Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 346 | Ekim  2007

                   

 

 


ABDİ KEÇELİ / Yozgat

SORU : Yaşadığımız hayatta insanların, aynı anne ve babanın çocukları bile olsa birlikte olmaları, aynı mekanı işi ve aşı paylaşmaları, birlikte hareket etmeleri, güven ve dayanışma içinde olmaları çok az görülmektedir. Ferdi hayatta böyle olduğu gibi dini, siyasi ve ticari hayatta da durum fazla farklılık arz etmiyor. Halbuki bildiğim kadarıyla Allah insanları birlik ve beraberliğe(3/103) çağırıyor. Müslümanlar da tarihin bir döneminde bunu gerçekleştirmişler, güç ve kudret sahibi olmuşlardır. Öyle görünüyor ki, onlarda var olan ve bizde olmayan bir şeyler var. Bizler, ya bir şeyleri yeterince düşünmüyor veya anlamıyoruz; ya da bir şeyin gerçekleşmesi için gerekli olan şartları yerine getirmiyoruz gibi geliyor bana. Emin olmak için sizlere şu soruları sormak istiyorum:
a)Bir ve beraber olmak ne demektir?
b)Kalıcı bir birliktelik için gerek ve yeter şartlar nelerdir?

CEVAP : a) Bu kavramın en kısa tanımı "İnsanların bilgide, düşüncede ve eylemde bir ve beraber olması" demektir. Bu öyle bir birlikteliktir ki toplumu oluşturan fertlerin her biri herhangi bir etkiye aynı tepkiyi gösterirler. Çünkü ortak bilgi, ortak düşünceyi, ortak düşünce de ortak eylemi doğurur. Bu üç konuda ki aynilik, tefrikanın zıddı olan birliği ve beraberliği oluşturur.
Tefrika içinde bulunmak ne kadar sakınılması istenen bir durum ise, birleşmek (bilgi, düşünce ve eylemde bir olmak) beraber olmak da o kadar teşvik edilen, Allah'ın rahmetinin üzerinde bulunduğu hal olarak vasıflandırılmaktadır. Birleşmek ve tefrika siyahla beyaz, farzla haram gibi hem mahiyeti hem de doğurduğu sonuçlar açısından birbirinin zıddı anlam ve konumu ifade etmektedir.
Tefrika, doğrularda ihtilafa düşmek, açık gerçekler üzerinde bilerek veya bilmeyerek ihtilaf çıkarmak ve sahiplenilen yanlışı doğru sanarak onu savunmak manasınadır ki, beraberliğin tersi olarak tanımlanmaktadır.
Sürekli herkesin ve her kesimin üzerinde vurgu yaparak önemine işaret ettiği birlik, beraberlik ve birleşmek nedir, ne üzerinde olmalıdır ve nasıl gerçekleşir? Bu soruların doğru cevaplarını bulmaya çalışmalıyız.
Soyut anlamda birleşmek, bilgi beraberliği içinde bulunmak, ortak bilgi sahibi olmak; ortak bilgileri ortak mefhumlara yani ortak tavır ve davranış beraberliklerine dönüştürmektir. Birleşmek her şeyden önce ciddi olmayı gerektirir. Disiplinli olmayı gerektirir. Bir bilgi disiplinini ciddi olarak (sistematize edilmiş, önem sırasına konulmuş, yeterli bilgiyi kendi içinde disipline uygun olarak öğrenmeyi ve davranışa dönüştürmenin gerekliliğini) kavramayı gerektirir. Ayrıca birleşmeyi içtenlikle istemeyi, istenilen şeyin gereğine uygun hareket etmeyi gerektirir.
Bilinmelidir ki her birlik, her türlü tefrikadan daha üstün bir özelliğe sahiptir. Batıl üzerinde birleşme bile birleşenler ve üzerinde birleşilen şey açısından başarıya götürücüdür. "Büyük küçük, hak veya batıl bütün başarılar birleşmenin ürünüdür" demek, bu konudaki sünnetullah'ın ifadesi olarak anlaşılmalıdır. Haçlı ruhunda birleşen Avrupa, Amerikalılık paydasında buluşan ABD, Fransız ihtilali, Marx ve Mao'nun gerçekleştirdiği devrimler batıldaki birleşmenin sonucudur.
