesi vardır. Memlekette zül vaki olunca memleketini ve milletini
koruyacaktır. Vazifesi de yalnızca bundan ibarettir. Onun da ne zaman
olacağı belli olmaz. Eğer ordu darbe yaparsa bu kadar külfetle
hazırlanan ordu harp kabiliyetini kaybeder. Falan devlette böyle
olmuştur falan bunun misallerini de verirler. Bir devletin ordusunun
sadece orduyla meşgul olması lazım gelir iken onu bırakıp da politikaya
nefesini kaptırdı mı harp kabiliyetini kaybeder, sonra da orduya muhtaç
olunduğu vakit bu memleketin bütün yaptığı fedakârlıkların hepsi sıfıra
gider, boş olur. Ordu zayıf olduğu için memleket elden çıkar. Benim de
kanaatim budur. Dünyada darbe yapmış da politikaya girmiş ve devam
etmiş, memleketine hayır getirmiş hiçbir devlet ve memleket yoktur,
tarih bunu kaydetmemiştir. Ve şu hâlde ne biçim adamlar, cunta
yapıyorlar. Bunların misallerini verirler, hepsini tetkik ettim. Hepsini
okudum. (...) Memleketin içtimaiyatında mevcut olan tesirlerle cuntalar
tesir eder. Bu darbeyi yapanlar da cuntadır, ordu değildir. Ondan dolayı
ordunun serseri güruhu 27 Mayıs'ta bir araya gelmişlerdir. Halk Partisi
ile iç ve dış komünizmle birlikte olarak onu da dürüst söylemek için ben
ilave edeyim çoğu da farkında olmadan alet olmuştur. Bu adamlar da
günahlarını örtmek için "biz Atatürk hesabına çalışıyoruz" derler. Bu
dediklerine de inanıyorum. Ancak hepsi için böyle değil. Onların içinde
Komünistler de var. İsimlerini de söyleyebilirim.
(...)
Sayın Dekanımızın (Hüseyin Atay) da başını çektiği bir faaliyetle
mekteplerimizde din dersleri mecburi kılındı. Siz din derslerinin
mecburi olmasını tasvip eder misiniz?
Celal Bayar: Açık söyleyeyim bu iş için tasvip etmem, diyemem.
Esas din, ne ise söylenilir. Esas dinin, hurafeden ayrı olması gerekir.
(...) Laikliği tatbik eden devlet yalnızca biz değiliz. Sonra, hilafeti
bıraktık biliyorsunuz. Ne kaybettik bana söyler misiniz? Sonra biz
hilafeti bırakınca bu kadar kıymetliydi de hiçbir Müslüman devlet niye
almadı. Yalnızca biz Müslüman devlet değiliz. Niye almıyorlar bana bunu
izah eder misiniz?
Atatürk vefat ettiği zaman cenaze namazının kılınıp kılınmayacağı mesele
olmuş. Merhum Fahrettin Altay'ın Cumhuriyet gazetesinde bir yazısını
okumuştum. "Ben bizzat meseleyi ele aldım ve hükümetle temas ettim fakat
İsmet Paşa hiçbir karar vermedi. Ben Dolmabahçe Camii'nde cenaze
namazını kıldırdım" diyor.
Celal Bayar: İsmet Paşa o vakit reis-i cumhur değildi. Atatürk de
ölmüştü. Ben başvekildim. Bu olaylar benim zamanımda oldu. Bazı kimseler
bana müracaat ettiler. Dediler ki "Fahrettin Altay'ı cenaze merasimini
idare etmek için kumandan olarak tayin ettik." Bana bir de dediler ki
bazılarımız cenazeyi kılmayalım diyorlar -içlerinden çıkmış böylesi-
bazılarımız da olmaz demiş. Fahrettin Paşa da bunu kendi hesabına
istismar ediyor. Ona fırsat çıkıyor. Bunun üzerine cenazeyi ne vakit
kaldıracağımızı bilmiyoruz. Halk fevc fevc geliyor. O kadar çok insan
geldi ki birbirlerinin üzerine yığıldılar. Sonra Avrupalılardan da haber
alıyoruz. Cenazeye geleceğiz diyorlar. Cenaze namazı farz-ı kifayedir.
