|

BİR YÖNTEM
Siyasi Yorum Nasıl Yapılır?
M. Kürşad Atalar
Siyasi
yorum yapabilmek için, basit ifadeyle, önce 'siyaset'in, daha sonra da,
siyaseti belirleyen dinamiklerin ne olduğunu bilmek gerekir. Bu, siyasal
yorumcunun, sağlıklı bir siyaset 'tanım'ı yapmasını ve ardından da,
siyasal yapıların özelliklerini ve işlevlerini bilmesini gerektirir. Bu
nedenle, konuyu iki ana başlık altında inceleyebiliriz.
Siyaset Nedir?
Siyaset, çok tartışılan ve çok-boyutlu bir kavramdır. Kavramın anlam
dünyasına ilişkin olarak, herhangi bir lügatte veya makalede geniş
izahlar bulmak mümkündür. Kelimenin kökü, Arapça'da se-ye-se mastarından
gelir ve genel manada 'idare etmek' anlamını haizdir. Fakat yalın
anlamının ötesinde kavramlaşma sürecinden geçen terim, pek çok yan ve
alt anlamlar da kazanmıştır. Arapça'da atın bakımı, tımarı ve eğitilmesi
ile ilgilenen 'seyis' metaforu, kelimenin bazı yalın anlamlarını
karşılamak için kullanılan iyi bir örnektir. Seyis, siyaset diline
tercüme edildiğinde, yöneticiye karşılık gelir; halk ise, tımar edilecek
atı karşılar. Bu mecazdan yola çıkarak, siyasetin, evvel emirde,
'yönetim' ile ilgili olduğu söylenebilir. Ancak, 'siyaset' kavramının
anlam alanı çok geniştir ve bu alanın içine bir çok alt-anlamlar da
girer. Bu açıdan bakıldığında, 'siyaset' kavramına iki farklı açıdan
yaklaşmak mümkündür: 1) Kurumsal açıdan, 2) Fonksiyonel açıdan. Kurumsal
yaklaşımda, siyaset 'devlet'in veya onun kurumlarının özdeşi olarak
görülür. Buna göre, bir eylemin, oluşumun veya yapının, siyaset alanı
içinde değerlendirilebilmesi için, o faaliyetin mutlaka devletin
kurumsal çerçevesi içerisinde (veya onunla ilgili olarak)
gerçekleştirilmesi gerekir. Bir bakıma, o faaliyet 'resmi' olmalıdır.
Fakat fonksiyonel yaklaşımda, 'işlevler'e bakılır. Bu yaklaşımda
'iktidar' kavramı üzerinde çok durulmuştur. Bu kavram temelinde yapılan
tanımlarda, "iktidarın elde edilmesi ve paylaşılması ile ilgili her
türlü süreç" siyasi vasfını alır. Buna göre siyasal hareketler, partiler
vs. de siyaset yapıyordur, kişilerin üzerinde iktidarını tesis etmek
isteyen bir grup lideri de 'siyaset' yapıyordur. İkinci 'işlevsel'
tanım, 'karar-alma süreçleri'yle ilgilidir. Buna göre, toplum ve devleti
ilgilendiren kararlar 'siyasi' olarak nitelendirilebileceği gibi, bir
şirketin veya birliğin geleceği ile ilgili alınan kararlar da
'siyasal'dır. Üçüncü tanım, 'kaynakların tahsisi' kavramı etrafında
şekillenir. Buna göre, siyaset, toplumdaki kıt kaynakların en optimal
düzeyde, vatandaşlar arasında dağıtılmasıyla ilgili bir alandır. Burada
siyaset, ekonomik açıdan tanımlanır. Dördüncü tanıma göre ise, siyasetin
temelinde 'çatışma' (veya 'çelişki') kavramı vardır. Buna göre,
insanların çıkarları asla tam manasıyla uzlaştırılamaz ve bu çıkarların
bir şekilde çatışması kaçınılmazdır. Fikir çatışmalarının dahi temelinde
bu uzlaşmazlık durumu vardır. Liberaller, 'çatışma çözümleme' yöntemi
dedikleri, pazarlık esasına dayalı yöntemlerle bu 'çelişki'yi gidermeye
çalışırken, sosyalistler, çatışmanın, tarihin özü olduğunu söylerler ve
tarih sürdüğü sürece, çatışmanın nihai manada bitmeyeceğini savunurlar.
