|

Tesettür, Ilımlı İslam ve Laik Kaygı
Mehmed Durmuş
Düşmanları
tarafından ısrarla 'türban' kelimesiyle tesmiye edilen Müslüman kadının
örtüsü ve Müslüman kadının örtünme iradesi, İslam'ın ezeli düşmanlarını
iyice deliye döndürmektedir. Ya da deliye dönmüş görünmektedirler. Her
ikisi de hem mümkün, hem de vakîdir. Deliye dönmeleri, İslam'ın dünya
gündemindeki yerini her geçen gün biraz daha pekiştirmesindendir. Deliye
dönmüş görünmeleri ise, aslında Türkiye'de şu anda, bahsettikleri manada
bir 'tehlike' olmamasına ve AKP'nin İslamcı bir gizli gündemi olması
gibi saçma sapan sözlere inanmadıkları, bilakis AKP'nin, laik-demokratik
rejimi İslam'la barışık(!) biçimde daha da işler hale getireceğini
bildikleri halde, tepeden buyurmacı seçkinci konumlarının
zedelenmesindendir. Bunca debdebenin bir kısmının bile elden gitmesi
kolay katlanılır şey değildir.
Aslında laikler, savaşımlarını çok ciddi bir noktadan vermektedirler.
Aymamakta direnen kimi 'İslamî' çevrelerle, bazı 'işinin ehli' ikiyüzlü
kesimler ise, başörtüsünün, iddia edildiği gibi bir 'simge' olmadığını
kanıtlamak için çabalayıp durmaktadırlar. Güya ki kadınlar bir insan
hakkı olarak örtünmektedirler. Bu, tamamen bireysel bir tercih
meselesidir…
'Türban' gibi, halkın anlamadığı, dolayısıyla, kastedilen gerçek anlamın
halkın dikkatinden kaçırıldığı, sıradan bir sözcük üzerinden yeni yeni
hesaplar ve hesaplaşmalar yapılmaktadır. Her yolu denemelerine rağmen
bir türlü kökünü kazıyamadıkları örtü, alkolden, çıplaklıktan, paradan
ve sair aşağılık çıkarlara tapmaktan başka hiçbir değer bilmeyen
fanatikleri kızdırmaktadır. Elbette Müslüman kadının örtüsü, Müslüman
olmayanlarca kolay hazmedilecek bir şey değildir. Hudeybiye sulhünü
akdeden Mekke temsilcisi Süheyl de, Muhammed b. Abdullah'ın 'Rasûlullah'
olmasını hazmedemediği için müdahale etmiş, gerekirse antlaşmanın
yapılamaması pahasına, sadece Abdullah oğlu Muhammed olarak yazılmasını
dikte etmişti. Doğrusu o gün için bu dikteyi yapacak gücü de vardı.
Fakat o gün, Rasûlullah Muhammed'i, vasıfsız biçimde 'Muhammed' yazdırdı
da ne oldu? Üç sene sonra, biçimsel manada İslam'ı engellemeye yönelik
her adımın, gerçekte kendi kokuşmuş sistemlerinin tabutuna çakılmış bir
çivi olduğunun farkına varabildiler…
Şerif Mardin Ne Dedi?
Jakoben laikler, 22 Temmuz seçimlerinde AKP'ye yenilmiş olmanın
sıkıntısını nasıl atacaklarını düşünüyorlardı ki, Şerif Mardin'in
röportajı tam zamanında imdatlarına yetişti. Bir bilim adamı olarak
dünya çapında saygın bir yeri olan Prof. Mardin, Hürriyet gazetesinden
Ayşe Arman'a verdiği mülakatta (16.09.2007), pek çok insanı şaşırtan
mesajlar verdi. Şerif Mardin, röportajında özetle şunları söylüyordu:
Türkiye'de İttihat ve Terakki'den beri birçok parti, halka gitmek
iddiasıyla yola çıkmasına rağmen, halkı tanımadıkları için halka
gidememişlerdir. Buna karşın, zor kullanarak halka fikirlerini
benimsetmeyi denemişlerdir. Fakat Demokrat Parti ile başlayıp AKP'ye
kadar gelen çizgi, halka gidebilmiştir. Çünkü onlar, devletten önce,
mahalli menfaatleri ortaya çıkardılar. Bu çizginin başarılı olmasında,
Nakşibendîliğin rolünü de unutmamak gerekir. Türkiye'de Devlet, bu
çizginin mahalli ve muhafazakâr değerlere önem vermesini hazmedemedi.
