Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sa 346 | Ekim  2007

                   

 

 


Anayasa Tartışmaları
Yahut Türkiye Neler Olmaz ki!

Yeni anayasa taslağı çerçevesinde seçimlerin hemen ardından başlatılan ve bununla bağlantılı olarak, Türkiye'nin Malezya olup-olmayacağı yönünde gelişen tartışmalar, geçtiğimiz aylarda devam eden gerginliklerin başka bir platformda devam edeceğini gösteriyor. Seçimlerden mağlup çıkan statüko yanlıları, AKP'li Zafer Üskül'ün "Atatürk ilkeleri anayasadan çıkartılmalı" sözleriyle başlayan süreci, bazı kazanımlar elde etmenin bir aracı olarak görüyorlar ve AKP'yi bu konuda köşeye sıkıştırmaya çalışıyorlar. Bu tabloyu elbette bazı açılardan doğal karşılamak gerekiyor; çünkü daha önceki yorumlarımızda da belirttiğimiz gibi, seçimin mağlupları, gerginlik siyasetini zaten bütünüyle bırakmayacaklardı Nitekim gelişmelerin seyri de bundan başkasını göstermiyor. Gerginlikler, bu kez anayasa tartışmaları üzerinden sürüyor.
Bu tartışmaları doğru yorumlamak için, öncelikle şu hususun iyi bilinmesi gerekir ki, AKP'nin yapacağı yeni anayasanın, statüko taraftarlarının iddia ettiği gibi, Türkiye'yi bir Malezya veya İran vs. yapmak gibi bir amacı yoktur. Bilakis AKP, Batı değerlerinin içselleştirilmesini hızlandırıcı bir adım daha atmak için yeni anayasa tartışmalarını başlatmıştır. Burada seçimlerden yüksek oranlı oy alarak galip çıkmanın avantajından yararlanıldığı da açıktır. Yani AKP, bir inisiyatif kullanmak istemektedir, fakat bu inisiyatifi, Şeriat vs. getirmek için değil, statüko yanlılarının zeminlerini zayıflatmak için kullanmak istemektedir. Bu konuda avantajlı bir konumda olduğu da açıktır. Ancak bu amacına ne kadar ulaşabilecektir? İşte burası tartışmalıdır. Çünkü yürütülen tartışmanın konusu 'anayasa' olduğu için, doğal olarak statükocuların tepkisi de 'farklı' olacaktır. Bu nedenle, süreç içerisinde sadece AKP'nin değil, statükocuların da 'avantajlı' oldukları pozisyonların bulunduğu hatırda tutulmalıdır. AKP, 'yeni anayasayı yapan parti' olmak suretiyle, 'imaj'ını güçlendirme fırsatını yakalamış olmasına rağmen, statüko taraftarları da, en güçlü olduklarını düşündükleri mevzilerden itirazlarını yükseltebileceklerdir. "Türkiye Malezya Olur mu?" tartışmasının, tam da bu noktada anlamlı olduğu gözlerden kaçmamalıdır. Böylece statüko yanlıları, zayıflamış olan zeminlerini, tartışmayı bir anlamda 'rejimle' irtibatlandırmak suretiyle güçlendirmeye çalışmaktadırlar.
