Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 345 | Eylül  2007

                   

 

 


Yeniden Sunuş: Amerika Çöküşte mi?

 

Blätter für deutsche und internationale Politik, 08.2007

Paul Kennedy

Çev: Kamil Cengiz

Amerika'nın şu anki sorunları ile ilgili manşetler tanıdık geliyor. Uzaklarda Irak'ta ülke zahiren kazanılamayacak olan bir savaşın içinde gömülüyor; Kongre ve elbette kamuoyu bu macerayı başlangıçta desteklediklerinden dolayı pişmanlar; Amerika'nın kara kuvvetleri aşırı dağılmanın acısını çekiyor; bütçe açıkları her sene daha da kötüleşiyor; dış ticaret bilançosu ciddi dengesizlikler içeriyor; başka büyük güçler gürlüyorlar ve Amerika uluslararası görüş anketlerine göre dünya çapında bugün olduğu gibi hiçbir zaman kötü bir imaja sahip değildi.
Beyaz Saray ise bütün bu gelişmeleri umursamayarak Irak'ta bir 'saldırı stratejisi' emretti ve bunu üstüne üstlük başarılı bir sefer hareketi için yeterli kara birliklerine sahip olmadan yaptı. Bu arada bir çok neo-muhafazakar Bush-yönetiminden ayrıldı ya da ayrılmayı düşünüyor. Sanki batan bir gemiyi terk edecekler gibi. Gelecek karanlık görünüyor.
O halde Amerika şimdi kesin olarak bir çöküşün içerisinde mi? 'Çöküş: Büyük Güçlerin Yükselişi ve Çöküşü' kitabımın 20. yıl dönümü yaklaştıkça bu sorunla ilgili daha yoğun soru bombardımanına tabi tutuluyorum. Özellikle yabancı muhabirler ve radyo ve televizyon yayıncılarını Amerika’nın çöküşü tasavvuru büyülüyor. 2008’deki Başkanlık seçiminin yaklaşmasıyla bu tartışmanın yoğunluğu artacağa benzediğinden çalılığın içine ağaçsız bir yol açmak ve çok kompleks, kafa karıştırıcı bu konuya insanları yaklaştırmayı uygun gördüm.
Önce gezegenimizde gerçekleşen köklü yapısal değişiklikler -diğer bir ifadeyle, geri çevrilmesi mümkün olmayan gelişmeler- ile şu an Amerika'nın gücüne ve nüfuzuna küresel güç muvazenesinde zarar veren ve fakat eğer Washington'da daha hikmetli yönetilse geri çevrilmesi gerçekten de mümkün olan olaylar arasında bir ayrım yapmak gerekmektedir.
İlk ve en önemli unsur, aynı zamanda en makul olanıdır (her ne kadar bugünün çoğu Amerikan politikacıları kavramasalar da): yani bu dünyada güç dengelerinin sürekli bir dönüşüm ve değişim içinde oldukları hakikati. Büsbütün açıklayamadığımız sebeplerden dolayı tarihi süreç içerisinde bazı bölgeler ya da ülkeler değişik zamanlarda diğerlerinden ekonomik olarak daha hızlı büyüyorlar. Bunun gerçekleştiği yerde en hızlıların gücü ve nüfuzu da aynı derecede büyümektedir, çünkü tabiatı icabı maddi ve fiziksel olan ekonomik güç, hemen siyasi ve askeri güce dönüşmektedir.
Güç politikası, bir 'dünya düzdür' oyunu değil.(1) Görece olarak bakıldığında hep kazanan ve kaybeden vardır; ve dünya politikasının çoğu aktörleri bu hakikati tanımaktadırlar. Son 100 ya da hatta 150 sene içinde Lenin'in 'orantısız gelişim kanunu' dediği şey, Amerika'nın çıkarına hizmet etti.
Amerika -kıta çapında!- buharlı makina ve elektriğe sahip olduğu günden itibaren, otomatik olarak İngiltere, Fransa, Almanya ve Japonya gibi küçük ülkeleri sollamak zorundaydı ve aynı zamanda Rusya/SSCB, Çin ve Hindistan gibi büyük ülkelerin ekonomik açıdan geri kalmışlıklarından avantaj sağlayabildi. Hatta Birinci Dünya Savaşı zamanlarında dünya çapındaki sanayi üretiminin yarısı, ABD'de gerçekleştiriliyordu. Ve 1945'te dünya nüfusunun sadece yüzde dördüyle dünya üretiminin tam yüzde 50'sini çıkardılar.
