|

Cumhuriyet
Hüseyin Alan
Arapça
olan terim; toplu durumda bulunan kavmi anlatırken, aynı zamanda halk
anlamına da gelen 'cumhur'dan türemiştir. Cumhura ilişkin olanı, yani
toplu durumdaki kavim halini belirten durumu ise 'cumhuri' kelimesi
karşılar. Latincede benzer durumu ifade eden 'respublica' terimi de
kamuya, halka ait olgu, şey demektir. Siyasi literatürde doğru anlamı
ifade etmek üzere ayırıcı niteliği belirtilmiştir; 'devletin kamu malı'
olmasına, karşılık, en yüksek emir verme yetkisinin de halka ait
olmasıdır. Kısaca devlet şeklinde ve yönetiminde, egemenliğin halka ait
olması durumudur. Bunun tersi durum, devletin ve egemenliğin belli bir
sınıfa ya da bir kişiye ait olması demektir ki, buna da aristokratik
cumhuriyet veya krallık, monarşi denmektedir.
Egemenliğin halka ait olması tanımlaması ve ilkesi, aynı zamanda
demokrasinin de varoluş gerekçelerindendir. Ancak ikisi arasında önemli
bir fark vardır; cumhuriyet ilk elde bir forma ait durumu, dolayısı ile
devletin şeklini ifade ederken, demokrasi içeriğe, öze ait tanımlamayı
da kapsar özelliktedir. Bu nedenle, cumhuriyetin içeriği veya
nitelikleri anayasalarda hep tariflenmiş ve sıralanmışlardır. Örnek
olarak Türkiye Cumhuriyeti anayasasında devletin şeklinin bir cumhuriyet
olduğu belirtildikten sonra; cumhuriyetin niteliğinin demokratik, laik,
sosyal bir hukuk devleti olduğu belirtilerek, içerik de açıklanmış
olmaktadır.
Cumhuriyet terimi asıl anlamını ve içeriğini siyasi literatürden;
dolayısı ile toplumların tarihi sürecindeki sosyal gelişmelerinden alır.
Genel olarak cumhuriyet toplumsal bir düzeni, siyasi bir modeli
açıklamak için kullanılan özellikli bir kavramdır. Asıl anlamda ise,
devlet yönetiminde kamu ya da halk hizmetlerinin nasıl görüldüğünü
belirlemek ile alakalı olarak kullanılan yönetimsel, teknik bir
terimdir.
Siyaseten kastedildiğinde, devlet yönetimlerinde egemenliğin, yönetimin,
erkin kimde, kimin elinde olduğu ile alakalı bir durumu izah eder.
Teknik olarak ve dar açıdan bakıldığı zaman; devlet reisinin bizzat halk
tarafından seçilmesidir. Bunun pratik uygulaması ve yaygın olanı; halk
seçimler yolu ile temsilcilerini seçerler, onlar da devlet iktidarını
temsil eden hükümeti seçerler. Hükümetler de, tayinler yolu ile
atadıkları diğer yöneticileri ile kamu hizmetlerini yürütürler. Bütün bu
seçimler ve atamalar, kayd-ı hayat şartı ile değil, belirli bir süre ile
sınırlıdır.
Cumhuriyeti daha iyi kavramanın yolu, onu bir önceki devlet-iktidar
yapısı ile kıyaslamaktır. Dünyada aydınlanma süreci ile başlayan,
aristokrat-krallık rejimini yıkarak yerine sivilizasyonu ve burjuva
kapitalizmini kuran süreç, imparatorluk düzeninin yerine de ulus
devletleri inşa etti. Yeni duruma eski düzen ve yapı zaten uymazdı.
Böylece yeni duruma uygun devlet yapısı ya da siyasal rejim olarak
cumhuriyet-demokrasi kuruldu...
Cumhuriyet öncesinde devlet bir kişi, bir aile ya da bir sınıf
tarafından temsil edilirdi. Egemenlik, iktidar ve güç de onlardaydı.
İktidarın devri genel olarak veraset usulü yani miras yolu ile babadan
oğla geçen bir sistemle işlerdi. Muktedirlerin süresi sınırlı olmayıp
kayd-ı hayat şartıyladır. Devletle halk arasındaki ilişkilerde,
insanların statüsü hükümdarın kulu ya da tebası olarak bağımlılıktır...