Bu noktada AKP'nin amaçlarını ve stratejisini irdelemek gerekmektedir. AKP, 'sivil' bir anayasa ihtiyacını dile getirirken, kesinlikle AB süreciyle uyumlu bir yapılanma peşindedir. Anayasa taslağı üzerinde çalışan (Ergün Özbudun, Bülent Tanör gibi) komisyon üyelerine bakıldığında, zaten taslağın, özgürlükçü, liberal, sivil bir anayasa metni olacağı görülmektedir. Kamuoyuna yansıyan tartışmalarda da bu bunu görmek mümkündür. Tam da burada, rejimin klasik taktiğinin hatırlanmasında fayda vardır: malum olduğu üzere, rejim, gerçekleştirmek istediği değişimleri, bu değişimlere en çok karşı olduğu düşünülen partilere yaptırtmaktadır ve kamuoyu gözünde 'gücünü' ihsas ettirme fırsatını böylece kullanmış olmaktadır. Erbakan'a, İsrail'le antlaşma imzalatan, Bahçeli'ye Apo'yu astırtmayan rejim, aynı mantıkla, liberal Batılı değerlerle uyumlu yeni anayasayı da bugün AKP'ye yaptırtmak istemektedir. AKP'nin AB Süreci'nde gösterdiği performansla, bu konuda zaten 'hazır' bir parti olduğu bilinmektedir. Öyle veya böyle 'yeni' bir anayasanın AKP döneminde yapılması şansı, işte bu yüzden yüksektir. Peki, AKP'nin amacı bu kadar açık olmasına rağmen, statükocular tartışmayı niçin bir 'rejim' tartışmasına dönüştürmek istemektedirler? Burada da şu tespitin yapılması gerekir: başka şansları yoktur da ondan. Yani statükocular, gün geçtikçe zemin kaybetmekte ve hemen her yeni tartışmayı, bir 'rejim sorunu'na dönüştürmeye çalışmaktadırlar ki, bu, zaten, onların zeminlerini kaybettiklerinin farkında olduklarını göstermektedir. Ancak yapabilecekleri de fazla bir şey yoktur. Yapabilecekleri şey, gerginliğin artırılması suretiyle taraftar toplamaktır. Fakat seçimlerden sonra ortaya çıkan tablo da, buna fazla izin vermemektedir.
AKP'nin anayasa tartışmalarındaki stratejisine bakıldığında, klasik "iki adım ileri, bir adım geri" veya "ölümü gösterip sıtmaya razı etmek" taktiklerinin uygulandığı görülmektedir. Zafer Üskül'ün Atatürk ilkelerinin yeni anayasa metninden çıkarılması yönünde getirdiği teklif, taktiğin "iki adım ileri" parçasını oluşturmakta, tartışmalar devam ederken Cemil Çiçek'in böyle bir şeyin asla yapılmayacağı yönünde verdiği beyanlar da, taktiğin "bir adım geri" kısmını teşkil etmektedir. Bu, sistem-içi mücadele yolunu benimseyenlerin, adeta alamet-i farikası olmuş bir yöntemdir. Böylece 'küçük' kazanımlarla (veya kimseyi üzmeden!) yollarına devam edeceklerini ummaktadırlar. Fakat burada altı çizilmesi gereken husus şudur ki, bu yöntem, çoğunlukla 'oy avcılığı'na işaret eder. Zira, temelinde, sahici bir değişim arzusu yoktur. Sadece, insanların gözünü boyama niyeti vardır. Elbette ki bu yöntem, rahata alışmış insanların bulunduğu coğrafyalarda daha çok iş görür. Çünkü böylece, "tencere düşer, kapağını bulur." Yani alan razı, veren razıdır. Durum bu olunca, sahici olan tek şey, çıkarların güdülmesi olmaktadır. Yani AKP, amaçladığı oya kavuşmakta, rahata alışmış yığınlar da, onları oyalayanların ağızlarına sürdükleri bir parmak balla tatmin olmaktadırlar. Peki durum bu ise, statükocular bunca kıyameti niçin koparmaktadırlar? Onların da kaygısı farklı değildir: onlar da, aslında bu 'çıkar düzeni'nin danışıklı dövüşçüleridirler. Sistem-içi mücadele veren kişi veya partilerin gerçekten Şeriat istekleri olmadığını, "kendi oğullarını tanır gibi" bilmelerine rağmen, 'oyun'un devamı adına, göstermelik saldırılar düzenlemekte ve böylece hem kendi statülerini garanti etmekte hem de kitlelerin gözünde, rakiplerini büyütmekte ve "tek başına iktidar" olmalarına katkıda bulunmaktadırlar. Bu durum, tıpkı 1945-1989 arasında Amerika ve Rusya arasında geçerli olan Yılkı Dengesi stratejisine benzemektedir. Burada da 'asli' aktör Amerika'dır; Rusya sadece göstermelik bir 'düşman'dır. Nitekim, Amerika 1970'li yıllarda 'işini gördükten' sonra, Rusya'nın fişini çekmiş ve çeyrek asır içinde SSCB dağılmış ve tarihe karışmıştır.
