Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 346 | Ekim  2007

                   

 

 


                           

BİR YÖNTEM
Siyasi Yorum Nasıl Yapılır?

M. Kürşad Atalar

Siyasi yorum yapabilmek için, basit ifadeyle, önce 'siyaset'in, daha sonra da, siyaseti belirleyen dinamiklerin ne olduğunu bilmek gerekir. Bu, siyasal yorumcunun, sağlıklı bir siyaset 'tanım'ı yapmasını ve ardından da, siyasal yapıların özelliklerini ve işlevlerini bilmesini gerektirir. Bu nedenle, konuyu iki ana başlık altında inceleyebiliriz.
Siyaset Nedir?
Siyaset, çok tartışılan ve çok-boyutlu bir kavramdır. Kavramın anlam dünyasına ilişkin olarak, herhangi bir lügatte veya makalede geniş izahlar bulmak mümkündür. Kelimenin kökü, Arapça'da se-ye-se mastarından gelir ve genel manada 'idare etmek' anlamını haizdir. Fakat yalın anlamının ötesinde kavramlaşma sürecinden geçen terim, pek çok yan ve alt anlamlar da kazanmıştır. Arapça'da atın bakımı, tımarı ve eğitilmesi ile ilgilenen 'seyis' metaforu, kelimenin bazı yalın anlamlarını karşılamak için kullanılan iyi bir örnektir. Seyis, siyaset diline tercüme edildiğinde, yöneticiye karşılık gelir; halk ise, tımar edilecek atı karşılar. Bu mecazdan yola çıkarak, siyasetin, evvel emirde, 'yönetim' ile ilgili olduğu söylenebilir. Ancak, 'siyaset' kavramının anlam alanı çok geniştir ve bu alanın içine bir çok alt-anlamlar da girer. Bu açıdan bakıldığında, 'siyaset' kavramına iki farklı açıdan yaklaşmak mümkündür: 1) Kurumsal açıdan, 2) Fonksiyonel açıdan. Kurumsal yaklaşımda, siyaset 'devlet'in veya onun kurumlarının özdeşi olarak görülür. Buna göre, bir eylemin, oluşumun veya yapının, siyaset alanı içinde değerlendirilebilmesi için, o faaliyetin mutlaka devletin kurumsal çerçevesi içerisinde (veya onunla ilgili olarak) gerçekleştirilmesi gerekir. Bir bakıma, o faaliyet 'resmi' olmalıdır. Fakat fonksiyonel yaklaşımda, 'işlevler'e bakılır. Bu yaklaşımda 'iktidar' kavramı üzerinde çok durulmuştur. Bu kavram temelinde yapılan tanımlarda, "iktidarın elde edilmesi ve paylaşılması ile ilgili her türlü süreç" siyasi vasfını alır. Buna göre siyasal hareketler, partiler vs. de siyaset yapıyordur, kişilerin üzerinde iktidarını tesis etmek isteyen bir grup lideri de 'siyaset' yapıyordur. İkinci 'işlevsel' tanım, 'karar-alma süreçleri'yle ilgilidir. Buna göre, toplum ve devleti ilgilendiren kararlar 'siyasi' olarak nitelendirilebileceği gibi, bir şirketin veya birliğin geleceği ile ilgili alınan kararlar da 'siyasal'dır. Üçüncü tanım, 'kaynakların tahsisi' kavramı etrafında şekillenir. Buna göre, siyaset, toplumdaki kıt kaynakların en optimal düzeyde, vatandaşlar arasında dağıtılmasıyla ilgili bir alandır. Burada siyaset, ekonomik açıdan tanımlanır. Dördüncü tanıma göre ise, siyasetin temelinde 'çatışma' (veya 'çelişki') kavramı vardır. Buna göre, insanların çıkarları asla tam manasıyla uzlaştırılamaz ve bu çıkarların bir şekilde çatışması kaçınılmazdır. Fikir çatışmalarının dahi temelinde bu uzlaşmazlık durumu vardır. Liberaller, 'çatışma çözümleme' yöntemi dedikleri, pazarlık esasına dayalı yöntemlerle bu 'çelişki'yi gidermeye çalışırken, sosyalistler, çatışmanın, tarihin özü olduğunu söylerler ve tarih sürdüğü sürece, çatışmanın nihai manada bitmeyeceğini savunurlar.