Sarayda kılalım dediler. Camiye götürülmemesi büyük bir isabet olmuştur.
Mühim bir mesele değildir. Sarayda cenaze namazı kılındı.
Acaba cenaze namazını kim kıldırdı hatırınızda mı?
Celal Bayar: Bir hoca efendi ama adı hatırımda değil. Artık
bunlara biz avdet etmeyelim. Bu meselelerle uğraşmayalım. Bu memlekette
böyle böyle düşünüldüğü için şöyle bir noktada vahdet olmuyor. Ve bu
millet bundan dolayı çok çekmiştir. Derviş Vahdetî'lerden, din
istismarından bilmem nelerden.
(...)
Demokrat Parti'ye karşı yapılmış olan 60 ihtilalinin sebepleri arasında
Demokrat Parti'nin dini istismar ettiği, gericilere taviz verdiği
şeklinde bir itham vardı. Onun aslı esası olmadığını buyurdunuz.
Celal Bayar: Demokrat Parti'ye bir iç bir de dış kuvvetlerin
hepsi birden düşman oldular, iç kuvvetlerin başında Halk Partisi ve
İnönü vardır. (...) Halk Partisi'nin büyük fırkasının olayla alakası
yoktur. Sonra cuntacılar ki İnönü bunları baştan çıkarmıştır. Ve
komünistler. Bunların üçü birleşmişler ve anlaşmışlardır. Bunu da
Moskova idare etmiştir. Kanaatim budur ve bunu ispat edeceğim. Sonra bir
de Arapça ezan meselesini söylerler. Arapça ezanın okunmasına niye mani
olmadın diye bunun kusurunu bana söylerler. (...) Yeni inkılap yaptık.
Mebuslar laiklik meselesini şimdi olduğu gibi daha ehemmiyetle tetkik
ediyorlar. Komisyonlarda onlarla konuşuyordum. Haklıdırlar, ne
yapacaklardı kabul mü edeceklerdi? Atatürk bile bu meseleyle ilgili
değişebilir diye kanun çıkarmak istemedi. Kararla yaptı. Sonra yalnızca
ezan meselesi değil, aynı zamanda anayasanın da Halk Partisi tarafından
(düzenlenmesi için) kendini göstermek isteyenler bunu yapıyor. Hayırlı
mıdır hayırsız mıdır önemli değil bir iş de ben yapayım. Anayasayı
Türkçeleştirelim diye Atatürk'e müracaat ediyorlar. "Hayır, Anayasa
bütün milletin malıdır. Herkesin anlaması lazımdır. Anayasa henüz
tekemmül etmemiş kelimelerle yapılamaz. Eğer mutlaka değiştirmek ve
kendinizi göstermek istiyorsanız Halk Partisi'nin (programını)
geliştirin" diyor. Ezan meselesinde de Halk Partisi'nin rolü vardı. "Biz
de taraftarız" diye sözleri zapta da geçmiştir. Bu işler kanunla olmaz.
Ve biz de yalnızca kanunu kaldırdık. Ezan Türkçe okunur, Arapça okunur
diye bir kayıt yok. Serbest bıraktık. İsteyen dilediği gibi hareket
eder. Fakat millet bırakmadı. Ezanın manası nedir, Hz. Peygamber
zamanında nasıl ezan okumuşlar diye ben tetkik ettim. Hz. Ömer es-salah
demiş, öbürü bilmem ne demiş. Bizzat Hz. Peygamber bu kelimeleri kendisi
yapmış. Amacı namaz vaktini belirlemek. Sabah ezanına es-salâtu hayrun
minennevm diye ilave eder. Namaz uykudan hayırlıdır diye ikaz ediyor.
