|

Anayasa Tartışmaları
Yahut Türkiye Neler Olmaz ki!
Yeni
anayasa taslağı çerçevesinde seçimlerin hemen ardından başlatılan ve
bununla bağlantılı olarak, Türkiye'nin Malezya olup-olmayacağı yönünde
gelişen tartışmalar, geçtiğimiz aylarda devam eden gerginliklerin başka
bir platformda devam edeceğini gösteriyor. Seçimlerden mağlup çıkan
statüko yanlıları, AKP'li Zafer Üskül'ün "Atatürk ilkeleri anayasadan
çıkartılmalı" sözleriyle başlayan süreci, bazı kazanımlar elde etmenin
bir aracı olarak görüyorlar ve AKP'yi bu konuda köşeye sıkıştırmaya
çalışıyorlar. Bu tabloyu elbette bazı açılardan doğal karşılamak
gerekiyor; çünkü daha önceki yorumlarımızda da belirttiğimiz gibi,
seçimin mağlupları, gerginlik siyasetini zaten bütünüyle
bırakmayacaklardı Nitekim gelişmelerin seyri de bundan başkasını
göstermiyor. Gerginlikler, bu kez anayasa tartışmaları üzerinden
sürüyor.
Bu tartışmaları doğru yorumlamak için, öncelikle şu hususun iyi
bilinmesi gerekir ki, AKP'nin yapacağı yeni anayasanın, statüko
taraftarlarının iddia ettiği gibi, Türkiye'yi bir Malezya veya İran vs.
yapmak gibi bir amacı yoktur. Bilakis AKP, Batı değerlerinin
içselleştirilmesini hızlandırıcı bir adım daha atmak için yeni anayasa
tartışmalarını başlatmıştır. Burada seçimlerden yüksek oranlı oy alarak
galip çıkmanın avantajından yararlanıldığı da açıktır. Yani AKP, bir
inisiyatif kullanmak istemektedir, fakat bu inisiyatifi, Şeriat vs.
getirmek için değil, statüko yanlılarının zeminlerini zayıflatmak için
kullanmak istemektedir. Bu konuda avantajlı bir konumda olduğu da
açıktır. Ancak bu amacına ne kadar ulaşabilecektir? İşte burası
tartışmalıdır. Çünkü yürütülen tartışmanın konusu 'anayasa' olduğu için,
doğal olarak statükocuların tepkisi de 'farklı' olacaktır. Bu nedenle,
süreç içerisinde sadece AKP'nin değil, statükocuların da 'avantajlı'
oldukları pozisyonların bulunduğu hatırda tutulmalıdır. AKP, 'yeni
anayasayı yapan parti' olmak suretiyle, 'imaj'ını güçlendirme fırsatını
yakalamış olmasına rağmen, statüko taraftarları da, en güçlü olduklarını
düşündükleri mevzilerden itirazlarını yükseltebileceklerdir. "Türkiye
Malezya Olur mu?" tartışmasının, tam da bu noktada anlamlı olduğu
gözlerden kaçmamalıdır. Böylece statüko yanlıları, zayıflamış olan
zeminlerini, tartışmayı bir anlamda 'rejimle' irtibatlandırmak suretiyle
güçlendirmeye çalışmaktadırlar.
Bu noktada AKP'nin amaçlarını ve stratejisini irdelemek gerekmektedir.
AKP, 'sivil' bir anayasa ihtiyacını dile getirirken, kesinlikle AB
süreciyle uyumlu bir yapılanma peşindedir. Anayasa taslağı üzerinde
çalışan (Ergün Özbudun, Bülent Tanör gibi) komisyon üyelerine
bakıldığında, zaten taslağın, özgürlükçü, liberal, sivil bir anayasa
metni olacağı görülmektedir. Kamuoyuna yansıyan tartışmalarda da bu bunu
görmek mümkündür. Tam da burada, rejimin klasik taktiğinin
hatırlanmasında fayda vardır: malum olduğu üzere, rejim, gerçekleştirmek
istediği değişimleri, bu değişimlere en çok karşı olduğu düşünülen
partilere yaptırtmaktadır ve kamuoyu gözünde 'gücünü' ihsas ettirme
fırsatını böylece kullanmış olmaktadır. Erbakan'a, İsrail'le antlaşma
imzalatan, Bahçeli'ye Apo'yu astırtmayan rejim, aynı mantıkla, liberal
Batılı değerlerle uyumlu yeni anayasayı da bugün AKP'ye yaptırtmak
istemektedir. AKP'nin AB Süreci'nde gösterdiği performansla, bu konuda
zaten 'hazır' bir parti olduğu bilinmektedir. Öyle veya böyle 'yeni' bir
anayasanın AKP döneminde yapılması şansı, işte bu yüzden yüksektir.
