|

‘İnsan Hakları’ ve ‘Özgürlük’ Kavramları
İslamileştirilemez!
M. Kürşad Atalar
Bu yazıda,
modernitenin en temel kavramları arasında yer alan 'insan hakları' ve
'özgürlük' kavramının İslamileştirilemeyeceği tezi savunulmaktadır. Bu
amaçla, temel İslami kaynaklardan üzerinden bir tahlil yapılmaya
çalışılmakta ve kavramın modernite içerisinde yüklendiği anlamlarla,
temel İslami kavramlar arasındaki 'bağdaşmazlık' incelenmektedir.
Nihayet, bu bağdaşmazlığın, iki farklı alem tasavvuru arasındaki köklü
zıtlıklardan kaynaklandığı tespitinde bulunulmaktadır.
Anahtar terimler: İnsan Hakları, Özgürlük, Hak, İbadet, Din.
'İnsan Hakları' ve 'özgürlük' kavramları, Batı siyasal düşüncesinin
temel kavramları arasında yer almaktadır. Bu kavramları, modernizasyon
sürecinin başat felsefi ve ideolojik kavramları olarak bilinen
rasyonalizm, hümanizm ve sekülarizmin siyasal dilde somutlaşmış
ifadeleri olarak görmek mümkündür. Siyasal alan, ideolojilerin bir nevi
siyasal programa dönüştükleri platform olduğu için, bu iki kavramı
irdelemek, aslında bir bakıma Batı siyasal düşüncesinin temellerini de
araştırmak demektir. Ancak bu tartışmanın sahici bir 'anlamı'nın
olabilmesi için, reformist ya da revizyonist yaklaşımların kavramsal
araçlarının değil, İslam'ın siyasal dilinin kullanılabilmesi
gerekmektedir. İşte bu amaçla, öncelikle bu iki kavram, ideolojik
içeriği itibarıyla analiz edilecek, ardından da İslam'ın siyasal dilini
oluşturan bazı terimler çerçevesinde bu kavramların eleştirisi yapılmaya
çalışılacaktır.
Batı Terminolojisinde 'İnsan Hakları' ve 'Özgürlükler'
Batı siyasal düşüncesinin başat kavramlarından biri olan 'İnsan Hakları'
(Human Rights), liberal 'doğal hukuk' teorisinin geçirdiği evrim
sonucunda ortaya çıkmış(1) ve özellikle II. Dünya Savaşı'ndan sonra
yaygın olarak kullanılmaya başlamıştır.(2) Günümüzde ise, kavramın,
modern siyasal söylemin en popüler kavramlarından biri olduğu
gözlemlenmektedir.(3) Kavram, popüler siyasal kültürde öylesine etkin
bir konuma sahiptir ki, bazı Müslüman çevreler bile kavramı
içselleştirmeye çalışmışlar(4) ve aktivitelerinin meşrulaştırıcı bir
aracı olarak kullanmaktan geri durmamışlardır. Bu yüzden, kavramın bu
pozisyonu nasıl elde edebildiğini anlamak için, öncelikle 'insan
hakları' şeklinde formüle edilen terkibin kavramsallaşma sürecinin iyi
tahlil edilmesi gerekmektedir.