Minarede ezan Türkçe okunur, Arapça okunur diye mesele oluyor. Ama
caminin içerisinde Arapça kamet getiriliyor. Minarede yasaktır içeride
serbesttir. Ya hepsi bir olur ya hiçbirisi olmaz. Sonra ezanın akaid
üzerine de bir tesiri yoktur. Sadece namaz vaktini tespit ediyor. Ama
her iş bitti de bu mu kaldı?
Maalesef efendim hâla bunları mesele ediniyorlar. 1929'da İHL'ler
1933'te de ilahiyatlar kapanıyor. İlahiyat fakültesinin kapatılması
hususunda öğrencinin yokluğu sebep gösteriliyor. Din derslerinin
kaldırılması o zamanki hükümetin bir tasarrufu muydu? Çünkü bu durumun
Atatürk'ün direktifi ile yapıldığı söyleniyor.
Hükümetin umumi mesuliyetine hükümette olduğum için iştirakim var. Fakat
bunlar iktisadi sahada olmadığı için illaki benim kafamdan çıkmıştır.
Ama malumatım vardır.
1924'ten sonra din derslerinin mekteplerde verilmesi Tevhîd-i Tedrisât
Kanunu mucibince Atatürk tarafından istenmiş. Fakat bir vakit geliyor ki
mekteplerde hiç din dersi verilmiyor. Hatta ilahiyat fakültesinin
kurulması Tevhid-i Tedrisat Kanunu'nda emredilmesine rağmen 1933-1949
tarihleri arasında ilahiyat fakültesi yoktur. Şimdi şöyle diyorlar:
"Atatürk istemeseydi bunu böyle yapamazlardı ve din derslerinin
mekteplerden kaldırılmasının sebebi Atatürk'tür." Biz de Atatürk bu
kanunu getiren kimsedir, bu kanuna muhalif kaldıysa bunun bir sebebi
vardır diyoruz.
Celal Bayar: Müsait olduğu hâlde o kanun tatbik edilmemiştir.
Size şöyleydi ya da böyleydi diyecek bir malumata sahip değilim.
Bir misal tespit ettim. Diğerlerini inceleyemedim. 1927 yılında
Amasya'da medrese mezunu bir din öğretmeninin kadrosu kaldırılmak
suretiyle din dersinin lağv edildiğini tespit ettim. Bunu Milli Eğitim
Bakanhğı'nın tasarrufunda olan bir hareket olarak görüyorum. Atatürk
buna muttali olmuş olabilir ancak Atatürk'ün direktifiyle olmadığına
kaniyim. Ve onun direktifiyle olduğunu iddia edenler bir vesile ortaya
koyamamışlardır.
Celal Bayar: Ben Atatürk'ü daha Atatürk olmazdan evvel sevdim.
İttihad Terakki, Meşrutiyet, saltanatın çürümüş olduğu yönündeki
fikirlerimiz birleşti. Sonra o, mebussa ben de mebustum. O Ankara'dan
seçilmişti ben de Manisa Saruhan'dan seçildim. Ne farkımız vardı?
Müzakerelerde bir iki noktaya ama samimi olarak -kendimi göstermek için
değil- onun reyine muarız oldum. Ama o, haklı çıktı. Hep o, haklı çıktı.
Ben kanaat ettim ki bu adam benden büyük ve yüksektir. Onun otoritesi de
vardı. Bu adama ancak yardım etmek lazımdır. (...) Kumandanların hepsi
Rauf bey de dahil olduğu hâlde meclisi İstanbul'da açacağız demişlerdir.
Atatürk, düşman işgali altında meclis açılmaz ve idare olunmaz demiştir.
Ve yalnız kalmıştır. Ondan sonra mutlaka bu meclis kapanacaktır yeni
meclis kurmak lazım gelecektir diye daha burası devam ederken Ankara'da
Büyük Millet Meclisi'ni hazırlamaya başlamıştır. Bu da kafi değildir.
