Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 346 | Ekim  2007

                   

 

 


                           

Gülümsetirken Düşündüren Kısa Haber-Yorumlar (IV)

Arif Kaya/ arifkaya65@gmail.com

1) İslam dünyasının en önemli fetva merkezlerinden biri olarak kabul edilen ve İslam hakkındaki en ciddi araştırmalara imza atan Mısır'daki El Ezher Üniversitesi, dün çok ilginç bir fetva yayınladı. Geçtiğimiz yıl İstanbul'da da bir konferans veren Öğretim Üyesi Prof. Dr. Yusuf El Kardavi, Müslümanların komünistlerden uzak durması gerektiğini belirterek, "Komüniste kız vermek, malını komünist birine miras bırakmak haramdır" ifadesini kullandı. Mısırlı din adamı fetvasının kapsamını daha da genişleterek Komünistlerin cenazesinin de camiden kaldırılmaması gerektiğini söyledi. [Vatan; 06/09/2007]
Hoppala yavrum yaz geldi, çarşıya kiraz geldi. Komünizmin cenazesi kalkalı, komünistlerin ekseriyeti kapitalist, ulusalcı olalı onca zaman geldi geçti fakat el Kardavi ne hikmetse orada öyle kalakalmış. Ortalık kum gibi kapitalist ve de emperyalist kaynarken, Müslümanım diyenlerin kafaları laik, demokratik, milliyetçi seküler düşünce kirlilikleri ile malulken, sen kalk kafayı kimlerle boz. Kız vermeme, miras bırakmama ve de cenazenin camiden kaldırılmaması uyarılarını kapitalist, laik-demokrat, liberal, sosyal demokrat ve daha nice düşünce (ideoloji) sahipleri için de yapmış mıdır acaba? Yıllarca firavunların hüküm sürdüğü Mısır'da, yaklaşık 25 yıldır seçimle (!) cumhurbaşkanı (!) seçilen Mübarek (!) biri hala hükümferma iken, Allah bilir Hz. Musa misali olmak biraz sıktığı için olacak herhal, varsa eğer hıncını "düşene bir tekme de sen vur" kabilinden komünistlerden mi çıkarmak istemiştir acaba? Yoksam adı Hüsnü olduğu için onun hakkında 'hüsnü niyet' mi beslemektedir? İslam dünyası(!) böyle müftü(fetva veren)lere, böyle müçtehitlere sahip olmakla övünebilir ve de sırtı yere gelmez evelallah. En ciddi araştırmalara imza atan böyle üniversiteleri varken de her zaman gurur duyabilir. Eğer müslümanım diyenler ve de Müslümanların önüne alim ve de lider olarak düşenler, komünizmin İslam'a aykırılığı, İslamdışılığı noktasında gösterdikleri duyarlılığı, diğer batılı ve doğulu ideolojiler karşısında da gösterebilselerdi, o zaman bu fetvanın da bir kıymet-i harbiyesi olurdu. Kur'an'ın "müşrik ve kafirler" konusunda koyduğu, ilgili fetvada söz konusu edilen bu hükümler, sadece komünizmle ilişkilendirilip diğer şirk ve küfür olan ideolojiler o veya bu sebeple görmemezlikten gelinir ya da İslam'dan addedilmeye kalkışılırsa ve bir de üstelik ahı gitmiş vahı kalmış bir ideolojiye zamanı geçmiş, zamansız bir fetva verilirse kusura bakmayın ben de dalgamı geçerim ufaktan. Bırak Allanı seversen Yusuf, bak sana yalnız kargalar değil yusufçuk kuşları bilem gülüyor. Beni de güldürdün, gülümsettin. Allah cızırtını versin emi.
