|
Bir Dergi Bir Alıntı
Hılful Fudûl ya da STK’na Değil
Tebliğe Talip Olmalıyız*
Mehmed Durmuş
Giriş
İslam'ın tebliği ve bunun harekete dönüşmesi, hiç tartışmasız, İslam'ın
kendi asılları esas alınarak yapılabilecek bir vazifedir. İslam'ın kendi
asılları ile kastettiğimiz ise Kur'an ve onun yürüyen şekli demek olan
sünnet-i Rasûlullah (sav)dır.
Günümüzde bir taraftan, Rasûlullah (sav) sonrasındaki yüzlerce yılda
olmamış derecede bir İslamî uyanış ve İslam'a yeniden dönüş arzusu ve bu
uğurda küçümsenmemesi gereken çabalar gözlemlenirken, diğer taraftan,
kelimeler ve kavramlar üzerinden yürütülen zihin bulanıklığı da bütün
vahametiyle devam etmektedir. Bu çağa özgü kimi kurumları, araçları ve
yaşam biçimlerini Peygamber (a.s) zamanındaki bir benzeri ile kıyaslayarak
meşruiyet sağlama girişimi bizde adettir.
Artık genel-geçer bir nitelik kazanmış bu sapmalara, laik-demokratik bir
anayasal devlet düzenini yönetme taleplerini, Rasûlullah'ın (sav)
Hudeybiye sulhü ile kıyaslama girişimini örnek verebiliriz. Rasûlullah'ın
(sav) Hudeybiye sulhü ile gösterdiği olağanüstü siyasî başarı, Türkiye'de
herkesçe çok iyi bilinen Milli Görüş liderinin geçmiş yıllarda CHP ve AP
ile yaptığı koalisyon protokolleri için bir dayanak noktası olarak
gösterilmektedir.(1) Hâlbuki bahsi geçen iki olayı, yani Hudeybiye ile
MSP'nin iki siyasî parti ile koalisyon protokolünü birbiriyle
karşılaştırmak, her iki olayın da mahiyetini anlamamak demektir. Zaten
aynı yazarın, laikliği değerlendirme babında sarfettiği "gerçek ve gerekli
bir din ve düşünce özgürlüğünü sağlayan ve bu manadaki laikliği savunan
yegâne din ve düzen İslam'dır."(2) sözleri, bunu anlamasının zor olduğunu
ortaya koymaktadır...
Rasûlullah'ın (sav) İslam tebliğinin her bir safhasından, canı isteyen
herkesin, İslam'ın ruhuna tamamen aykırı yorumları çıkarttığı bir
gerçektir. Yani Kur'an'dan "namaz kılmayın" emrini çıkartan Bektaşi, bu
yolda yalnız değildir. Bunda da en fazla, İslam'ı bir bütün olarak
değerlendiremeyen parçacı yaklaşımlar etkili olmakta, kimi zaman da,
önceden kabul edilmiş olan herhangi bir siyasî icraata İslam'dan referans
bulma gayreti müessir olmaktadır. Bunların en meşhuru, 'Medine
vesikası'nın çoğulculuğa ve 'sivil toplum'a referans gösterilerek
İslam'ın/Kur'an'ın devlet kurmayı önermediği tezinin ortaya atılmasıdır.
Bu tartışmalar çerçevesinde ortaya, hâkimiyetin kayıtsız-şartsız halka ait
olduğu, demokrasinin tam olarak tevhide denk düştüğü, gerçek laikliğin
ancak İslam'da bulunduğu gibi pek çok modern-entelektüel hezeyan ortaya
çıkmaktadır.
Hılful Fudûl
Konumuza tekrar dönelim. Rasûlullah'ın (sav) 13 yıl Mekke'de, 10 yıl da
Medine'de olmak üzere, toplam 23 yıllık İslam tebliği ortadadır. İlaveten,
onun tebliğinde ve siyasî hareketinde belki anlama sıkıntısı
çekebileceğimiz noktalarda, sanki ufkumuzu aydınlatsın diye, diğer
Peygamberlerin (hepsine selam olsun) tebliğ faaliyetlerinden Kur'an'ın
aktardığı kesitler, tereddütlerimizi gidermekte, bize yakîn hâsıl
etmektedir.