Orada toplandı, ben de orada değilim. İstanbul'dan Ankara'ya gittim.
Bunları İngilizler toplayacaktır, kaçırmak lazımdır diye teşkilat
hazırlamıştır. Burada Ümraniye'de bir yerde Bektaşi dergahı vardı
oralarda bunlar teşkilat yapmışlardı. Ve bizlere "gelin, hazırız"
demiştir. Ve ancak İstanbul'daki meclisten iltihak edenler
milletvekilidir diye şart koymuştur. Yoksa beni de Malta'ya
götüreceklerdi. Her şeyini böyle yapmış bir adam. Atatürk'ü ilk gördüğüm
zaman da bana cebinden Teşkilât-ı Esâsiyye kanununu çıkarmıştır.
Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu'nu biliyorsunuz anayasanın özüdür. Anayasayı
o koymuştur. Ve inandığı kimselerle onu müzakere etmiştir. Ailem
Bursa'daydı. Bursa'ya gittim. Onu henüz görüşmemiştim. Bursa'ya Anzavur
geliyordu. Orada babam telgrafla "Anzavur buraya geliyor, salvetini def
eyleyeceğiz" diyor. Bu Anzavurla uğraşmak için bana emir vermiştir ancak
daha yüz yüze gelmemişiz. Ama birbirimizi biliyoruz. Ankara'ya gitmem
bundan dolayı gecikti. Sonra buradan salon kuvay-ı milliyecileri
-isimleri lazım değil- oraya geldiler. Kim bu adam, bu asker, bu paşa?
Meclis de açılacak bari oturup da yazalım, eline bir de nutuk verelim
okusun. O, hepsini birden hazırlamış. O, onları bundan kurtarmış, Bana
bunları kendisi anlatırdı. Ve bana Teşkilât-ı Esâsiyye'yi okudu. Tabi
ilk mesele buydu, itiraf edeyim ki böyle bir şeyi düşüneceği aklıma
gelmezdi. Bana sorsalardı bu yapardı diyemezdim. Fevkalade buldum.
Efendim malum, Fransız ihtilalinde de Napolyon Anayasası vardır. Bunu
Napolyon'la bir papaz beraber yapmışlardır. Atatürk'e "onu gözden
geçirdiniz mi?" dedim. Her yeri yıkmıştır böyle, bir red oyu vermiştir
Napolyon. Red oy verdi. O adam milletinin büyük ihtilaline ihanet
etmiştir. Atatürk Napolyon için bunu söylüyor. Bütün dünya adamın
kahraman olduğunda müttefiktirler.
Efendim, Atatürk'ün çok ender bir rakibi olur. Bir mesele etmeyiniz. Bu
millet Atatürk'ü de seviyor. Benim kanaatim budur. Ben yazılarımı
yazarken tez-antitez diye düşünürüm. Onun için bizim Atina sefirine
vesika toplarken bunlar hakkındaki meşihatları da istedim. Bana Rumca
Notları diye bir kitap gönderdiler. Bu Yemen erkân-ı harbiyyesinin
fikirlerini içeriyordu. Kitabı da bir binbaşıya yazdırmışlar. Burada
bize çok enteresan bir sır veriliyor. Şimdi şöyle, bizdeki olan masal
onlarda değilmiş. Tez-antitez. ...Kitabını şöyle bitiriyor: "Biz
Anadolu'da daha mağlub olmadık. Hem mağlup olduk hem galip geldik. Ama
neticede Atatürk bizim bölgeyi kumanda etmiş olsaydı biz galiptik"
diyor. Yemen ordusu galip gidiyor. Çünkü Atatürk yüksek rütbeli dâhi bir
askerdir. Sonra şâyân-ı dikkat olan asıl benim üzerinde durduğum bir
mesele daha var. "Biz bir şeyde daha aldandık, Bizans'ı yok eden gücün,
çürüdüğünü zannediyorduk" diyor. Yani Türk milleti dejenere olmuştur.