2) ……. Numune Hastanesi Plastik Cerrahi Servisi'nden Dr. M.E, Hıristiyan inancında kutsal bir yeri olan haçı kullanarak yapışık parmakları ayırmayı başardı. Kur’an-ı Kerim'deki Hz. İsa ile ilgili ayetlerden yola çıkarak, haç üzerinde biraz araştırma yaptığını belirten Dr. E., "Haçın yapışık parmak ameliyatında yardımcı olduğunu gördüm. Haçı parmakların üzerine bıraktıktan sonra, yapışık olan yeri haç şeklinde kesiyorum. Böylece parmaklar, tek seansta sorunsuz bir şekilde ayrılıyor. Böylece haç şekli de ilk kez bir Müslüman doktor tarafından ameliyatlarda kullanılıyor" dedi. [www.jurnalturk.com; 06/09/2007]
Şundan emin olun, bu memlekette birçok konuda sıkıntı yaşayabilirsiniz ama mizahi konu bulmakta hiçbir sıkıntı çekmezsiniz. İlk bakışta Anadolu'da bir ilçe ya da kasabaya yeni gelen doktorun 'filan ameliyat Dr. … tarafından başarıyla ilk defa uygulandı' cinsinden ahbap çavuş ilişkisi ile (para karşılığı olduğu da söyleniyor bazılarınca) yerel gazetelere reklam mahiyetinde 'dost ve müşterilerimize saygıyla ve önemle duyurulur' kabilinden bir habere benziyor sanki. Genelde bu tür haberler 'Türk doktorun büyük başarısı' diye servis edilirdi ama bu sefer işin içine dini bir simge (Allah'tan siyasal bir simge değil yoksa yassah hemşerim diyebilirdi birileri) girince doktorun Müslüman olduğunun altı çizilmiş. Fakat gelin görün ki -eğer haber metni aynen doğru kabul edilirse- bu Müslüman doktorumuz 'öküzün altında buzağı arama' kabilinden Kur'an'daki Hz. İsa ile ilgili ayetlerden yola çıkarak (!) vara vara, varılması mümkün olmayan haç'a varıyor. Romalıların bir cezalandırma usulü olarak kullandıkları çarmıha germe yönteminin Hz. İsa ile ilişkilendirilip sonrasında bir dini simgeye -haç- dönüştürüldüğü herkesin malumu iken sen kalk bunu Kur'an'da ara bul, tabii bulabilirsen. Bir nevi artı işareti olarak da tanımlanabilecek bir şekli, ameliyatta kalemle rahatça çizebilecekken 'haçı parmakların üzerine bırakmak' işi deyim yerindeyse tam bir şarlatanlık örneği. Artık yakında müslüman olmayan doktorlar da hilal, davud yıldızı, gamalı haç ve diğer dini-siyasal simgeleri de kullanırsa hiç şaşırmayın. Herhalde ilgili dinlerin yaygın olduğu ülkelerin medyası da fırsatı kaçırmaz, bu ve buna benzer haberlere yer verirler sayfalarında artıkın. Yapışık parmak ameliyatında kullanılabilen bir kesi şeklini, sırf insanların dikkatini çekmek için birtakım sembollerle, simgelerle ilişkilendirmek meslek ahlakıyla bağdaşır mı bağdaş mı karar sizin. Ha bir de unutmadan, yahu bu hıristiyan doktorlar bugüne kadar bu haç şeklini ameliyatlarda kullanmayı niye akledemedi diye de insanın aklına gelmiyor değil doğrusu.