Birleşmek batıl üzerinde bile bunca başarı sağlıyorsa, hak ve doğrular üzerinde birleşmenin birleşenlerini ne denli başarılı kılacağı konusu tartışmadan uzak bir hakikattir. Hz. Muhammed (as)'ın tek kişiden devlete giden yolda getirdiği dine inananlar ile birleşmesinin sonucu Medine'de İslam devletinin doğuşu gözler önündedir. Yakın tarihte Anadolu'da beylikleri birleştirerek yola çıkan Osmanoğulları'nın üç kıtada altı yüz yıllık hakimiyetlerini temin etmiştir. Son olarak İran halkının İran Şahına karşı kelime-i tevhid üzerinde söz birliği etmeleri bugünkü başarılarını temin etmiştir. Büyük olsun küçük olsun "bütün başarılar birleşme temeli üzerinde yükselirler" demek, eşyanın tabiatını icra etmesi olarak anlaşılmalıdır.
Biz müslümanlar önce neyin üzerinde birleşeceğimizi belirlemeliyiz. Hemen herkesin ve her kesimin söyleyip kabullendiği Kitap ve Sünnet üzerinde birleşmek nazari olarak reddi mümkün olmayan bir gerçektir. Fakat nedir bu Kitap ve Sünnet ki onu esas aldığını söyleyen bunca insanların her biri ayrı bir fırka halindedir. Bu takdirde Kitap ve Sünnetten anlaşılan konusunda bilgi, düşünce ve eylem birlikteliği yok demektir. Bunun için itikadi ve ameli konularda bilgi ve düşünce beraberliğinin sağlanması, bu işin olmazsa olmazları olarak temin edilmek zorundadır.
İslam Kur'an'la ve Muhammed (as)'ın uygulamasını gösterdiği biçimiyle kavranmaya çalışılmalıdır. Bütün, ayrılmaz rükünleriyle bilinmediği, haram ve farz mesabesindeki esasları eksiksiz ve kendine has sıra ile kavranmadığı ve uygulamaya konulmadığı takdirde ne dünyada ne de ahirette bir sonuca ulaşabilmek mümkün değildir. Eşya ve olaylar tabiatlarına uygun tanımlanmalı, Kitap ve Kur'ani nasslar taşıdıkları delalet itibariyle eşyaya intibak ettirilmelidir ki, elle tutulur ve ciddiye alınır sonuçlara ulaşmak mümkün olsun.
Kısaca Rasulullah Kur'an'ı nasıl anlamış ve uygulamıştır? Onu okurken geçmişin kutsal bir hatırası olarak değil, hayatımızın tümünü düzenleyen kurallar bütünü olarak algılanmalıdır. Bilgilerimiz buna göre yeniden gözden geçirilmeli, yanlışlar düzeltilmeli, eksikler yerlerine konulmalı, hurafeler atılmalı ve İslam'ın temel esprisi kavranılarak hareket edilmelidir. Peygamber bize sadece namaz ve orucu öğretmek için gönderilmiş bir elçi değildir. O hayatı nasıl İslamca ve Müslümanca yaşayacağımızı göstermek için gönderilmiş bir elçidir ve getirdiği din İslam, tamamlanmış bir dindir. Müslümanlar olarak önce bu anlayış ve kavrayışta birleşmemiz, daha ileri düzeydeki birleşmelerin temelini oluşturacaktır. Önce prensiplerde birleşilecek, sonra da bu prensiplere bağlı füru'larda birleşilecektir. Başka türlüsü mümkün değildir.
" Ey iman edenler; Allah'tan nasıl korkulması gerekiyorsa öylece korkun. Müslüman olmaktan başka bir sıfatla can vermeyin."
