|

Bu Başbuğ Paşa Bir Derya!
Ertuğrul Kürkçü/26.09.2007/BİA Haber
Merkezi
Orgenaral Başbuğ, "İç
Güvenlik Harekatı"nı İsrail'in Lübnan, ABD'nin Irak işgaliyle eş tutarak
ne demek istiyor? Bunca "reform"dan sonra Kürt Sorunu'nda 1997 MGSB'sine
dönülüyor.
Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İlker Başbuğ bir terslik olmazsa,
önümüzdeki yıl Genelkurmay Başkanı. Müstakbel Genelkurmay Başkanımızın
Kara Harp Okulu'nun yeni öğrenim döneminin açılışı vesilesiyle yaptığı
konuşma, önümüzdeki yıllarda Silahlı Kuvvetleri yönetecek aklın nasıl
çalıştığının anlaşılması bakımından çok bulgusal -ya da hekim diliyle
söylersek semptomatik.
Yaygın medya, Başbuğ'un ABD'yi PKK'ye karşı Irak'ta eyleme çağırmasını
manşetlerine taşıdı ama "Şark Cephesi"nde yeni bir şey var sayılmaz!
Hükümet de, Dışişleri Bakanlığı da, Milli Güvenlik Kurulu da bir yıldır
aynı şeyi söylüyor Washington'a : "Irak'taki PKK güçlerini ya sen yok
et, ya da bırak biz yok edelim!"
Ancak Başbuğ'un konuşması bu kadar sıradan değildi. Bugüne değin bu
denli güçlü ve kapsamlı bir biçimde ifade edilmiş olmayan iki temel
yaklaşımı dillendiriyordu. Ama medyanın ilgisini çekmedi. Oysa bunlar
Silahlı Kuvvetlerin gelecekte takınacağı tutumu öngörmek ya da bugünkü
davranışlarını anlamlandırmak bakımından önemli göstergeler sunuyordu.
Birincisi: Silahlı Kuvvetler'in Kürt Sorunu'yla Türkiye Cumhuriyeti
arasındaki ilişkiyi kavrayış tarzına ilişkin; ikincisi, küreselleşme
bağlamında dünya sistemi içinde Türkiye'nin yeri ve ABD ile AB'ye
bakışına ilişkin. İkincisi, bir sonraki yazıya kalsın, şimdi birincisine
bakalım...
Türk Silahlı Kuvvetleri kendi ülkesinde bir işgal gücü mü?
İlker Başbuğ, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin uzun bir çatışma sürecine
karşın, PKK'yi tamamen etkisizleştirilememiş olmasını
gerekçelendirirken, beklentilerin "klasik harekât" -yani düşman
devletlerle karşı karşıya geliş- değil "İç Güvenlik Harekâtı" -"gayri
nizami savaş"-bağlamında şekillenmesi gerektiği üzerinde, uzun uzun
duruyor ve ekliyor:
"İç Güvenlik Harekâtı'nda kamuoyu, mücadelenin süresine ilişkin gerçek
dışı beklentilerin içine girmemeli veya yetkililerce beklentiler içine
sokulmamalı; gerçekler kamuoyuna, ilgililer tarafından açıkça
anlatılmalıdır."
Kara Kuvvetleri Komutanı "ilgililer"den biri olarak, kamuoyuna
"gerçekler"i anlatmak üzere bazı karşılaştırmalar yaparak sürdürüyor
konuşmasını:
"Örneğin İsrail kamuoyu, 1967 Arap-İsrail Savaşı'nda oldukça güçlü
kuvvetlere karşı altı günde zafer kazanan İsrail Silahlı Kuvvetlerinin,
2007'de (*) birkaç bin kişiden oluşan Hizbullah Örgütü'nü Lübnan'da
neden etkisiz hâle getiremediğini anlamakta zorlanmaktadır.
"Aynı husus, ABD kamuoyu için de geçerlidir. ABD Silahlı Kuvvetleri,
İkinci Irak Savaşı'nda klasik çatışmayı Nisan 2003'te beklentilerden de
önce sonuçlandırmasına rağmen, terör ve direniş hareketlerine karşı aynı
başarıyı sağlayamamıştır.
"İsrail Cumhurbaşkanı Shimon PERES'in dediği gibi: 'Terörle mücadelede
karşılaşılan önemli olayların nerede ise yüzde 80'i ne tam askerî, ne de
tam politik boyuttadır. Sorunların hem politik, hem de askerî boyutları
vardır. Bunun yanında her askerî kararın politik sonuçları olabileceği
gibi, her politik kararın da askerî sonuçları olabilir.'"
Doğrusu olmayan yanlışlar...