Dikkatli bir gözle bakıldığında, bu tanımların özellikle 'yönetim' ve
'iktidar' olgusu etrafında şekillendiği görülecektir. Dolayısıyla,
'siyaset'ten bahsedilen bir yerde, bu iki kavramı hatırlamak yerinde
olacaktır. Ayrıca, daha rafine bir tanım olarak, siyasetin, 'çokluk' ve
'emretme' vasıflarının bulunduğu her durumda söz konusu olduğu da
söylenebilir. Çünkü siyaset, sonuçta 'bireysel' bir şey değildir. Esas
itibarıyla 'toplum'la ilgilidir. Aynı şekilde, bir 'emretme' veya
'yönlendirme' olgusunun olmadığı yerde de, siyasetten bahsedilemez. Buna
göre, kişilerin bireysel eylemlerinde siyasallık özelliği aranmayabilir,
fakat 'emretme' olgusunun söz konusu olduğu 'çokluk' durumlarında
'siyasallık' aranmalıdır.
Bu tanımlar içerisinde, "bir kişinin, karşıtları istemediği halde, kendi
isteğini onlara kabul ettirebilmesi" olarak tanımlanan 'iktidar'
kavramının önemine de değinmek gerekmektedir. Sadece insanlar değil,
ideolojiler de, 'iktidar'ı bir araç olarak görür ve ona sahip olmak
isterler. Hatta bu durum, bir aşırılık halini aldığında, iktidar kendi
başına bir 'amaç' olur. Nietzsche'nin 'iktidar istenci' kavramı tam da
buna denk gelir. Ancak konuya 'normal' sınırları içinden bakıldığında
da, bu kavramının, siyaset olgusunun özünde olduğu görülebilir. Her
düşünce sistemi, ideoloji ve din, kendi amaçları açısından iktidarı
talep eder. Nitekim tarih boyunca, devletler, siyasal iktidarı temsil
etmişlerdir ve savundukları değerlerin yüceltilmesi için de 'güç'
kullanmışlardır.
Durum, Müslümanlar açısından da farklı değildir. Esas itibarıyla Allah'ı
razı etmek amacıyla hareket eden Müminler de, tarih boyunca, siyasal
gücü elde etme yönünde çaba göstermişlerdir. Kimi peygamberler bu imkana
kavuşmuş ve Allah'ın hakimiyetinin tesisi amacı doğrultusunda iktidardan
yararlanmışlardır. Hz. Muhammed (as) da, aynı şeyi yapmış ve Medine'de
kurduğu devlet (veya siyasal iktidar), hakimiyet alanını zamanla
genişletmiş ve O'nun yaşadığı dönemde, bütün Arabistan İslam'ın
egemenliğine girmiştir. Daha sonraki dönemlerde de, siyasal gücün,
Şeriat'ın hükümlerinin icrası açısından gerekli olduğunu bilen
Müslümanlar, bu konuda hassasiyet göstermişlerdir. Elbette ki zaman
içinde kurulan devletlerin 'İslamilik'leri sorgulanmıştır, ancak
bizatihi siyasal iktidarın gerekli olup-olmadığı meselesi, (modern
dönemdeki bazı batıcı aydınlar hariç) tartışma konusu yapılmamıştır. Bu
vakıayı da göz önünde tuttuğumuzda, karşımıza şöyle bir tablo çıkar:
"siyaseti anlamak için, 'iktidar ilişkileri'nin bilinmesi zaruridir."
Bu ise, şu manaya gelir: gerek gruplar, gerekse devletler bazında,
iktidar ilişkileri belirleyicidir. Yani insanlar, amaçlarına ulaşmak
için iktidarı talep eder ve eline geçirdiğinde de, onu kullanır. Bu
kullanım, esas itibarıyla, bir tarafın kazanması durumunda, diğerinin
kaybetmesi şeklinde sonuçlanır. Bu ise, şu demektir: iktidar, doğası
gereği, 'total' olmak durumundadır. Bu, en küçük siyasal birimler için
söz konusu olduğu gibi, küresel-sistem için dahi geçerlidir. Yani,
dünyada çoklu değil, esas itibarıyla, tek-merkezli bir iktidar yapısı
vardır.