"Hep birlikte Allah'ın ipine (İslâm'a/Kur'an'a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın. Allah'ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmişti ve O'nun nimeti sayesinde kardeş kimseler olmuştunuz. Yine siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle açıklar ki doğru yolu bulasınız "(3/102-103)

b) Kalıcı bir birliktelik için gerek ve yeter şartlar nelerdir?
CEVAP :
Kalıcı bir birlikteliğin temini ve birlikte çalışmanın imkanı için iki temel unsur vardır; "ortak hedef ve organize hareket." Bunlardan ilki olan ortak hedef birlikte çalışmanın özünü oluşturur. Çünkü her türlü faaliyetin şeklini, rengini o verir. Bu nedenle bu kavram üzerinde önemle durulması gerekir.
Ortak hedef, inanç ve amaç birliğinin sonucudur. Kitlelerin ortak hedefe doğru kenetlenmesi için özde, ortak inanç ve ideallerinin olması gerekir. Bütün insan toplulukları eğer paylaştıkları ortak bir inanç ve idealleri varsa sahici anlamda toplumsal bir varlık ifade ederler. Tarih boyunca kitleleri sevk ve idare eden siyasi toplumsal hareket ve akımların temelinde, inanç ve ideal birlikteliklerinin yattığı görülür.
İslami hareket ve faaliyetlerde de birlikte olmanın, birlikte çalışmanın temelini ortak ideal ve inançlar oluşturur. Bu anlamda ilk İslam toplumunun üyeleri olanlar (Ashab), bir anlamda cahiliye değerlerine karşı Allah, Peygamber, ahiret ve tevhid gibi kavramlar etrafında birleşmiş bir cemaat idi. Onların ortak inançlarını Allah'ın vahyi oluşturuyordu. Ellerinde Kur'an, önlerinde de Allah'ın elçisi Hz. Muhammed (as) vardı. Ortak idealleri ise Allah'a gereği gibi kulluğu gerçekleştirmekti.
Birlikte çalışmanın en önemli zaafı, ortak inanç esaslarını yeterli düzeyde belirleyememiş olmaktır. Bu konuda yeterlilik olmadan fertler arasında beraberliği sağlamak kolay olmayacaktır. Son 20-30 yılda Kur'an ve Sünnet konusunda zihni henüz netleşmemiş pek çok gurubun yok olup gitmesinin esas sebebi budur. Ayakta kalabilenler ise, genelde, belirli ortak inançlar etrafında toplanan kimselerdir.
İkinci zaaf noktası ise çalışmanın genişleme sürecinde, daha çok taraftar kazanmak hevesiyle, ortak inançlar konusunda taviz verilmesidir. Birlikte olmanın temel harcı olan ortak inanç konusunu ihmal etmenin bedeli, ilerleyen zaman içinde meydana gelecek kopmalar ile ödenir. Bu ise birlikteliği ciddi şekilde zedeleyicidir. Böyle bir olumsuzluğun yaşanmaması için birliğe katılacak her yeni kimsenin ortak inanca dair esasları yeter şart olarak benimsemiş olmasına dikkat edilmelidir.
Bir anlayışın bozulmadan kuşaklara taşınmasında inanç, amel ve yöntemle alakalı esaslarının sistemleştirilmesinin rolü büyüktür. Böylece anlayış ve yaşayışta Müslümanlar arasındaki birlikteliklerin uzun ömürlü olması temin edilmiş olur. Bu temel kriterlere bakışı şöyle özetlemek mümkündür:
Kur'ana bakış : Kur'an hidayet rehberidir. İman ve amelin temel ilkeleri O'ndan çıkartılır. O'nun dışında, insanlığı kurtuluşa götürecek yoktur. İslam'ın dışında bir din ile Allah'ın huzuruna gidenlerden, o getirdikleri din kabul edilmeyecektir.
Kur'an'ı yine kendisi açıklar ve tanımlar. O, inancın, aklın ve ruhun ana kaynağıdır. Onun muhatabı insandır. Hayat kitabıdır. Ona göre oluşmayan bir inanç, düzen veya hayat, batıldır.