Darbelerin yapılmasında da bu hazımsızlığın payı vardır.
Ayşe Arman, Türkiye'nin şeriata doğru gittiği varsayımını esas alarak
soruyor: "Yani bir gün Malezya olur muyuz, olmaz mıyız? 'Olmayız' deyip,
içimizi rahatlatır mısınız lütfen..." Mardin cevap veriyor:
"Rahatlatamam. Çünkü olmayız diye bir söz veremem. Kimse veremez. Öyle
dinamikler var ki dünyada, öyle tuhaf iç yapılanmalar, her şey olabilir.
Endonezya'da 1960'larda kimse İslam'dan fazla bahsetmiyordu. Ama bugün
Endonezya'da İslam, çok önemli bir siyasi güç olmaya başladı. Niçin ve
nasıl böyle olduğunu da, Avrupa'da her gün kaleme alınan 100 bin makale
anlamaya çalışıyor. Terörizm dendiğinde ne yazık ki din ve terör
birlikte algılanıyor. Sadece nasıl geliştiği değil, nasıl bir arka
bulduğu, sırtını nerelere dayadığı ve nasıl meşrulaştığı araştırılıyor."
'Malezya olur muyuz?' sorusunun, 'Türkiye'de bir gün Şeriat hâkim olur
mu?' anlamına geldiğini, sanırım bilmeyen yoktur. Yakın zamana kadar bu
soru, "Türkiye -Allah korusun ya!- bir gün İran olur mu?" diye
sorulurdu. Şerif Mardin'in cevabı ise, hadiseye 'dışarıdan' bakan bir
bilim adamı olarak, gayet yerindedir. Bu cevap, Türkiye'de şeriatın
hâkim olmasını istemeyenlere bir uyarı niteliği taşırken, şeriatın
dostları için de, umudu yeşertici mesajlar içermektedir. Türkiye İran
olur mu, Malezya olur mu, Endonezya olur mu sorularıyla sürekli şeriat
kâbusuyla yaşayanlara Kur'an'dan bir çift sözle cevap vermek mümkündür.
Diyor ki Kur'an, Allah elbette nurunu tamamlayacaktır; kâfirler bundan
hoşlanmasalar da… Ne var ki, Türkiye'nin İran veya başka bir ülke gibi
Şeriat ülkesi haline gelmesi, tamamen buradaki toplumun, nefislerini o
yönde temizlemiş/tezkiye etmiş olmalarıyla mümkündür. Bunu da yine
Kur'an haber vermektedir. Buradan çıkacak anlam şudur: Türkiye'de ya bir
gün kalktığımızda ya etek boyları daha da uzamışsa! korkusunu yaşayanlar
gerçekten korkmaya devam etmelidirler, çünkü yukarıdaki Kur'an
düsturları mucibince bir gün Allah'ın lütfu bu şekilde tecelli edebilir.
Ama aynı zamanda korkmamalıdırlar da, çünkü Allah'ın dini İslam,
yeryüzünün bütün canlılarına hayat bahşedicidir. Eğer bilseler,
eteklerini mütemadiyen yukarıya doğru kısaltanların da saadeti, çok
korktukları İslam'dadır.
Şerif Mardin, Batı'da Devlet ve din ilişkilerini ayırmanın tam 300 sene
aldığını, Türkiye'de ise her şeyin 70 yıl içine sığdırılmaya
çalışıldığını söylemektedir. Bu konu çok riskli bir meseledir. Hem
sabırlı olmak gerekir, hem de bu kadar aceleye getirilmemelidir.