3) Yıllardır 'Türkiye İranlaşıyor' propagandasıyla toplumsal kutuplaşmayı körükleyen çevreler şimdi de Malezya modelini manşetlere taşıyor. İddiaları yapay ve temelsiz bulan uzmanlar ise 'Laik ve demokratik bir ülke olan Türkiye'nin kendisi bir model. Benzetmeler anlamsız' diyor. Sivil Anayasa girişimini engellemek isteyen çevrelerin başlattığı 'Malezya' ve 'mahalle baskısı' tartışmaları tehlikeli bir kutuplaşmaya davetiye olarak değerlendiriliyor. Özellikle bir medya grubunun yürüttüğü 'Türkiye Malezya olacak' kampanyası toplumda gerginlik ve çatışma tehlikesi boyutlarına vardı. Ayırımcılık ve dinsel farklılığı körükleyen iddialar her gün manşetlere taşınıyor. [Star; 23/09/2007]
Suudi Arabistan, İran, Cezayir derken sonunda Malezya modelini de bulduk Allahıma şükür. Herhalde ileriki yıllarda Katar, Fildişi sahilleri, Patagonya modellerini de konuşup tartışıyor olacağız. Osmanlının son yüzyılında iyiden iyiye kendine olan güvenini yitirip kurtuluşu, izzet ve şerefi özellikle Batı'da (Fransa, İngiltere, Almanya, ABD) ve azcık da olsa Doğu'da (Sovyetler Birliği) arayan bu ülkenin erkmen'leri (erk-güç sahibi adamları) negatif anlamda ve de toplumu korkutmak amaçlı öyle veya böyle İslam'ın bir şekilde uygulandığı ülkeleri gündeme taşıdılar. Ülkenin rotasını-kıblesini ha babam de babam AB ya da ABD'ye çevirmişken, seksen yılı aşkındır bu uğurda darbe dahil her şeyi göze alan 'şu çılgın Türkler', zaman zaman onlardan yüz bulamadıkları, azar işittiklerinde ise başka dünyaların varlığından bahseder hale de geldiler zaman zaman. Hoş, 'beni almazsanız içinize, ben de alır bohçamı sizin hoşlanmadığınız adama kaçarım' diyen ya da 'aşık olduğu oğlanı kıskandırmak için başka erkeklerle gezip dolaşan ela gözlü mahalle dilberinin' tehdit-cilve karışımı halleri inandırıcı olmaktan da hayli uzak elbette. Dışarıya karşı tavrı bu iken, içeride ise toplumu manipüle etmek, istediği kıvama sokmak için oyun üstüne oyun, plan üstüne plan yapmakta bayağı hünerli devletlü zevat. Cumhuriyetin kazanımlarından bahsederlerken -ki haklıdırlar her rejimde olduğu bu sistem de taraftarlarına mal-mülk, makam-mevki ve daha nice şeyler kazandırmıştır- devletin 'âlî menfaatleri'nden söz ederken, insanın aklına niye birilerinin 'adi menfaatler'i geliyor doğrusu şaşırıp kalıyorum. Sistem içi mücadelede, belli beylik kavramlar üzerinden ve de onların ardına saklanarak yürütülen kavga, seyredenleri oyalıyor ya da yanıltıyor. Yıllar yılı 'istismar, takiyye, yobazlık, çağdaşlık, radikallik, aşırılık' kelimeleriyle ülkenin ekseriyetini karalayıp gözden düşürmeye çalışırken aslında kendilerinin de bu kelimelerle malül olduklarını gizleyip hedef saptırdılar. Öyle ya, onlara ne yapsalar yakışırdı, kim onlara yan gözle bakabilirdi ki, alimallah adamın feleğini şaşırtıp doğduğuna doğacağına pişman ederlerdi. Fakat gelin görün ki sürgit insanları nasıl, neyle korkutup çekip çevireceksiniz, dolma üstüne dolma yutturacaksınız. Ya bir gün uyanır ve etrafında dönüp duran dolapları fark ederse. Yıllar yılı laiklik, çağdaşlık, kamusal alan, cart curt deyip her türlü eza ve cefayı reva gördüğünüz insanlar bir gün sizin tabirinizle 'kalelerinizi' zorlarsa ne yapacaksınız? Kendi isteği ve iradesi ile İslami şekilde örtünen bayanlara on yıllarca "can'a kast ve ırza tasaddi" dışında her türlü 'devlet baskısı'nı reva gördüğünüz ortada iken, muhtemel bir 'mahalle baskısı'nı mı dilinize pelesenk edeceksiniz? (Türkiye'de mahalle