Cumhuriyette ise; egemenlik topluluğun bütününe aittir. En azından kâğıt
üzerinde böyledir. İktidar, süreli olarak ve halkın seçmesi ile
belirlenir. Demokrasinin de katkısı ile iktidar aslında, bir takım
güçler arasında paylaştırılmıştır. Devlet hizmetleri bir kişi, bir aile
ya da bir sınıfın yararına değil, kamu yararına göre çalışır. Halk artık
kanunlarla sınırlanmış devlet iktidarı karşısında yine kanunlarla
belirlenmiş kendi hakları da olan bir yurttaştır.
Cumhuriyetin kazanımları olarak da nam salmış gelişmeleri kısaca
hatırlarsak şunları söyleyebiliriz: Vatandaş olma, herkes için seçme ve
seçilme hakkı, kanunlar önünde eşit muamele görme, kadınların eskisine
kıyasla daha fazla haklara sahip olması, eğitim-öğretimde fırsat
eşitliği, dini buyrukların baskısından kurtulmak... Vatandaş olmak aynı
zamanda hak ve ödevlerin bilinmesi de demektir. "Özgür yaşamak", "eşit
yurttaş olmak" (aynı halktan bazılarının "sözde" vatandaş olmamaları) ,
"insan hakları" gibi önemli hakları kullanabilmek için bilgilenmesi,
örgütlenmesi ve yurttaşın üzerine düşen yükümlülükleri de, yasalara
uymak kaydıyla yerine getirebilmesidir...
Cumhuriyet, bazen bir rejimin adı olarak, bazen de devletin bir şekli
olarak tartışıla gelmiştir. Devlet olarak algılandığında krallıkla idare
edilmeyen, bir kralı da olmayan bir ülke anlamındadır. Devletin bir
ideolojiden soyutlanmış nötr olarak adı, şekli cumhuriyettir.
Ama bir rejim, bir yönetim tekniği olarak algılanırsa, bu takdirde bir
takım özellikleri, değer yüklü fonksiyonları taşıması zorunludur. Ya da
çok yaygın olarak kullanılan bu tarz cumhuriyet, asıl anlamını bulacağı
nitelikleri ile anılmaktadır. Burada öncelikle anlaşılması gereken temel
husus; demokrasi ve laiklik ilkelerinin cumhuriyetin temel
özelliklerinden olmasıdır. Bu nitelikler, kavramlar ve değerler olmadan
cumhuriyetin hiçbir anlamı yoktur. Özellikle laiklik şartı, cumhuriyetin
olmazsa olmazıdır. Oysa demokrasi şartı, cumhuriyetle birlikte olabilir
de olmayabilir de...
Bu anlamda cumhuriyet tek başına, bağımsız bir değer olmadığı gibi, bir
ikon da değildir. İşte cumhuriyeti cumhuriyet kılan temel değeri onun
laiklik ilkesi ile birlikte bir şey olmasıdır. Mesela bir cumhuriyet
devletinde demokrasi yok ama laiklik varsa, burada dini dışlayan bir
diktatörlükten bahsedilir ama bir cumhuriyetten değil. Eski Sovyetler'de
olduğu gibi... Tersine laiklik yok demokrasi varsa, bu sefer de dini bir
diktatörlükten bahsedilir. Literal anlam, tanım ve tarifleme böyledir.
Bu durumda dini diktatörlükler olarak tanımlananlar kendilerini ya
cumhuriyetle ifade etmeyecekler ya da doğru tanımlamayı kendileri
üreteceklerdir.
Türkiye cumhuriyeti devleti; altı asır süren 'saltanatın' yani Osmanlı
hanedanının yıkılarak yerine 'milli egemenlik'e dayalı yeni bir devletin
kuruluşudur, onun da adıdır. Artık devleti hanedanlık, aileden birisi,
kayd-ı hayat şartı ile yönetmeyecek ama onun yerine halk kendi kendini,
seçtikleri temsilciler aracılığı ile yönetecektir. Üstelik seçilen bu
yöneticiler, belli süreler sonunda değiştirilebilecektir. Çünkü
egemenlik artık bir kişinin hayatına ve iradesine bağlı olmaktan
çıkartılmış, yerine halkın iradesi geçerli olmuştur...
Zaten ikisinin, iki egemenin bir arada yaşaması, ikili bir iktidar
yapısı demektir ki, bu durum muhal olacaktı. Sembolik olarak yaşatılan
monarşiler ise, bu anlamda dekoratif görüntüden gayri bir hükme sahip
değildirler.