Rasûlullah (sav) henüz risâletle görevlendirilmezden önce, gençlik
döneminde Mekke'de Cürhüm oğullarından ve Katûra kabilesinden, adları
Fuzeyl, Fazl ve Fazl olan bazı kişiler Abdullah b. Cud'an'ın evinde
toplanıp bir yemin etmişler ve Kureyş'ten bazı kabileleri de davet
etmişlerdir. Çağrılan kabileler Benî Hâşim, Benî Muttalip, Benî Esed,
Zühre b. Kilâb, Teym b. Mürre'dir. Bu kişiler Mekke'de, ister Mekkeli,
isterse Mekke dışından olsun bir kimsenin zulme uğraması halinde, o kişi
ile beraber kalkıp, mağduriyeti giderilinceye kadar mücadele edeceklerine
ve geri adım atmayacaklarına dair yemin etmişler.(3) Bu cemiyetin, bu
fikri ilk ortaya atan ve ilk yemin eden üç kişinin adlarından dolayı
'Hılful Fudûl' (Fazl'ların yemini) adını aldığı ileri sürülmektedir.(4)
Peygamberimizin bu cemiyete üye olduğu hemen hemen bütün sîret
kitaplarında zikredilmektedir. Ne var ki, kanaatimce bu olayla Peygamber
(a.s)ın ilişkisi çok önemli değil, önemli olan, risâlet geldikten sonra
cemiyetle ilgili beyanıdır. Rivayetlere göre o, hılful fudûl ile
ilişkisini övgüyle anmış, oraya üye olmanın kendisi için kırmızı develere
ya da (mor koyunlara) sahip olmaktan daha sevimli olduğunu belirtmiş ve
İslam döneminde de öylesi bir cemiyete davet edilmesi halinde katılmaktan
çekinmeyeceğini beyan etmiştir.(5)
Öncelikle şu hususun altını çizmek isterim. Bu ve benzeri konularda tekil
bir örnekten hareket ederek, Rasûlullah'ın tutum ve davranışının
(sünnetinin) nasıl olabileceğine ilişkin hüküm vermek, isabetli
olmayacaktır. Bunun yerine, tebliğ sürecinin tamamına bakmak,
siyasî/nebevî çizgiyle bu olayın alakasını kurmak maksada erdirici
olacaktır. Kaldı ki, Rasûlullah'ın İslam döneminde hılful fudûl
konusundaki sözü nihayetinde bir tek hadistir ve sübut açısından da
zannilik taşır.
Bununla beraber, Rasûlullah'ın hılful fudûlü, rivayet edildiği tarzda
tasvip ettiğini var sayarak, değerlendirmemizi ona göre yapmak
durumundayız. Bu değerlendirmeyi yerinde yapabilmek için bir de sivil
toplum kavramına eğilmemiz gerekmektedir.
Sivil Toplum
Sivil toplum, "Siyasal toplumun karşıtı ve ilişkilerin ekonomik ve
toplumsal faktörler tarafından belirlendiği uygar toplum" olarak
tanımlanmaktadır. Hobbes ve J. Locke gibi teorisyenler, nazarî olarak
siyasî otoritenin gereksiz olduğunu savunmuşlardır. Böylece sivil toplum,
siyasî otorite (devlet) olmadan içinde insanların ekonomik ilişkiler,
aile, akrabalık ve dini kurumlar gibi hayatlarını yaşayabilecekleri bir
yapı olarak tasarlanmaktadır.(6)
Her şeyden önce bu 'sivil' (civil) kavramının Müslümanlar tarafından
kolayca benimsenmesi mümkün değildir. Zira İslam sivil bir din değildir.
İslam, hayatı kesinlikle din içi - din dışı; dinî ve lâ-dînî diye bölmez.
Şuayb Peygamber'in namazı, putperest kavmi tarafından nasıl yüzde yüz
siyasî okunuyor idiyse (11/Hud, 87), 2007 yılında dünyanın herhangi bir
köşesindeki müslümanın namazı da öyle siyasî olmak zorundadır. Kendilerini
'muhalefet partisi' konumunda hisseden Müslümanlar için sivil oluşumlar
cazip görünebilir, fakat bilinmelidir ki, kendileri iktidarı elde
ettikleri vakit, aynı sivil alan ayrımı onlardan da talep edilecek fakat
İslam'ın buna elvermediğini belki en fazla o zaman fark edeceklerdir. Evet
İslam siyasî bir dindir. Zaten İslam'ın bu özelliğini çok iyi bilen batılı
entelektüeller, İslam'ın batılı anlamda bir sivil topluma elvermediğini
tespit etmektedirler.(7)
Belki İslamî bir yönetim, bugünkü sivil toplum teşkilatlarını andırır bazı
teşebbüslere izin verebilirse de, 'sivillik' İslam'la bağdaşan bir
keyfiyet değildir. Hiçbir sivil toplum örgütü, İslam'ı ve İslam'a dayalı
yönetimin gerekliliğini sorgulayamaz. İslam'da Allah'a, Peygamber'e ve
ulul emre itaat esastır.