Buraya kadar anlattıklarımızı, şu şekilde özetlemek mümkündür: Siyaset,
toplum hayatında kaçınılmaz bir olgudur. Aslında her insan, Aristo'nun
dediği gibi, bir nevi 'siyasal hayvan'dır. Siyasetten uzak olduğunu
söyleyenler bile, bir biçimde siyasetle ilgilidirler. Siyasetten uzak
durmak isteyen kişinin, ekmek fiyatlarının artmasına itiraz etmesi bile
'siyasi' sonuçları olan bir davranıştır. Çünkü ekmek fiyatının artması,
onun geçimini zorlaştırıcı bir etkide bulunacaktır. Bu nedenle, toplum
yaşamında, siyasetin (veya siyasal kararların) etkilemediği insan
yoktur. Ayrıca ve daha önemlisi, her iddia veya ideal sahibi kişi, bu
iddia veya idealinin yayılmasını, başkaları tarafından da benimsenmesini
ister. Bu ise, ister istemez, fikrin 'toplumsallaşması' sürecini
doğurur. Bu süreç eğer gelişerek devam ediyorsa, sonuçta bu fikir,
'iktidar'ı talep edecektir. Bu nedenle, "Şeytan'dan ve siyasetten
Allah'a sığınırım" sözünü söyleyenlerin bile, 'siyaset' alanından ayrı
kalabilmesi mümkün değildir. Bu kişilerin sadece siyasetle ilişki
'tarzları' değişebilir, ama siyasetle 'ilişkili' oldukları vakıası
değişmez.
'Siyaset' olgusunu bu şekilde tanımlamak, Müslümanın, "bu dinin siyaseti
ibadet, ibadeti siyasettir" sözünü anlamasını kolaylaştıracaktır.
Böylece dinin bir yaşam tarzı olarak görülmesi de kolaylaşacaktır. Peşi
sıra, bu yaşam tarzının, gerekli şartları ve imkanları bulduğunda
yayılması için çalışmak (yani cihad) gündeme gelecektir.
Siyasal yorum yapabilmek için, işte 'siyaset' olgusunun bu yönlerini
bilmek gerekir. Bundan sonraki aşama ise, siyasal olgunun 'mahiyeti'yle
ilgilidir. Burada da, bir yöntem çerçevesinde değerlendirme yapılmak
durumundadır. Buna "yapıların özünü anlama yöntemi" diyebiliriz. Şimdi
bu yöntemi izah edelim:
Yapılar ve Özellikleri
Siyasi bir yorum yapabilmek için, vakıanın doğru analizi gerekir. Bunun
için ise, 'yapının' bilinmesi lazımdır. Malum olduğu üzere, yapılar,
belli 'işlevleri' yerine getirmek üzere kurulurlar. Buna 'yapıların
amaçları' da denir. Her yapı, bir amacı gerçekleştirmek için tesis
olunur. Bu amaç, o yapının formunu da belirler. Örneğin oturmak için
yapılan bir binanın asli işlevi, barınma ihtiyacını gidermektir. Fakat
her bina böyle değildir. Nitekim, resmi binalar, devlet yapısının
idamesi için, kendi özel amaçlarını gerçekleştirmek üzere kurulurlar.
Parlamentolar, milletvekillerinin barınma ihtiyaçlarını karşılamak üzere
değil, toplumsal yaşamın devamını sağlayacak kararların alınması için
kurulurlar. Bu amaçla kuruldukları için de, bu amaca uygun bir forma ve
dizayna sahiptirler. Hiçbir parlamento binası, mesken tipinde yapılmaz.
Bunu belirleyen şey de, bu yapıların işlevleridir.
Bu yöntemi, siyasal yorum teknikleri alanına da rahatlıkla
uygulayabiliriz. Dünyada olup-bitenleri anlamak için, amacını ve
işlevlerini bilmemiz gereken yapı, 'küresel-sistem'dir. Evvela, bu
sistemin yapısal özelliklerini ve sistemin işleyişindeki dinamikleri
bilmek gerekir. Bu konuda yeterli bilgi sahibi olmadan, ne siyasal
gelişmeleri gereğince yorumlayabilmek ne de isabetli yorumlar yapabilmek
mümkündür. Burada şu hususların bilinmesi gerekir: Küresel gücün
iktidarı, bölgesel veya yerel güçler üzerinde, şu veya bu şekilde bir
etkide bulunur. Bu, 'sömürü' şeklinde de tecelli edebilir, ekonomik
ambargo formunda da görülebilir. Bunun nedeni iktidarın, onu temsil eden
devlette toplanmış olmasıdır. Ve bu iktidar, kendisini somut olarak
göstermek ister. Bu ise, küresel olmayan güçlerin, bir şekilde, bu güce
bağlı (veya bağımlı) olması sonucunu doğurur. Bağlanmaya (veya itaate)
itiraz edenler ise bedel ödemeye hazır olmalıdırlar. Küresel güç,
iktidarına itiraz edenleri, gerekli gördüğü şekilde ve oranda
cezalandırmak da ister.
