|

Mahalleden Çıkış
Hadi Uluengin/27.09.2007/Hürriyet
"MÜSLÜMAN
mahallesinde salyangoz satmak".
Yapılmaması gereken, háttá kışkırtıcı addedilen bir davranış tarzını
tanımlamak için bugün de kullandığımız yukarıdaki deyim aslında öylesine
derin ipuçları ele veriyor ki!
Yani, dün vurguladığım gibi, özünde din veya mezhep eksenli "mahalle"ye
özgü "cemaat kültürü"nün kollektif bilinçaltımızdaki sürekliliğini
yansıtıyor.
ÖYLE, çünkü burjuva yerleşikliği ve sekülerliğiyle geç tanışan
İmparatorluğumuzun "çok hukuklu" sistemi daima, mahalle bazındaki dini
farklılaşma temeline oturdu.
Kaba örnekle diyelim ki, Dersaadet semtleri arasında Fener, Rum;
Kumkapı, Ermeni; Balat, Yahudi; Sulukule, Çingene, gerisi de büyük
çoğunluk olarak İslam kategoriye girdi.
Artı, Üsküdar Bağlarbaşı'ndaki falanca sokaklar yine Ermeni yahut Fatih
Samatya'sındaki filanca mıntıkalar da yine Rum olarak kendi bünyelerinde
tekrardan bölündüler.
Dolayısıyla, Láleli'de haram salyangoz satmak ne denli tecavüz
addedildiyse, Tatavla'da sahur davulu çalmak da aynı ölçüde
kışkırtmacılık; en azından saygısızlık sayıldı.
"Cemaat mahalle"nin sosyolojisi "imani kıstaslar" çerçevesinde oluştu ve
sürdü.
PEK nadir istisnaları hariç İmparatorluk'un diğer şehirlerinde de aynen
geçerlilik taşıyan bu olgunun kısmen kırılması ise çok, çok yenidir. Bir
ulusun tarihinde "dün"e uzanır.
Yine İstanbul'u ele alırsak, laik kimlikli ilk "camia şehir"e yöneliş
son dönem Cibáli- Fatih yangınlarına; Balkan Harbi ertesinin Selánik
göçmenlerine; ilk palazlanan ticaret burjuvazisine ve nihayet, eski
mesire yerlerinin meskûnlaşmasına paralel bir seyir izlemiştir.
Çok doğal olarak da, gelişme "kaymak tabaka"dan (!) itibaren
başlamıştır.
Şişli - Nişantaşı - Teşvikiye üçgeni; Bakırköy - Yeşilköy - Florya
güzergáhı; Moda - Kalamış - Suadiye ekseni, ayrı dinlerin aynı mekánda
ikámet ettiği ilk mıntıkaları oluşturur.
Burada mutlak bir "kentsoylulaşma"; dolayısıyla, ciddi ölçüde
sekülerleşme; daha dolayısıyla da, dini "çok hukukluluk"tan laik "tek
hukukluk"a geçiş söz konusudur.
Dediğim gibi, artık "cemaat mahalle" kırılmaktadır ve "camia kent"
doğmaktadır.
BİLİYORUM, her iki sözcük de Arapça'da toplam, çoğul, bütün anlamında
kullanılan "cem" kelimesinden indiği için "cemaat"le "camia" arasında
pek fark yokmuş gibi geliyor.
Belki aslında öyledir ama biz Türkçe'de onları ayrılaştırdık. Ciddi bir
nüans ekledik.
"Cemaat" sözünü telaffuz ettiğimizde hem sayıyı sınırlıyoruz, hem de onu
dini veya ulvi bir anlamla donatıyoruz. Geri planda, kutsal dogma ve
tabu varlığı çağrıştırıyoruz.
Meselá, namaz cemaati, meselá Alevi cemaati, meselá ayin-i ruhani
cemaati diyoruz.
Ama "camia" kavramıyla önce niceliği genişletiyoruz, sonra niteliği
laikleştiriyoruz.
Yani, kelimeyi "kutsiyet"ten arındırıyoruz. Ortak paydaları elástiki ve
izafi kılıyoruz.
Örneğin "Beşiktaş camiası" dediğimizde genel taraftar grubunu
kastediyoruz. Felsefi, siyasi, dini ayrılıklıklar aynı bütüne
mensubiyeti engellemiyor. Uzlaşma sahası çok büyüyor.
Yahut, "mülkiye camiası" deyimiyle, diplomadan başka ortak yanı
bulunmayan ve üniversite sonrasında muhtemelen zıt kutuplara kayan tüm
mezûnları isimlenmirmiş oluyoruz.
Farkına varmadan, "cemaat"te dar ve kûtsi; "camia" ise geniş ve laik
düşünüyoruz.
O halde tekrarlayalım, "cemaat mahalle", bilinçaltında dokunulmaz
tabularla donattığımız sınırlı coğrafyayı; "camia şehir" ise bunları
aşmış geniş sosyal sathı tanımlıyor.
Ve, illá dini değil háttá zıddı; şu veya bu kutsal dogmayı ürettiğimiz
ölçüde o "cemaat mahalle"yi ebedi kılıyoruz. Dolayısıyla da, "camia
şehrin" farklılıklar ufkuna ulaşamıyoruz.
Ve, mahalle baskısını kırmak her tür "cemaat" tabusunu yıkacak
"camia"dan geçiyor. |