Bilinmelidir ki, bu sürecin kökeni, doğal hukuk kavramına uzanır. Süreci
antik dönemle başlatanlar da olmasına rağmen,(5) 'doğal haklar' kavramı,
ilk kez somut bir biçimde John Locke (1632-1704) tarafından formüle
edilmiştir. Ona göre, bireyler, "yalnızca insan (human) olmalarından
kaynaklanan", yaşam, özgürlük ve mülkiyet gibi haklara sahiptir. (6)
İnsanlığın ilk hayat evresi olan 'doğal durum' (state of nature)
ortamında zaten var olan bu haklar, tarihsel süreç içerisinde insanların
topluluk halinde yaşamaya başlamalarıyla birlikte devlete
devredilmiştir.(7) Devlet bu hakları koruyamıyorsa, o zaman bireylerin
devrim yapma hakları bile doğar.(8) Ancak, bireysel hakları önceleyen bu
saf doğacılığa karşı, toplumun haklarının öncelenmesi gerektiğini öne
süren 'toplumcu' teoriler de ortaya atılmıştır.(9) Doğal hakları, "ayağı
yere basmayan saçmalıklar" olarak gören Bentham,(10) "en çok sayıda
insan için en çok hazzı" önerirken, 19. yüzyıl Alman idealizminin ve
Avrupa'da gelişen ulusçuluğun da etkisiyle, Marksistler, hakların
topluma ait olduğu tezini savunmuşlardır.(11) Muhafakazarlar da doğal,
evrensel ve vazgeçilmez haklar anlayışını reddederler. Çünkü
muhafazakarlık, ontolojik olarak zayıf gördüğü bireyin aile, din ve
gelenek gibi kurumlarla desteklenmesini gerekli görür ve bireyin soyut
düşüncelerinden ziyade, tarihsel birikim ve pratik tecrübenin önemli
olduğunu kabul eder.(12) Fakat bütün bu karşıt görüşler, Batı
düşüncesindeki baskın eğilim olan liberal 'doğal haklar' nosyonuna
yönelik birer itiraz olarak kalmışlardır. Denilebilir ki,
başarabildikleri tek şey, belki, doğal haklar kuramını, 'insan hakları'
kuramı şekline dönüştürmek olmuştur.(13)
Felsefi temellerini liberalizmin belirlediği 'insan hakları' kavramının
tarihsel gelişim sürecine bakıldığında, önceleri, 'haklar'ın, bireyin
özel çıkarlarının devlet tarafından ihlaline karşı, bireyi korumak
amacıyla ortaya atıldığı görülebilir. Ancak zamanla, haklar, sosyalizmin
getirdiği modifikasyonlarla 'sosyal devlet' anlayışının hakim olması
sonucunda, sadece devlet faaliyetlerine karşı bir korunak değil, bireyin
devletten istediği 'meşru talepler' olarak algılanmaya başlamıştır.(14)
Bu anlayış ise, özellikle II. Dünya Savaşı'ndan sonraki dönemde etkili
olmaya başlamıştır. Her ne kadar 'dokunulmazlıklar' ve 'yetkiler' de
haklar arasında sayılsa da, siyaset teorisyenleri, daima
'özgürlükler'(15) ve 'talepler'i, hak kategorisi arasında
öncelemişlerdir.(16) Bu dönemin bir başka özelliği ise, hakların
içeriklerinin daha analitik düzeyde belirlenmeye çalışılmasıdır. Bu
bağlamda haklar, 'medeni', 'siyasi', 'ahlaki' ve 'hukuki' vb. olmak
üzere çeşitli kategorilere ayrılmış(17) ve haklarla 'ödevler' arasındaki
ilişkinin mahiyetine ilişkin somut formülasyonlar yapılmıştır.(18) Bu
dönemde, liberal haklar teorisine, 'hukuki' bir içerik kazandırılmış ve
böylece bu teorinin meşruiyet temelleri güçlendirilmiştir.(19)
Kısacası, 'insan hakları' kavramı, çerçevesini liberalizmin çizdiği ve
içeriğini de esas itibarıyla yine liberalizmin belirlediği bir
terkiptir. Buna göre, insan, doğuştan birtakım 'haklara' ve bunları
kullanma 'özgürlüğüne' sahiptir. 'Doğal' ve 'rasyonel' olana karşılık
gelen bu hak ve özgürlükler, aslidir; hiçbir gerekçe ile iptal
edilemezler. Birey, rasyonel ilkeler temelinde örgütlediği toplumsal
düzenekte dilediğince yaşar; bir başkası, insanın bu 'mahrem' alanına
müdahalede bulunamaz.(20)
Batı siyasal düşüncesinin en temel kavramlarından bir diğeri olan
'özgürlük'(21) ise, en genel ifadesiyle, "sınırlamaların ve engellerin
olmaması" ya da "zorlamanın olmaması" olarak tanımlanabilir.(22) Kavram
üzerinde farklı yaklaşımlar olmakla birlikte(23), terimin asli anlamını
oluşturan unsurların, yine liberalizmin 'doğal hukuk' ve 'hümanizm'
kavramları olduğu söylenebilir.(24) Buna göre, rasyonel 'birey'in diğer
bireyler ve devletle olan ilişkileri, doğuştan getirdiği 'haklar'
temelinde tanımlanmalıdır.(25) Bu durumda, 'temel hak ve özgürlükler'e
sahip olan birey, her türlü değerin de kaynağı olmaktadır. Tanrı dahil,
dışarıdan ona değer vazedecek başka bir güç/kaynak yoktur.(26)
İşte 'İnsan Hakları' ve 'özgürlük' kavramlarının felsefi altyapısı
özetle bundan ibarettir. Bu içeriğin, İslam ile bağdaşıp-bağdaşmadığının
gösterilmesi için ise, 'İnsan Hakları' terkibinde bulunan 'insan' ve
'hak' terimlerinin, ayrıca da 'özgürlük' kavramının zıddı olan 'ibadet'
kavramının, İslami terminoloji çerçevesinde analizi gerekmektedir.