Türkiye'de demokrasi zecri tedbirlerle korunamaz. Mardin'in önerdiği
aslında uzlaşmacılıktır. "Bazı şeylerin birlikte olabileceğini
düşüneceğiz. Bir şeyin, öbürünü ortadan silmediği bir rejim olacak bu.
Türkiye'de her zaman, bir doğrunun başka bir doğruyu sildiği bir rejim
yaşadık. Oysa demokrasi böyle bir şey değil. Bir taraf öbür tarafı
silmiyor" sözleri, bunun kanıtıdır.
Şerif Mardin, türban meselesinin anti-demokratik bir uygulama olduğundan
yüzde 100 emin olduğunu, bu hususta kararının net olduğunu ve türbanlı
öğrencilerin üniversiteye girebilmeleri gerektiğini ifade etmektedir.
Sonra da ekliyor: "Türban, benim kararımı verebildiğim nadir alanlardan
bir tanesi." Burada Mardin'in, türban meselesini değerlendirirken
'anti-demokratik' tanımına iyi dikkat etmek ve bir kenara not etmekte
fayda var…
Prof. Şerif Mardin, sıra genel anlamda 'kadın'a gelince, 'kaygı'
sözcüğüne başvuruyor. "Ama kadınlar konusundaki problemin çok ciddi
olduğuna inanıyorum. Kadınların Türkiye'de kendi durumlarının tehlikede
olduğunu düşünmelerini haklı buluyorum. Çünkü orada henüz halledilmemiş
bir sorun var. Nasıl türbanlıların üniversiteye girmesini
destekliyorsam, bu ülkede kadınlarla ilgili çok ciddi bir problemin
olduğuna da inanıyorum." "Yani kadınlar 'Aman canım abartacak bir şey
yok!' demesinler mi?" sorusuna, "Demesinler. Çünkü kadınlarla ilgili
abartılacak bir durum var. Geleceğinin tehlikede olduğunu düşünen
kadınlar haklı" cevabını vermektedir.
İşte Mardin'in sözlerinin bu kısmı oldukça önemli. Çünkü İslam'la
modernizmin en önemli çarpışma alanlarından biri kadın meselesidir.
İslam'ı bir hayat tarzı olarak benimsememiş herhangi bir insanın, kadın
sorununun şeriat kurallarına teslim edilmesinden büyük endişeye
kapılması doğaldır. Aslında kadın meselesi, bütün bir dünya görüşünün
simgesi durumundadır. Şerif Mardin'in "bu ülkede kadınlarla ilgili çok
ciddi bir problemin olduğuna da inanıyorum" "kadınlarla ilgili
abartılacak bir durum var. Geleceğinin tehlikede olduğunu düşünen
kadınlar haklı" gibi sözlerini, "bu toplumun her geçen gün İslami hayat
tarzına daha da yaklaştığını hissediyorum. Modernizmle İslam arasındaki
ezeli kavga, İslam'ın lehine gelişiyor" tarzında anlamak, kanaatimce
doğru bir tefsirdir.
Şerif Mardin, Türkiye Cumhuriyeti'nin, elitist bir devlet olduğunu,
azınlıktaki elit bir grubun, memleketi modernleştirmek için gerekenleri
'iyi niyetle' düşünüp yaptığını ileri sürmektedir. Ona göre, 1960'lara
kadar kovuğunda [yani 'ininde'?] yaşayan 'taşra' (çevre) o yıldan sonra
yavaş yavaş kovuklardan çıkmaya başlamıştır. Kovuklarından çıkan
insanların memleketinde ise, ne yapılacağına, onlarla nasıl baş
edileceğine karar vermek kolay görünmemektedir.
