|

Ağustos
Böceğinden Özür Dilemek*
Sebahattin Özden
Eğer çocuksanız insanlar size nasihat
etmeye bayılırlar ve bu nasihatlerin belki en başında kitap okumanın
teşviki gelir. Kitap okumanın öğrenme yolunda yürümek için bir şart
olduğu iddia edilir. Ben insanların kitap okumalarının şart olduğunu
düşünmüyorum. Kitap okumak bir ilgi meselesidir, ve kitap okumaktan
maksat öğrenmekse, öğrenmenin tek bir yolu olduğunu iddia etmek büyük
bir yanılgı olur. Tecrübe gibi acı bir öğrenme yolunu bir kenara
ayırırsak, insanlar izledikleri filmlerden, girdikleri tartışmalardan,
dinlediklerinden, gördüklerinden ya da daha kısa ifadeyle yaşadıkları
hemen her şeyden bir şeyler öğrenir. Kitaplar ise size hazır bilgi
sunarak, teorik dünyaya giriş yapmanıza yardımcı olur. Henüz okula
gitmeden önce bile sürekli okuyan biri olarak söylemeliyim ki, kitap
okumak bir alışkanlıkta olabilir. Pekala kitaplar size yanlış bilgi de
öğretebilir; işte bugün değineceğim asıl konu…
Bir çocuğumun olmasının nasıl bir şey olacağını bilmeme rağmen, hep
çocuğum olsa hangi kitabı okutacağımı düşünmüşümdür ve elbette
hangilerini okutmayacağımı da. Bir çocuğun okuması çok önemlidir çünkü
bilinçaltına yerleşen bilgiler onun karakterini ve düşünce dünyasını
belirleyecektir. Tüm dünyanın yanılırken sadece bir kişinin doğru
söyleyebileceğine inanan ve bu inanışının ispatı için, sıkça Galilei
örneğini veren biri olarak söylemeliyim ki, başta öğretmenler olmak
üzere bir çok kişinin tavsiye ettiği kitapların bazıları, çocukları hiç
de doğru yola götürmüyor. Peki doğru ile yanlışın muhakemesini yapıp
yapamayacağı belirsiz bir çocuğa -aba altından sopa gösterir gibi-,
doğru ile karışık yanlışları bilinçaltına yerleştiren kitapları okutmak
ne derece doğru? Ya da onlara kendi doğrularımızı dayatmaya hakkımız var
mı?
İnsanlar maalesef çocuklarının kendi doğrularını ve tanımlamalarını
benimsemelerini beklemekte. Kanaatim o dur ki; bir çocuğun bir şeyi
tanımlarken bunu ebeveynin dayattığı şekliyle değil, tamamen kendi
öğrenimiyle yapma özgürlüğü bulunmalıdır. Bu konuda sıkça tekrar ettiğim
bir örneği yeniden öne sürmek istiyorum. Bir çocuğa bir fil gösterip,
bunun bir fil olduğunu iri cüssesi ve hortumundan anlıyoruz demek
yerine, sadece bir fil gösterelim ve bırakalım kendi tanımlamalarını
kendileri oluştursunlar. Emin olun onların tanımlamalarından bir fil
hakkında öğrenebileceğimiz alternatif bilgiler çıkacaktır. Ancak kendi
tanımlamalarını oluşturabilen çocuk, alternatif bakış açısı
geliştirebilir.
Ağustos Böceği ile Karınca
Bir çok kişi henüz çocukken La Fonten'in Ağustos Böceği ile Karınca'sını
okumuş ve belki bugünün işini yarına bırakmamak, tembellik etmek yerine
çok çalışmak gibi davranışları da ilk defa La Fonten'den dinlemiştir. Bu
davranışlar insanların nezdinde genelde doğru olarak kabul görürler. Ben
bahsi geçen bu doğruların arasında La Fonten'in gizlice bazı yanlışları
beynimize sızdırdığına inanıyorum. İsterseniz bu masalı bir sonraki
paragrafta yeniden gözden geçirelim.
Ağustos Böceği ile Karınca'dan çıkarılabilecek alternatif sonuçlar ya da
daha yerinde ifadeyle bilinçaltımıza yerleşebilecek bazı yanlışlar
vardır. Mesela, ağustos böceği doğanın kendisine verdiği sorumluluğu,
keman çalmayı tercih ettiği için aç kalırken, karınca yine doğanın
kendisine verdiği sorumluluğu yapmakta yani maddi kâra dönük
çalışmaktadır. Keman çalmak gibi sanatsal bir aktivite neden "iş"
çerçevesinde değerlendirilmemektedir? Bu bilinçaltı değerlendirmesi
nedeniyle bir çocuk, ilgisi ve yeteneği olduğu halde aç kalma korkusuyla
bu yeteneğinden vazgeçip, başka bir işe yönelse acaba doğru olur mu?
Kendi ilgi ve yeteneğini icra ederek kazanacağı manevi kârı, maddi kâra
tercih eden, mütevekkil ağustos böceğinin kaybedip, doğasına uygun
olarak materyalist bir tutum sergileyen karıncanın kazanması sebebiyle
hiç kimse bir çocuktan yeteneklerine göre davranmasını beklememelidir.
Kanaatimce manevi tatmin maddi tatminden daha ötedir. Karıncanın kısa
vadede kâra dönük çalışmadan edindiği kazancın maddi boyutundan öte
manevi bir yönü de vardır. Her tamahkâr müteşebbis gibi karınca da, elde
ettiği maddi birikimi seyrederek manevi bir tatmin yaşamaktadır. Burada
şunu söylemeliyim ki; doğanın kendisine biçtiği sorumluluktan ya da
başka bir deyişle mizacından ötürü kimse karıncayı suçlamazken, acaba
neden yine mizacının gereğini yerine getiren ve kendini kemanıyla ifade
eden ve belki bunu yaparken aynı zamanda keman çalmadaki marifetini de
sergileyen ağustos böceğini suçlamaktadır. La Fonten neden ağustos
böceğini karıncanın kapısına muhtaç etmektedir? Oysa tarihte iş
adamlarından çok sanatçılar bilinmektedir ve hatta günümüzde bir çok
karınca, ağustos böceklerinin konserlerine sponsor olmaktadır. Bir taraf
diğerine muhtaç olmamakta, iki taraf da karşılıklı olarak ihtiyacını
gidermektedir.
Materyalizmin zafere ulaşıp, maneviyatın ayaklar altına alındığı Ağustos
Böceği İle Karınca hikayesine bu şekilde baktığımızda hala karıncadan
yana taraf olabilecek miyiz? Bence burada karıncaya özenip, onun gibi
davranmak yerine, yeteneklerimizi en üst derece sergileyip, kendimizi en
iyi ifade ettiğimiz işe yönelmeli, kişileri yeteneklerinden ya da
tercihlerinden ötürü kınamamalı ve belki de La Fonten'in düştüğü hataya
düşmemeliyiz. Burada kınanacak bir kimse varsa o da La Fonten'dir. Bu
mesele üzerine iktisatçılar ne der bilemiyorum ama La Fonten gibi
düşünmeye devam ettiğimiz sürece "sanatın karın doyurmayacağı" açıktır.
* sebahattin@liged.org.tr -
kriter.org |