Bilinmelidir ki Türkiye'deki statükocular ile liberal-özgürlükçülerin paydaları ortaktır. Bu gerçek, kamuoyundan özellikle gizlenmeye çalışılmakta ve 'oyun' bu şekilde sürdürülmektedir. Ve yine bilinmelidir ki, Türkiye'deki siyasal aktörlerin hepsi, bu oyunun parçalarıdırlar. Bu konuda Demirel'in Ecevit'ten, Ecevit'in Erbakan'dan, Erbakan'ın Erdoğan'dan farkı yoktur. Hepsi, sistemin 'kırmızı çizgileri'ne riayette ortaktırlar. Tabii ki bu sistemin de bir banisi vardır ve o da küresel sistemdir. Yani "baş başa, baş da padişaha bağlıdır!" Fakat bu gerçeğin geniş kitleler tarafından görülmemesi için de her şey yapılmaktadır. Danışıklı döğüş taktiği işte bunun için uygulanmaktadır. Baykal: "sakın başörtülü hanımınla Köşk'e çıkma!" diye sahte tehditler savurduğunda, geniş kitleler sanmaktadırlar ki, Baykal veya CHP, "din düşmanı" olduğu için böyle yapmaktadır. Halbuki Baykal'ın yaptığı sadece siyasi bir manevradır. Nitekim bu söylemine rağmen Abdullah Gül Köşk'e çıktığında, öyle "sakınılacak" bir şey olmadığı ayan beyan görülmüştür! Ve bu noktada, başvurulan bir başka taktik de kitlelerin 'mağduriyet hissi'nin depreştirilmesidir. Tayyib Erdoğan'ın bu noktalara kadar gelişinde, 'mağdur edildiği' yönündeki hissiyatın da etkili olduğu inkar edilemez. Bunu sıradan vatandaş biliyorsa, küresel düzeyde politik hesaplar yapanlar elbette daha iyi biliyorlardır! Böylece yeni dönemin hesaplarını yapan küresel aktörler, kitleleri 'kıvama getirirler' ve mağdur edilmiş lider de, neredeyse bütün siyasi kariyerini borçlu olduğu 'Hocası'nı, tabir-i caizse, ezerek veya üstüne basa basa, yeni dönemin lideri oluverir. Bu böyledir; çünkü küresel politikada şahısların akıbeti değil, senaryo önemlidir. Yani küresel düzenin 'racon'u şudur: işi biten, kirli bir mendil gibi atılıverir!
Yeni anayasa taslağı üzerinde devam eden tartışmalarının bir başka boyutu da "Türkiye Malezya olur mu?" sorusu ile ilgilidir. Öncelikle ifade edilmelidir ki, bu ve benzeri tartışmalar, Türkiye'nin kendi iç dinamiklerinin ortaya çıkardığı sorular değildir ve bu yüzden de cevabı ne olursa olsun, ülkenin hayrına sonuçlar vermemektedir. Aslında Türkiye, Batılılaşma sürecinin somut olarak başladığı 19. yüzyıldan bu yana, hep bu kısır döngünün içerisindedir. Gündemi hep, Batılıların gündem edindiği konular belirlemektedir ve bu yüzden de yapılan tartışmalardan halk yarar görmemektedir. Türkiye'nin Malezya olup-olamayacağı tartışması da bunlardan biridir. Bu yönüyle de bu tartışma, daha önceleri sorulan: "Türkiye İran olur mu?" veya "Türkiye Cezayir olur mu?" tartışmalarından farklı özellikte gelişmemektedir. Çünkü, sorunun içeriğinde bulunan korku, aslında Türkiye'ye değil, Batılılara ait bir korkudur. Yani korkanlar (veya gerçekten korkması gerekenler) Batılılardır. Batılılar da, aslında ne İran'dan ne Cezayir'den ne de Malezya'dan korkmamaktadırlar. Onların bütün korkusu, İslam'dır. Onlar, Türkiye'nin