Acaba, İsrail ve Irak güçlerinin bu askeri harekâtları, bir "işgal gücü"
olarak gerçekleştirdiklerini Org. Başbuğ bilmiyor olabilir mi? Bir
askerin bundan habersiz olması düşünülemez bile. O halde Kara Kuvvetleri
Komutanı Türkiye'nin kendi toprakları, kendi egemenlik alanı ve kendi
yargı yetkisi içinde ortaya çıkmış olan bir "iç ihtilaf"ı anlaşılabilir
kılmak için neden Lübnan'daki İsrail'i örnek alıyor? Neden gözlerimizin
önünde bir uluslararası hukuk ihlali olarak başlayıp bir insanlık suçu
halinde süren ABD'nin Irak'ı işgaliyle kıyaslıyor güneydoğudaki
operasyonlarını?
Bir an için varsayalım ki Türk Silahlı Kuvvetlerinin güneydoğu
operasyonları yukarıdakilerle aynı türdendir, o zaman da Org. Başbuğ
modern askerlik tarihinde bir "işgal gücü"nün operasyonlarını nihai
zaferle taçlandırdığı, işgal ettiği ülke ahalisine kendi egemenliğini
sürekli olarak dayatmayı başarabildiği tek bir örnek olmadığını bilmiyor
olabilir mi?
Askerlik bilimi bakımından ne kadar kaba, tarih açısından ne kadar
yüzeysel ama hepsinden önemlisi politik olarak ne kadar özensiz bir
yaklaşım! Önümüzdeki on yıl boyunca Türk Silahlı Kuvvetlerinin, askeri
kapasitesini bir "iç çatışma" bağlamında "kendi yurttaşları"na karşı bu
zihniyetle mi kullanacağını düşünmeliyiz? Bu zihniyeti, Meclis ve
hükümet de paylaşacak mı? Bu sorular havada asılı durmaya devam ede
dursun, bu kaba yanlışın gene de bir yaklaşımı, bir gelecek öngörüsünü
ele verdiği apaçık!
Bizi hangi örneklerle ikna etmeye çalışırsa çalışsın, Türk Silahlı
Kuvvetleri komuta kademesi, serinkanlılıkla şu "gerçeği" açıklıyor
aslında "kamuoyuna": "Kürt Sorunu yakın bir gelecekte asla
çözülmeyecektir!" Zaten başka türlü bir yaklaşım benimsenmiş olsa
komando birliklerinin profesyonelleştirilmesine, yani bölgedeki savaşın
ebedileştirilmesine, gerek duyulur muydu?
Org. Başbuğ, "aidiyet duygularına, kültürel boyutta kaldığı sürece saygı
gösterilmelidir. Ancak, farklılıkların ve aidiyet duygularının siyasal
boyuta taşınmasına müsaade edilemez," derken bir çözüm arayışında
olmadıklarını bir kez daha doğrulamaktan öteye gitmiş olmuyor,
küreselleşme ile ulus-devletin bağdaşırlığını gerekçelendiren sözde
"sofistike", özde "kaba" bir yaklaşımla, arada gerçekleştirilen bunca
"uyum düzenlemesi"ne rağmen 1997 "Milli Güvenlik Siyaset Belgesi"ne
dönülmesinin Silahlı Kuvvetler üst kademesince benimsenmeye başladığını
ima ediyor.
Hatırlayalım Kasım 1997'de Hürriyet'in ortaya attığı ve hiç
yalanlanmayan o "belge"de, başka şeylerin yanı sıra, ne deniyordu:
" Kamusal alana kaymamak koşuluyla mahalli ve kültürel özelliklerin
geliştirilmesine yönelik düzenlemeler yapılmalıdır.
" Türkiye'nin Batı'ya dönük yüzünde hiçbir değişikliğe gidilmemelidir.
" Türkiye'nin AB'ye tam üyelik konusundaki hedefi korunmalıdır. Ancak
bazı Avrupa ülkelerinin bu konudaki olumsuz tutumları göz ardı
edilmemelidir.
" Türkiye'nin dünya ile bütünleşmesine yönelik, özelleştirme de dahil
ekonomik çabalar artırılmalıdır.
Sunuşu, ikinci bölümüyle birlikte alındığında, müstakbel Genelkurmay
başkanımızın, selefi Yaşar Büyükanıt'ın Kara Kuvvetleri Komutanlığı
sırasında yüksek perdeden sürdürdüğü anti-küreselci retoriğine ve
destursuz AB karşıtlığına mukabil, küreselleşme bağlamında Bush sonrası
ABD ile yakın ilişkilere ve Avrupa Birliği ile derinleşen bir
işbirliğine hazırlanmakta olduğuna dair de bir çok gösterge de sunduğunu
göreceğiz.
Ulusalcılar, onlarda ödünsüz antiemperyalizm arayadursun silahlı
kuvvetler komuta kademesi neoliberal piyasa gerçekliğinin demirden
yasalarına TÜSİAD'dan da Tayyip Erdoğan'dan da daha vakıf görünüyor.
(EK)
____________________
(*) Doğrusu 2006 olacak. Yanlışlık orijinal metinden geliyor.
|