Kur'an ne bilim ne de tarih kitabıdır. Onu okuyan herkes, Onu anlayabilir. Muhatabı doğrudan insandır. Ülkesi, cinsiyeti, kavmi, kültürü ve bilgi düzeyi ne olursa olsun her insan O'ndan nasiplenebilir. Onu anlamak için herhangi bir aracıya ihtiyaç yoktur.
Onu 'doğru anlamak' için, ilk muhataplarının anladığı ölçülere dikkat etmek gerekir. Tarihi süreç içerisinde oluşan anlama sorunları ise, ilmi çalışmalarla giderilebilir.
Kur'an'ı parçacı değil, bütüncül okumak gerekir. Bu açıdan, lafız, mana ve maksat bütünlüğüne dikkat edilmelidir. Metin dili ile konuşma dili arasındaki farklılıklar da dikkate alınmalıdır.
Kişilerin vahiyden anladıkları değil, vahyin ne söylediği (amacı) belirleyicidir. Bu nedenle bağlamlara, siyak-sibak ilişkisine, nüzul sebebine dikkat edilmelidir.
Kur'an'ı doğru anlamak için, kavramlarını doğru anlamak gerekir. Bunun için Arap dilinin özellikleri (sarf-nahiv, beyan, lügat, edebi özellikler vs.) ile muhkem-müteşabih, hakikat-mecaz, sembolik ifadeler, deyimlere vb. ilişkin hususların da bilinmesi gerekir.
Kur'an'ı anlamaya yarayacak tüm yöntemlerden istifade edilebilir. Ancak gelenek ve modernizmin olumsuz etkilerine karşı dikkatli olunmalıdır.
Kur'an'ın maksadı ile Kur'an'dan anlaşılan her zaman aynı şey olmayabilir. (Örneğin, Enfal/60'da söylenen şey "savaş için atlar hazırlamak" iken; anlaşılan ise, yer ve zamanına göre savaş hazırlığıdır). Kimse kendi anlayışını Kur'an yerine koymamalıdır.
Kur'an, tarihte ortaya çıkan siyasi veya İtikadi mezhep/ekollerin fırkacı önyargıları ile yorumlanmamalıdır. Bu, o ekollerin görüşlerini din edinmek anlamına gelir.
Kur'an hükümlerinin amacı ile araç arasındaki ilişki doğru kurulmalıdır. Araç, amaca dönüştüğünde şekilcilik ortaya çıkar. Hükümlerin 'hikmeti' ile hükmün kendisi arasında bir denge kurulmalıdır. Örneğin, namazdan amaçlanan 'tezkiye'dir; ancak bu, namaz yerine bir başka ibadet icad edilebileceği anlamına gelmeyeceği gibi, bu amaca ulaşmak için namazdan daha etkili bir araç olmadığını da kabul etmek gerekir.
İtikad konusuna bakış:
İtikad, kulun, Allah'la yaptığı sözleşmenin (akdin) esasını teşkil eder. İtikadın konusu, tarafları, riayet etmenin veya bozmanın sonuçları vardır.
İslam'da itikadın konusu, iman ve gereğince teslim olmaktır.
İ'tikadın esasını, inanmak oluşturur. Akide, inançla ilgili konular esas olmak üzere, üzerinde akitleşilen şeylerin tümüdür.
İ'tikadın temelinde Tevhid inancı vardır. Buna göre; Tevhid, varlığında ve varlığının devamında, yaratmada, yaşatmada, yarattıklarını görüp gözetmede, yaşatıp öldürmede, diriltip hesap sormada, varlıklara hak ettiklerini vermede, ezeli ve ebedi oluşunda, ilahlık ve rablıkta Allah'ı birlemektir.
İ'tikada konu olan hususlar, zaman, mekan, fert ve toplumlara göre farklılık göstermez. İ'tikadi konular bütünlük arz eder, bölünme kabul etmez. İ'tikadi esasların bir kısmına inanıp, bir kısmına inanmamak olmaz.
İtikad, amelden öncedir ve onu belirler. Bütün dinler/ideolojiler, i'tikad ve amelden oluşur (teori ve pratik).
İtikatta kesinlik söz konusudur. İ'tikad şüphe/zann kabul etmez (6/148). Akidedeki en küçük zann bile, akdi bozar.