Yeni devlet, saltanatı kaldırmış, cumhuri idareye geçmiş ama henüz
hilafeti kaldırmamıştı. Yani, devlete yeni bir ideoloji seçilmemişti. Bu
nedenledir ki, ilk anayasada kayıtlı, devletin bir dini vardır ve adı da
İslam'dır. Yani, devlet genel olarak hala şeri kanunlara bağlı cumhuri
bir rejime sahiptir.
Derken Türkiye Cumhuriyeti, yine Osmanlı döneminde dört asırdır süren
'hilafeti', yani dine dayalı bir yönetimi, şeri nizamı yıkarak 'laiklik'
ilkesini getirecektir. Bu kez de din ile laikliğin bir arada olması
muhaldi ve bu nedenle devlet dinli olmaktan çıktı. Hem terimsel, hem
tarihsel süreç hem de çıkış şartlarına bakıldığında, aslında da laiklik
dine karşı konumlanmış, onun yerine geçmiş bir anlayıştır, bir modeldir,
bir sistemdir. Bu nedenle olan bitenler cumhuriyetçiler açısından
normaldir.
Zaten iki zıt modelin, iki farklı ilkenin 'muktedir' olmak bakımından
bir arada olması, diyalog yolu ile de olsa dünyevi planda bir iktidar
alanını paylaşması mümkün olmayacaktı ve reel durum da bu nedenle ona
uygun hale dönüştürüldü...
Böylece Osmanlı Devleti sonrası 'Türk Milleti' veya onun adına iradesini
kullanan 'kurucu bir kadro', kendilerine ait bir yurtta, sınırları
çizili bir toprak parçasına razı geldiği 'vatanında', kendi 'bayrakları'
altında, bağımsız ve egemen yeni bir 'devlet' kurdular. Bu yeni devlette
gayet tabii olarak kendisine yeni bir millet/ulus yaratmaya
kalkışacaktır. (Onuncu yıl marşında geçen on binlerce yeni genç
yaratmak, ümmetten millet yaratmak ifadelerini hatırlayalım...) Bu yeni
devletin adına da, rejimin niteliklerini belirtir biçimde 'cumhuriyet'
dendi...
Yukarıdaki açıklamalar, teknik ve içerik olarak hatırlanması gerekeni,
biraz tarihi süreci hatırlatır çerçevede ama çokça literal anlamı ortaya
koyar tarzda yapılmıştır. Dolayısıyla Cumhuriyeti devlet veya rejim
olarak yüceltmek yahut tarihsel ardılını alçaltmak gibi bir kast
güdülmemiştir. Doğal olarak konuyu önce doğru olarak ve kendi bağlamında
ortaya koymak sonra da görüş beyanında bulunmak niyeti güdülmüştür.
Türkiye'de ki ortalama insanımız özellikle de Müslüman ahalimiz
cumhuriyete, özellikle nitelikleri bakımından olsun içeriğine çok da
meraklı değildir. Sıradan yurttaşlık bilgisi olarak
ezberlediği/ezberlettirildiği kavramsal çerçeve kadarı ile yetiniyor ve
tarafını tutuyor; ya kara sevdalı âşıktır ya da karşıtı. Ne sevdalısı
sevgisinin nereye aktığının farkında, ne de karşıtı, neye karşı
durduğunun. Dindar yazar-çizerlerin birçoğu; 'cumhurun idaresi',
'cumhurun iradesi', 'cumhurun egemenliği', 'cumhurun reisi' gibi
eklemelerle kendini avuturken, mevcut sistemin işleyişine güya eleştiri
getirdiğini sanmakta ve bu arada cumhuriyet savunmasına soyunmaktadır.
Bu gibiler aslında iyice sığlaşıyor ve tam da karşı kaleye ofsayttan gol
atmaya çabalayan kurnaz futbolcuya dönüşüyor...
Egemenliğin kayıtsız şartsız cumhurda olması, cumhurun iradesinin diğer
tüm iradelerden üstün olduğunun tescillenmesi, devlete karşı vatandaş
olarak haklara ve özgürlüklere sahip birey statüsünün verilmesi,
özgürlüklerin kullanılmasının önünde hiçbir engelin kalmaması gibi cazip
ama daha çok slogan olarak dolaşan ağdalı ifadeler günümüzde çokça
itibar görmektedir. Aslında içeriğin gözden kaçırılması, cumhuriyetin
niteliklerinin temel olarak neye tekabül ettiğinin fark edilmemesi, ben
Müslümanlardanım diyenler için iddia sahibi olmaktan vazgeçilmesi ile eş
değerdedir.