İslami Terminolojide 'İnsan' ve 'Hak' Kavramları
Kur'an hem 'insan' hem de 'hak' terimlerini kullanır. Bununla birlikte,
bu kullanımlarda, 'İnsan Hakları' terkibinin içerdiği anlamları
meşrulaştıran bir içerik yoktur. Kur'an, 'insan' terimini, çoğunlukla
beşerin 'negatif' özelliklerini tasvir ederken kullanır.(27) Ancak bu
kullanım, içerikteki zıtlık kadar önemli değildir. Zira asıl zıtlık,
Kur'an'ın 'insana bakışı' ile liberalizmin 'human'ı tanımlayışı
arasındadır. Kur'an, insana hem 'takva' hem de 'fücur'un ilham
edildiğini söyler ve kişinin 'arınması' durumunda, kurtuluşa ereceğini
bildirir.(28) Nefsini arındırmayanın durumu, 'aşağıların aşağısında'
olmak iken(29), nefsini arındıran, 'model insan' olarak 'mü'min'
sıfatını alır. Liberalizmin 'human'ı ise, 'rasyonel birey'dir ve 'değer'
vazetme pozisyonundadır.(30)
Benzer bir durum, 'hak' terimi için de söz konusudur. Kur'an, 'hak'
terimini, en yalın manada, 'gerçek'in karşılığı olarak
kullanmaktadır.(31) Ancak Kur'an'da 'hak' kelimesi bir başka kullanımla
daha yer almaktadır ki, asıl kafa karışıklığına neden olan da budur.
İnsan Hakları kavramına Kur'an'-dan delil arayanlar, özellikle İsra:26,
Rum:38, En'am:41 ayetlerindeki 'hakkahu' ve Bakara:180, 236, 241;
Yunus:4, Nahl:38 ve Rum:47 ayetlerindeki 'hakkan' tabirlerinin, bu
tezlerini ispat ettiğini öne sürmektedirler. Halbuki bu ayetlerin hiç
birinde, 'doğal' ve 'devredilemez' haklar nosyonunu meşrulaştıracak bir
işaret yoktur. "Akrabaya hakkını ver, yoksula ve yolda kalmışa da"
(İsra:26), "Öyleyse yakınlara hakkını ver; yoksula ve yolcuya da"
(Rum:38) ve "Ürün verdiğinde ürününden yiyin ve hasad günü de hakkını
verin" (En'am:141) ayetlerinde 'infak' veya 'sadaka' yükümlüğünden
bahsedilmektedir(32) ve bu 'haklar' açıktır ki ilahi kaynaklıdır.