İslam'da üzerinde şüphe bulunmayan kaynak Kur'an'dır (2/2). Bu yüzden, i'tikadı Kur'an belirler. İ'tikad ile ilgili konuların tamamı Kur'an içinde sonuçlandırılmıştır.
Kur'an, Allah katından gelen kesin bilgidir (el-ilm). Ayetlerinin hepsi subut-i kat'idir. Kaynağı ve i'tikada esas oluşturması yönünden, diğer bilgi türleri Kur'an ile kıyaslanamaz. Hepsinde değişen oranda zann vardır. Zannda hata ihtimali olduğu için, diğer kaynakların inanca esas teşkil etmesi söz konusu olamaz.
İ'tikada esas teşkil eden Kur'an ayetleri, delalet-i kat'i (muhkem) ve delalet-i zanni olmak üzere ikiye ayrılır. Delalet-i kat'i olanlar, açık anlamlı ayetlerdir ve neyi kastediyorsa o anlaşılır (3/7). Helal ve haramı bildiren; namaz, oruç, hacc, zekat gibi ibadetlere ilişkin ayetler muhkem ayetlerdir. Bu ayetlerin taalluk ettiği manayı inkar ya da tahfif etmek küfre götürür. Faizin, içkinin haram oluşunu inkar etmek, Kur'an hükümlerinden bir kısmının çağdışı olduğunu savunmak v.b. bu cümledendir.
Delalet-i zanni olanlar ise, kasdın açık olmadığı ayetlerdir. Bunlar genellikle gaybi konularla ilgilidir. Bu ayetlerin kasdı konusunda "doğrusunu Allah bilir" demekle yetinilmelidir. Çünkü gaybı ancak Allah bilir. Bizim gayb hakkındaki bilgimiz, O'nun bildirdiği kadarı ile sınırlıdır.
İ'tikada ilişkin ayetler birbirini açıklayabilir; çünkü bunlar sübut-u kat'idir. Fakat i'tikada ilişkin diğer haberler (hadisler) subut-i zanni olduğu için, subut-i kat'i ayetlerin tefsirinde esas teşkil etmez.
Hadisler, "Peygamberin söylediği söylenen sözlerdir." Allah tarafından koruma altına alınmamıştır. İ'tikada ilişkin bir konunun Kur'an'da belirtilmemesi, Allah'a acziyet izafe etmek anlamına gelir. Bu nedenle hadisler i'tikada delil teşkil etmezler.
Sünnet'e ve Hadislere bakış:
Sünnet, Hz. Peygamberin Kur'an'ı pratize etmesidir. Sünnet vahye denk bir teşri kaynağı değildir; ama Hz. Peygamber de bir 'postacı' değildir.
Hz. Peygamber'in her uygulaması (içtihadları), dini bir bağlayıcılık taşımaz. Misvak kullanmak, sarık sarmak gibi kendi yaşadığı döneme ait uygulamaları, Sünnet kavramı içinde değerlendirilemez.
Sünnet'in tespitinde hadis usulünün bilinmesi gerekir.
Hadisler, Hz. Peygambere izafe edilen söz, fiil ve takrirlerden oluşur.
Kur'an'la karıştırılma ihtimaline binaen, Hz. Peygamber zamanında hadislerin yazımına izin verilmemiştir. Ancak daha sonra farklı kültür ve adetlerin dine karışma ihtimali ortaya çıkınca, Hz. Peygamberin söz, fiil ve takrirlerine başvurmak ihtiyaç halini almış ve hadislerin tedvini işine girişilmiştir. Hadislerin tedvini işinin, hicri ikinci asrın ortasında başlayıp, dördüncü hicri asrın başına kadar uzanmış olması, bu çabanın 'beşeri' karakterini gösterir.
Hadisler, Hz. Peygamberin ağzından motamot yazılmamıştır. Bu nedenle hadis rivayetinde kelimelerin tebdil ve tağyir edilmiş olma ihtimali vardır. Hadisin güvenilirliği, ravinin anlayış ve zeka düzeyine, hafızasının gücüne vs. bağlıdır.