Dikkatli bir gözle bakıldığında, bu tanımların özellikle 'yönetim' ve 'iktidar' olgusu etrafında şekillendiği görülecektir. Dolayısıyla, 'siyaset'ten bahsedilen bir yerde, bu iki kavramı hatırlamak yerinde olacaktır. Ayrıca, daha rafine bir tanım olarak, siyasetin, 'çokluk' ve 'emretme' vasıflarının bulunduğu her durumda söz konusu olduğu da söylenebilir. Çünkü siyaset, sonuçta 'bireysel' bir şey değildir. Esas itibarıyla 'toplum'la ilgilidir. Aynı şekilde, bir 'emretme' veya 'yönlendirme' olgusunun olmadığı yerde de, siyasetten bahsedilemez. Buna göre, kişilerin bireysel eylemlerinde siyasallık özelliği aranmayabilir, fakat 'emretme' olgusunun söz konusu olduğu 'çokluk' durumlarında 'siyasallık' aranmalıdır.
Bu tanımlar içerisinde, "bir kişinin, karşıtları istemediği halde, kendi isteğini onlara kabul ettirebilmesi" olarak tanımlanan 'iktidar' kavramının önemine de değinmek gerekmektedir. Sadece insanlar değil, ideolojiler de, 'iktidar'ı bir araç olarak görür ve ona sahip olmak isterler. Hatta bu durum, bir aşırılık halini aldığında, iktidar kendi başına bir 'amaç' olur. Nietzsche'nin 'iktidar istenci' kavramı tam da buna denk gelir. Ancak konuya 'normal' sınırları içinden bakıldığında da, bu kavramının, siyaset olgusunun özünde olduğu görülebilir. Her düşünce sistemi, ideoloji ve din, kendi amaçları açısından iktidarı talep eder. Nitekim tarih boyunca, devletler, siyasal iktidarı temsil etmişlerdir ve savundukları değerlerin yüceltilmesi için de 'güç' kullanmışlardır.
Durum, Müslümanlar açısından da farklı değildir. Esas itibarıyla Allah'ı razı etmek amacıyla hareket eden Müminler de, tarih boyunca, siyasal gücü elde etme yönünde çaba göstermişlerdir. Kimi peygamberler bu imkana kavuşmuş ve Allah'ın hakimiyetinin tesisi amacı doğrultusunda iktidardan yararlanmışlardır. Hz. Muhammed (as) da, aynı şeyi yapmış ve Medine'de kurduğu devlet (veya siyasal iktidar), hakimiyet alanını zamanla genişletmiş ve O'nun yaşadığı dönemde, bütün Arabistan İslam'ın egemenliğine girmiştir. Daha sonraki dönemlerde de, siyasal gücün, Şeriat'ın hükümlerinin icrası açısından gerekli olduğunu bilen Müslümanlar, bu konuda hassasiyet göstermişlerdir. Elbette ki zaman içinde kurulan devletlerin 'İslamilik'leri sorgulanmıştır, ancak bizatihi siyasal iktidarın gerekli olup-olmadığı meselesi, (modern dönemdeki bazı batıcı aydınlar hariç) tartışma konusu yapılmamıştır. Bu vakıayı da göz önünde tuttuğumuzda, karşımıza şöyle bir tablo çıkar: "siyaseti anlamak için, 'iktidar ilişkileri'nin bilinmesi zaruridir."
Bu ise, şu manaya gelir: gerek gruplar, gerekse devletler bazında, iktidar ilişkileri belirleyicidir. Yani insanlar, amaçlarına ulaşmak için iktidarı talep eder ve eline geçirdiğinde de, onu kullanır. Bu kullanım, esas itibarıyla, bir tarafın kazanması durumunda, diğerinin kaybetmesi şeklinde sonuçlanır. Bu ise, şu demektir: iktidar, doğası gereği, 'total' olmak durumundadır. Bu, en küçük siyasal birimler için söz konusu olduğu gibi, küresel-sistem için dahi geçerlidir. Yani, dünyada çoklu değil, esas itibarıyla, tek-merkezli bir iktidar yapısı vardır.