Bakara: 180, 236 ve 241. ayetlerin "muttakiler ve muhsinler üzerinde bir
hak" olarak ifade ettiği yükümlülükler ise vasiyet etmek, mehir vermek
ve boşanmış kadınların geçimliklerini temin etmektir. Bu üç 'emir' de,
görüldüğü gibi, yine ilahi kaynaklıdır.(33)
Hukuk (fıkıh) literatüründe kullanılan Hukukullah ve Hukukulibad
kavramlarında da, yine mü'minlerin 'ödevler'ine ilişkin bir vurgu
vardır. (34) Buna ilaveten, literatürde bir hukuk'un-nas değil de
hukuk'ul-ibad kavramsallaştırması yapıldığı hususuna da dikkat
edilmelidir. Bu terkibin belirleyici ögesi, 'ibad' (kullar) terimidir ve
bu da, İslami terminolojide 'hak'kın, sorumluluklar ve yükümlülükler
bağlamında tanımlandığını gösteren iyi bir örnektir. Zira 'ibadet'
teriminin anlam içeriğini tayin eden şey, 'bağlılık' ve itaattir. (35)
Bu içeriği ile 'kul hakları' olarak formüle edilen şeyin, 'insan
hakları' ile hiçbir alakası yoktur. Hukuk literatürünün sık sık
kullandığı 'beş emniyet' kavramsallaştırması ise, (36) esas itibarıyla
'adalet' kavramı temelinde tanımlanmıştır. (37) Bunların, Batılı manada
doğal hak, eşitlik(38) ve özgürlük kavramlarını meşrulaştırıcı bir
mahiyeti yoktur.
Özetle, İslam'da, 'hak' kavramı, 'doğal hukuk' ve 'rasyonalizm'
kavramları temelinde değil, 'kulluk' ve 'yükümlülükler' temelinde
tanımlanmıştır. Ve bu tanım, 'İnsan Hakları' kavramında olduğu gibi,
beşerin zihinsel bir soyutlaması değil, inkarı mümkün olmayan bir
gerçekliğe (hakk) istinat etmektedir. Dolayısıyla Hukuk'ul-ibad, El-Hakk
(Mutlak Gerçek) olan Allah'ın çizdiği 'hudutlar' ile (Hududullah)
kayıtlıdır. Bu terminoloji de, 'human' kavramı temelinde tanımlanmış
"doğal ve vazgeçilmez haklar"a yer yoktur. İslam'da 'hak' terimi,
İslam'ın insan modeli olan 'mü'min' kavramı temelinde tanımlanmıştır.
Mü'min ise, her şeyden önce 'kul'dur. (39)
Popüler Söylemde 'İnsan Hakları'
'İnsan hakları' kavramının İslami terminolojiyle bağdaşmazlığı açık
olmasına rağmen, kavramın bazı Müslüman çevrelerde kabul gördüğü
gözlemlenmektedir.Bunun üç temel nedeni vardır. İlki ve en önemlisi,
düşünsel yetkinlikle alakalıdır. Bugün 'kul hakları' (veya 'Allah'ın
hakları') kavramlarıyla, 'insan hakları' kavramları arasındaki farkın
(veya bağdaşmazlığın) görülememesinin asli nedeni, hem İslami
kavramların hem de Batılı kavramların anlam dünyalarının yeterince
bilinmemesidir. (40) İkincisi ise, nefsle (veya heva ile) ilgilidir.
Bugün Modern Batılı kavramlar, çekiciliklerini yitirmekle birlikte,
özellikle aktüel hayatı tanzim etmeye devam ettikleri için, kitleler -
hatta 'aydınlar' - üzerinde hala etkisini sürdürmektedir. (41) Üçüncü
faktör olarak da, İslam dünyasına yönelik sömürgeci emelleri
sayabiliriz. Bugün küresel güçler, bu kavramlar sayesinde, Müslümanların
direnme iradelerini temelinden sarsmak istemektedirler. (42)
Popüler söylem, kavramlarla 'iktidar eliti'(43) arasındaki ilişkiyi
anlamak açısından da önemlidir. Bütün seçkinler, 'genel irade'nin(44)
kavramlarını, kendi iktidar alanlarını genişletmek için kullanmak
isterler. (45) Postmodern dönemde popüler söylemin belirleyeni olan
'özgürlükler' ve 'insan hakları' kavramları da, bu bağlamda, iktidar
elitinin siyasal emelleri istikametinde kullanılmaktadır. (46)
'İbadet' Versus 'Özgürlük'
Batı siyasal söyleminde, 'doğal hukuk' ve 'hümanizm' terimleri temelinde
tanımlanmış özgürlük kavramının İslam'daki tam zıddı, 'ibadet'
kavramıdır. İnsan modeli farklılığı ile başlayan bu zıtlık, son
tahlilde, siyasal rejim farklılığı biçiminde kendisini gösterir. Bu
ilişkiyi anlamak için, öncelikle 'özgürlük' kavramının muadili olarak
görülen 'hürriyet' teriminin semantik tahlilini yapmamız gerekmektedir.
