|

Yeniden Sunuş: Amerika Çöküşte mi?
Blätter für deutsche und internationale Politik, 08.2007
Paul Kennedy
Çev: Kamil Cengiz
Amerika'nın şu anki
sorunları ile ilgili manşetler tanıdık geliyor. Uzaklarda Irak'ta ülke
zahiren kazanılamayacak olan bir savaşın içinde gömülüyor; Kongre ve
elbette kamuoyu bu macerayı başlangıçta desteklediklerinden dolayı
pişmanlar; Amerika'nın kara kuvvetleri aşırı dağılmanın acısını çekiyor;
bütçe açıkları her sene daha da kötüleşiyor; dış ticaret bilançosu ciddi
dengesizlikler içeriyor; başka büyük güçler gürlüyorlar ve Amerika
uluslararası görüş anketlerine göre dünya çapında bugün olduğu gibi
hiçbir zaman kötü bir imaja sahip değildi.
Beyaz Saray ise bütün bu gelişmeleri umursamayarak Irak'ta bir 'saldırı
stratejisi' emretti ve bunu üstüne üstlük başarılı bir sefer hareketi
için yeterli kara birliklerine sahip olmadan yaptı. Bu arada bir çok
neo-muhafazakar Bush-yönetiminden ayrıldı ya da ayrılmayı düşünüyor.
Sanki batan bir gemiyi terk edecekler gibi. Gelecek karanlık görünüyor.
O halde Amerika şimdi kesin olarak bir çöküşün içerisinde mi? 'Çöküş:
Büyük Güçlerin Yükselişi ve Çöküşü' kitabımın 20. yıl dönümü yaklaştıkça
bu sorunla ilgili daha yoğun soru bombardımanına tabi tutuluyorum.
Özellikle yabancı muhabirler ve radyo ve televizyon yayıncılarını
Amerika’nın çöküşü tasavvuru büyülüyor. 2008’deki Başkanlık seçiminin
yaklaşmasıyla bu tartışmanın yoğunluğu artacağa benzediğinden çalılığın
içine ağaçsız bir yol açmak ve çok kompleks, kafa karıştırıcı bu konuya
insanları yaklaştırmayı uygun gördüm.
Önce gezegenimizde gerçekleşen köklü yapısal değişiklikler -diğer bir
ifadeyle, geri çevrilmesi mümkün olmayan gelişmeler- ile şu an
Amerika'nın gücüne ve nüfuzuna küresel güç muvazenesinde zarar veren ve
fakat eğer Washington'da daha hikmetli yönetilse geri çevrilmesi
gerçekten de mümkün olan olaylar arasında bir ayrım yapmak
gerekmektedir.
İlk ve en önemli unsur, aynı zamanda en makul olanıdır (her ne kadar
bugünün çoğu Amerikan politikacıları kavramasalar da): yani bu dünyada
güç dengelerinin sürekli bir dönüşüm ve değişim içinde oldukları
hakikati. Büsbütün açıklayamadığımız sebeplerden dolayı tarihi süreç
içerisinde bazı bölgeler ya da ülkeler değişik zamanlarda diğerlerinden
ekonomik olarak daha hızlı büyüyorlar. Bunun gerçekleştiği yerde en
hızlıların gücü ve nüfuzu da aynı derecede büyümektedir, çünkü tabiatı
icabı maddi ve fiziksel olan ekonomik güç, hemen siyasi ve askeri güce
dönüşmektedir.
Güç politikası, bir 'dünya düzdür' oyunu değil.(1) Görece olarak
bakıldığında hep kazanan ve kaybeden vardır; ve dünya politikasının çoğu
aktörleri bu hakikati tanımaktadırlar. Son 100 ya da hatta 150 sene
içinde Lenin'in 'orantısız gelişim kanunu' dediği şey, Amerika'nın
çıkarına hizmet etti.
Amerika -kıta çapında!- buharlı makina ve elektriğe sahip olduğu günden
itibaren, otomatik olarak İngiltere, Fransa, Almanya ve Japonya gibi
küçük ülkeleri sollamak zorundaydı ve aynı zamanda Rusya/SSCB, Çin ve
Hindistan gibi büyük ülkelerin ekonomik açıdan geri kalmışlıklarından
avantaj sağlayabildi. Hatta Birinci Dünya Savaşı zamanlarında dünya
çapındaki sanayi üretiminin yarısı, ABD'de gerçekleştiriliyordu. Ve
1945'te dünya nüfusunun sadece yüzde dördüyle dünya üretiminin tam yüzde
50'sini çıkardılar.
