|

ABDİ
KEÇELİ / Yozgat
SORU : Yaşadığımız hayatta insanların, aynı anne ve babanın çocukları
bile olsa birlikte olmaları, aynı mekanı işi ve aşı paylaşmaları,
birlikte hareket etmeleri, güven ve dayanışma içinde olmaları çok az
görülmektedir. Ferdi hayatta böyle olduğu gibi dini, siyasi ve ticari
hayatta da durum fazla farklılık arz etmiyor. Halbuki bildiğim kadarıyla
Allah insanları birlik ve beraberliğe(3/103) çağırıyor. Müslümanlar da
tarihin bir döneminde bunu gerçekleştirmişler, güç ve kudret sahibi
olmuşlardır. Öyle görünüyor ki, onlarda var olan ve bizde olmayan bir
şeyler var. Bizler, ya bir şeyleri yeterince düşünmüyor veya
anlamıyoruz; ya da bir şeyin gerçekleşmesi için gerekli olan şartları
yerine getirmiyoruz gibi geliyor bana. Emin olmak için sizlere şu
soruları sormak istiyorum:
a)Bir ve beraber olmak ne demektir?
b)Kalıcı bir birliktelik için gerek ve yeter şartlar nelerdir?
CEVAP :
a) Bu kavramın en kısa tanımı "İnsanların bilgide, düşüncede ve eylemde
bir ve beraber olması" demektir. Bu öyle bir birlikteliktir ki toplumu
oluşturan fertlerin her biri herhangi bir etkiye aynı tepkiyi
gösterirler. Çünkü ortak bilgi, ortak düşünceyi, ortak düşünce de ortak
eylemi doğurur. Bu üç konuda ki aynilik, tefrikanın zıddı olan birliği
ve beraberliği oluşturur.
Tefrika içinde bulunmak ne kadar sakınılması istenen bir durum ise,
birleşmek (bilgi, düşünce ve eylemde bir olmak) beraber olmak da o kadar
teşvik edilen, Allah'ın rahmetinin üzerinde bulunduğu hal olarak
vasıflandırılmaktadır. Birleşmek ve tefrika siyahla beyaz, farzla haram
gibi hem mahiyeti hem de doğurduğu sonuçlar açısından birbirinin zıddı
anlam ve konumu ifade etmektedir.
Tefrika, doğrularda ihtilafa düşmek, açık gerçekler üzerinde bilerek
veya bilmeyerek ihtilaf çıkarmak ve sahiplenilen yanlışı doğru sanarak
onu savunmak manasınadır ki, beraberliğin tersi olarak tanımlanmaktadır.
Sürekli herkesin ve her kesimin üzerinde vurgu yaparak önemine işaret
ettiği birlik, beraberlik ve birleşmek nedir, ne üzerinde olmalıdır ve
nasıl gerçekleşir? Bu soruların doğru cevaplarını bulmaya çalışmalıyız.
Soyut anlamda birleşmek, bilgi beraberliği içinde bulunmak, ortak bilgi
sahibi olmak; ortak bilgileri ortak mefhumlara yani ortak tavır ve
davranış beraberliklerine dönüştürmektir. Birleşmek her şeyden önce
ciddi olmayı gerektirir. Disiplinli olmayı gerektirir. Bir bilgi
disiplinini ciddi olarak (sistematize edilmiş, önem sırasına konulmuş,
yeterli bilgiyi kendi içinde disipline uygun olarak öğrenmeyi ve
davranışa dönüştürmenin gerekliliğini) kavramayı gerektirir. Ayrıca
birleşmeyi içtenlikle istemeyi, istenilen şeyin gereğine uygun hareket
etmeyi gerektirir.
Bilinmelidir ki her birlik, her türlü tefrikadan daha üstün bir özelliğe
sahiptir. Batıl üzerinde birleşme bile birleşenler ve üzerinde
birleşilen şey açısından başarıya götürücüdür. "Büyük küçük, hak veya
batıl bütün başarılar birleşmenin ürünüdür" demek, bu konudaki
sünnetullah'ın ifadesi olarak anlaşılmalıdır. Haçlı ruhunda birleşen
Avrupa, Amerikalılık paydasında buluşan ABD, Fransız ihtilali, Marx ve
Mao'nun gerçekleştirdiği devrimler batıldaki birleşmenin sonucudur.