Hâlbuki o daha yaşıyormuş diyor.
Celal Nuri'den bahsettiniz; onun tezine göre Atatürk olmasaydı, bu dava
hallolunmazdı. Kuva-i milliye denilen şey yoktu. Şimdi İstanbul'da ya
Ruslar ya İngilizler veyahut (...) olacaktı. Her hâlde biz olacak
değildik. Sevr muahedesi de münkarizdir. Osmanlı İmparatorluğu işgal
edilmeye müsait olacaktı ve arkasından da yok olacaktı. Efendim, adam
bunu yapmıştır. Bunun gibi bir olayın ve onun gibi bir adamın ne Türk
tarihinde ne de İslam tarihinde bir ikincisi vardır. Şimdi ezan Arapça
okunuyor, Türkçe okunuyor diye bunu bir mesele yapıp Atatürk'ün
kıymetini azaltmaya çalışmak, yazık olur. Bu kadar dar olmayalım.
Efendim, bunları daha çok dinin aleyhinde bulunmak isteyenler ortaya
atıyorlar. Sizi çok yorduk ama son olarak bir soru daha sormak
istiyorum.
Celal Bayar: Benim de aleyhimde bulunuyorlar. Burada Atatürk'ün
ölüm yıl dönümünde merasim yapılıyor, Ben de gittim oraya (...) orada 27
Mayısçılar hakim. Ben dedim ki 27 Mayıs başka, Atatürk'ün hatırasını
tazyik etmek başkadır. Giderim dedim, gittim. Orada bir de söz sahibi
var. Adam ismini şöyle yazıyor: Aydın din adamı ve orada konuşacak.
Aydın din adamı, şimdi ismini hatırlamadım. Veya niyet etmedim de onun
için hafızamda tutmamışımdır. Yoksa hafızama çok güvenirim. İstesem
bilirim. İşte aydın din adamı, bana orada çattı.
Aydın olduğu için
Ve bu adam Arapça ezan okunmuş ben mani olmamışım diye açıkça da
söyledi. Atatürk olmasaydı bu ihtilal olmazdı. Yani Türkiye bugün yoktu,
bunun manası budur. Ama Atatürk de Türk milleti gibi bir milleti
arkasında görmeseydi, o da muvaffak olamazdı.
İkisi de çok doğru.
Bizans gücünün yok olduğunu zannediyordu. Varmış demek ki. Allah rahmet
etsin. Büyük adamdı, çok büyük işler başardı.
Bu kitap ne zaman tamamlanacak efendim?
Ne vakit çalışırsanız. Ama istemeden olmuyor.
Son olarak bu cümlenin izahını, bu husustaki fikrinizi öğrenmek
istiyorum. Bizim davamız arz etmiş olduğumuz gibi Atatürk'ü Türk
milletiyle bütünleştirmek için çabalıyoruz. Bize dinsizlerin ileri
sürmüş oldukları bir söz var. Diyorlar ki 1937 yılında Atatürk'ün
Nutku'nda 'gökten indirildiği sanılan kitaplardan ilham alacak değiliz'
demek suretiyle bu kitaplara inanmadığını, Kur'an'a inanmadığını ortaya
koymuştur" diyorlar. Bunlar Atatürk'ü dinsizleştirmek isteyen
komünistler ve din düşmanlarıdır. Bu şimdiki basılmış olan Atatürk'ün
Nutuk'larında da bu cümleyi buluyorlar. Bunu nasıl izah edebiliriz?
Atatürk bu sözleriyle neyi kast etmiş olabilir? Böyle bir şeyi söylemiş
midir ve ikincisi de buna nasıl bir mana verebiliriz?
Böyle doğru mudur, değil midir diye tam böyle bir inanç hasıl olmasın
diye aranızda fitne yaratmak dahi kendileri için kârdır. Bunu yapsalar
becermiş olacaklar. O kadar şeydirler...