bu ülkelerden birine benzemesi durumunda, çıkarlarının ellerinden gideceğini bilmektedirler. Peki korkunun asıl sahipleri Batılılarsa, Türkiye'deki bir çok çevre, niçin aynı soruyu sormakta veya aynı korkuyu paylaşmaktadırlar? Bu sorunun cevabı da çok basittir: çıkar ve anlayış birliktelikleri yüzünden. Yani İslam'ın yeniden bu topraklarda hakim pozisyonu ele geçirmesi, öncelikle Batılıların, ardından da onlarla işbirliği yapan yerel ortaklarının ödlerini koparmaktadır. Çünkü gerçekten bilmektedirler ki, onların çıkar düzenlerine, zulümlerine ve zorbalıklarına sahiden karşı koyacak tek güç, İslam'dır. Bunun olmaması için bir çok taktik de denemektedirler. "Sağdan, soldan, önden ve arkadan yaklaşmaktalar", olmazsa, modern manipülasyon, bastırma ve yıldırma taktiklerine başvurmaktadırlar. Önce iğdiş etmek yöntemini kullanmakta; başarılı olamadıkları kesimler içinse, marjinalleştirip yok etme taktiğine başvurmaktadırlar. Peki ne ölçüde başarılı olabilmektedirler? Kitleleri sistem-içi mücadele alanına çekebildikleri ölçüde amaçlarına ulaşmaktadırlar. Türkiye, bu siyasetin iş gördüğü ve bu yüzden de geniş kitlelerin kandırıldığı ülkelerden biridir. Sistem, Amerika ve İngiltere'dekine benzer bir şekilde dizayn olunmuştur ve marjları, öteki Ortadoğu ve İslam ülkelerine göre biraz daha geniştir. Böylece geniş kitleler, sistemin içine girerek, "hem dindar olup, hem de politika yapılabileceğine" inandırılmışlardır. Bu yapı içerisinde, İslami ilkelere göre 'sahici' bir siyaset yapılamayacağını söyleyenler ise, marjinalleştirilmeye ve hatta yok edilmeye çalışılmaktadır.
Fakat İslam'ın iç dinamikleri ve Kur'an'ın korunmuşluğu nedeniyle, Müslümanların bütünü, bu aldatıcı yola kanalize edilememektedir. Müslümanlar içerisinde bir grup, İslam'ın siyasi ilkelerini ve şiarlarını ayakta tutmayı sürdürmekte ve geniş kitleler üzerinde oynanan oyunlar konusunda uyarılarını yapmayı da sürdürmektedirler. Bu şu anlama gelir: oynanan oyunun geniş kitleleri uzun dönemler boyunca oyalaması mümkündür; fakat yine de bir 'ümit' vardır. Bu ümidin var olması önemlidir. Bu nedenle, İslam'ın düşmanlarının tam anlamıyla başarılı oldukları söylenemez. Onların başarılı olduklarının söylenebilmesi için, İslam'ın da örneğin Hıristiyanlığın tecrübelerine tabi tutulması gerekirdi. Fakat bu yapılamamıştır. Kur'an var olduğu sürece de, İslam'ın siyasi boyutlarını vurgulayacak Müslümanlar var olacaktır. Doğrudur, İslam'ın düşmanları, çoğunlukla, Kur'an'ın kelimelerini değil yorumunu tahrif ederek, kitleleri iğdiş etme amaçlarına ulaşmaktadırlar; ancak bu, yine de bizim sözlerimizi iptal etmez. Kur'an var olduğu sürece, onun doğru yorumunu yapacak birileri de elbette olacaktır. Ve inbat kabiliyeti olan tohum gibi, uygun ortamı bulduğunda, İslami gerçekleri haykıracak kişiler, etkinliklerini artıracak ve yaşadıkları toplumların nefislerinde olanı değiştirmelerini sağlayacaklardır.