Şimdi bu sözlerimizi, iki örnek üzerinde (Türkiye ve İran) açıklamaya
çalışalım: Türkiye, küresel gücün otoritesine ciddi bir itirazı olmayan
ve küresel sisteme entegre olmuş bir devlettir. Her ne kadar diğer
ulus-devletler gibi 'bağımsız' olduğunu iddia etse de, küresel sistemin
önemli kurumları aracılığıyla (BM, IMF; Dünya Bankası, NATO v.d.)
küresel güce 'bağlı' bir devlettir. Bu bağlılığı şöyle yorumlamak
gerekir: Türkiye, her kararında küresel güce danışmak zorunda değildir.
Önemli olan, küresel gücün çıkarlarına uygun hareket etmektir. Bu konuda
Türkiye'nin köklü bir itirazı olmadığı gibi, bu yönde ciddi bir icraatı
da olmamıştır. Bunun örnekleri çoktur. Kıbrıs Harekatı veya Irak
Operasyonu sırasındaki Tezkere Krizi gibi hadiselerde dahi, bu kural
bozulmamıştır. Çünkü gerek Kıbrıs Harekatı'nda, gerekse Tezkere
Krizi'nde Türkiye'nin icraatları, köklü bir muhalif politikadan değil,
spontane gelişmelerden kaynaklanmıştır. Bunu, konuyu yakından takip
edenler bilmektedir. Nitekim Tezkere Krizi'nde Türkiye'nin Amerika ile
arasının bozulacağını, hatta Irak'tan sonra sıranın Türkiye'ye geleceği
yorumunu yapanlar, yanılmışlardır. Bir süre sonra, Türkiye, 'stratejik
ortağı' ile arasını düzeltmiştir! İran'a gelince, burada farklı bir
durum vardır. Küresel güç, burada, muhalif duruş sergileyen bölgesel bir
gücü cezalandırmak istemektedir. Bunun için Devrim'den beri, çeşitli
kereler ambargolar da uygulamışlardır. Son nükleer silah krizinin de
özünde, İran'ın cezalandırılması amacı yatmaktadır. Bu örneğin 'farklı'
olmasının nedeni, İran'ın ideolojik gerekçelerle, küresel güce
direnmesidir. Yani İran, 'riski' göze alabilmiştir. İşte mesele de zaten
burada düğümlenmektedir. Küresel güç, türlü baskı ve oyunlarla, diğer
devletlerin bu yola girmemesi için çalışmaktadır. Birkaç istisna hariç,
gücü oranında da bunu başarmıştır. Fakat İran, başka bir 'dinamik'
yüzünden, bu riskli yolu tercih etmiştir. İşte bu dinamik, iyi bilindiği
taktirde, konuyla ilgili yorum da isabetli yapılabilecektir. İran,
Devrim'le birlikte ülkede hakim olan ideolojisi gereğince, (aslında
'ister-istemez') Amerikan-karşıtı bir ülke olmak durumundadır. Çünkü
bağlı olduğunu ilan ettiği İslam, zalime karşı boyun eğmemeyi
öğütlemektedir!
Küresel sistemin analizinde bilinmesi gereken bir diğer husus da,
ulus-devletlerin 'bağımsızlık' iddialarının boş olduğudur. Çünkü eğer
küresel bir sistem varsa, küresel bir güç de vardır. Küresel bir güç
varsa, bunun etkileri de küresel olacaktır. Yani bu güç, etkisini, diğer
devletler üzerinde, öyle veya böyle hissettirecektir. Hal böyle olunca,
'bağımsızlık' kavramının içi zaten boşalmış olmaktadır. Ayrıca küresel
gücün, istihbarat faaliyetleri ve ekonomik yıpratma politikaları da göz
önünde tutulduğunda, ulus-devletlerin 'bağımsızlık' iddialarına itibar
edilmesi zaten mümkün değildir. Dahası, 'küreselleşme' olgusu da hesaba
katıldığında, artık dünyada, kendi başına hareket etmenin mümkün
olmadığı açıkça görülür. Nitekim, son yıllarda, 'bağımsızlık'
kavramından çok, 'karşılıklı bağımlılık' kavramı kullanılır olmuştur ki,
bunun nedeni de, dünyanın her bakımdan giderek küçülmesi ve 'küresel bir
köy'e dönüşmesidir. İşte bu 'dinamikler'in de göz önünde tutulması
durumunda, isabetli yorum yapabilmek kolay olacaktır.