Sivil toplum, 'resmi toplumun' (devletin) karşıtı değildir; kamusal sosyal
hayata ilişkin bir modeldir.(8) Bir sivil toplumda farklı, birbiriyle
bağdaşmaz 'iyi' anlayışları ve dünya görüşleri barış içinde bir arada var
olabilirler. Hem devlet hem de vatandaşlar sivil toplum içinde 'hukukun
üstünlüğü' ile kayıtlıdır.(9) Bu, 'üstünlüğü' tartışılamaz hukukun hiçbir
zaman İslam hukuku olamayacağını söylemeye gerek bile yoktur. Sivil
toplumun, siyasî toplumun aksine, iktidarı ele geçirme gibi bir planı
olamaz; sivil toplum daha çok demokratik dernek hayatı ve kültürel kamu
alanındaki serbest tartışma yoluyla, siyasî karar alma süreçlerini
etkilemekle ilgilidir. Sivillik, bütün insanların benzer hak ve
yükümlülüklere sahip olduğunu kabul etmek, başkalarının hak ve
çıkarlarının da kendisininki kadar korumaya ve dolayısıyla bireysel veya
yerel çıkarları ortak bir 'iyi' etrafında uzlaştırmaya hazır olmaktır.
Sivil toplumun özünde, ortak bir düzenin kurulmasına katılmak ve onun
kurallarına uymaya gönüllü bir bağlılık yatmaktadır.(10)
Demokratik kültürde 'insan hakları' esastır. İnsan hakları, özgürlük,
hümanizm, rasyonalite v.b. bölünmez bir bütünü oluştururlar. Demokratik
açıdan, Din'in [İslam'ın] diğer insanlara tebliğ edilmesi gibi bir niyet,
bağışlanabilir bir teşebbüs değildir, absürddür. Çünkü tebliğ, davet
edilen kişinin kâfir olarak algılandığı anlamını içkindir. Bu ise evrensel
insan hakları anlayışına aykırıdır ve onları ötekileştirmeye kimsenin
hakkı olmadığı iddia edilir! Sivil toplum kavramı, 'öteki' diye bir şey
tanımaz. Kimse ötekileştirilemez. İslam'da ise insanlar mü'min, müşrik,
Müslüman, kâfir, fâsık gibi inanç gruplarına ayrılır. İslam açısından
mü'minler / Müslümanlar doğru yolda, diğerleri ise batıl yoldadır.
İnsanların inanma ya da inanmama özgürlüğü vardır deniyorsa da, aslında
tamamen 'inanmama özgürlüğü' güvence altına alınmaktadır. Demokratik hak
ve özgürlük anlayışı, gayri Müslimlerin her türlü inançsızlık,
ahlaksızlık, içki, kumar, her türlü cinsel sapkınlık, her türlü 'giyim'
değil, her türlü çıplaklık ve teşhircilik; plajlar başta olmak üzere, her
türlü eğlence; güzellik yarışmaları başta olmak üzere, kadının şeref ve
haysiyetini metalaştırıcı, beş paralık bir cinsel paçavraya dönüştürücü
her türlü sapkınlığını hem meşru sayar, hem de güvence altına alır. Bu
politikanın İslam'la temelden çeliştiği ise gayet açıktır.
Sivil toplum teşkilatları, devletin katı/baskıcı politikalarına karşı,
halkın kırılan 'onurunu', yıkılan umutlarını tamir etmeyi amaçlayan;
küsleri barıştırmacı bir fonksiyonu olan faaliyetler yürütürler.