baskısı tartışmaları devam ederken üniversitelerdeki başörtüsü yasağı artarak devam ediyor. Gazi Üniversitesi'ne bağlı fakültelerde öğrencilerin derslere peruklu olarak girmeleri de yasaklandı. Milliyet, 26/09/2007) Ulusalcı bir refleksle atıp tuttuğunuz AİHM'den 'yetiş ya şeyhim' diyerek medet mi umacaksınız? Fıtri (yaradılışa uygun) ve de Allah'ın emri olan başörtüsünün yaygınlaşacağından korkuyorsunuz ama İslami ölçülere uygun örtünmenin kadına, dolayısıyla erkeğe ve de topluma sağlayacağı kazanımları bilerek ya da bilmeyerek göz ardı ediyorsunuz. Laik cumhuriyetin -dilerseniz bu terkibe 1. cumhuriyetçi iseniz hiçbir şey ilave etmeyebilirseniz, 2. cumhuriyetçi iseniz yahu bunun tadı tuzu yok diyerek demokrasi, liberalizm tuzu, biberi de katabilirsiniz- kazanımlarından ziyade kaybedimlerinden bahsetmenin vakti zamanı gelmedi mi hala? Sakın, gerek bu ülkede ve gerekse dünyada laik ve demokrat sistemler, "Allah'tan korkmaz, kuldan utanmaz", yalnız dünya hayatının güzelliklerine gözlerini dikip bencil ve haz endeksli insan tipi üretiyor olmasın? Yaratılış amacını unutan, yeryüzünde "kan döküp bozgunculuk yapan", kendini Allah'tan azade (özgür) zannederken kendi nefsine (istek ve arzularına) ya da başka kullara kulluk yapan insanlara, ne bu dünyanın kaynakları yeter, ne de asırlar geçse de kan ve gözyaşı diner. İran İslam inkılabını takip eden günlerde bu ülkede "ya İran rejimini bize ihraç ederse" diye bir korku vardı, malum korkular üreten cenahta. O yıllarda tek tv kanalı olan TRT'de eli yüzü düzgün tek haber proğramı olan '32. gün'de Mehmet Ali Birand dönemin İran Dışişleri Bakanı'na aynı soruyu yöneltiyordu. Cevap düşündürtücü ve de şaşırtıcı idi, ama kızaracak, utanacak yüzü olanlar için. Mealen dedi ki cevap veren yetkili "Ne münasebet, ne demek devrim ihracı (İran kilimi ve kavunu filan olsa hadi neyse-not: bu benim eklentim), siz Osmanlı gibi yüzyıllarca hüküm sürmüş büyük bir devletin tecrübesine, birikimine sahip insanlarsınız." Garibim bilmiyor ya da dili varıp söyleyemiyor bizimkilerin 1923'ü milad olarak kabul edip ondan evvelini yallah tarihin çöplüğüne attığını. Yeri gelmişken aynı Mehmet Ali Birand, AB ile müzakerelere başlama kararı verildiği gün AB'nin ne kazandıracağı, ne anlama geldiği ile ilgili bir soruyu "Artık bu ülkede insanlar kırmızı ışıkta duracak, yeşilde geçecek" diye bir cümlede özetleyivermişti. Bir insanın kendini ve toplumunu aşağılaması, aptal yerine koyması daha nasıl olur anlayan varsa beri gelsin. Bu ülkenin insanları cahil, aptal muamelesi görmek, hak etmek için ne yaptılar aklım bir türlü almıyor. 1923'lerde toplanıp "Düşündük, taşındık. Sizin için cumhuriyeti seçtik, en uygun olduğuna karar verdik" diyenler aradan 80 küsur yıl geçmesine ve de 'on yılda onbeş milyon genci baştan yaratmış (!)' olmalarına rağmen hala "ulen, bu toplumun önünü koyverirsen ya davulcuya (İslam'a, şeriat'a, irtica'ya) ya da zurnacıya (bölücülüğe, kürt milliyetçiliğine, komünizme, vs.) kaçar" diye "koruma ve kollama" vazifesini bihakkın yerine getirmeye çalışıyorlar. Onlar olmasa halimiz ne olurdu mazaallah. İran, Suudi Arabistan, Cezayir, Malezya, Sovyetler Birliği (hoş o şimdi aramızda yok, toprağı bol olsun) ve daha bilmem dünyada ne kadar ülke varsa oluverirdik ama herhalde bir kendimiz olmazdık. Bu kafa yapısıyla, bu gidişle de olacağa da benzemiyoruz, "çıkmadık candan -ya da Allah'tan ümit kesilmez" temennisini de ilave etmeyi unutmadan.