Buraya kadar anlattıklarımızı, şu şekilde özetlemek mümkündür: Siyaset, toplum hayatında kaçınılmaz bir olgudur. Aslında her insan, Aristo'nun dediği gibi, bir nevi 'siyasal hayvan'dır. Siyasetten uzak olduğunu söyleyenler bile, bir biçimde siyasetle ilgilidirler. Siyasetten uzak durmak isteyen kişinin, ekmek fiyatlarının artmasına itiraz etmesi bile 'siyasi' sonuçları olan bir davranıştır. Çünkü ekmek fiyatının artması, onun geçimini zorlaştırıcı bir etkide bulunacaktır. Bu nedenle, toplum yaşamında, siyasetin (veya siyasal kararların) etkilemediği insan yoktur. Ayrıca ve daha önemlisi, her iddia veya ideal sahibi kişi, bu iddia veya idealinin yayılmasını, başkaları tarafından da benimsenmesini ister. Bu ise, ister istemez, fikrin 'toplumsallaşması' sürecini doğurur. Bu süreç eğer gelişerek devam ediyorsa, sonuçta bu fikir, 'iktidar'ı talep edecektir. Bu nedenle, "Şeytan'dan ve siyasetten Allah'a sığınırım" sözünü söyleyenlerin bile, 'siyaset' alanından ayrı kalabilmesi mümkün değildir. Bu kişilerin sadece siyasetle ilişki 'tarzları' değişebilir, ama siyasetle 'ilişkili' oldukları vakıası değişmez.
'Siyaset' olgusunu bu şekilde tanımlamak, Müslümanın, "bu dinin siyaseti ibadet, ibadeti siyasettir" sözünü anlamasını kolaylaştıracaktır. Böylece dinin bir yaşam tarzı olarak görülmesi de kolaylaşacaktır. Peşi sıra, bu yaşam tarzının, gerekli şartları ve imkanları bulduğunda yayılması için çalışmak (yani cihad) gündeme gelecektir.
Siyasal yorum yapabilmek için, işte 'siyaset' olgusunun bu yönlerini bilmek gerekir. Bundan sonraki aşama ise, siyasal olgunun 'mahiyeti'yle ilgilidir. Burada da, bir yöntem çerçevesinde değerlendirme yapılmak durumundadır. Buna "yapıların özünü anlama yöntemi" diyebiliriz. Şimdi bu yöntemi izah edelim:
Yapılar ve Özellikleri
Siyasi bir yorum yapabilmek için, vakıanın doğru analizi gerekir. Bunun için ise, 'yapının' bilinmesi lazımdır. Malum olduğu üzere, yapılar, belli 'işlevleri' yerine getirmek üzere kurulurlar. Buna 'yapıların amaçları' da denir. Her yapı, bir amacı gerçekleştirmek için tesis olunur. Bu amaç, o yapının formunu da belirler. Örneğin oturmak için yapılan bir binanın asli işlevi, barınma ihtiyacını gidermektir. Fakat her bina böyle değildir. Nitekim, resmi binalar, devlet yapısının idamesi için, kendi özel amaçlarını gerçekleştirmek üzere kurulurlar. Parlamentolar, milletvekillerinin barınma ihtiyaçlarını karşılamak üzere değil, toplumsal yaşamın devamını sağlayacak kararların alınması için kurulurlar. Bu amaçla kuruldukları için de, bu amaca uygun bir forma ve dizayna sahiptirler. Hiçbir parlamento binası, mesken tipinde yapılmaz. Bunu belirleyen şey de, bu yapıların işlevleridir.
Bu yöntemi, siyasal yorum teknikleri alanına da rahatlıkla uygulayabiliriz. Dünyada olup-bitenleri anlamak için, amacını ve işlevlerini bilmemiz gereken yapı, 'küresel-sistem'dir. Evvela, bu sistemin yapısal özelliklerini ve sistemin işleyişindeki dinamikleri bilmek gerekir. Bu konuda yeterli bilgi sahibi olmadan, ne siyasal gelişmeleri gereğince yorumlayabilmek ne de isabetli yorumlar yapabilmek mümkündür. Burada şu hususların bilinmesi gerekir: Küresel gücün iktidarı, bölgesel veya yerel güçler üzerinde, şu veya bu şekilde bir etkide bulunur. Bu, 'sömürü' şeklinde de tecelli edebilir, ekonomik ambargo formunda da görülebilir. Bunun nedeni iktidarın, onu temsil eden devlette toplanmış olmasıdır. Ve bu iktidar, kendisini somut olarak göstermek ister. Bu ise, küresel olmayan güçlerin, bir şekilde, bu güce bağlı (veya bağımlı) olması sonucunu doğurur. Bağlanmaya (veya itaate) itiraz edenler ise bedel ödemeye hazır olmalıdırlar. Küresel güç, iktidarına itiraz edenleri, gerekli gördüğü şekilde ve oranda cezalandırmak da ister.