Peki, AKP'nin amacı bu kadar açık olmasına rağmen, statükocular
tartışmayı niçin bir 'rejim' tartışmasına dönüştürmek istemektedirler?
Burada da şu tespitin yapılması gerekir: başka şansları yoktur da ondan.
Yani statükocular, gün geçtikçe zemin kaybetmekte ve hemen her yeni
tartışmayı, bir 'rejim sorunu'na dönüştürmeye çalışmaktadırlar ki, bu,
zaten, onların zeminlerini kaybettiklerinin farkında olduklarını
göstermektedir. Ancak yapabilecekleri de fazla bir şey yoktur.
Yapabilecekleri şey, gerginliğin artırılması suretiyle taraftar
toplamaktır. Fakat seçimlerden sonra ortaya çıkan tablo da, buna fazla
izin vermemektedir.
AKP'nin anayasa tartışmalarındaki stratejisine bakıldığında, klasik "iki
adım ileri, bir adım geri" veya "ölümü gösterip sıtmaya razı etmek"
taktiklerinin uygulandığı görülmektedir. Zafer Üskül'ün Atatürk
ilkelerinin yeni anayasa metninden çıkarılması yönünde getirdiği teklif,
taktiğin "iki adım ileri" parçasını oluşturmakta, tartışmalar devam
ederken Cemil Çiçek'in böyle bir şeyin asla yapılmayacağı yönünde
verdiği beyanlar da, taktiğin "bir adım geri" kısmını teşkil etmektedir.
Bu, sistem-içi mücadele yolunu benimseyenlerin, adeta alamet-i farikası
olmuş bir yöntemdir. Böylece 'küçük' kazanımlarla (veya kimseyi
üzmeden!) yollarına devam edeceklerini ummaktadırlar. Fakat burada altı
çizilmesi gereken husus şudur ki, bu yöntem, çoğunlukla 'oy avcılığı'na
işaret eder. Zira, temelinde, sahici bir değişim arzusu yoktur. Sadece,
insanların gözünü boyama niyeti vardır. Elbette ki bu yöntem, rahata
alışmış insanların bulunduğu coğrafyalarda daha çok iş görür. Çünkü
böylece, "tencere düşer, kapağını bulur." Yani alan razı, veren razıdır.
Durum bu olunca, sahici olan tek şey, çıkarların güdülmesi olmaktadır.
Yani AKP, amaçladığı oya kavuşmakta, rahata alışmış yığınlar da, onları
oyalayanların ağızlarına sürdükleri bir parmak balla tatmin
olmaktadırlar. Peki durum bu ise, statükocular bunca kıyameti niçin
koparmaktadırlar? Onların da kaygısı farklı değildir: onlar da, aslında
bu 'çıkar düzeni'nin danışıklı dövüşçüleridirler. Sistem-içi mücadele
veren kişi veya partilerin gerçekten Şeriat istekleri olmadığını, "kendi
oğullarını tanır gibi" bilmelerine rağmen, 'oyun'un devamı adına,
göstermelik saldırılar düzenlemekte ve böylece hem kendi statülerini
garanti etmekte hem de kitlelerin gözünde, rakiplerini büyütmekte ve
"tek başına iktidar" olmalarına katkıda bulunmaktadırlar. Bu durum,
tıpkı 1945-1989 arasında Amerika ve Rusya arasında geçerli olan Yılkı
Dengesi stratejisine benzemektedir. Burada da 'asli' aktör Amerika'dır;
Rusya sadece göstermelik bir 'düşman'dır. Nitekim, Amerika 1970'li
yıllarda 'işini gördükten' sonra, Rusya'nın fişini çekmiş ve çeyrek asır
içinde SSCB dağılmış ve tarihe karışmıştır.