4) Çılgın konuşma. Bush'un gözünün içine baka baka hakaret etti. İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad, Birleşmiş Milletler(BM) Genel Kurulu'nda tarihinin en gergin konuşmasını yaptı. Başkan G.W.Bush, Fransa Cumhurbaşkanı Nicholas Sarkozy ve batılı liderlerin gözlerinin içine baka baka "Şeytana uymaktan vazgeçin" dedi. Nükleer deneyimi başka ülkelere vermeye hazır olduklarını ifade eden Ahmedinejad, ABD ve Avrupa halklarının da siyonist baskıdan kendileri sayesinde kurtulacağını ima etti. …"Dünya milletleri uyanmıştır. Dünya halkını düzeltmeye çalışmak yerine kendinizi düzeltin, kendi halkınıza hizmet edin. Dünya milletlerinin size ihtiyacı yok. Şeytana uymaktan vazgeçin, artık Allah'a teslim olun. …Hz. Mehdi, (Şiilerin 12. imamı) Mesih (Hz. İsa) ile birlikte tekrar dünyaya gelerek, dünyayı adaletle dolduracak." [www.hurriyet.com.tr; 26/09/2007]
Çılgın konuşma deyince hatırıma yine 'şu bizim çılgın Türkler' geldi. Acaba böyle çılgın bir konuşmayı onlar da yapabilir miydi? Gerçi onlar daha çok ülke içinde çılgınlık yapmayı yeğliyorlar nice yıldır. Artık 'yedi düvel'e karşı koymuyorlar yani harici bedbahtlardan kurtuldular. Fakat heyhat, bu dahili bedbahtlar var ya onlar için darbe, muhtıra (elektroniği de dahil), süreç de sahneye konsa bir türlü kurtulamıyorlar. AB'ye, ABD'ye inandırıcılığı olmayan tepkiler verseler de çılgınlıkları daha çok 'Kurtlar Vadisi Irak' gibi filmler ve 'Metal Fırtına' gibi hayal mahsülü kitaplarla sınırlı. Devletin kurucu partisi genel başkanı'nın ifadesiyle "Türkiye'nin ihtiyacı olmayan" (!) bu Ahmedinejad, Bush'un karşısında el bağlayıp iki büklüm ve de süklüm püklüm bir vaziyette "bir emrin var mı sayın Prezidınt Buş" diyeceği yerde "gözlerinin içine baka baka hakaret etmiş"miş. Ne zamandır hakkı, hakikati bir zalimin yüzüne söylemek hakaret olarak değerlendirilir oldu, bilen varsa beri gelsin. Ha bu arada yeri gelmişken belirteyim. Vuku bulmasından bu yana İran İslam Cumhuriyeti ve onun kurucu lideri hakkında hiçbir fırsatı kaçırmadan yalan yanlış her türlü çirkin haberi yıllardır yazan, bir çeşit yarı resmi gazete hüviyetindeki Hürriyet'in sahibi ve yayın kurulu olmasa bile, okurları ulusalcılık, kuvvacılık yeni trend olalı -İran'a ve onun liderinin sahip olduğu dünya görüşüne itibar etmeseler de- Ahmedinejad'ın bu onurlu, dik duruşuna (kimilerine göre bu diklenmek demekmiş) hayranlıklarını gizleyemiyorlar. (Genelde hürriyet.com.tr yayın politikasına aykırı olmayan yorumların onaylandığı Hürriyet İnternette, okurlar Ahmedinejad'a övgü yağdırdı. www.haber10.com, 26/09/2007) Gelelim Ahmedinejad'ın sözlerine. Yahu bu Ahmedinejad da bir hoş. Sen kalk "Büyük Şeytan"ın ve dostlarının bütün hışmını, öfkesini üzerine çek. Yahu kardeşim senin neyine gerek bu zalimlere hak sözü söylemek, onları uyarmak. Git sen kapitalizmin mabedi mesabesindeki New York borsasının açılışını yap. (ABD'deki temaslarını sürdüren Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, bu