Birleşmek batıl üzerinde bile bunca başarı sağlıyorsa, hak ve doğrular
üzerinde birleşmenin birleşenlerini ne denli başarılı kılacağı konusu
tartışmadan uzak bir hakikattir. Hz. Muhammed (as)'ın tek kişiden
devlete giden yolda getirdiği dine inananlar ile birleşmesinin sonucu
Medine'de İslam devletinin doğuşu gözler önündedir. Yakın tarihte
Anadolu'da beylikleri birleştirerek yola çıkan Osmanoğulları'nın üç
kıtada altı yüz yıllık hakimiyetlerini temin etmiştir. Son olarak İran
halkının İran Şahına karşı kelime-i tevhid üzerinde söz birliği etmeleri
bugünkü başarılarını temin etmiştir. Büyük olsun küçük olsun "bütün
başarılar birleşme temeli üzerinde yükselirler" demek, eşyanın tabiatını
icra etmesi olarak anlaşılmalıdır.
Biz müslümanlar önce neyin üzerinde birleşeceğimizi belirlemeliyiz.
Hemen herkesin ve her kesimin söyleyip kabullendiği Kitap ve Sünnet
üzerinde birleşmek nazari olarak reddi mümkün olmayan bir gerçektir.
Fakat nedir bu Kitap ve Sünnet ki onu esas aldığını söyleyen bunca
insanların her biri ayrı bir fırka halindedir. Bu takdirde Kitap ve
Sünnetten anlaşılan konusunda bilgi, düşünce ve eylem birlikteliği yok
demektir. Bunun için itikadi ve ameli konularda bilgi ve düşünce
beraberliğinin sağlanması, bu işin olmazsa olmazları olarak temin
edilmek zorundadır.
İslam Kur'an'la ve Muhammed (as)'ın uygulamasını gösterdiği biçimiyle
kavranmaya çalışılmalıdır. Bütün, ayrılmaz rükünleriyle bilinmediği,
haram ve farz mesabesindeki esasları eksiksiz ve kendine has sıra ile
kavranmadığı ve uygulamaya konulmadığı takdirde ne dünyada ne de
ahirette bir sonuca ulaşabilmek mümkün değildir. Eşya ve olaylar
tabiatlarına uygun tanımlanmalı, Kitap ve Kur'ani nasslar taşıdıkları
delalet itibariyle eşyaya intibak ettirilmelidir ki, elle tutulur ve
ciddiye alınır sonuçlara ulaşmak mümkün olsun.
Kısaca Rasulullah Kur'an'ı nasıl anlamış ve uygulamıştır? Onu okurken
geçmişin kutsal bir hatırası olarak değil, hayatımızın tümünü düzenleyen
kurallar bütünü olarak algılanmalıdır. Bilgilerimiz buna göre yeniden
gözden geçirilmeli, yanlışlar düzeltilmeli, eksikler yerlerine
konulmalı, hurafeler atılmalı ve İslam'ın temel esprisi kavranılarak
hareket edilmelidir. Peygamber bize sadece namaz ve orucu öğretmek için
gönderilmiş bir elçi değildir. O hayatı nasıl İslamca ve Müslümanca
yaşayacağımızı göstermek için gönderilmiş bir elçidir ve getirdiği din
İslam, tamamlanmış bir dindir. Müslümanlar olarak önce bu anlayış ve
kavrayışta birleşmemiz, daha ileri düzeydeki birleşmelerin temelini
oluşturacaktır. Önce prensiplerde birleşilecek, sonra da bu prensiplere
bağlı füru'larda birleşilecektir. Başka türlüsü mümkün değildir.
" Ey iman edenler; Allah'tan nasıl korkulması gerekiyorsa öylece korkun.
Müslüman olmaktan başka bir sıfatla can vermeyin."