Uydurma (mevzu) hadisler vardır ve çoktur. Hadislerin, tedvin edildikleri dönemin siyasi, kültürel etkilerine (İsrailiyyat vb.) açık olduğu da bilinmektedir.
Sahabelerin adil kabul edilmesi ile, onların yanılabilir beşer olmaları arasında fark vardır. Ayrıca Hz. Peygamberin yakın arkadaşları ile diğerleri de bir değildir.
Rivayet zincirinin doğruluğunu kontrol eden yöntemlerle (sened tenkidi) hadislerin güvenilir olup-olmadığı araştırılmışsa da, mütevatir derecesindeki hadislerin sayısı çok azdır ve çoğunlukla amelle ilgilidir. Dolayısıyla hadislerin çoğunda, zann vardır, yani ahad hadis kategorisindedirler. Bu nedenle itikada esas teşkil etmezler. Ahad hadisle amel edilebilir, ancak makbul olanları olduğu gibi merdud olanları da vardır ve merdud olanlarıyla da amel etmekten kaçınmak gerekir.
Sened tenkidinde izafilik vardır. Bir hadis imamının cerh ettiğini diğeri aklayabilmektedir. Hadislerin güvenilirliği konusunda metin tenkidi yapılmalıdır. Burada temel kriter Kur'an'dır. Hadis, Kur'an'a vurulur, uyarsa alınır, uymazsa bırakılır.
Bunun dışında bir takım 'ilmi' kriterlerle de hadis tenkidi yapılabilir. Kevni ayetler, tarihsel gerçekler gibi kriterlerle de hadisler tenkid edilebilir ve doğrusu yanlışından ayırt edilebilir.
Amelde takip edilen usule bakış:
Amelde usul, kişinin, lehinde ve aleyhinde olan hükümleri bilmesi ve bu hükümlerin asıllarına uygun kavranmasıyla ilgilidir.
Ameller, yapılması istenenler, yapılmaması istenenler ve tavsiyeler olmak üzere üçe ayrılır.
Bu üç konuda hükmedici Allah'tır. Peygamberin sünneti ise, vahyin hayata uygulanmasıdır.
Akıl, şer'i hükümlerin uygulanmasında bir amaç değil, araçtır. Kendisi bizatihi hüküm koyamaz. Kur'an'ı anlamada bir araçtır. Ancak hükmün illetinden yola çıkarak kıyas yoluyla hükme ulaşılabilir (uyuşturucunun haramlığı gibi).
Delalet-i kat'i olan ve delalet-i zanni olan Kur'an lafızları amelde esas alınır. Delalet-i zanni olan ayetlerin delaletini tespit etmek hususunda ise, önce Kur'an'ın bütünlüğü içinde hareket edilir. Açık bir karine bulunamaz ise, Sünnet'e müracaat edilir. Orada da bulunamaz ise, içtihad edilir. Ancak hiçbir içtihad, Kur'an'ın umumi esprisine aykırı olamaz. Buna Peygamberimizin içtihadları olarak bize nakledilmiş olanlar da dahildir.
Kur'an'da, nasih-mensuh yoktur. Konuyla ilgili ayetler, farklı zaman, mekan ve şartlarda inmiştir ve tedricilik esasına göre, kıyamete kadar benzer durumların çıkması durumunda o hükümler uygulanır.
Hadis, Kur'an'ı kesinlikle nesh edemez. Peygamber Kur'an'a tabidir. O, "emrolunduğu gibi dosdoğru olmak" zorundadır, O, Kur'an'ı ahlak edinmiştir. Peygamber Allah'ın eksik bıraktığını ikmal edici değildir. O, "teslim olanların ilki"dir.
Kişinin, hüküm ve tekliflere muhatap olması için akıllı (baliğ) olması gerekir. Aklı olmayan dışında her insan, yaptıklarının hesabını Allah'a verecektir.