Çok doğru. Çok sağ olun. Bunlara nasıl bir cevap verilmeli ve nasıl
karşı çıkılmalı? Bir de efendim şimdi Cumhuriyet mekteplerinde
liselerde, orta mekteplerde okutulmak üzere tarih kitapları yazılmış. Bu
kitapların bazılarında, Kur'an-ı Kerim'i Peygamber'in yazdığı bir kitap
olarak anlatmışlar. Atatürk böyle bir görüşte miydi? Bir bilginiz var
mı?
Celal Bayar: Bunun üzerinde durmazdı. Sonra dini bu şekilde rencide
etmek istemezdi.
Ben onu şöyle yorumluyorum. Bu davranış o zamanki hükümetin Millî Eğitim
Bakanhğı'nın kendi tasarrufundan ibaretti.
Celal Bayar: (...) alaylı subaylara muharebeleri anlatacak. Uhud
muharebesini bir de Hendek muharebesini alıyor. Onları izah ediyor.
Anlaşıldı. İnsan okurlarına bunları nasıl anlatır değil mi?
Celal Bayar: Söyleyebilirim ki ben çok zaman Peygamberin,
peygamber olduğuna ve onun büyük adam olduğuna dair sözlerin hiç
tereddüt etmeden Atatürk'ün ağzından çıktığını işitmişimdir. O, bütün
peygamberleri tebcil eder. "En asil din bizim dinimizdir" der. Doğrudur.
Ve "peygamberlerin içerisinde bizim Peygamberimiz en büyüğüdür" derdi.
Bunu da ağzından işitmişimdir.
Efendim Atatürk'ün Çankaya'daki kütüphanesinde pek çok kitap vardı.
Bunların arasında dinî kitaplar da vardı. Bendeniz Atatürk'ün İslam
kültürünün ne mahiyette olduğunu tespit edebilmek için böyle bir çalışma
yapmak üzereyim. Çünkü okuduğu o kitapların kenarına böyle kırmızı
kalemlerle not yazmışlar. Bunlardan bir fikir elde edilebilir mi? Mesela
bu kitaplar arasında Caetani İslam Tarihi de var.
Celal Bayar: Kimin?
Caetani Hüseyin Cahit tercüme etmiş Caetani'nin on cilt neşredilmiş
İslam Tarihi. O kitabı Atatürk, baştan sona okumuş. Kenarlarına şerhler
koymuş ve bu şerhlerle kitabı tashih ediyor.
Celal Bayar: O, aykırı bulduğu şeyi söylemekten de çekinmezdi.
Onu da söyleyeyim size. Böyle zamanda söyledi, böyleydi. Yani daimi
olarak böyle bir alan vardı. Hiçbir zamanda teşhir etmedi.
Efendim sizi çok yorduk. Allah razı olsun. Çok sağolun. Çok faydalı
oldunuz, çok istifade ettik âlînizle görüşüp çok arzu ederdik. İnşallah
önümüzdeki yıllarda yine sizi ziyaret ederiz.
(...)
Maalesef efendim. Buyurduğunuz gibi aramızda bir münakaşa başlatmak
istiyorlar.
Celal Bayar: Zaten cumhurbaşkanı her işe karışmamalı. Çünkü Büyük
Millet Meclisi hakimdir. Bizim yeni dönem mebuslar özellikle bu işi
kesinlikle hazmetmemişler. Halk Partisi de artık onlarla birleşiyor.
Onlar karar veriyor. Hükümet yapılıyor. Efendim ben meclisin kararlarına
karışamam. O meclisin verdiği kararları değiştirirlerse böyle bir şeye
hakkım yok. Veto yoktu zaten. Bunu Atatürk bile kabul etmemiştir. Ve
Atatürk neticede bunu getirmiştir. Onu söyleyeyim size. Bu da şâyân-ı
dikkat bir meseledir. Veto hakkı biliyorsunuz, bir münazaraya açarsınız.