"Hep birlikte Allah'ın ipine (İslâm'a/Kur'an'a) sımsıkı yapışın;
parçalanmayın. Allah'ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz
birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmişti ve
O'nun nimeti sayesinde kardeş kimseler olmuştunuz. Yine siz bir ateş
çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah
size âyetlerini böyle açıklar ki doğru yolu bulasınız "(3/102-103)
b) Kalıcı bir birliktelik için gerek ve yeter şartlar nelerdir?
CEVAP :
Kalıcı bir birlikteliğin temini ve birlikte çalışmanın imkanı için iki
temel unsur vardır; "ortak hedef ve organize hareket." Bunlardan ilki
olan ortak hedef birlikte çalışmanın özünü oluşturur. Çünkü her türlü
faaliyetin şeklini, rengini o verir. Bu nedenle bu kavram üzerinde
önemle durulması gerekir.
Ortak hedef, inanç ve amaç birliğinin sonucudur. Kitlelerin ortak hedefe
doğru kenetlenmesi için özde, ortak inanç ve ideallerinin olması
gerekir. Bütün insan toplulukları eğer paylaştıkları ortak bir inanç ve
idealleri varsa sahici anlamda toplumsal bir varlık ifade ederler. Tarih
boyunca kitleleri sevk ve idare eden siyasi toplumsal hareket ve
akımların temelinde, inanç ve ideal birlikteliklerinin yattığı görülür.
İslami hareket ve faaliyetlerde de birlikte olmanın, birlikte çalışmanın
temelini ortak ideal ve inançlar oluşturur. Bu anlamda ilk İslam
toplumunun üyeleri olanlar (Ashab), bir anlamda cahiliye değerlerine
karşı Allah, Peygamber, ahiret ve tevhid gibi kavramlar etrafında
birleşmiş bir cemaat idi. Onların ortak inançlarını Allah'ın vahyi
oluşturuyordu. Ellerinde Kur'an, önlerinde de Allah'ın elçisi Hz.
Muhammed (as) vardı. Ortak idealleri ise Allah'a gereği gibi kulluğu
gerçekleştirmekti.
Birlikte çalışmanın en önemli zaafı, ortak inanç esaslarını yeterli
düzeyde belirleyememiş olmaktır. Bu konuda yeterlilik olmadan fertler
arasında beraberliği sağlamak kolay olmayacaktır. Son 20-30 yılda Kur'an
ve Sünnet konusunda zihni henüz netleşmemiş pek çok gurubun yok olup
gitmesinin esas sebebi budur. Ayakta kalabilenler ise, genelde, belirli
ortak inançlar etrafında toplanan kimselerdir.
İkinci zaaf noktası ise çalışmanın genişleme sürecinde, daha çok
taraftar kazanmak hevesiyle, ortak inançlar konusunda taviz
verilmesidir. Birlikte olmanın temel harcı olan ortak inanç konusunu
ihmal etmenin bedeli, ilerleyen zaman içinde meydana gelecek kopmalar
ile ödenir. Bu ise birlikteliği ciddi şekilde zedeleyicidir. Böyle bir
olumsuzluğun yaşanmaması için birliğe katılacak her yeni kimsenin ortak
inanca dair esasları yeter şart olarak benimsemiş olmasına dikkat
edilmelidir.
Bir anlayışın bozulmadan kuşaklara taşınmasında inanç, amel ve yöntemle
alakalı esaslarının sistemleştirilmesinin rolü büyüktür. Böylece anlayış
ve yaşayışta Müslümanlar arasındaki birlikteliklerin uzun ömürlü olması
temin edilmiş olur. Bu temel kriterlere bakışı şöyle özetlemek
mümkündür:
Kur'ana bakış : Kur'an hidayet rehberidir. İman ve amelin temel ilkeleri
O'ndan çıkartılır. O'nun dışında, insanlığı kurtuluşa götürecek yoktur.
İslam'ın dışında bir din ile Allah'ın huzuruna gidenlerden, o
getirdikleri din kabul edilmeyecektir.
Kur'an'ı yine kendisi açıklar ve tanımlar. O, inancın, aklın ve ruhun
ana kaynağıdır. Onun muhatabı insandır. Hayat kitabıdır. Ona göre
oluşmayan bir inanç, düzen veya hayat, batıldır.