İşte tam da bu noktada, "Türkiye Malezya olur mu?" sorusuna cevap vermek gerekmektedir. Sorunun cevabı basittir: "Bal gibi olur!" Neden olmasın ki? Altı asırlık Osmanlı devletinden sonra Türkiye Cumhuriyeti kuruluyor da, Türkiye, kastedilen manada niçin İran, Malezya, Cezayir olmasın?! Bugün bu soruyu soranlara: "Türkiye Amerika olur mu?" diye sorsanız, size: "Elbette. Zaten olması için çalışıyoruz. Çağdaş Uygarlık düzeyine ulaşmak için boşuna mı didiniyoruz?" cevabını verirler. Peki o zaman burada şu soruyu soralım: bundan 3 veya 4 asır önce, Osmanlı devleti hala güçlüyken, tebaadan her hangi birine: "3 veya 4 asır sonra Payitahtın hakim olduğu topraklar üzerinde laik, demokratik bir cumhuriyet kurulacak" denilseydi, o insanların cevabı, bugün Türkiye'nin Malezya olmayacağını söyleyenlerden farklı mı olurdu? Elbette onlar da, böyle bir şeyin olamayacağını, İslami düzenin bu topraklar üzerinde ilelebet devam edeceğini vs. söyleyebilirlerdi. Fakat bütün bu ve benzeri cevapların, tarihe şöyle kısaca bir göz atılsa bile, boş olduğu görülür; çünkü vakıaya aykırıdır. Yeryüzünde görülmüş müdür ki, bir devlet ilelebet payidar olsun?! Olmamıştır; çünkü devletler, doğar, büyür ve ölürler. Dileyen bunu tarihe bakarak görür; dileyen "değişmeyen tek şey, değişimdir" sözüne, dileyen de Kur'an'ın: "her ümmetin bir eceli vardır" ayetine inanarak görür. Görmek istemeyenler ise, ya cehaletlerinden ya da bir çıkar temeline dayalı olarak pozisyonlarını korumak istediklerinden, bu gerçeği kabul etmemektedirler. O halde, Türkiye'nin ne olup-olmayacağı yönündeki tartışmanın, gerçekler üzerinde yürümediğini kabul etmek gerekir. Türkiye'nin asla Malezya olmayacağını söyleyenler, yanılmaktadırlar. Türkiye, Amerika olabiliyorsa, Malezya da olabilir. Türkiye İngiltere olabiliyorsa, İran da olabilir. Türkiye, Fransa olabiliyorsa, Cezayir de olabilir. Evet, bir halk, iradesiyle bir yöne doğru yöneliyorsa, Allah, onların o yöne sevk olunmalarına izin verir. Bir kavim kendini değiştirmişse, Allah onlara verdiği nimeti değiştirir. Bu değişim kötü yöne doğru olursa, Allah onlara verdiği iyi özellikleri, nimetleri, hayrı geri alır ve o kavmi bedbaht olacakları bir yolda bırakır. Bu değişim iyi yöne doğru olursa, Allah, o kavmi yeryüzünde yerleştirir, güçlü kılar ve diğer kavimlere önderlik edeceği bir pozisyona koyar. Bu kavmin kim olduğu da önemli değildir. Dolayısıyla belirleyici olan, kavimlerin 'iradi' yönelimleridir. Türkler, İslam'ı kabul etme iradesini gösterdikten sonra, tarihte gerçekten önemli roller üstlenmişler ve Müslüman kavimler içerisinde önderlik pozisyonuna ulaşmışlardır. Fakat ne zaman ki, kıble olarak Batı'ya yönelmişlerse, o zaman da bu iradi tercihin sonucu olarak, eski pozisyonlarını kaybetmiş ve sonucuna da katlanmak durumunda kalmışlardır. Bu manada, Türkler, Allah'ın İsrailoğulları'na hitaben söylediği: "dönerseniz, biz de döneriz" ayetinin muhatabı olmuşlardır, denilebilir. Fakat bu ayeti tersinden okumakta mümkündür: yani Türkler doğru istikamete yönelirlerse, Allah da onlara hayrı verecektir. Tarihte Türkler bu 'hayra dönüş'ü bir kez gerçekleştirmişlerdi ve ardından dünyaya hükmeden devletler kurabilmişlerdi. Şimdi aynı şeyi yeniden yapmamaları için hiç bir neden yoktur? Elbette ki aynı şey yeniden tekrarlanabilir ve o pozisyon için yeniden talip olunabilir.