Küresel sistemin işleyişinde 'işlevi' olan bir başka unsur da, 'sivil
toplum örgütleri'dir (STK veya NGO). Bilinmelidir ki Yeşil Barış Örgütü,
Uluslararası Af Örgütü, Savaş Karşıtları vb. örgütler de, esas
itibarıyla, küresel-sistemin işleyişine katkıda bulunmaktadırlar. Dünya
görüşleri ve hedefleri Batılı değer yargılarına endeksli bu örgütlerin
katkısı 'dolaylı' yoldan olsa da, bunlar, küresel-sistemin 'uzun-vadeli'
amaçlarına hizmet etmektedir. Çünkü bu örgütler, sistemin yanlışlarını
hatırlatarak, küresel sistemin bir nevi 'iç denetleyicileri' işlevini
görmektedirler. Örneğin Yeşil Barış Örgütü'nün 'çevrenin korunması'
yönündeki hassasiyetinin temelinde, Batı'daki post-modern söylemin
izleri vardır. Buna göre, çevre, hiçbir ekonomik amaç için tahrip
edilemez; çünkü çevre, hayatın devamı için vazgeçilmez bir unsurdur ve
tabii ki "hayat kutsaldır." Bu temel yaklaşımın bir benzeri de, Irak
Operasyonu sırasında dünya çapında gösteriler düzenleyen 'Savaş
Karşıtları' örneğinde görülmüştür. Bu dönemde "savaşa hayır"
kampanyaları düzenleyenlerin hareket noktaları da yine, "yaşamın
kutsallığı" kavramı olmuştur. Buna göre, artık insanlar, "vatan uğrunda"
vs. ölmeyi kabul etmemekte; petrol, iktidar vs. için kişilerin veya
ülkelerin yaşamlarına kast edecek operasyonları 'gayr-i meşru' kabul
etmektedirler. Burada 'yaşamın kutsallığı', artık 'statükonun devamı'
anlamına gelmektedir!
İsabetli yorum yapabilmek için, küresel sistemin dayandığı temel
kavramların da bilinmesi gerekmektedir. Bilinmelidir ki, küresel
sistemin merkezi kavramları (self-determinasyon, adil paylaşım,
bağımsızlık, vb.) modernitenin eril kavramlarından (demokrasi, özgürlük,
insan hakları, eşitlik vb.) türetilmişlerdir ve bunlar, küresel sistemin
meşrulaştırma araçlarıdır. Bu nedenle, bu kavramların özüne vakıf
olunması da, isabetli yorum yapmak açısından önemlidir. Ayrıca sistemin
işleyişindeki, hukuki/siyasi kavramlar da bilinmelidir. Örneğin
'self-determinasyon' ve 'iç işlerine karışmama' gibi kavramların
uzanımlarıyla birlikte bilinmesi gerekir. Eğer bir kişi, bu kavramlar
konusunda da sağlam bilgilere sahip değilse, küresel güçlerin, BM'nin ve
AB gibi bölgesel güçlerin politikalarını anlamakta zorlanır. Nitekim,
yeni dönemde Clinton Doktrini'yle birlikte, 1945'ten beri BM'de geçerli
olan 'ülkelerin iç işlerine karışmama' ilkesinin, bu kez 'özgürlük' ve
'insan haklarının savunulması' adına askıya alınabileceği, Somali ve
Yugoslavya müdahaleleri sırasında görülmüştür. Bu doktrin değişikliğini
bilmemek, küresel ölçekte önemli sonuçları olan hadiseleri yorumlama
noktasında da, doğal olarak, sıkıntılar doğuracaktır.
Nihayet, küresel dinamiklerin zaman içinde gösterdiği değişimler de
bilinmelidir. Bu konuda basiretli bir bakış sahibi olabilmek için ise,
küresel-çaplı gelişmelerin iyi takip edilmesi ve olaylar arasındaki
ilişkilerin doğru kurulması gerekir. Örneğin Soğuk Savaş döneminin niçin
kapandığını anlamak için Sovyetler Birliği'nin II. Dünya Savaşı'ndan
sonra ve özellikle de 1980'li yıllarda yaşadığı ekonomik ve siyasi
krizleri bilmek gerekir. Aynı şekilde 11 Eylül Hadiseleri'ni anlamak
için de, 1990'lı yılların başından itibaren ortaya atılan 'Medeniyetler
Çatışması' veya 'Tarihin Sonu' gibi 'ideolojik' tezlerin iyi bilinmesi
gerekir. Bu tezler iyi okunduğunda, Büyük Ortadoğu Projesi gibi kapsamlı
planların amaçlarını ve akıbetini de isabetli bir şekilde değerlendirmek
mümkün olabilecektir.