Bilinmelidir ki Türkiye'deki statükocular ile liberal-özgürlükçülerin
paydaları ortaktır. Bu gerçek, kamuoyundan özellikle gizlenmeye
çalışılmakta ve 'oyun' bu şekilde sürdürülmektedir. Ve yine bilinmelidir
ki, Türkiye'deki siyasal aktörlerin hepsi, bu oyunun parçalarıdırlar. Bu
konuda Demirel'in Ecevit'ten, Ecevit'in Erbakan'dan, Erbakan'ın
Erdoğan'dan farkı yoktur. Hepsi, sistemin 'kırmızı çizgileri'ne riayette
ortaktırlar. Tabii ki bu sistemin de bir banisi vardır ve o da küresel
sistemdir. Yani "baş başa, baş da padişaha bağlıdır!" Fakat bu gerçeğin
geniş kitleler tarafından görülmemesi için de her şey yapılmaktadır.
Danışıklı döğüş taktiği işte bunun için uygulanmaktadır. Baykal: "sakın
başörtülü hanımınla Köşk'e çıkma!" diye sahte tehditler savurduğunda,
geniş kitleler sanmaktadırlar ki, Baykal veya CHP, "din düşmanı" olduğu
için böyle yapmaktadır. Halbuki Baykal'ın yaptığı sadece siyasi bir
manevradır. Nitekim bu söylemine rağmen Abdullah Gül Köşk'e çıktığında,
öyle "sakınılacak" bir şey olmadığı ayan beyan görülmüştür! Ve bu
noktada, başvurulan bir başka taktik de kitlelerin 'mağduriyet hissi'nin
depreştirilmesidir. Tayyib Erdoğan'ın bu noktalara kadar gelişinde,
'mağdur edildiği' yönündeki hissiyatın da etkili olduğu inkar edilemez.
Bunu sıradan vatandaş biliyorsa, küresel düzeyde politik hesaplar
yapanlar elbette daha iyi biliyorlardır! Böylece yeni dönemin
hesaplarını yapan küresel aktörler, kitleleri 'kıvama getirirler' ve
mağdur edilmiş lider de, neredeyse bütün siyasi kariyerini borçlu olduğu
'Hocası'nı, tabir-i caizse, ezerek veya üstüne basa basa, yeni dönemin
lideri oluverir. Bu böyledir; çünkü küresel politikada şahısların
akıbeti değil, senaryo önemlidir. Yani küresel düzenin 'racon'u şudur:
işi biten, kirli bir mendil gibi atılıverir!
Yeni anayasa taslağı üzerinde devam eden tartışmalarının bir başka
boyutu da "Türkiye Malezya olur mu?" sorusu ile ilgilidir. Öncelikle
ifade edilmelidir ki, bu ve benzeri tartışmalar, Türkiye'nin kendi iç
dinamiklerinin ortaya çıkardığı sorular değildir ve bu yüzden de cevabı
ne olursa olsun, ülkenin hayrına sonuçlar vermemektedir. Aslında
Türkiye, Batılılaşma sürecinin somut olarak başladığı 19. yüzyıldan bu
yana, hep bu kısır döngünün içerisindedir. Gündemi hep, Batılıların
gündem edindiği konular belirlemektedir ve bu yüzden de yapılan
tartışmalardan halk yarar görmemektedir. Türkiye'nin Malezya
olup-olamayacağı tartışması da bunlardan biridir. Bu yönüyle de bu
tartışma, daha önceleri sorulan: "Türkiye İran olur mu?" veya "Türkiye
Cezayir olur mu?" tartışmalarından farklı özellikte gelişmemektedir.