Bunun ardından da, ibadet ve 'hürriyet' kavramlarının anlam
içeriklerinin bağdaşmazlığı gösterilecektir.
Hürriyet teriminin kökü olan 'ha-ra-re', Arap dilinde, 'bağdan kurtulma'
veya 'arındırma' eylemleri için kullanılır. Araplar, harrertü'l-abd
tabirini, kölenin, efendilik-kölelik ilişkisini kuran bağdan kurtulduğu
durumlar için, yani kölenin 'azad edilmesi' eylemine karşılık olarak
kullanırlar. Harrertü'l-kitab ise, "yazılı bir metni, onda herhangi bir
yanlışlık bırakmayacak biçimde hatadan arındırmak" anlamındadır. (47)
Benzer şekilde, ettinu'l-hurr, "kumdan, taştan, balçıktan ve herhangi
bir kusurdan arındırılmış çamur"; raculun hurr ise: "kendisini her
şeyden soyutlayıp, başkalarıyla olan bağlarından kurtulmuş kişi"
demektir.
Kur'an, aynı kökten türemiş bazı sözcükleri kullanmış olmasına rağmen,
'hürriyet' terimini, bu formuyla hiçbir yerde kullanmamıştır. Bakara:
178. ayette yer alan 'hurr'dan kasıt, 'kölelikten kurtulmuş' (redeemed)
kişidir. (48) Aynı fiil kökünden türetilen 'tahriru rakabe' yine 'köle
azad etmek' anlamında 'boyunduruktan kurtarılma' demektir. (49) Ali
İmran:35. ayette geçen, 'muharreren' tabiri ise, Hz. Meryem(AS)'in, bir
takım yükümlülüklerden 'muaf tutulmuş' olarak Beyt-i Makdis'in hizmetine
koşulmasını anlatır.
'Özgürlük' kavramını meşrulaştırmaya çalışanların dayandıkları ayetlerin
de(50) konuyla alakası yoktur. Zira Bakara: 256. ayette(51), insanın söz
ve fiillerinde 'özgür' olduğu anlamı çıkmaz; burada sadece kişinin, din
olarak İslam'ı seçip seçmemekte serbest olduğu ifade edilmektedir. (52)
Tevbe:6'da(53), bir müşriğin sığınma talebinin kabul edilme gerekçesi
açıklanmaktadır; buradan da 'bir arada yaşamaya' ilişkin bir hüküm
çıkarmak mümkün değildir. İsra:54'de(54) ise, Peygamberimizin,
başkalarının iman bekçisi (vekil) olmadığı vurgulanmaktadır. Bu ayetten,
İslami bir yönetimde farklı dinden veya inançtan grup ya da cemaatlerin,
'kamu hukuku'nu ilgilendiren alanlarda dahi, kendi iç hukukları uyarınca
yaşayabilecekleri sonucu hiçbir biçimde çıkarılamaz. Kaf:45'de, (55)
Allah'ın elçisinin, insanları imana sevk etme konusunda zora başvuran
biri (cebbar) olmadığı beyan edilmektedir ki, buradan, Allah'ın
şeriatının uygulanması konusunda ya da siyasi iradenin tebaa üzerinde
'kuvvet' gerektiren icraatlar yapamayacağı konusunda bir hüküm çıkarmak
mümkün değildir. Alak:9-10. ayetler(56) ise, 'inanç özgürlüğü'ne ilişkin
en küçük bir imada dahi bulunmamaktadır; zira ayetlerde sadece namaz
kılanı engelleyenin kınanması söz konusudur. Kafirun:6 'da(57) ise:
müminlerle kafirlerin dinlerinde asla uzlaşamayacaklarından
bahsedilmektedir. Burada da yine 'din özgürlüğü' kavramını
meşrulaştıracak bir ifade yer almamakta, bilakis Hz. İbrahim'in
müşriklerden beraetini ilan etmesi ve müşrik topluma karşı tabir-i
caizse 'başkaldırısı' söz konusudur. (58) Görüldüğü gibi, bu ayetlerin
hiçbiri, felsefi ve ideolojik içeriğiyle 'özgürlük' kavramının İslam'dan
onay aldığına delil gösterilemez.