Fakat Cumhuriyet rejimini kuranların elitist olduğu, sayısal olarak
'kovuğunda yaşayan' taşralıların çoğunluk olduğu sanısı da Mardin'e göre
doğru bir anlayış değildir. Çünkü diyor Mardin, "Sayılar açısından
azınlık-çoğunluk başka bir şey, moral açısından azınlık- çoğunluk başka
bir şey. Bu ikisinin birbiriyle uzlaşması lazım." Şerif Mardin demek
istiyor ki, 1960lara kadar kovuklarında yaşayan taşralılar sayısal
olarak çoğunluk olabilirler ama bunlar ideolojik (moral) açıdan bir
değer taşımıyorlar. İyiyi, doğruyu, ideali elitist zümre temsil eder. Bu
açıdan bakıldığında, herhangi bir seçimde taşra kökenli bir partinin
yüzde 46 oy alması hiçbir anlam ifade etmemektedir. Hatta bu oy yüzde
yüz bile olsa yine mutlak bir zafer değildir. Bununla beraber, elitist
zümreyle taşralıların uzlaşması demokrasinin geleceği açısından
gereklidir.
Şerif Mardin, geçtiğimiz Haziran ayında Ruşen Çakır'ın kendisiyle
yaptığı röportajda, 'mahalle baskısı' diye bir kavram ortaya atmıştı. Bu
yeni röportajla birlikte 'mahalle baskısı' kavramı yeniden gündemin
konusu haline geldi. 'Mahalle baskısı'yla şöyle bir fikir atıyor ortaya:
Tamam AKP gibi bir partinin laik-demokratik rejimin temel değerleriyle
bir sorunu olmayabilir. Fakat Türkiye'de halk nezdinde değişen bir
şeyler var. (Mardin bu gerçeğe, "tuhaf şeyler oluyor" sözüyle
değiniyor.) Dinin etrafında, hem de çok güçlü, teşkilatlanma diye bir
şey var. 'Mahalle' dediği, toplumun elitist olmayan kesimleri içindeki
İslamlaşma bir gün daha ciddi bir duruma gelirse, işte o gün Müslüman
olmayan insanlar üzerinde bir nüfuz tesiri görülecektir. Bunun illa güç
kullanılarak yapılan bir baskı olması gerekmemektedir. Aslında Mardin,
haberdar mıdır bilmem ama İslam'ın emri bil maruf, nehyi anil münker
ilkesine ve tebliğ kavramına işaret etmektedir. Bir gün mahallelerde,
etek boylarının kısaltılması çekinilen, ayıplanan, utanmayı ve kınanmayı
gerektiren bir durum haline gelebilir. Öyle bir Türkiye işte asıl
korkulması gereken bir Türkiye'dir!
Hâsılı, Şerif Mardin'in yaptığı, Hürriyet gazetesinin postal-perest
yazarları gibi, AKP hükümetine karşı orduyu darbe yapmaya kışkırtmak
değildir. Tam tersine Mardin, AKP'yi de aşacak bir İslamlaşma
'tehlikesine' dikkatleri çekmektedir. Türkiye'de oluşacak yeni şeklin
AKP'yi de döveceğini, AKP'nin yeni gelişen duruma biat etmek zorunda
kalabileceğine parmak basmaktadır. Bu tespiti, Hürriyet gazetesinin
postalcı yazarı da paylaşıyor.
Kimi güdümlü gazeteciler yeni bir darbe isteyebilirler. Bu tamamen, bu
tür gazetecilerin bağlı ve bağımlı oldukları patronlarıyla, aldıkları
parayla, beslenmelerinin sebeb-i hikmetiyle ilgili bir durumdur.
Laikliği onlardan çok daha iyi anlayan ve bilen ve hatta kimisi de
kendileriyle aynı yayın grubunda çalışan başka bazı gazeteci ve yazarlar
ise, darbe yapmakla laik sistemi korumanın mümkün olmadığı, laik sistemi
kollamak görevini askere yüklememek gerektiği uyarısını yapmaktadırlar.
(M. Ali Birand, Hürriyet, 20/09/2007).