Çünkü, sorunun içeriğinde bulunan korku, aslında Türkiye'ye değil,
Batılılara ait bir korkudur. Yani korkanlar (veya gerçekten korkması
gerekenler) Batılılardır. Batılılar da, aslında ne İran'dan ne
Cezayir'den ne de Malezya'dan korkmamaktadırlar. Onların bütün korkusu,
İslam'dır. Onlar, Türkiye'nin bu ülkelerden birine benzemesi durumunda,
çıkarlarının ellerinden gideceğini bilmektedirler. Peki korkunun asıl
sahipleri Batılılarsa, Türkiye'deki bir çok çevre, niçin aynı soruyu
sormakta veya aynı korkuyu paylaşmaktadırlar? Bu sorunun cevabı da çok
basittir: çıkar ve anlayış birliktelikleri yüzünden. Yani İslam'ın
yeniden bu topraklarda hakim pozisyonu ele geçirmesi, öncelikle
Batılıların, ardından da onlarla işbirliği yapan yerel ortaklarının
ödlerini koparmaktadır. Çünkü gerçekten bilmektedirler ki, onların çıkar
düzenlerine, zulümlerine ve zorbalıklarına sahiden karşı koyacak tek
güç, İslam'dır. Bunun olmaması için bir çok taktik de denemektedirler.
"Sağdan, soldan, önden ve arkadan yaklaşmaktalar", olmazsa, modern
manipülasyon, bastırma ve yıldırma taktiklerine başvurmaktadırlar. Önce
iğdiş etmek yöntemini kullanmakta; başarılı olamadıkları kesimler
içinse, marjinalleştirip yok etme taktiğine başvurmaktadırlar. Peki ne
ölçüde başarılı olabilmektedirler? Kitleleri sistem-içi mücadele alanına
çekebildikleri ölçüde amaçlarına ulaşmaktadırlar. Türkiye, bu siyasetin
iş gördüğü ve bu yüzden de geniş kitlelerin kandırıldığı ülkelerden
biridir. Sistem, Amerika ve İngiltere'dekine benzer bir şekilde dizayn
olunmuştur ve marjları, öteki Ortadoğu ve İslam ülkelerine göre biraz
daha geniştir. Böylece geniş kitleler, sistemin içine girerek, "hem
dindar olup, hem de politika yapılabileceğine" inandırılmışlardır. Bu
yapı içerisinde, İslami ilkelere göre 'sahici' bir siyaset
yapılamayacağını söyleyenler ise, marjinalleştirilmeye ve hatta yok
edilmeye çalışılmaktadır.
Fakat İslam'ın iç dinamikleri ve Kur'an'ın korunmuşluğu nedeniyle,
Müslümanların bütünü, bu aldatıcı yola kanalize edilememektedir.
Müslümanlar içerisinde bir grup, İslam'ın siyasi ilkelerini ve
şiarlarını ayakta tutmayı sürdürmekte ve geniş kitleler üzerinde oynanan
oyunlar konusunda uyarılarını yapmayı da sürdürmektedirler. Bu şu anlama
gelir: oynanan oyunun geniş kitleleri uzun dönemler boyunca oyalaması
mümkündür; fakat yine de bir 'ümit' vardır. Bu ümidin var olması
önemlidir. Bu nedenle, İslam'ın düşmanlarının tam anlamıyla başarılı
oldukları söylenemez. Onların başarılı olduklarının söylenebilmesi için,
İslam'ın da örneğin Hıristiyanlığın tecrübelerine tabi tutulması
gerekirdi. Fakat bu yapılamamıştır. Kur'an var olduğu sürece de,
İslam'ın siyasi boyutlarını vurgulayacak Müslümanlar var olacaktır.
Doğrudur, İslam'ın düşmanları, çoğunlukla, Kur'an'ın kelimelerini değil
yorumunu tahrif ederek, kitleleri iğdiş etme amaçlarına ulaşmaktadırlar;
ancak bu, yine de bizim sözlerimizi iptal etmez. Kur'an var olduğu
sürece, onun doğru yorumunu yapacak birileri de elbette olacaktır. Ve
inbat kabiliyeti olan tohum gibi, uygun ortamı bulduğunda, İslami
gerçekleri haykıracak kişiler, etkinliklerini artıracak ve yaşadıkları
toplumların nefislerinde olanı değiştirmelerini sağlayacaklardır.