Özgürlüğün, İslami bir kavram olmadığını, tarihsel tecrübeye bakarak da
anlamak mümkündür. Nitekim, Batı'nın kültürel açıdan Müslüman dünyasını
etkilemeye başladığı döneme değin, Müslümanların dilinde ve
literatüründe hürriyet (özgürlük) terimine rastlanmamaktadır. (59)
Teriminin yer aldığı ilk metin, 1798'de Mısır'ı işgal teşebbüsünde
bulunan Napolyon Bonapart'ın yayımladığı deklarasyondur. (60) Napolyon,
Mısır'ı işgalinin gerekçesini açıklarken şu ifadeyi kullanmıştır:
"özgürlük (hurriyya) ve eşitlik ilkeleri üzerine kurulmuş Fransız
Cumhuriyeti adına buraya geldim." Hiç kuşku yok ki, bu kullanım siyasi
içeriklidir. Terim, bu tarihten sonra da, aynı içerikle, Arapça ve diğer
dillerde (Türkçe de dahil) kullanılmaya başlamıştır. (61)
Burada Napolyon'un sözleri Arapça'ya çevrildiğinde, Mısırlılar'ın,
'eşitlik' teriminin değil, hurriyya ('özgürlük) teriminin tercümesini
anlamakta zorlandıkları görülmektedir. Bu gerçekten önemlidir; zira bu
zorluk, gerçekten 'özgürlük' kavramının, Müslüman zihnine yabancı
olmasından kaynaklanmıştır. (62) Kur'an'da yer alan hurr terimi, onlar
için ancak 'legal/hukuki' manalar ifade etmektedir. Çünkü Müslümanların
literatüründe 'iyi' ve 'kötü' yönetimler için kullanılan mecazlar,
'özgürlük' ve 'kölelik' değil, 'adalet'(63) ve 'zulüm'dür(64).
'İbadet' Niçin Merkezi Bir Kavramdır?
İslami terminolojide, Batılı söylemin 'özgürlük' kavramıyla ifade etmeye
çalıştığı manalarla ilgili kavram 'ibadet'tir. Bu yüzden, özgürlük
kavramı üzerine bir tartışmada, bu kavramın analizi kaçınılmaz
olmaktadır. Kelimenin fiil kökü olan a-be-de, 'gönülden bağlılık' ve
'itaat' unsurlarının belirgin olduğu durumlar için kullanılır. (65)
Kur'an ise, aynı kökten türeyen bir fiili (ya'budun), insanın varoluş
gerekçesini izah ederken de kullanır (66) ancak, belki de daha önemli
olanı, aynı fiil kökünün, insan eylemlerinin mahiyetine ilişkin bir mana
taşıyor olmasıdır. Yani Batı siyasal söyleminin 'özgürlük' kavramıyla
idealleştirdiği değerlerin muadillerini İslami terminolojide karşılayan
terim, 'ibadet'tir. Bu ise, bu terimin, insan eylemlerini tanımlarken
dahi merkezi öneme sahip olduğunu gösterir. Buna göre, sadece kulun
Allah'ı razı etmek için yaptığı günlük ritüeller değil, siyasi otoriteye
itaat de 'ibadet' kapsamına girer. (67) Bu, aynı zamanda şu demektir:
'ibadetsiz (ya da dinsiz) insan' olamaz. O halde, örneğin ateizm,
'dinsizlik' değildir; sadece Allah'ın varlığını veya kudretini inkar
eden 'bir başka din'dir. Aynı şekilde 'özgür insan' da, esas itibarıyla
'dinli'dir; zira o da 'hevası'nı ilah edinmek suretiyle bir 'şey'e
bağlanmaktadır (veya tapmaktadır). (68)
Buradan 'özgürlük' kavramının 'sahici' bir 'anlam'ı olup-olmadığı
tartışmasına geçilebilir. Bu noktada, haklar ve özgürlükler alanında
Batı'nın bizzat kendi içinden dahi eleştiriler yaklaşımlar