Fakat bunun için elbette ki öncelikle, "nefislerde olan"ın değişmesi gerekir. Türkiye'de yaşayanlar, nefislerinde olanı değiştirmedikçe, mevcut hallerini de değiştiremezler. Yani öncelikle kalplerde olanın değişmesi gerekir ki, bu, 'düşüncede devrim'dir. Bu gerçekleşmeden, Türkiye'nin ne Malezya ne de İran olabilmesi mümkün değildir. Peki Türkiye'de, halkın genelinde böyle bir yönelim var mıdır? Bunu şu an itibarıyla söylemek mümkün değildir. Evet İslami gelişmeler artmıştır, fakat bunlar, kitlesel yönelim düzeyine henüz ulaşmamıştır. Yani bunu, kavmin nefsinde olanın henüz değişmemiş olduğu şeklinde yorumlamak mümkündür. Fakat tabii ki bu bir süreçtir ve başarı, insan gayretine ihtiyaç duyar. Bu noktada son yıllarda bazı olumsuz yönelimler, başkalaşmalar ve değişmeler olmasına rağmen, ümitvar olmak için de pek çok sebep vardır. Bunların başında da, Batılı değerlerin cazibesini yitirmesi gelmektedir. Değerlerini yitiren yapılar, ne kadar kudretli olurlarsa olsunlar, yıkılmaya mahkumdurlar. Tarih bunun örnekleriyle doludur. Batı, bugün bir nevi 'anomi' hali yaşamaktadır. Postmodernitenin tezleri, Batı'yı içerden çürütmüştür. Demokrasi, özgürlük, insan hakları gibi Batılı kavramlar da, artık kitlelere cazip gelmemektedir. Fukuyama'nın dediği gibi, Batılı insan, bir 'can sıkıntısı' dönemi yaşamaktadır. Kendi içinden bu sıkıntıyı giderecek bir değer de bulamamaktadır. İşte bu dönemde, yeniden uyanma emareleri gösteren Müslümanların önü açıktır. Çok çalışmamız ve öncelikle ilmi anlamda yetkin ürünler ortaya koymamız durumunda, ilkin düşünce ardından da siyaset alanında belirleyici konuma gelebiliriz. Nitekim 'uyanış'ın ilk emareleri görülmeye başlamıştır. Batılılar da bunu gördükleri için, İslam dünyasını her yönden abluka altına almaya çalışmaktadırlar. Fakat tarih boyunca görülmüştür ki, eğer bir gelişme, iç dinamiklerden kaynaklanıyorsa, dışsal etkilerin onu boğmalarına imkan yoktur. Er veya geç, içsel dinamikler üstün gelmişler ve tarihte yepyeni sayfaların açılmasına sebep olmuşlardır. Müslümanlar, bugün böylesi bir dönemde bulunmaktadırlar. Önlerinde nice fırsatlar vardır; tek yapılması gereken şey, neyin ne zaman yapılacağını bilmek; haddi zatında, en özet ifadeyle 'bilmek ve bildiğiyle amel etmek'tir. Uyanışın farkında olan düşmanların yoğun propagandası yüzünden, kitleler, bir 'gerileme' dönemine girildiğini düşünmektedirler ama bu düşünceleri bir yanılgıdan ibarettir; basiretle bakanlar, karanlığın ardındaki ışığı, yani İslam'ın yükselişini görebilirler.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...

www.iktibas.info www.iktibas.info