Kur'an ne bilim ne de tarih kitabıdır. Onu okuyan herkes, Onu
anlayabilir. Muhatabı doğrudan insandır. Ülkesi, cinsiyeti, kavmi,
kültürü ve bilgi düzeyi ne olursa olsun her insan O'ndan nasiplenebilir.
Onu anlamak için herhangi bir aracıya ihtiyaç yoktur.
Onu 'doğru anlamak' için, ilk muhataplarının anladığı ölçülere dikkat
etmek gerekir. Tarihi süreç içerisinde oluşan anlama sorunları ise, ilmi
çalışmalarla giderilebilir.
Kur'an'ı parçacı değil, bütüncül okumak gerekir. Bu açıdan, lafız, mana
ve maksat bütünlüğüne dikkat edilmelidir. Metin dili ile konuşma dili
arasındaki farklılıklar da dikkate alınmalıdır.
Kişilerin vahiyden anladıkları değil, vahyin ne söylediği (amacı)
belirleyicidir. Bu nedenle bağlamlara, siyak-sibak ilişkisine, nüzul
sebebine dikkat edilmelidir.
Kur'an'ı doğru anlamak için, kavramlarını doğru anlamak gerekir. Bunun
için Arap dilinin özellikleri (sarf-nahiv, beyan, lügat, edebi
özellikler vs.) ile muhkem-müteşabih, hakikat-mecaz, sembolik ifadeler,
deyimlere vb. ilişkin hususların da bilinmesi gerekir.
Kur'an'ı anlamaya yarayacak tüm yöntemlerden istifade edilebilir. Ancak
gelenek ve modernizmin olumsuz etkilerine karşı dikkatli olunmalıdır.
Kur'an'ın maksadı ile Kur'an'dan anlaşılan her zaman aynı şey
olmayabilir. (Örneğin, Enfal/60'da söylenen şey "savaş için atlar
hazırlamak" iken; anlaşılan ise, yer ve zamanına göre savaş
hazırlığıdır). Kimse kendi anlayışını Kur'an yerine koymamalıdır.
Kur'an, tarihte ortaya çıkan siyasi veya İtikadi mezhep/ekollerin
fırkacı önyargıları ile yorumlanmamalıdır. Bu, o ekollerin görüşlerini
din edinmek anlamına gelir.
Kur'an hükümlerinin amacı ile araç arasındaki ilişki doğru kurulmalıdır.
Araç, amaca dönüştüğünde şekilcilik ortaya çıkar. Hükümlerin 'hikmeti'
ile hükmün kendisi arasında bir denge kurulmalıdır. Örneğin, namazdan
amaçlanan 'tezkiye'dir; ancak bu, namaz yerine bir başka ibadet icad
edilebileceği anlamına gelmeyeceği gibi, bu amaca ulaşmak için namazdan
daha etkili bir araç olmadığını da kabul etmek gerekir.
İtikad konusuna bakış:
İtikad, kulun, Allah'la yaptığı sözleşmenin (akdin) esasını teşkil
eder. İtikadın konusu, tarafları, riayet etmenin veya bozmanın sonuçları
vardır.
İslam'da itikadın konusu, iman ve gereğince teslim olmaktır.
İ'tikadın esasını, inanmak oluşturur. Akide, inançla ilgili konular esas
olmak üzere, üzerinde akitleşilen şeylerin tümüdür.
İ'tikadın temelinde Tevhid inancı vardır. Buna göre; Tevhid, varlığında
ve varlığının devamında, yaratmada, yaşatmada, yarattıklarını görüp
gözetmede, yaşatıp öldürmede, diriltip hesap sormada, varlıklara hak
ettiklerini vermede, ezeli ve ebedi oluşunda, ilahlık ve rablıkta
Allah'ı birlemektir.
İ'tikada konu olan hususlar, zaman, mekan, fert ve toplumlara göre
farklılık göstermez. İ'tikadi konular bütünlük arz eder, bölünme kabul
etmez. İ'tikadi esasların bir kısmına inanıp, bir kısmına inanmamak
olmaz.
İtikad, amelden öncedir ve onu belirler. Bütün dinler/ideolojiler,
i'tikad ve amelden oluşur (teori ve pratik).