Şimdi bu sözlerimizi, iki örnek üzerinde (Türkiye ve İran) açıklamaya çalışalım: Türkiye, küresel gücün otoritesine ciddi bir itirazı olmayan ve küresel sisteme entegre olmuş bir devlettir. Her ne kadar diğer ulus-devletler gibi 'bağımsız' olduğunu iddia etse de, küresel sistemin önemli kurumları aracılığıyla (BM, IMF; Dünya Bankası, NATO v.d.) küresel güce 'bağlı' bir devlettir. Bu bağlılığı şöyle yorumlamak gerekir: Türkiye, her kararında küresel güce danışmak zorunda değildir. Önemli olan, küresel gücün çıkarlarına uygun hareket etmektir. Bu konuda Türkiye'nin köklü bir itirazı olmadığı gibi, bu yönde ciddi bir icraatı da olmamıştır. Bunun örnekleri çoktur. Kıbrıs Harekatı veya Irak Operasyonu sırasındaki Tezkere Krizi gibi hadiselerde dahi, bu kural bozulmamıştır. Çünkü gerek Kıbrıs Harekatı'nda, gerekse Tezkere Krizi'nde Türkiye'nin icraatları, köklü bir muhalif politikadan değil, spontane gelişmelerden kaynaklanmıştır. Bunu, konuyu yakından takip edenler bilmektedir. Nitekim Tezkere Krizi'nde Türkiye'nin Amerika ile arasının bozulacağını, hatta Irak'tan sonra sıranın Türkiye'ye geleceği yorumunu yapanlar, yanılmışlardır. Bir süre sonra, Türkiye, 'stratejik ortağı' ile arasını düzeltmiştir! İran'a gelince, burada farklı bir durum vardır. Küresel güç, burada, muhalif duruş sergileyen bölgesel bir gücü cezalandırmak istemektedir. Bunun için Devrim'den beri, çeşitli kereler ambargolar da uygulamışlardır. Son nükleer silah krizinin de özünde, İran'ın cezalandırılması amacı yatmaktadır. Bu örneğin 'farklı' olmasının nedeni, İran'ın ideolojik gerekçelerle, küresel güce direnmesidir. Yani İran, 'riski' göze alabilmiştir. İşte mesele de zaten burada düğümlenmektedir. Küresel güç, türlü baskı ve oyunlarla, diğer devletlerin bu yola girmemesi için çalışmaktadır. Birkaç istisna hariç, gücü oranında da bunu başarmıştır. Fakat İran, başka bir 'dinamik' yüzünden, bu riskli yolu tercih etmiştir. İşte bu dinamik, iyi bilindiği taktirde, konuyla ilgili yorum da isabetli yapılabilecektir. İran, Devrim'le birlikte ülkede hakim olan ideolojisi gereğince, (aslında 'ister-istemez') Amerikan-karşıtı bir ülke olmak durumundadır. Çünkü bağlı olduğunu ilan ettiği İslam, zalime karşı boyun eğmemeyi öğütlemektedir!
Küresel sistemin analizinde bilinmesi gereken bir diğer husus da, ulus-devletlerin 'bağımsızlık' iddialarının boş olduğudur. Çünkü eğer küresel bir sistem varsa, küresel bir güç de vardır. Küresel bir güç varsa, bunun etkileri de küresel olacaktır. Yani bu güç, etkisini, diğer devletler üzerinde, öyle veya böyle hissettirecektir. Hal böyle olunca, 'bağımsızlık' kavramının içi zaten boşalmış olmaktadır. Ayrıca küresel gücün, istihbarat faaliyetleri ve ekonomik yıpratma politikaları da göz önünde tutulduğunda, ulus-devletlerin 'bağımsızlık' iddialarına itibar edilmesi zaten mümkün değildir. Dahası, 'küreselleşme' olgusu da hesaba katıldığında, artık dünyada, kendi başına hareket etmenin mümkün olmadığı açıkça görülür. Nitekim, son yıllarda, 'bağımsızlık' kavramından çok, 'karşılıklı bağımlılık' kavramı kullanılır olmuştur ki, bunun nedeni de, dünyanın her bakımdan giderek küçülmesi ve 'küresel bir köy'e dönüşmesidir. İşte bu 'dinamikler'in de göz önünde tutulması durumunda, isabetli yorum yapabilmek kolay olacaktır.