Özetle, siyasi yorum yapabilmek için, vakıanın bütün yönleriyle tahlili
ve sağlam bilgi gerekmektedir. Siyasi yorumlardaki isabetliliğin düşük
olmasının nedeni, denkleme etki eden değişkenlerin sayıca çokluğudur. Bu
değişkenler ne denli iyi analiz edilebilirse, siyasi yorum da o oranda
isabetli olacaktır.
Şimdi buraya kadar izah ettiğimiz yöntemimizi bir örnek üzerinde
uygulayalım:
Örnek: Amerika-İran Gerginliği Nereye Varır?
Burada öncelikle temel dinamikleri belirlemek gerekir. İlk sorulması
gereken soru da şudur: Amerika, İran'ı niçin bir 'hedef' olarak
görmektedir? Bu sorunun cevabını verebilmek için, Devrim yıllarına kadar
gitmek lazımdır. İran, bölgenin önemli bir ülkesidir ve Devrim'den
sonra, Amerikan çıkarlarına aykırı bir duruş sergilemektedir. Belki
bundan daha önemlisi, İran'ın 'imajı'yla ilgilidir. İran'ın muhalif
duruşu, küresel-sistemin orta ve uzun vadeli çıkarlarına tehdit
oluşturduğu için, Devrim'den sonra, ABD, İran'ı kuşatmak için bir çok
yol denemiştir. Son BOP projesinin hedeflerinden biri, belki de en
önemlisi, İran'dır. Çünkü İran, Batı'ya (ve moderniteye) meydan okuyan
bir ülke imajı vermektedir. Bu, potansiyel olmakla birlikte, 'ciddi' bir
tehdit unsurudur. İşte Amerika'nın İran'a yönelik tavrını belirleyen
temel saik budur. Bu bilinirse, Amerika ile İran arasındaki gerginliğin
nedeni, esas itibarıyla bilinebilir. Bu değerlendirmenin yapılması,
Amerika'nın İran'a (veya İslam dünyasındaki başka her hangi bir ülkeye)
nasıl baktığını da doğru teşhis etmeye yarayacaktır.
11 Eylül Hadisesi'nden sonra İran'ın hedef tahtasına yerleştirilmesi
daha kolay olmuştur. 11 Eylül, 'haydut' ülkelerin tedip edilmesi için
iyi bir fırsat sunmaktadır! İşte Amerika'nın İran'a yönelik yeni
atağının ardında bu dinamikler vardır. Bu durumun farkında olan İran,
tedbir olarak Ahmedinecad gibi bir 'radikal'i iş başına getirmiştir.
Çünkü Hatemi gibi 'ılımlı' bir lider, risklerin arttığı bu dönemde,
kitleleri seferber edebilecek bir 'söylem'i kullanamaz. Fakat 'radikal'
Ahmedinecad, Amerika'nın muhtemel bir operasyonunda, İran halkını,
Humeyni dönemindekine benzer şekilde, kenetleyebilir. Ayrıca nükleer
programın devamı da, bu amaca hizmet edecektir. Böylece İran, dünya
milletlerine karşı da, ABD'ye karşı direnebileceğine dair net bir mesaj
vermiş olacaktır.
Ancak, İran'ın 'kolay lokma' olmadığı ortada olsa da, ABD'nin, hiçbir
'müdahale' seçeneğini düşünmediği söylenemez. Çünkü, burada riskler ve
faydalar üzerinden bir değerlendirme yapılmalıdır. Eğer Amerika,
faydaları risklere tercih ederse, bir şekilde müdahale etmeyi
isteyebilir. Çünkü ne şekilde olursa olsun, İran'ın 'cezalandırılması'nı
istemektedir. İşte bu yüzden, Amerika'nın, yeni dönemde İran'a karşı bir
müdahalede bulunması ihtimali vardır. Süreç içerisinde Amerikan
makamlarının yaptığı (ve kimilerine 'çelişkili' gibi gelen) açıklamalar
ise, 'sık-gevşet' politikasının gereği olarak yapılmaktadır. Bunlar,
sürecin asli dinamikleri üzerinden bir değerlendirme yapmayı
engellememelidir. |