İtikatta kesinlik söz konusudur. İ'tikad şüphe/zann kabul etmez (6/148).
Akidedeki en küçük zann bile, akdi bozar.
İslam'da üzerinde şüphe bulunmayan kaynak Kur'an'dır (2/2). Bu yüzden,
i'tikadı Kur'an belirler. İ'tikad ile ilgili konuların tamamı Kur'an
içinde sonuçlandırılmıştır.
Kur'an, Allah katından gelen kesin bilgidir (el-ilm). Ayetlerinin hepsi
subut-i kat'idir. Kaynağı ve i'tikada esas oluşturması yönünden, diğer
bilgi türleri Kur'an ile kıyaslanamaz. Hepsinde değişen oranda zann
vardır. Zannda hata ihtimali olduğu için, diğer kaynakların inanca esas
teşkil etmesi söz konusu olamaz.
İ'tikada esas teşkil eden Kur'an ayetleri, delalet-i kat'i (muhkem) ve
delalet-i zanni olmak üzere ikiye ayrılır. Delalet-i kat'i olanlar, açık
anlamlı ayetlerdir ve neyi kastediyorsa o anlaşılır (3/7). Helal ve
haramı bildiren; namaz, oruç, hacc, zekat gibi ibadetlere ilişkin
ayetler muhkem ayetlerdir. Bu ayetlerin taalluk ettiği manayı inkar ya
da tahfif etmek küfre götürür. Faizin, içkinin haram oluşunu inkar
etmek, Kur'an hükümlerinden bir kısmının çağdışı olduğunu savunmak v.b.
bu cümledendir.
Delalet-i zanni olanlar ise, kasdın açık olmadığı ayetlerdir. Bunlar
genellikle gaybi konularla ilgilidir. Bu ayetlerin kasdı konusunda
"doğrusunu Allah bilir" demekle yetinilmelidir. Çünkü gaybı ancak Allah
bilir. Bizim gayb hakkındaki bilgimiz, O'nun bildirdiği kadarı ile
sınırlıdır.
İ'tikada ilişkin ayetler birbirini açıklayabilir; çünkü bunlar sübut-u
kat'idir. Fakat i'tikada ilişkin diğer haberler (hadisler) subut-i zanni
olduğu için, subut-i kat'i ayetlerin tefsirinde esas teşkil etmez.
Hadisler, "Peygamberin söylediği söylenen sözlerdir." Allah tarafından
koruma altına alınmamıştır. İ'tikada ilişkin bir konunun Kur'an'da
belirtilmemesi, Allah'a acziyet izafe etmek anlamına gelir. Bu nedenle
hadisler i'tikada delil teşkil etmezler.
Sünnet'e ve Hadislere bakış:
Sünnet, Hz. Peygamberin Kur'an'ı pratize etmesidir. Sünnet vahye
denk bir teşri kaynağı değildir; ama Hz. Peygamber de bir 'postacı'
değildir.
Hz. Peygamber'in her uygulaması (içtihadları), dini bir bağlayıcılık
taşımaz. Misvak kullanmak, sarık sarmak gibi kendi yaşadığı döneme ait
uygulamaları, Sünnet kavramı içinde değerlendirilemez.
Sünnet'in tespitinde hadis usulünün bilinmesi gerekir.
Hadisler, Hz. Peygambere izafe edilen söz, fiil ve takrirlerden oluşur.
Kur'an'la karıştırılma ihtimaline binaen, Hz. Peygamber zamanında
hadislerin yazımına izin verilmemiştir. Ancak daha sonra farklı kültür
ve adetlerin dine karışma ihtimali ortaya çıkınca, Hz. Peygamberin söz,
fiil ve takrirlerine başvurmak ihtiyaç halini almış ve hadislerin
tedvini işine girişilmiştir. Hadislerin tedvini işinin, hicri ikinci
asrın ortasında başlayıp, dördüncü hicri asrın başına kadar uzanmış
olması, bu çabanın 'beşeri' karakterini gösterir.
Hadisler, Hz. Peygamberin ağzından motamot yazılmamıştır. Bu nedenle
hadis rivayetinde kelimelerin tebdil ve tağyir edilmiş olma ihtimali
vardır. Hadisin güvenilirliği, ravinin anlayış ve zeka düzeyine,
hafızasının gücüne vs. bağlıdır.