sergilendiğine dikkat edilmelidir. (69) Ancak burada daha önemli olan,
'özgürlük' kavramı yerine, 'bağlılık' ilkesinin reel hayatta belirleyici
konumda olduğunu kabul etmektir. (70) Bir başka ifade ile, 'özgürlük',
sahici bir temeli olmayan, 'ütopik' bir kavramdır; hayatın özüne tekabül
eden, insan ilişkilerine damgasını vuran ise, 'bağlılıklar' ve
'sorumluluklar'dır (ve bu bağlamda 'ibadet' kavramıdır). (71)
İşte bu noktada şunlar söylenebilir: Madem ki, bütün insanlar bir şeye
'bağlı'dır ve bu bağlılıklar da farklı farklıdır; o halde gerçekten
'bağlılığın' yöneleceği varlık kim (veya ne) olmalıdır? Bu önemli
sorunun cevabı, ancak bağlanılacak varlığın kimseye muhtaç olmaması ve
eksikliklerden münezzeh olması gerektiği şeklinde verilebilir. Bu
özellikler ise ancak Yaratıcı'da mevcuttur. (72) Şu halde 'kula
kulluk'un söz konusu olmaması için(73), Allah'a bağlanılması gerekir. Bu
bağlılığın adı da Allah'a ibadet (kulluk)tir. (74)
Kısacası, Batı siyasal söyleminin temel kavramlarından biri olan
'özgürlük' kavramı, aslında Batılı insanın 'put'laştırdığı bir
kavramdır.(75) Bu söylemin en merkezi kavramlarından biri olmasına
rağmen, özgürlük kavramının sahici bir gerçekliği yoktur. Bu yüzdendir
ki, her insan 'dinli'dir; her insan ibadet eder ve her insanın
ma'budu/ilahı vardır. 'Özgür yaşadıklarını' sananlar aslında bir başka
şeyin kuludurlar.(76) Müslüman ise, sadece Allah'a ibadet eder ve onun
mabudu, kul edinme hakkına sahip tek varlık olan Allah'tır.
Sonuç
Görüldüğü gibi, günümüzün en popüler siyasi kavramlarından olan 'insan
hakları' ve 'özgürlük' kavramları, özleri itibarıyla, İslam'la
bağdaşmamaktadırlar. Müslümanlar, bu bağdaşmazlığın altını kalın
çizgilerle çizmeli ve siyasal söylemlerini oluştururken, İslami
terminolojinin orijinal kavramlarını kullanmalıdırlar. "Özgürlük ve
insan hakları kavramları İslam'la bağdaşır" tarzı bir söylemin bir dönem
popüler olan "demokrasi İslam'la bağdaşır" veya "Sosyalizm İslam'la
bağdaşır" tarzı savunmacı/özür dileyici söylemlerden özde bir farkı
yoktur. Bilinmelidir ki, bu tür söylemlerin İslamileştirilmesi çabaları,
aslında, bu söylemi kullananların, hakim kültüre teslim olmuşluklarını
gösterir. Modernitenin eril kavramlarını sorgulayabilecek yetkinlikteki
bir üsluba sahip olmak için ise, öncelikle İslam'ın temel kavramlarının
iyi bilinmesi ve içselleştirilmesi gerekir.
Dipnotlar
1- Norman P. Barry, Modern Siyaset Teorisi, Çev.:Mustafa Erdoğan, Yusuf
Şahin, Liberte Yayınları, 2003, s. 54.
2- 1948 İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, sadece geleneksel sivil (veya
liberal) hakların metinde yer almasına yönelik Sovyetler Birliği'nin
çekincelerinin kaldırılması adına, tıbbi bakım, eğitim, siyasal katılım
ve 'ücretli tatil hakkı' gibi sosyal ve ekonomik hakların dahil edilmesi
sonucu imzalanmıştır. (Age., s.271).