AKP'ye tam destek veren muhafazakâr gazetelerde yazan, laikliğe olan
vukufiyet ve sadakatlerinden şüphe edilemeyecek başka bazı yazarlar ise,
AKP'nin laiklik anlayışının kesinlikle CHP'nin laiklik anlayışından daha
ileri olduğundan yüzde yüz emin olduklarını ifade etmektedirler. (Şahin
Alpay, Zaman, 20.09.2007). Çünkü bu yazarlar, "AKP'nin dindarlıkla
laikliği buluşturmaya hizmet ettiği" gerçeğini çok net biçimde
görmektedirler. Muhtemelen bu yazarların, ilgili darbe yapım
merkezlerine diyet borçları da olmadığı için, gayet yalın bir gerçeği
ifade etmekte zorluk çekmemektedirler. Ya şu satırlara ilave edilecek
başka ne var:
"AKP beş yıldır iktidarda... Sürüyle uygulamaya imza atmış... Türkiye'yi
Avrupa Birliği'ne sokmak için uğraşmış... Seçim bildirgesinde türbanın
kelimesi dahi geçmiyor... İslamcı/şeriatçı vatandaşların yüzde 10
civarında olduğu bir ülkede yüzde 46.6 oy alarak, yani geniş kitlelere
açılarak yeniden iktidara gelmiş..." (Emre Aköz, Sabah/18.09.2007).
Sözün özü, darbe çığırtkanı amigo gazetecilerle Şerif Mardin'in
sözlerini aynı görmemek gerekir. Mardin, bilim adamı sıfatıyla,
Türkiye'nin fotoğrafını çekiyor. Fakat İslam'ın bir hayat tarzı olarak
egemen hale gelmesinden endişe duymasını da gizlemiyor.
Şerif Mardin Yanlış mı Anlaşıldı?
Bu işlerde genelde âdet olduğu üzere, Şerif Mardin'in beyanatı da,
bilhassa AKP'ye yakın çevreler ve bazı muhafazakâr yayın organları
tarafından, yanlış anlaşıldığı yolunda itiraz geldi. Mardin'in
sözlerinin çarpıtıldığı, içinden bazı cümlelerin cımbızlanarak, belirli
bir mesajı öne çıkarmak uğruna kullanıldığı ileri sürüldü. Ertuğrul
Özkök ve yandaşlarının, olayı abartarak, "yeni bir darbe geliyor ve de
gelmelidir!" yollu çığırtkanlıkları tabi ki kışkırtıcı, rövanşist, kinci
ve saptırıcıdır. Şerif Mardin darbe istememekte, hatta darbe yapmanın
sakıncasına işaret ettiği gibi, demokrasiyi koruma yolunun bu olmadığını
da ifade etmektedir. Fakat Mardin, başörtüsü ve onun temsil ettiği hayat
düzeninin neşvü nema bulmasını istemediğini, bundan korkanların tamamen
haklı olduklarını da açıkça belirtmektedir. Ona göre Türkiye'deki
'mahalle' her ne kadar sayısal olarak çoğunluksa da, moral açıdan
azınlıktır.
Kanaatimce Prof. Mardin'in sözleri, üzerinde durmaya değer önemli
tespitlerdir. Bu sözleri önemli kılan, aynı zamanda, akademik unvanın en
üst mertebesine çıkmış bir bilim adamının İslam'ı nasıl anlayıp
algıladığını göstermesidir. Geleceğinin tehlikede olduğunu düşünen
kadınları haklı bulması, bizi öfkelendirmek yerine, düşündürmeli, ibret
ve ders vermeli, işimizi ciddiye almayı öğretmelidir.
İslam'ın bir din ve hayat nizamı olarak yeniden hayata dönme sinyalleri
vermesi, her geçen gün İslam'a iman edenlerin artması ve hiç beklenmeyen
kesimlerde İslam'ın makes bulması, bundan sonra Şerif Mardin'in
sözlerine benzer analizlere daha fazla karşılaşacağımız anlamına
gelmektedir. Herkes kendi dininin gereklerini yaşayacak ve de
yaşamalıdır. Tabi ki Müslüman da… |