Sadece tarihteki mevsim değişimlerinden haberi olmayanlar, böyle bir durumun hiç değişmeyeceğini düşünebilirler. Dünya dönmeye devam etti. Avrupa kendi kendisine verdiği yaralardan iyileşmiş bir vaziyette ve toplu bir ticaret birliğini gerçekleştirmiş olmakla dünya ekonomisinin satranç tahtasında Amerika kadar önemli bir rol oynamaktadır. Bundan daha önemli olan ise, Asya'nın devleri Çin ve Hindistan'ın dünya üretimindeki dengeleri geçmişte olduğundan çok daha hızlı değiştirecek bir süratte büyümeleridir. Her iki ülkede büyük iç problemler yaşamaktadırlar, fakat eğer felaket içine düşmezlerse uluslararası ağırlıkları büyümeye devam edecek.
Bu durumda mantıki olarak ABD (ve muhtemelen Avrupa da) bugünden daha az bir ağırlığa sahip olacaklar. Çin'in GSYİH (Gayri Safi Yurtiçi Hasıla)sının bir nesil sonra Amerikanınkini geçeceği konusunda ciddiye alınabilir tahminler yapılmaktadır. Bunun gerçekten ne anlama geleceği konusunda kimse bir kehanette bulunamaz. Fakat hiç şüphesiz büyük güçlerin görece yükselişleri ve çöküşleri ile ilgili hikayenin bir diğer bölümü olacak. Roma'nın ve Kartaca'nın düşmeleri hakikati karşısında Rousseau şu yorumu yapar: O halde hangi devlet ölümsüz olabilir? Amerikan 'dışarıda tutucu' gidişatı kaçınılmaz olarak kendisinden daha güçlü olan küresel güçlere çarpacak.
Görece Çöküş ve bunun nasıl idare edileceği
Fakat bu gerçekten süpergüç Amerika'nın hızlı bir şekilde bayıraşağı gideceği anlamına gelir mi? Bazı büyük güçler, tarihin mevsim değişiklikleri kendi aleyhlerinde olduğunda bile, kayda değer uyum ve direniş güçleri sergilediler. Hakikatte felaketvari düşüşler ya da ani batışlar Napolyon'un Fransası, Hitler'in Almanyası ya da Brejnev'in SSCB'sinde olduğu gibi, çok nadirdir.
İspanyol İmparatorluğu asırlar boyunca ayakta kaldı (ve geride İngilizce'den daha fazla önce İspanyolca öğrenen insanlar bıraktı). Habsburglular, Osmanlılar, Biritanyalılar -bunların hepsi görece çöküşün 'menecerliğini yapma' konusunda kendilerini kanıtladılar. Ve buna rağmen büyük çapta ABD'nin bugün elinde olan güç kaynaklarına bile sahip değillerdi.
Demek ki sorun, Amerika'nın üretim güçlerinin küresel kaymasının sonucu olarak Amerika'nın bir -görece- çöküşün içinde olup olmadığı konusu değildir. Elbette durum böyle. Asıl soru Amerika'nın kökten etkileyen dünyevi eğilimlerin etkilerini zayıflatacak, kendi dev ve tartışmasız öz gücünü tam kullanabilecek ve sonuçta kendini zayıflatacak hareketlerden uzak durabilecek bir politikayı becerip beceremeyeceği sorusudur.
Gerçekten de, keskin görece düşüş -yani 'çöküş'le ilgili zeki bir münasebet- gibi bir şey gelecekte olabilir, her ne kadar bu fikir çelişkili gözükse de.
Fakat şimdiki Amerikan politikası (kastım Beyaz Saray ve Kongre'ye ek olarak, onlarla işbirliği yapan medya ve kamuoyu) sonuç itibariyle Amerika'nın kendisini zayıflatacak hareketlerin içinde kendini ne kadar kaybediyor?
Yer darlığından dolayı burada sadece iki örneğe değineceğim, gerçi bu örnekler bizim politikamızın ne kadar budalaca olduğunu gözler önüne sermektedir.