Sadece tarihteki mevsim değişimlerinden haberi olmayanlar, böyle bir
durumun hiç değişmeyeceğini düşünebilirler. Dünya dönmeye devam etti.
Avrupa kendi kendisine verdiği yaralardan iyileşmiş bir vaziyette ve
toplu bir ticaret birliğini gerçekleştirmiş olmakla dünya ekonomisinin
satranç tahtasında Amerika kadar önemli bir rol oynamaktadır. Bundan
daha önemli olan ise, Asya'nın devleri Çin ve Hindistan'ın dünya
üretimindeki dengeleri geçmişte olduğundan çok daha hızlı değiştirecek
bir süratte büyümeleridir. Her iki ülkede büyük iç problemler
yaşamaktadırlar, fakat eğer felaket içine düşmezlerse uluslararası
ağırlıkları büyümeye devam edecek.
Bu durumda mantıki olarak ABD (ve muhtemelen Avrupa da) bugünden daha az
bir ağırlığa sahip olacaklar. Çin'in GSYİH (Gayri Safi Yurtiçi
Hasıla)sının bir nesil sonra Amerikanınkini geçeceği konusunda ciddiye
alınabilir tahminler yapılmaktadır. Bunun gerçekten ne anlama geleceği
konusunda kimse bir kehanette bulunamaz. Fakat hiç şüphesiz büyük
güçlerin görece yükselişleri ve çöküşleri ile ilgili hikayenin bir diğer
bölümü olacak. Roma'nın ve Kartaca'nın düşmeleri hakikati karşısında
Rousseau şu yorumu yapar: O halde hangi devlet ölümsüz olabilir?
Amerikan 'dışarıda tutucu' gidişatı kaçınılmaz olarak kendisinden daha
güçlü olan küresel güçlere çarpacak.
Görece Çöküş ve bunun nasıl idare edileceği
Fakat bu gerçekten süpergüç Amerika'nın hızlı bir şekilde bayıraşağı
gideceği anlamına gelir mi? Bazı büyük güçler, tarihin mevsim
değişiklikleri kendi aleyhlerinde olduğunda bile, kayda değer uyum ve
direniş güçleri sergilediler. Hakikatte felaketvari düşüşler ya da ani
batışlar Napolyon'un Fransası, Hitler'in Almanyası ya da Brejnev'in
SSCB'sinde olduğu gibi, çok nadirdir.
İspanyol İmparatorluğu asırlar boyunca ayakta kaldı (ve geride
İngilizce'den daha fazla önce İspanyolca öğrenen insanlar bıraktı).
Habsburglular, Osmanlılar, Biritanyalılar -bunların hepsi görece çöküşün
'menecerliğini yapma' konusunda kendilerini kanıtladılar. Ve buna rağmen
büyük çapta ABD'nin bugün elinde olan güç kaynaklarına bile sahip
değillerdi.
Demek ki sorun, Amerika'nın üretim güçlerinin küresel kaymasının sonucu
olarak Amerika'nın bir -görece- çöküşün içinde olup olmadığı konusu
değildir. Elbette durum böyle. Asıl soru Amerika'nın kökten etkileyen
dünyevi eğilimlerin etkilerini zayıflatacak, kendi dev ve tartışmasız öz
gücünü tam kullanabilecek ve sonuçta kendini zayıflatacak hareketlerden
uzak durabilecek bir politikayı becerip beceremeyeceği sorusudur.
Gerçekten de, keskin görece düşüş -yani 'çöküş'le ilgili zeki bir
münasebet- gibi bir şey gelecekte olabilir, her ne kadar bu fikir
çelişkili gözükse de.
Fakat şimdiki Amerikan politikası (kastım Beyaz Saray ve Kongre'ye ek
olarak, onlarla işbirliği yapan medya ve kamuoyu) sonuç itibariyle
Amerika'nın kendisini zayıflatacak hareketlerin içinde kendini ne kadar
kaybediyor?