Cumhuriyetin temel niteliği olan laiklik ilkesi, dinin dünyevi alandan
soyutlanması, dünyaya dair kendine has bir yaşama biçimi iddiasından
vazgeçirilmesi, iradesinin yok sayılmasıdır da. Dinin talep, örgütlenme
ve işleyiş olarak devlet işlerinden ayrı bir alana kaydırılması, devlet
işlerine ve kamusal alana dinin müdahale ettirilmemesi demektir.
Laikliğin ister dayatmacı ve dine karşı olan kıta Avrupasındaki sert
versiyonu, isterse Anglo-Sakson ama dinle barışık yumuşak versiyonu
olsun, esası itibarı ile dünya-devlet işlerinde dinin referans
alınmaması, bu alanda dini öğretinin reddedilmesi ve dine yer
verilmemesi temel esastır. Laikliği laiklik yapan özelliği de burasıdır.
Bu noktada konuşlanmayı kabul eden ve uzlaşmaya razı gelen dini telakki,
sahih hakikatlere ve münzel olana dayanan bir dini değil, duruma göre
yeniden tanımlanan ve seküler nitelikler taşıyan bir dine dönüşmektedir.
Bu da en büyük zülüm olan şirk'in ta kendisidir.
Cumhuriyet temel niteliklerini de içeren yönetim biçimi ve kendine has
örgütlenmiş devlet yapılanması ile aslında ve temelde iki şeye karşı
olarak vardır; birincisi monarşinin yerine halkı koyarak egemenliğin
kaynağını değiştirmiş, ikinci vazgeçilmez ilkesi olan laiklik ile de
dini günlük hayattan çıkartmıştır. Bu noktada cumhuriyet savunucu ve
kurucularının neye taraf oldukları, neye de karşı durdukları bellidir.
Problem, terimin nötr anlamı ve tek başına hiçbir değer ifade etmeyen
tanımı çerçevesinde kendini ifade eden zavallı muhaliflerindedir.
Bu bağlamda Cumhuriyeti eleştirmek, monarşiyi yeniden getirmek olarak
asla algılanmamalıdır. Ülkemizde bu durum Osmanlı hanedanlığını yeniden
kurmak ve bu uğurda çalışmak olarak da görülmemelidir. Zaten bugünün
dünyasında, akıldan muaf böylesi iddia taşıyıcıları da kalmamıştır... O
halde asıl problem, işin başka yanındadır ve orası da muhaliflerinin
kendilerini nasıl ifade ettikleri ve işin neresine karşı olduklarını
belirtmelerinde yatmaktadır.
Sonuçta cumhuriyetin nötr bir şey olmadığını, laiklik ve demokrasi
ilkeleri ile birlikte dünya hayatını kendine has biçimde yönetmeye talip
olduğunu, emretme yetkisinin kendinde olması iddiası ile vatandaşından
bağlılık ve sadakat istediğini ortaya koymaktadır. Hayatı kendi
değerleri ölçeğinde planlarken özellikle dine karşı olmayı ve durmayı da
kendi varlığı ve bekası için vazgeçilmez saymaktadır. Bir anlamda
birinin varlığı diğerinin yok olmasına bağlıdır. Çünkü o dinin yerine
göz dikmiştir. Böyle bakınca aslında sorun cumhuriyetin veya
cumhuriyetçilerin değil, sekülerleşen dindarların olmalıdır. İşin teorik
ve itikadi boyutuna buradan başlayabiliriz...
Cumhuriyet konusunu işlerken meselenin bir diğer önemli boyutuna da
temas edebiliriz. Cumhuriyet idaresi ve ideolojik dayatması altında
yaşamak, belirli bir süreliğine de olsa hayatını idame ettirmek zorunda
kalmak konusu zorlu bir şey olsa gerek. Muhtemelen problemlerin esası da
burada yatmaktadır. Bu tıpkı peygamberin Mekke de, müşriklerle birlikte,
aynı düzen çerçevesinde ama bir süreliğine yaşamak durumunda olduğu
fakat kendi işine de başlaması gibi bir durumu çağrıştırmaktadır. Şayet
bu noktayı doğru kavrayabilirsek, formülü bulmuş, problemi çözmeye
başlamış oluruz.
Hayatını Allah'a göre dizayn etme kastı ile yaşadığı sistematik
çerçeveden sahih bir çıkış yolculuğu düşleyenlere, bu amaçla da
birbirini gözetenlere, hadi bakalım kolay gelsin... |