Bush hükümetinin başarısızlığı
Önce bütçe açığının ve bununla sıkı bir bağlantısı olan dış ticaret açığının kayda alınmamasını zikretmek lazım. İki açık birbirini o kadar çok güçlendiriyor ki, bu durum İspanyol kralı II. Filip ya da Fransa'nın son Burbon kralları zamanından itibaren görülmemiştir.
Burada sözkonusu olan kendi evimizi düzende tutamamamız değil, zira bu iş uluslararası güç dengelerine etkide bulunuyor. Devlet gelirleri ile giderleri arasındaki uçurum serbest bir şekilde akan aylık hazine talimatı tarafından kapatılıyor ve son zamanlarda bu ticari evraklar daha çok yabancı (özellikle Asyalı) devlet kasaları tarafından alınıyor. Piyasa özgürlüğüne kendini şartlandırmış hiçbir ekonomi bilim adamımız ve bankacılarımız, ne kadar konferans verirlerse versinler, beni egemen bir ülkenin (herbirinin dolara bağlı kalmanın ya da onu bırakmanın daha karlı olup olmadığını sürekli yeniden hesaplayan) yabancı ticari evrak sahiplerine bağımlılığının artmasının aslında iyi bir şey olduğu konusunda ikna edemez. Zira bu iyi bir şey değil. Fakat bu bağımlılığı azaltmak Amerikalıların ekşi elmayı ısırmaları ve federal giderler ile federal gelirler arasındaki açığı kapatmaları anlamına gelir. Ve bu kaçınılmaz olarak şu demektir: Beyaz Sarayın nefret ettiği ve Kongre'nin korktuğu daha yüksek vergiler.
Bu zorluk şimdiki yönetimin Irak'taki, hatta bütün Ortadoğu'daki durumuyla iç içe geçmektedir. Benim okuyucularım Irak savaşının ta başından beri hatalı olduğunu kabul ettiğimi bilirler, fakat mevzu bu değil. Burada sözkonusu olan, bu Mezopotamya seferinin ABD'yi üç açıdan zayıflatmasıdır: Bu savaş, devlet borçlarını çoğaltıyor, çünkü vergilerle değil kredi ile finanse ediliyor; savaş, alarm sinyallerini çaldıracak derecede ülkemizin kara birliklerinin erimesine yol açıyor, özellikle ordunun düzenli birlikleri ve onların yedek kadrolarında; ve savaş, Amerikanın 'yumuşak güç' imajının ciddi anlamda altını oydu, yani Amerika'nın diğer ülkeleri kendi arzularına uyma konusunda ikna ve kazanma becerisini.
Bu bizi iki sonuca götürüyor: Evet, dünyanın ekonomik dengelerinin kaydığına, bazı bölgelerden başkalarına taşındığına dair işaretler var, geçmişte olduğu gibi; ve sonuçta Amerika'nın küresel 'pasta'daki payı 50 sene sonra, o zaman muhtemelen daha zengin (hatta çok daha zengin) olsa bile, daha az olacak. Ve 'sert güç' için aynısı geçerli olacak.
Fakat bu bir felaket değil, eğer Amerikan Cumhuriyeti bu kuşatıcı trendlere paniğe kapılacağına kendini uydurmayı becerirse; eğer kendi dev kaynaklarını mobilize edebilirse ve mali ve askeri yönden boyunu aşan budalaca politikalardan uzaklaşırsa.
Devlet bütçesi aşağı yukarı dengeli olan, istikrarlı bir ödeme bilançosu ve askeri sorumlulukları ile imkanları arasında akli bir münasebet kurabilen bir Amerika, dünya siyaset sahnesinde çok uzun yıllar en önemli aktör kalmaya devam edebilir. Bu şansı neden kaçıralım?
© 2007, Tribune Media Services, Inc.
(1) Neoliberal yazar Thomas L. Friedmanın en yeni 'bestseller'i 'The World is Flat' eserine gönderme yapıyor. Buna göre küreselleşme, sadece kazançlılar çıkarmaktadır.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...