İfratı tefriti oylarsınız. Peki, veto hakkı versinler. Ondan sonra
mesela veto hakkını kim kullanacak? Reis-i cumhur (...) Atatürk'e veto
hakkını vermek istemişlerdir. Kabul etmemiştir. Bir meclis en doğrusunu
bulur. Ona o hakkı .... vermiştir. Şimdi size son zamanlarda veto yerine
anayasada reis-i cumhura bir hak vermişlerdir. Bir defa konuşulduğu
için. Hangi budala reis-i cumhur kendileri karar vermişler, siz yanlış
düşünmüşsünüz. Bir defa daha okuyun da bu yanlışlığı düzeltin. Karar
veren adamlar reddedilecektir diye elbette kararlarında ısrar
edeceklerdir.
Gerçekten çok muazzam bir prensiptir. Yani millete vekil bırakmak.
Celal Bayar: O, hakkın yok. ...Yapamayacağım şeyi yapmadım diyor.
Yapamayacağın şeyi yapmadığımı niye iddia ediyor?
Ben bu Çankaya'da çalışırken Atatürk'ün kütüphanesinde el yazması bir
kitap vardı. Fakat zannediyorum müellifi müstear isim kullanmış. Rûşeni
isminde bir zat; kimse tanıyamadı. Onu tanıyor musunuz?
Celal Bayar: Rûşeni. Vardır.
Efendim Rûşeni hakkında bir bilgi edinmek istiyoruz. Kimdir bu adam?
Onun yazdığı bu el yazması kitap hakkında malumat olarak ne
söyleyebilirsiniz.
Celal Bayar: Ben böyle bir isim biliyorum ama Rûşenî Giritlidir.
Abdülhamîd'in sürgünlerindendir. Ama bunlar yüzde yüz sahihtir diyemem.
(...) arada bir şey hâlinde dalga hâlinde aktı. Bütün dünyayı
dolaşmıştır. Her şeyi yapmıştır.
Yazdığı kitabın adı da Bir Din Yok Millet Var. Fakat burada Peygamber
Efendimize affedersiniz ağız dolusu küfrediyor. Atatürk'ü çizmiş atmış.
Celal Bayar: Abdülhamid'in sürdüğü adamlardandır. Evet, işte öyle
serseri bir adam.
Afedersiniz sizi Galip Paşa, Galip Hoca olmaya sevk eden neydi?
Celal Bayar: (...) bir kaç yerde idamımı istemek suretiyle dava
açılmış. İngilizler takip ediyorlar. Yunanlılarla benim maceram ta
Balkan muharebesinden, İzmir'den başlar. Onlar takip ediyorlar. Sonra da
partiye alıyorlar.
İttihad ve Terakki
Celal Bayar: İttihad ve Terakki. Onların muhalifleri ve dahili
muhalifleri de var. Celal (...) çıktığı zaman da bütün kuvvetleriyle
hepsi oraya gidecekler. Asmak için arayacaklar. Ama ölümden korkmuyorum.
Çalışmama engel olacaklardı. İzimi kaybettirmek için yaptım ve sonra da
Tire'de teşkilat yaptım. Üç senemi aldı. Oranın eskiden meşhur bir
eşkiyası vardı, onun akrabasıdır. Fakat artık halk onları şövalye diye
kabul ediyor, işte onunla anlaştık. O bana dedi, (...) ama şartım var.
Sen de benim yanımdan hiç ayrılmayacaksın, dedi. Olur dedim. Harekete
geçiyoruz ve teşkilatımızı genişletiyoruz. Yunanlıları (...) zamanında
ilk defa Torbalı'da İzmir'in Torbalısında karşılamak, beri tarafa geçiş
demek. Orada silahı patlatmak demek. Efendim Yunanlılar bana takaddüm
ettiler. Ödemiş'i ve bulunduğum Tire'yi işgal ettiler. Refik Şevket'i
tanırsınız, Halit Şevket'i de tanırsınız.