İşte tam da bu noktada, "Türkiye Malezya olur mu?" sorusuna cevap vermek
gerekmektedir. Sorunun cevabı basittir: "Bal gibi olur!" Neden olmasın
ki? Altı asırlık Osmanlı devletinden sonra Türkiye Cumhuriyeti kuruluyor
da, Türkiye, kastedilen manada niçin İran, Malezya, Cezayir olmasın?!
Bugün bu soruyu soranlara: "Türkiye Amerika olur mu?" diye sorsanız,
size: "Elbette. Zaten olması için çalışıyoruz. Çağdaş Uygarlık düzeyine
ulaşmak için boşuna mı didiniyoruz?" cevabını verirler. Peki o zaman
burada şu soruyu soralım: bundan 3 veya 4 asır önce, Osmanlı devleti
hala güçlüyken, tebaadan her hangi birine: "3 veya 4 asır sonra
Payitahtın hakim olduğu topraklar üzerinde laik, demokratik bir
cumhuriyet kurulacak" denilseydi, o insanların cevabı, bugün Türkiye'nin
Malezya olmayacağını söyleyenlerden farklı mı olurdu? Elbette onlar da,
böyle bir şeyin olamayacağını, İslami düzenin bu topraklar üzerinde
ilelebet devam edeceğini vs. söyleyebilirlerdi. Fakat bütün bu ve
benzeri cevapların, tarihe şöyle kısaca bir göz atılsa bile, boş olduğu
görülür; çünkü vakıaya aykırıdır. Yeryüzünde görülmüş müdür ki, bir
devlet ilelebet payidar olsun?! Olmamıştır; çünkü devletler, doğar,
büyür ve ölürler. Dileyen bunu tarihe bakarak görür; dileyen "değişmeyen
tek şey, değişimdir" sözüne, dileyen de Kur'an'ın: "her ümmetin bir
eceli vardır" ayetine inanarak görür. Görmek istemeyenler ise, ya
cehaletlerinden ya da bir çıkar temeline dayalı olarak pozisyonlarını
korumak istediklerinden, bu gerçeği kabul etmemektedirler. O halde,
Türkiye'nin ne olup-olmayacağı yönündeki tartışmanın, gerçekler üzerinde
yürümediğini kabul etmek gerekir. Türkiye'nin asla Malezya olmayacağını
söyleyenler, yanılmaktadırlar. Türkiye, Amerika olabiliyorsa, Malezya da
olabilir. Türkiye İngiltere olabiliyorsa, İran da olabilir. Türkiye,
Fransa olabiliyorsa, Cezayir de olabilir. Evet, bir halk, iradesiyle bir
yöne doğru yöneliyorsa, Allah, onların o yöne sevk olunmalarına izin
verir. Bir kavim kendini değiştirmişse, Allah onlara verdiği nimeti
değiştirir. Bu değişim kötü yöne doğru olursa, Allah onlara verdiği iyi
özellikleri, nimetleri, hayrı geri alır ve o kavmi bedbaht olacakları
bir yolda bırakır. Bu değişim iyi yöne doğru olursa, Allah, o kavmi
yeryüzünde yerleştirir, güçlü kılar ve diğer kavimlere önderlik edeceği
bir pozisyona koyar. Bu kavmin kim olduğu da önemli değildir.
Dolayısıyla belirleyici olan, kavimlerin 'iradi' yönelimleridir.