Türkiye'de sivil toplum anlayışı 1983 yılından itibaren gelişmeye
başladı.(11) Bilim adamları, sivil toplumu burjuva toplumunun doğuracağını
ve ANAP'ın bu burjuva toplumunu doğurmaya çalıştığını
belirtmektedirler.(12) Son yıllarda birtakım siyasî projelerle İslam'ın
ılımlılaştırılmaya çalışıldığı bir gerçektir. Ortadoğu, Arap toplumları ve
Türkiye'de İslam'ın sivil toplum ve demokrasiyle uyumlaştırılmasına
yönelik arayışların yapıldığına da yine aynı bilim adamları işaret
etmektedirler.(13)
"Toplum artık tapınmak için sadece dinsel semboller kullanmıyor; onun
yerine modern, elverişli, kendi çarkını döndüren bir üst-kültüre ait
stilize sembollere de başvuruyor. Bu semboller, toplumun kendini devam
ettirici, koruyucu ve yeniden canlandırıcı olmalarını sağlıyor. Sivil
toplumun Türkiye'de bu tür sembol olarak çalıştığını ileri sürebilirim. Bu
sebeple, Türkiye'de sivil toplum, göstermeye çalıştığım gibi, popüler
kültür üzerine inşa olmuş bir siyasal popülizm aracılığıyla toplumun
demokrasiye tapınmasını sembolize etmektedir."(14)
İslam'ı, herhangi bir eşcinseller derneği ayarında bile bir sosyal-siyasî
değer olarak kaale almayan bir demokratik düzende siyaset yapmaya
heveslenen Müslümanların hılful fudûl gibi örneklerden meşruiyet
gerekçeleri devşirmeleri traji-komik bir durumdur.
Hılful Fudûl, Sivil Toplum ve İslamî Tebliğ
Çağdaş laik-demokratik devletlerin İslam'ın 'alenen' ve açıkça tebliğine
izin vermedikleri bir gerçektir. İslam'ın tebliği yasaklıdır ve bu, genel
halk yığınlarının fark etmemesini sağlayan, takiyyeci-popülist politik
manevralarla örtülmektedir. (Burada 'küfür' kavramını hatırlamalıyız).
İslam'ın tebliği önüne kırmızı çizgiler çeken laik rejim, yasalar
çerçevesinde, dinî birtakım faaliyetlere izin vermektedir. Bu faaliyetleri
ise, adına 'sivil toplum teşkilatları' (STK) ya da 'sivil toplum
örgütleri' (STÖ) denilen birtakım kuruluşlar yürütmektedir.
Peygamberimiz Muhammed (sav)in katıldığı haber verilen Hılful Fudûl
cemiyeti, o dönem için takdire şayan bir çalışma olarak görülebilir. Fakat
hadisenin şu boyutu dikkatlerden kaçırılmak istenmektedir: Hılful Fudûl
gibi cemiyetler hiçbir şekilde, o günkü Mekke'nin aristokratik düzenine
başkaldırmayı sembolize etmemektedir. Öyle veya böyle, o günkü Mekke
yönetimiyle birlikte, onun müsaadesi ve muvâfakatı kapsamında faaliyet
yapmaktadır. Aksi taktirde, yeminli üçbeş kişinin Mekke'nin yönetimini ele
geçirdiği anlamı çıkar ki bu, tarihi gerçeklere aykırıdır. Yani hılful
fudûl bir tür sivil toplum teşkilatı olarak iş yapmaktadır. Halbuki
Muhammed (a.s) Peygamber olarak Allah tarafından görevlendirildiği andan
itibaren, hiçbir 'sivil' vasfı kalmamıştır. O artık, bütün Mekke halkını
'öteki' olarak gören; toplumun akidevî, ekonomik, ahlakî, siyasî
temellerini, kelimenin tam anlamıyla dine dayandıran ve ileri aşamada bu
vasıfta bir devlet kurmayı hedefleyen bir siyasî kişidir.
Peygamberimizin, İslam döneminde "yine çağrılsam yine öyle bir kuruluşa
katılırım" sözü sanırım, hılful fudûlün kendi döneminde, kendi şartları
içerisinde iyi bir teşebbüs olduğunu teslim etme anlamına gelmektedir.