Uydurma (mevzu) hadisler vardır ve çoktur. Hadislerin, tedvin
edildikleri dönemin siyasi, kültürel etkilerine (İsrailiyyat vb.) açık
olduğu da bilinmektedir.
Sahabelerin adil kabul edilmesi ile, onların yanılabilir beşer olmaları
arasında fark vardır. Ayrıca Hz. Peygamberin yakın arkadaşları ile
diğerleri de bir değildir.
Rivayet zincirinin doğruluğunu kontrol eden yöntemlerle (sened tenkidi)
hadislerin güvenilir olup-olmadığı araştırılmışsa da, mütevatir
derecesindeki hadislerin sayısı çok azdır ve çoğunlukla amelle
ilgilidir. Dolayısıyla hadislerin çoğunda, zann vardır, yani ahad hadis
kategorisindedirler. Bu nedenle itikada esas teşkil etmezler. Ahad
hadisle amel edilebilir, ancak makbul olanları olduğu gibi merdud
olanları da vardır ve merdud olanlarıyla da amel etmekten kaçınmak
gerekir.
Sened tenkidinde izafilik vardır. Bir hadis imamının cerh ettiğini
diğeri aklayabilmektedir. Hadislerin güvenilirliği konusunda metin
tenkidi yapılmalıdır. Burada temel kriter Kur'an'dır. Hadis, Kur'an'a
vurulur, uyarsa alınır, uymazsa bırakılır.
Bunun dışında bir takım 'ilmi' kriterlerle de hadis tenkidi yapılabilir.
Kevni ayetler, tarihsel gerçekler gibi kriterlerle de hadisler tenkid
edilebilir ve doğrusu yanlışından ayırt edilebilir.
Amelde takip edilen usule bakış:
Amelde usul, kişinin, lehinde ve aleyhinde olan hükümleri bilmesi ve
bu hükümlerin asıllarına uygun kavranmasıyla ilgilidir.
Ameller, yapılması istenenler, yapılmaması istenenler ve tavsiyeler
olmak üzere üçe ayrılır.
Bu üç konuda hükmedici Allah'tır. Peygamberin sünneti ise, vahyin hayata
uygulanmasıdır.
Akıl, şer'i hükümlerin uygulanmasında bir amaç değil, araçtır. Kendisi
bizatihi hüküm koyamaz. Kur'an'ı anlamada bir araçtır. Ancak hükmün
illetinden yola çıkarak kıyas yoluyla hükme ulaşılabilir (uyuşturucunun
haramlığı gibi).
Delalet-i kat'i olan ve delalet-i zanni olan Kur'an lafızları amelde
esas alınır. Delalet-i zanni olan ayetlerin delaletini tespit etmek
hususunda ise, önce Kur'an'ın bütünlüğü içinde hareket edilir. Açık bir
karine bulunamaz ise, Sünnet'e müracaat edilir. Orada da bulunamaz ise,
içtihad edilir. Ancak hiçbir içtihad, Kur'an'ın umumi esprisine aykırı
olamaz. Buna Peygamberimizin içtihadları olarak bize nakledilmiş olanlar
da dahildir.
Kur'an'da, nasih-mensuh yoktur. Konuyla ilgili ayetler, farklı zaman,
mekan ve şartlarda inmiştir ve tedricilik esasına göre, kıyamete kadar
benzer durumların çıkması durumunda o hükümler uygulanır.
Hadis, Kur'an'ı kesinlikle nesh edemez. Peygamber Kur'an'a tabidir. O,
"emrolunduğu gibi dosdoğru olmak" zorundadır, O, Kur'an'ı ahlak
edinmiştir. Peygamber Allah'ın eksik bıraktığını ikmal edici değildir.
O, "teslim olanların ilki"dir.
Kişinin, hüküm ve tekliflere muhatap olması için akıllı (baliğ) olması
gerekir. Aklı olmayan dışında her insan, yaptıklarının hesabını Allah'a
verecektir.