Küresel sistemin işleyişinde 'işlevi' olan bir başka unsur da, 'sivil toplum örgütleri'dir (STK veya NGO). Bilinmelidir ki Yeşil Barış Örgütü, Uluslararası Af Örgütü, Savaş Karşıtları vb. örgütler de, esas itibarıyla, küresel-sistemin işleyişine katkıda bulunmaktadırlar. Dünya görüşleri ve hedefleri Batılı değer yargılarına endeksli bu örgütlerin katkısı 'dolaylı' yoldan olsa da, bunlar, küresel-sistemin 'uzun-vadeli' amaçlarına hizmet etmektedir. Çünkü bu örgütler, sistemin yanlışlarını hatırlatarak, küresel sistemin bir nevi 'iç denetleyicileri' işlevini görmektedirler. Örneğin Yeşil Barış Örgütü'nün 'çevrenin korunması' yönündeki hassasiyetinin temelinde, Batı'daki post-modern söylemin izleri vardır. Buna göre, çevre, hiçbir ekonomik amaç için tahrip edilemez; çünkü çevre, hayatın devamı için vazgeçilmez bir unsurdur ve tabii ki "hayat kutsaldır." Bu temel yaklaşımın bir benzeri de, Irak Operasyonu sırasında dünya çapında gösteriler düzenleyen 'Savaş Karşıtları' örneğinde görülmüştür. Bu dönemde "savaşa hayır" kampanyaları düzenleyenlerin hareket noktaları da yine, "yaşamın kutsallığı" kavramı olmuştur. Buna göre, artık insanlar, "vatan uğrunda" vs. ölmeyi kabul etmemekte; petrol, iktidar vs. için kişilerin veya ülkelerin yaşamlarına kast edecek operasyonları 'gayr-i meşru' kabul etmektedirler. Burada 'yaşamın kutsallığı', artık 'statükonun devamı' anlamına gelmektedir!
İsabetli yorum yapabilmek için, küresel sistemin dayandığı temel kavramların da bilinmesi gerekmektedir. Bilinmelidir ki, küresel sistemin merkezi kavramları (self-determinasyon, adil paylaşım, bağımsızlık, vb.) modernitenin eril kavramlarından (demokrasi, özgürlük, insan hakları, eşitlik vb.) türetilmişlerdir ve bunlar, küresel sistemin meşrulaştırma araçlarıdır. Bu nedenle, bu kavramların özüne vakıf olunması da, isabetli yorum yapmak açısından önemlidir. Ayrıca sistemin işleyişindeki, hukuki/siyasi kavramlar da bilinmelidir. Örneğin 'self-determinasyon' ve 'iç işlerine karışmama' gibi kavramların uzanımlarıyla birlikte bilinmesi gerekir. Eğer bir kişi, bu kavramlar konusunda da sağlam bilgilere sahip değilse, küresel güçlerin, BM'nin ve AB gibi bölgesel güçlerin politikalarını anlamakta zorlanır. Nitekim, yeni dönemde Clinton Doktrini'yle birlikte, 1945'ten beri BM'de geçerli olan 'ülkelerin iç işlerine karışmama' ilkesinin, bu kez 'özgürlük' ve 'insan haklarının savunulması' adına askıya alınabileceği, Somali ve Yugoslavya müdahaleleri sırasında görülmüştür. Bu doktrin değişikliğini bilmemek, küresel ölçekte önemli sonuçları olan hadiseleri yorumlama noktasında da, doğal olarak, sıkıntılar doğuracaktır.
Nihayet, küresel dinamiklerin zaman içinde gösterdiği değişimler de bilinmelidir. Bu konuda basiretli bir bakış sahibi olabilmek için ise, küresel-çaplı gelişmelerin iyi takip edilmesi ve olaylar arasındaki ilişkilerin doğru kurulması gerekir. Örneğin Soğuk Savaş döneminin niçin kapandığını anlamak için Sovyetler Birliği'nin II. Dünya Savaşı'ndan sonra ve özellikle de 1980'li yıllarda yaşadığı ekonomik ve siyasi krizleri bilmek gerekir. Aynı şekilde 11 Eylül Hadiseleri'ni anlamak için de, 1990'lı yılların başından itibaren ortaya atılan 'Medeniyetler Çatışması' veya 'Tarihin Sonu' gibi 'ideolojik' tezlerin iyi bilinmesi gerekir. Bu tezler iyi okunduğunda, Büyük Ortadoğu Projesi gibi kapsamlı planların amaçlarını ve akıbetini de isabetli bir şekilde değerlendirmek mümkün olabilecektir.