Türkler, İslam'ı kabul etme iradesini gösterdikten sonra, tarihte
gerçekten önemli roller üstlenmişler ve Müslüman kavimler içerisinde
önderlik pozisyonuna ulaşmışlardır. Fakat ne zaman ki, kıble olarak
Batı'ya yönelmişlerse, o zaman da bu iradi tercihin sonucu olarak, eski
pozisyonlarını kaybetmiş ve sonucuna da katlanmak durumunda
kalmışlardır. Bu manada, Türkler, Allah'ın İsrailoğulları'na hitaben
söylediği: "dönerseniz, biz de döneriz" ayetinin muhatabı olmuşlardır,
denilebilir. Fakat bu ayeti tersinden okumakta mümkündür: yani Türkler
doğru istikamete yönelirlerse, Allah da onlara hayrı verecektir. Tarihte
Türkler bu 'hayra dönüş'ü bir kez gerçekleştirmişlerdi ve ardından
dünyaya hükmeden devletler kurabilmişlerdi. Şimdi aynı şeyi yeniden
yapmamaları için hiç bir neden yoktur? Elbette ki aynı şey yeniden
tekrarlanabilir ve o pozisyon için yeniden talip olunabilir.
Fakat bunun için elbette ki öncelikle, "nefislerde olan"ın değişmesi
gerekir. Türkiye'de yaşayanlar, nefislerinde olanı değiştirmedikçe,
mevcut hallerini de değiştiremezler. Yani öncelikle kalplerde olanın
değişmesi gerekir ki, bu, 'düşüncede devrim'dir. Bu gerçekleşmeden,
Türkiye'nin ne Malezya ne de İran olabilmesi mümkün değildir. Peki
Türkiye'de, halkın genelinde böyle bir yönelim var mıdır? Bunu şu an
itibarıyla söylemek mümkün değildir. Evet İslami gelişmeler artmıştır,
fakat bunlar, kitlesel yönelim düzeyine henüz ulaşmamıştır. Yani bunu,
kavmin nefsinde olanın henüz değişmemiş olduğu şeklinde yorumlamak
mümkündür. Fakat tabii ki bu bir süreçtir ve başarı, insan gayretine
ihtiyaç duyar. Bu noktada son yıllarda bazı olumsuz yönelimler,
başkalaşmalar ve değişmeler olmasına rağmen, ümitvar olmak için de pek
çok sebep vardır. Bunların başında da, Batılı değerlerin cazibesini
yitirmesi gelmektedir. Değerlerini yitiren yapılar, ne kadar kudretli
olurlarsa olsunlar, yıkılmaya mahkumdurlar. Tarih bunun örnekleriyle
doludur. Batı, bugün bir nevi 'anomi' hali yaşamaktadır.
Postmodernitenin tezleri, Batı'yı içerden çürütmüştür. Demokrasi,
özgürlük, insan hakları gibi Batılı kavramlar da, artık kitlelere cazip
gelmemektedir. Fukuyama'nın dediği gibi, Batılı insan, bir 'can
sıkıntısı' dönemi yaşamaktadır. Kendi içinden bu sıkıntıyı giderecek bir
değer de bulamamaktadır. İşte bu dönemde, yeniden uyanma emareleri
gösteren Müslümanların önü açıktır. Çok çalışmamız ve öncelikle ilmi
anlamda yetkin ürünler ortaya koymamız durumunda, ilkin düşünce ardından
da siyaset alanında belirleyici konuma gelebiliriz. Nitekim 'uyanış'ın
ilk emareleri görülmeye başlamıştır. Batılılar da bunu gördükleri için,
İslam dünyasını her yönden abluka altına almaya çalışmaktadırlar. Fakat
tarih boyunca görülmüştür ki, eğer bir gelişme, iç dinamiklerden
kaynaklanıyorsa, dışsal etkilerin onu boğmalarına imkan yoktur. Er veya
geç, içsel dinamikler üstün gelmişler ve tarihte yepyeni sayfaların
açılmasına sebep olmuşlardır. Müslümanlar, bugün böylesi bir dönemde
bulunmaktadırlar. Önlerinde nice fırsatlar vardır; tek yapılması gereken
şey, neyin ne zaman yapılacağını bilmek; haddi zatında, en özet ifadeyle
'bilmek ve bildiğiyle amel etmek'tir. Uyanışın farkında olan düşmanların
yoğun propagandası yüzünden, kitleler, bir 'gerileme' dönemine
girildiğini düşünmektedirler ama bu düşünceleri bir yanılgıdan
ibarettir; basiretle bakanlar, karanlığın ardındaki ışığı, yani İslam'ın
yükselişini görebilirler. |