Yer darlığından dolayı burada sadece iki örneğe değineceğim, gerçi bu
örnekler bizim politikamızın ne kadar budalaca olduğunu gözler önüne
sermektedir.
Bush hükümetinin başarısızlığı
Önce bütçe açığının ve bununla sıkı bir bağlantısı olan dış ticaret
açığının kayda alınmamasını zikretmek lazım. İki açık birbirini o kadar
çok güçlendiriyor ki, bu durum İspanyol kralı II. Filip ya da Fransa'nın
son Burbon kralları zamanından itibaren görülmemiştir.
Burada sözkonusu olan kendi evimizi düzende tutamamamız değil, zira bu
iş uluslararası güç dengelerine etkide bulunuyor. Devlet gelirleri ile
giderleri arasındaki uçurum serbest bir şekilde akan aylık hazine
talimatı tarafından kapatılıyor ve son zamanlarda bu ticari evraklar
daha çok yabancı (özellikle Asyalı) devlet kasaları tarafından alınıyor.
Piyasa özgürlüğüne kendini şartlandırmış hiçbir ekonomi bilim adamımız
ve bankacılarımız, ne kadar konferans verirlerse versinler, beni egemen
bir ülkenin (herbirinin dolara bağlı kalmanın ya da onu bırakmanın daha
karlı olup olmadığını sürekli yeniden hesaplayan) yabancı ticari evrak
sahiplerine bağımlılığının artmasının aslında iyi bir şey olduğu
konusunda ikna edemez. Zira bu iyi bir şey değil. Fakat bu bağımlılığı
azaltmak Amerikalıların ekşi elmayı ısırmaları ve federal giderler ile
federal gelirler arasındaki açığı kapatmaları anlamına gelir. Ve bu
kaçınılmaz olarak şu demektir: Beyaz Sarayın nefret ettiği ve Kongre'nin
korktuğu daha yüksek vergiler.
Bu zorluk şimdiki yönetimin Irak'taki, hatta bütün Ortadoğu'daki
durumuyla iç içe geçmektedir. Benim okuyucularım Irak savaşının ta
başından beri hatalı olduğunu kabul ettiğimi bilirler, fakat mevzu bu
değil. Burada sözkonusu olan, bu Mezopotamya seferinin ABD'yi üç açıdan
zayıflatmasıdır: Bu savaş, devlet borçlarını çoğaltıyor, çünkü
vergilerle değil kredi ile finanse ediliyor; savaş, alarm sinyallerini
çaldıracak derecede ülkemizin kara birliklerinin erimesine yol açıyor,
özellikle ordunun düzenli birlikleri ve onların yedek kadrolarında; ve
savaş, Amerikanın 'yumuşak güç' imajının ciddi anlamda altını oydu, yani
Amerika'nın diğer ülkeleri kendi arzularına uyma konusunda ikna ve
kazanma becerisini.
Bu bizi iki sonuca götürüyor: Evet, dünyanın ekonomik dengelerinin
kaydığına, bazı bölgelerden başkalarına taşındığına dair işaretler var,
geçmişte olduğu gibi; ve sonuçta Amerika'nın küresel 'pasta'daki payı 50
sene sonra, o zaman muhtemelen daha zengin (hatta çok daha zengin) olsa
bile, daha az olacak. Ve 'sert güç' için aynısı geçerli olacak.
Fakat bu bir felaket değil, eğer Amerikan Cumhuriyeti bu kuşatıcı
trendlere paniğe kapılacağına kendini uydurmayı becerirse; eğer kendi
dev kaynaklarını mobilize edebilirse ve mali ve askeri yönden boyunu
aşan budalaca politikalardan uzaklaşırsa.
Devlet bütçesi aşağı yukarı dengeli olan, istikrarlı bir ödeme bilançosu
ve askeri sorumlulukları ile imkanları arasında akli bir münasebet
kurabilen bir Amerika, dünya siyaset sahnesinde çok uzun yıllar en
önemli aktör kalmaya devam edebilir. Bu şansı neden kaçıralım?
© 2007, Tribune Media Services, Inc.
(1) Neoliberal yazar Thomas L. Friedmanın en yeni 'bestseller'i 'The
World is Flat' eserine gönderme yapıyor. Buna göre küreselleşme, sadece
kazançlılar çıkarmaktadır. |