Yani Peygamber (a.s), geçmişte yaptıklarından pişmanlık duymayı
gerektirecek bir durum olmadığını ifade etmiş olmalıdır. Yoksa onun bu
sözü, Mekke'de kendisi Peygamber iken yine öyle bir teşkilat kurulsaydı,
derhal ona katılacağı, ama İslam'ın tebliği gibi yüzde yüz siyasî,
doğrudan Mekke yönetiminin kalbini hedef alan bir topyekün kıyâm
hareketini erteleyeceği veya hareketinin siyasî boyutunu öne
çıkartmayacağı(!) gibi bir anlama gelemez. Böyle bir anlamın var olduğu
iddia edilirse o zaman şu soru akla gelir: Rasûlullah (sav)in etrafında,
hılful fudûl benzeri bir teşkilat oluşturacak kadar insan vardı. Bunu
pekâlâ yapabilirdi, neden böyle davranmadı da, tebliğe devam etti?
Hılful fudûl dönemindeki Muhammed (a.s), İslamî tebliğle muvazzaf Muhammed
(a.s) değildi; hılful fudûl benzeri bir örgüt yeniden kurulsa bile,
Muhammed (sav) aynı o günkü 'sivil' ölçüler içinde kalamazdı. Nitekim
Mekke'de Müslümanlara yapılan işkenceler, hakaret ve küfürler, evlerinin
yağmalanması, üç yıl süren ekonomik ve sosyal boykot, hılful fudûl gibi
teşkilatların kurulması için gayet olgunlaşmış koşullar değil miydi? Ama
artık 'sivil' faaliyetlerin zamanı Muhammed (a.s) için çoktan geçmişti.
Şimdi onun attığı adım, içtiği su, verdiği selam bile siyasî idi,
muhatapları tarafından da öyle okunuyordu ve bu okuyuş doğru bir okuyuştu.
Hılful fudûl bir hak arama örgütüydü. Peygamberimiz 610 yılı Ramazan
ayından itibaren artık bir 'sivil-hak arayıcı birey/vatandaş' değil, bir
Peygamber, bir siyasî lider, yepyeni bir toplum inşa edici bir dava
adamıydı. Onun şimdiki davası, hak aramaktan çok daha büyük, daha kapsamlı
ve daha ciddi bir işti. Onun ilahı, yeryüzünde kâfirlerin gücünü tam
olarak kırmadan esirler edinmesini bile hoş karşılamamıştı.
Günümüzde Müslümanların STK bağlamındaki uğraşıları, demokratik kültür
açısından amacına ulaşmış vaziyettedir. Müslümanlar daha ziyade hak arama
biçiminde icrayı faaliyet yapmaktadırlar. Bunun en bariz örneği de
'başörtüsü'dür. Başörtüsünü bir hak arama mücadelesine indirgemek,
kanaatimce, İslamî tesettüre yapılabilecek en ciddi bir yanlıştır.
İslam, kendinden başka hiçbir din, düşünce ve hayat görüşünü meşru saymaz.
Bir şey ya İslam'dır ya da küfürdür. İslam, başkalarının haklarına saygı;
öteki'ne saygı, çoğulculuk, hoşgörü, diyalog, interaktif ilişki gibi
sloganlarla, İslamî akidenin sulandırılmasını, İslamî siyasî duruşun za'fa
uğratılmasını asla kabul etmez.
Allah, Elçisine, yeryüzünde fitne kalmayıncaya ve Din tamamen Allah'a has
kılınıncaya kadar kâfirlerle savaşmasını emretmektedir. (2/Bakara, 193;
8/Enfal, 39). Kur'an'ın bu çağrısı hiçbir 'sivil' doktrinin hiçbir yerinde
kendine bir yer edinemeyeceği gibi, hiçbir sivil toplum kuruluşu bu
ideolojik duruşa razı olamaz ve hiçbir 'hılful fudûl' tecrübesi bu
felsefeyle bağdaşamaz. "De ki ey kâfirler!" diye başlayan ve "Ben sizin
taptığınız ilahlara asla tapmam!" diye devam eden, "cehenneme kadar
yolunuz var!" anlamına gelecek tarzda, "sizin dininiz size, benim dinim de
banadır" ültimatomu ile biten, ayrışmacı, meydan okuyucu çağrının
neresinde 'sivil'lik bulunduğu, izah beklemektedir…
Günümüzde Müslümanlar, yasalar izin vermediği için, sivil toplum
kuruluşları adı altında birtakım icraatlar yapmaya çalışmaktadırlar. Bu
icraatların hiçbir istisnaya mahal bırakmaksızın, tamamını bir kalemde
silip atmak gibi tutumu savunamam. Bunların tabi ki samimiyet ve ihlas
açısından bir derecelenmesi söz konusudur. Lakin şu var ki, bir Müslüman
grubun "ne yapalım, yapabildiğimiz ancak budur" türündeki savunmayla bir
şeyler yapması ayrı, bunların İslamî faaliyetler olarak gösterilip, buna
da hılful fudûl gibi tarihsel örneklerden meşruiyet kaynağı gösterilmesi
ayrıdır. Bilhassa, adı geçen sivil toplum kuruluşları, İslam'ın
sivilleştirilmesi; sivil toplumcu, çoğulcu, özgürlükçü, hoşgörülü, Avrupa
birliğine öykünmeci, uzlaşmacı, ılımlı, liberal bir İslamî anlayış ortaya
çıkartılmasında inkâr edilemez bir etkiye sahiptirler. Burası meselenin en
mühim noktasıdır ve kimi STK'nın "az bir meta" kabilinden kazanımlarına
mukabil, sözünü ettiğimiz bu değişim ve dönüşüm reva mıdır, bunun
muhasebesinin yapılması icap eder.