Simaen değil de tabi gıyaben tanırız.
Celal Bayar: İyi insanlardı. Onlar da bana yardım ediyorlardı.
Benim esas çalışmaların ve esas kuvvetim Nazilli'deydi. Oraya gitmeye
karar erdim. Yunanlılar işgal ediyorlar. Teşkilatı orada yapalım diye
gidiyorum. Yola çıktım, ondan sonra bir çiftlikte kaldım. Çiftlik sahibi
benim fikirlerime taraftar gözüküyordu. Onun vasıtasıyla bana hoca
kıyafetine gireyim diye bir fikir geldi. Tire'de bit pazarından bir
cübbe satın aldım. Bir sarığım da vardı. Zaten tıraş olmak için de izin
verilmiyordu. Sakalım da çıkmıştı, uzamıştı. Ben oraya bir cübbe
getirdim koydum. Dağ yolundan Nazilli'ye gideceğim. Orada kuvvetli bir
teşkilat yapacağıma eminim. Önümüzü Yunanlılar, (...) Aydın'ı işgal
ettiler. O vakit yolumuzu değiştirdik. Dağa saptık. O köyde güvendiğimiz
bir adam vardı. O vakit de zengin insanlar Yunanlılardan korkup
şehirlere gidiyorlar; bu adam orayı terk etmiş. Açıkta kaldım. Yanımda
silahlılar var. Ama silahlılar söz verdiler. "Biz senin yanında dağa
gideriz. Nereye kadar gideceksen seni oraya kadar götürürüz. Orada
bırakırız." dediler. Sonra o köye geldik. Köy ayakta, hepsi silahlanmış.
Onlar "biz döneceğiz, dağa çıkacağız. Dağda hayvanlarımızı filan bırakıp
(kayıplara) karışacağız. Artık seni takip edemeyiz" dediler. Zaten artık
onları yük olarak sırtıma almayacağım diye bu benim de işime gelmişti.
Sonra köyün ağası diye birisini gösterdiler. Ben dedim İzmir'den çıktım.
Daha geçen gün Ramazan'da (...) çıkarım. Ondan sonra yolda bunlara
rastladım. İşte bana bir silah verdiler. Hâlbuki elimde gayet güzel bir
silah var. Ağa "Bunu sana hediye ediyorum. İstersen köyümde Ramazan
hocası olarak Teravihi kıldırabilirsin" dedi.
Ağzım da fena değildir. Sonra ağa "Valla çok iyi oldu. Bizim bir hocamız
vardı. Bu sene gelmeyecekmiş" dedi. Orada kaldım. Sonra onlar gittiler.
Merkezde Yunanlıları yararak gittiler. Mutlaka böyle silahlı biri
gelince adamları var. Hatta bizimkiler (...) kendilerini kurtarmak için
Yunanlılar mutlaka buraya bir baskın yapar dedim. Ve nitekim öyle oldu.
Ondan sonra nahiye müdürü eskiden İttihad ve Terakki'nin fedai
teşkilatında ve gizli teşkilatında bulunmuş bir arkadaş benim için her
şeyin iznini alabilirdi. Ama o vakit de bize taraftar olan her memuru
azlediyorlardı. Durumu öğrenmeden gidince kendi ayağımla teslim olmuş
olurum. Sonra kendi durumumun ne olduğunu ima ile anlatarak rastgele bir
imzayla ona bir mektup yazdım ve birisiyle yolladım. (...) Adamları
vardı. O götürdü. Geldi adam, akşam geldi beni gördü (...) "ben imam
falan değilim" dedim. İmamlar birbirlerini kıskanırlar. Beni Kıskanırdı.
Yalnız bir mahsuru vardı. Zavallıların burada evleri (...) beraber
abdest alırız, havlusunu bana verir (...) beraber. (...) Ondan sonra
beraber kılarız (…)
• İslâmiyât Bülten, Nisan-Haziran 2007, Sayı:19 |