Bununla birlikte, uyku, baygınlık, unutma, güç yetirememe, ikrah ve hata
durumlarında sorumluluk yoktur. İçtihad, ameli konularda, Kur'an ve
Sünnet esas alınarak yapılır. İçtihad yapabilmek için, buna ihtiyaç
olmalı (mesele afaki olmamalı) ve içtihad yapılacak konuda Kur'an ve
Sünnet'te açık bir delil olmamalıdır.
İçtihatta bulunacak kişi, mal, can, akıl, din ve neslin korunması
hususlarına dikkat ederek, zorlaştırmama-kolaylaştırma ve tedricilik
kurallarına riayet ederek çıkarımda bulunmalıdır.
İçtihad kapısı kapanmamıştır. İhtiyaç hasıl oldukça içtihad edilir.
Müçtehid olmanın tayin edilmiş şartları ve bunu onaylayacak bir merci
yoktur. Her insan, en azından, meselede müçtehittir. Akıllı, sağduyu
sahibi bir Müslüman, konu üzerinde görüş beyan edebilecek düzeyde ilme
sahip ise içtihad edebilir. Onun görüşü, kimseyi bağlamaz. Dileyen alır,
dileyen almaz. Devletin tercih ettiği görüş ise, toplumsal hayatın
idamesi bakımından (siyaseten) Ümmet'i bağlayıcı olur.
İçtihad etme konusunda kendini yeterli görmeyen, yeterli gördüğü kişinin
görüşüyle amel eder. Burada tercih ve sorumluluk kişiye aittir.
Metod konusuna bakış:
Metodun esasları, ilkeden çıkar. İlkeleri ise, Kur'an ve onun
uygulaması olan Sünnet belirler.
Amaca ulaşmak için her yol meşru değildir. Meşru amaçlara ancak meşru
araçlarla ulaşılır.
Metod, Rabbanidir; kişilerin arzularına göre değişmez. İslam bir
metotlar koleksiyonu değildir. Her peygamber özde aynı metodu takip
etmiştir.
Bir kavmin değişmesi (yeryüzünün ifsadından sonra ıslah edilmesi), özde,
o kavmin kendi nefsinde olanı değiştirmesi ile mümkündür. Bu da tedrici
olarak gerçekleşir.
Tebliğ dönemlerinde, değişim, önce zihniyette başlar. Zihinsel inkılabın
ardından toplumsal değişimin aşamalarına geçilir. Tebliğ dönemlerinde
acilci yöntemlere başvurmaktan kaçınmak gerekir.
Çağımızın toplumları, genel olarak, Dar'ül-Küfr (Cahiliye)
toplumlarıdır. Cahiliye toplumlarında Dar'ül-Harp fıkhı değil
Dar'ül-Küfr fıkhı geçerlidir. Yani Hz. Peygamberin Mekke'de uyguladığı
yöntemler esas alınmalıdır.
Tebliğ sürecinde, sistem-içi araçlara (demokratik parti mücadelesi vb.)
başvurmak hem meşru değildir, hem de sonuca götürmez.
Mücadele sürecinin her aşamasında verilecek tavizler, mücadeleyi yoldan
çıkarır. Bu yüzden, makam, servet, mevki vs. için temel ilkelerden taviz
verilmeden mücadele sürdürülmelidir.
İktidar bir bütündür. Müslümanlar, küfür rejimlerinde yönetime ortak
olmaz, onlarla koalisyon kurmaz.
Tebliğ döneminde şiddet (terör) yöntemlerine başvurulmaz. Çünkü terör,
imanın mahiyetiyle çelişir. Zorla iman olmaz ("dinde zorlama yoktur").
Mücadele sürecinde, güç oranında mukabele esastır. Siyasal gücü ele
geçirmeden, bireyler üzerinde devlet olmanın gerekleri uygulanmaz.
Nihayet, düşünce ve davranışta bu disipline uygun hareket etmek,
gönüllerde birlik ve beraberlik ruhunu doğuracak; uygulamalarda
keyfiliğin önü alınmış olacaktır. İşi yapan neye göre yaptığını,
yapmayan da niçin yapmadığını bilecektir. Böylece insanlar hayatın ve
memat'ın anlamını bilecek, anlamlı bir hayat yaşamaya çalışacaktır. |