Yine burada örtü merkezli bir örnek vermek istiyorum. Birtakım dindar
kimselerin odaklandığı sendikalar, mesela Müslüman kızların örtülerinin
zorla açtırılması hususunda hiçbir etkiye, hiçbir yaptırım gücüne sahip
değilken -belki en fazla yapacakları şey, konuyu Avrupa İnsan hakları
mahkemesi'ne taşımaktan ibarettir!-, aynı sendikaların memurların ücret
artışı, sosyal haklarının iyileştirilmesi, öğretmenlerin ek derslerindeki
'haksız' kesintilerin düzeltilmesi gibi alanlarda canhıraş bir şekilde
çabalaması bana, tesettürün tabutuna çakılan bir çivi gibi görünmektedir.
Sonuç olarak, İslam'ın bir DİN olarak nasıl yaşanacağı, nasıl tebliğ
edileceği, İslam'ın neye talip olduğu, neye talip olmadığı tamamen onun
kendi içinde belirlidir. İslam başka hiçbir ideolojinin sığıntısı olamaz.
Hiçbir ideolojinin kavramları ve kurumlarıyla İslam açıklanamaz,
tanımlanamaz. İslam hiçbir kâfir ideolojinin dayattığı koşullarla
uzlaşmaz. İslam'ın şerefli peygamberler silsilesi, İslamî hayatın ve
İslamî tebliğin en mükemmel örnekleridir. İslam dışı siyasî bir sistemin
açık kapılarından girilmek suretiyle nebevi bir tebliğin yapıldığı da
hiçbir zaman görülmemiştir.
* Nida, Haziran-2007 sayısı
Dipnotlar
1 -Ahmet Akgül, İslam Davası ve Adil Düzen, Risale y. İst-1991, s.104.
2 -Ahmet Akgül, İslam Davası ve Adil Düzen, s. 248.
3 -İbnul Esir, el-Kamil Fi't-Tarih, Beyrut-1965, II/41.
4 -Mahmud Esad Seydişehrî, İslam Tarihi, Sadeleştiren: A. Lütfi
Kazancı-Osman Kazancı, İst-1983, s.386.
5 -İbnul Esir, el-Kamil Fi't-Tarih, II/41; İbni Hişam, Sîret-i İbn-i Hişam
Tercemesi, Terc. Hasan Ege, İst-1985, I/184.
6 -Sosyal Bilgiler Ansiklopedisi, İst-1990, III/409.
7 -Mustafa Erdoğan, Aydınlanma, Modernlik ve Liberalizm, Ank-2006, s.270.
8 -Mustafa Erdoğan, Aydınlanma, Modernlik ve Liberalizm, 251.
9 -Mustafa Erdoğan, Aydınlanma, Modernlik ve Liberalizm, 253.
10 -Mustafa Erdoğan, Aydınlanma, Modernlik ve Liberalizm, 354-255.
11 -Ali yaşar Sarıbay, Postmodernite Sivil Toplum ve İslam, s. 119;
Mustafa Erdoğan, Aydınlanma, Modernlik ve Liberalizm, s.249.
12 -Ali yaşar Sarıbay, Postmodernite Sivil Toplum ve İslam, s. 124.
13 -Ali yaşar Sarıbay, Postmodernite Sivil Toplum ve İslam, s. 200.
14 -Ali yaşar Sarıbay, Postmodernite, Sivil Toplum ve İslam, s. 130. |