kapsamda dünya finans piyasalarının merkezi, kapitalizmin kalesi ve kalbi sayılan Wall Street'te New York Borsası'nın açılış gongunu brokerların alkışları arasında çaldı. www.hurriyet.com.tr, 26/09/2007) Yok mu senin ABD'de çoluk çocuğun. Git onların ziyaretine. Ne diye İslam'dan ölesiye nefret edenlerin alay, tahkir ve eziyetlerine uğrayasın, alkış almak varken. (ABD Columbia üniversitesi rektörü Lee Bolinger, Ahmedinejad'ı kürsüye davet ederken "dar kafalı ve gaddar bir diktatör" diye tanıttı. www.habervitrini.com, 26/09/2007) Ne diye yalnız kalmak ve de türlü baskı ve tehditleri göğüslemek pahasına İslam'ın izzetini, şerefini savunuyorsun. İslam'ı laik-kapitalist-demokratik dünya görüşüyle te'lif etsene. İslam'ı tanınmayacak hale getirip Batı'nın (ve de Doğu'nun) küresel çıkarlarına amade kılsan ya. BOP, GOP gibi emperyalist projelerde ortak olup Ortadoğu'ya, İslam Dünyası(!)na laik-demokratik-kapitalist model ülke olsana. (Birleşmiş Milletler'deki, "Demokrasi Forumu"nda Başbakan Tayyip Erdoğan, 5 dakikalık kısa bir konuşma yaptı. Metne bağlı olmadan yaptığı konuşmada, terörle topyekün mücadelenin önemine işaret etti. Erdoğan'ı dikkatle dinleyen Bush, konuşmasının ardından iki sıra yanında oturan Erdoğan'ın elini sıkarak, "Türkiye'deki seçim sonuçlarından memnuniyet duydum. Tebrik ederiz. Türkiye'de demokratik sistemin işleyişinden memnuniyet duyuyoruz" dedi. Sabah, 27/09/2007) Espri bir yana Ahmedinejad'ım, şu sözlerin gerçekten altına imza atılacak ve alkışlanacak cinsten. "Dünya milletleri uyanmıştır. Dünya halkını düzeltmeye çalışmak yerine kendinizi düzeltin, kendi halkınıza hizmet edin. Dünya milletlerinin size ihtiyacı yok. Şeytana uymaktan vazgeçin, artık Allah'a teslim olun." Bu sözün Kur'an'ın özüne, esprisine ve de Hz. Peygamber'in pratiğine uyuyor. Fakat sonraki sözün maalesef uymuyor, zıt düşüyor. "Hz. Mehdi, (Şiilerin 12. imamı) Mesih (Hz. İsa) ile birlikte tekrar dünyaya gelerek, dünyayı adaletle dolduracak." Kusura bakma ne Hz. Mehdi diye biri mevcut, ne de o ve Mesih tekrar dünyaya gelmeyecek. Dünyayı zulümden kurtarıp adaletle dolduracak ise senin deyiminle "Şeytana uymaktan vazgeçip, artık -ve yalnızca- Allah'a teslim olan" muvahhid Müslümanların cehdidir, çabalarıdır, gayretleridir. Ötesine inanmak veya beklemek yakışmaz sahih iman sahibi mü'minlere. Allah'ın eli (yardımı) da elbette böyle kullarına ulaşıcıdır. Kendini ve İran'lı Müslümanları, Şia inancının Kur'an'a ve Hz. Peygamberin sahih sünnetine aykırı olan şeylerinden arındır, Şia mezhebinin boyasıyla değil Allah'ın boyası ile boyan. O zaman sen ve senin gibiler, ölse öldürülse bile, galip sayılır bu yolda, mağlup dahi olsa. Yeter ki sen, siz, biz yani hepimiz topyekün "sahih iman ve salih amel sahibi birer mü'min" olarak Allah'ın yolu'ndan ayrılmayalım. Ölüm bizi bu yolda bulsun Mahmudum, Ahmedim ve de Nejadım.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...