Özetle, siyasi yorum yapabilmek için, vakıanın bütün yönleriyle tahlili ve sağlam bilgi gerekmektedir. Siyasi yorumlardaki isabetliliğin düşük olmasının nedeni, denkleme etki eden değişkenlerin sayıca çokluğudur. Bu değişkenler ne denli iyi analiz edilebilirse, siyasi yorum da o oranda isabetli olacaktır.
Şimdi buraya kadar izah ettiğimiz yöntemimizi bir örnek üzerinde uygulayalım:
Örnek: Amerika-İran Gerginliği Nereye Varır?
Burada öncelikle temel dinamikleri belirlemek gerekir. İlk sorulması gereken soru da şudur: Amerika, İran'ı niçin bir 'hedef' olarak görmektedir? Bu sorunun cevabını verebilmek için, Devrim yıllarına kadar gitmek lazımdır. İran, bölgenin önemli bir ülkesidir ve Devrim'den sonra, Amerikan çıkarlarına aykırı bir duruş sergilemektedir. Belki bundan daha önemlisi, İran'ın 'imajı'yla ilgilidir. İran'ın muhalif duruşu, küresel-sistemin orta ve uzun vadeli çıkarlarına tehdit oluşturduğu için, Devrim'den sonra, ABD, İran'ı kuşatmak için bir çok yol denemiştir. Son BOP projesinin hedeflerinden biri, belki de en önemlisi, İran'dır. Çünkü İran, Batı'ya (ve moderniteye) meydan okuyan bir ülke imajı vermektedir. Bu, potansiyel olmakla birlikte, 'ciddi' bir tehdit unsurudur. İşte Amerika'nın İran'a yönelik tavrını belirleyen temel saik budur. Bu bilinirse, Amerika ile İran arasındaki gerginliğin nedeni, esas itibarıyla bilinebilir. Bu değerlendirmenin yapılması, Amerika'nın İran'a (veya İslam dünyasındaki başka her hangi bir ülkeye) nasıl baktığını da doğru teşhis etmeye yarayacaktır.
11 Eylül Hadisesi'nden sonra İran'ın hedef tahtasına yerleştirilmesi daha kolay olmuştur. 11 Eylül, 'haydut' ülkelerin tedip edilmesi için iyi bir fırsat sunmaktadır! İşte Amerika'nın İran'a yönelik yeni atağının ardında bu dinamikler vardır. Bu durumun farkında olan İran, tedbir olarak Ahmedinecad gibi bir 'radikal'i iş başına getirmiştir. Çünkü Hatemi gibi 'ılımlı' bir lider, risklerin arttığı bu dönemde, kitleleri seferber edebilecek bir 'söylem'i kullanamaz. Fakat 'radikal' Ahmedinecad, Amerika'nın muhtemel bir operasyonunda, İran halkını, Humeyni dönemindekine benzer şekilde, kenetleyebilir. Ayrıca nükleer programın devamı da, bu amaca hizmet edecektir. Böylece İran, dünya milletlerine karşı da, ABD'ye karşı direnebileceğine dair net bir mesaj vermiş olacaktır.
Ancak, İran'ın 'kolay lokma' olmadığı ortada olsa da, ABD'nin, hiçbir 'müdahale' seçeneğini düşünmediği söylenemez. Çünkü, burada riskler ve faydalar üzerinden bir değerlendirme yapılmalıdır. Eğer Amerika, faydaları risklere tercih ederse, bir şekilde müdahale etmeyi isteyebilir. Çünkü ne şekilde olursa olsun, İran'ın 'cezalandırılması'nı istemektedir. İşte bu yüzden, Amerika'nın, yeni dönemde İran'a karşı bir müdahalede bulunması ihtimali vardır. Süreç içerisinde Amerikan makamlarının yaptığı (ve kimilerine 'çelişkili' gibi gelen) açıklamalar ise, 'sık-gevşet' politikasının gereği olarak yapılmaktadır. Bunlar, sürecin asli dinamikleri üzerinden bir değerlendirme yapmayı engellememelidir.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...