Bununla birlikte, uyku, baygınlık, unutma, güç yetirememe, ikrah ve hata durumlarında sorumluluk yoktur. İçtihad, ameli konularda, Kur'an ve Sünnet esas alınarak yapılır. İçtihad yapabilmek için, buna ihtiyaç olmalı (mesele afaki olmamalı) ve içtihad yapılacak konuda Kur'an ve Sünnet'te açık bir delil olmamalıdır.
İçtihatta bulunacak kişi, mal, can, akıl, din ve neslin korunması hususlarına dikkat ederek, zorlaştırmama-kolaylaştırma ve tedricilik kurallarına riayet ederek çıkarımda bulunmalıdır.
İçtihad kapısı kapanmamıştır. İhtiyaç hasıl oldukça içtihad edilir.
Müçtehid olmanın tayin edilmiş şartları ve bunu onaylayacak bir merci yoktur. Her insan, en azından, meselede müçtehittir. Akıllı, sağduyu sahibi bir Müslüman, konu üzerinde görüş beyan edebilecek düzeyde ilme sahip ise içtihad edebilir. Onun görüşü, kimseyi bağlamaz. Dileyen alır, dileyen almaz. Devletin tercih ettiği görüş ise, toplumsal hayatın idamesi bakımından (siyaseten) Ümmet'i bağlayıcı olur.
İçtihad etme konusunda kendini yeterli görmeyen, yeterli gördüğü kişinin görüşüyle amel eder. Burada tercih ve sorumluluk kişiye aittir.
Metod konusuna bakış:
Metodun esasları, ilkeden çıkar. İlkeleri ise, Kur'an ve onun uygulaması olan Sünnet belirler.
Amaca ulaşmak için her yol meşru değildir. Meşru amaçlara ancak meşru araçlarla ulaşılır.
Metod, Rabbanidir; kişilerin arzularına göre değişmez. İslam bir metotlar koleksiyonu değildir. Her peygamber özde aynı metodu takip etmiştir.
Bir kavmin değişmesi (yeryüzünün ifsadından sonra ıslah edilmesi), özde, o kavmin kendi nefsinde olanı değiştirmesi ile mümkündür. Bu da tedrici olarak gerçekleşir.
Tebliğ dönemlerinde, değişim, önce zihniyette başlar. Zihinsel inkılabın ardından toplumsal değişimin aşamalarına geçilir. Tebliğ dönemlerinde acilci yöntemlere başvurmaktan kaçınmak gerekir.
Çağımızın toplumları, genel olarak, Dar'ül-Küfr (Cahiliye) toplumlarıdır. Cahiliye toplumlarında Dar'ül-Harp fıkhı değil Dar'ül-Küfr fıkhı geçerlidir. Yani Hz. Peygamberin Mekke'de uyguladığı yöntemler esas alınmalıdır.
Tebliğ sürecinde, sistem-içi araçlara (demokratik parti mücadelesi vb.) başvurmak hem meşru değildir, hem de sonuca götürmez.
Mücadele sürecinin her aşamasında verilecek tavizler, mücadeleyi yoldan çıkarır. Bu yüzden, makam, servet, mevki vs. için temel ilkelerden taviz verilmeden mücadele sürdürülmelidir.
İktidar bir bütündür. Müslümanlar, küfür rejimlerinde yönetime ortak olmaz, onlarla koalisyon kurmaz.
Tebliğ döneminde şiddet (terör) yöntemlerine başvurulmaz. Çünkü terör, imanın mahiyetiyle çelişir. Zorla iman olmaz ("dinde zorlama yoktur").
Mücadele sürecinde, güç oranında mukabele esastır. Siyasal gücü ele geçirmeden, bireyler üzerinde devlet olmanın gerekleri uygulanmaz.
Nihayet, düşünce ve davranışta bu disipline uygun hareket etmek, gönüllerde birlik ve beraberlik ruhunu doğuracak; uygulamalarda keyfiliğin önü alınmış olacaktır. İşi yapan neye göre yaptığını, yapmayan da niçin yapmadığını bilecektir. Böylece insanlar hayatın ve memat'ın anlamını bilecek, anlamlı bir hayat yaşamaya çalışacaktır.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...