3- 'Özgürlük' kavramı ile birlikte, bu kavram, özellikle de 1980'li
yıllardan sonra güç kazanan neo-liberalist söylemin temel meşrulaştırıcı
unsurları olarak 'küreselleştirilmeye' çalışılmaktadır.
4- Bazı Müslüman çevreler, 'Evrensel İslami İnsan Hakları Bildirgesi'
(UIDHR) dahi hazırlamışlar ve hatta bu bağlamda komisyonlar (IHRC) ve
dernekler (örneğin Türkiye'de Mazlum-Der) dahi kurmuşlardır.
5- Antik Yunan ve Roma'daki 'doğal hak' (ius naturale) kavramının
eşitlik ve özgürlük kavramları temelinde şekillenen doğal hukuk
anlayışından farklı olduğu açıktır. Nitekim, kölelik, antik dönemin
hukuk anlayışında meşru iken, modern doğal hukuk nosyonunda meşru
görülmemektedir.
6- John Locke, Uygar Toplum Üzerine İkinci İnceleme: Sivil Toplumda
Devlet, Çev.:Serdar Taşçı, Hale Akman, Metropol Yayınları, 2002, s.14.
Bu haklar, zaman içinde çeşitlenmiş ve bireyin 'temel' hakları başlığı
altında, yasal eşitlik, kişi güvenliği, bireysel özgürlük, düşünce ve
inanç özgürlüğü, siyasal haklar gibi isimler almıştır. Sayısı ve içeriği
konusunda kimi tartışmalar olmakla birlikte, 1948 tarihli BM İnsan
Hakları Evrensel Beyannamesi'nde, bu haklar, 30 madde altında
toplanmışlardır.
7- Bu devri sağlayan şey, 'Toplumsal Sözleşme'dir. Batı siyasal
terminolojisinin önemli kavramlarından biri olan 'Sözleşme'yi, farklı
vurgularla da olsa, Locke'dan önce Hobbes (1588-1679) kullanmıştır
(Leviathan, Çev.: Semih Lim, Kazım Taşkent Klasik Yapıtlar Dizisi, Yapı
Kredi Yayınları, 4. baskı, 1992), Rousseau (1712-1778) ise, en çok önem
verdiği kitabına bu adı koymuştur (Toplum Sözleşmesi, Çev.: Vedat
Günyol, Adam Yayınları, 2. Baskı, 1984.)
8- 'İnsan Hakları' öğretisinin ateşli savunucusu Thomas Paine
(1737-1809) ise, The Rights of Man (1791) adlı eserinde, bireyin devlete
karşı azami ölçüde korunması gerektiği yönünde ateşli yazılar yazmıştır.
9- Bunlar, Faydacılık, Marksizm/Sosyalizm ve Muhafazakarlık'tır.
10- Jeremy Bentham (1748-1832), An Introduction to The Principles of
Morals and Legislation (L.J. Lafleur, ed.) New York, Hafner Pub. Co.
1948.
11- Marks, doğal haklar için: "diğer insanlardan ve toplumdan
yalıtılmış, bencil insan haklarından başka bir şey değildir" demiştir.
(Karl Marx, Early Texts, ed. D. Maclellan, Oxford, 1971: 102). Locke'un
en temel haklar arasında saydığı 'mülkiyet' ise, Marks'a göre, "insanın
kendi yarattığı şeyin tahakkümü altında kalmasıdır" ve "insanı özüne
yabancılaştırır." (William Ebenstein, Siyasi Felsefenin Büyük
Düşünürleri, Çev.:İsmet Özel, Şule Yayınları, 3. baskı, 2003, s.369).
12- Modern Türkiye'de Siyasi Düşünce: Muhafazakarlık, Editör: Ahmet
Çiğdem, Cilt:5, İletişim Yayınları, 2. baskı, 2004.
13- Doğal haklar kuramının, İnsan Hakları nosyonuna dönüşmesini,
çalışma, adil ücret, sendika ve grev, sosyal güvenlik, sağlık ve eğitim
hakları gibi 'sosyal haklar'ın da Evrensel Bildirge (1948)'ye dahil
edilmesi yönünde ısrarcı olan sosyalist tepkiyi karşılamak ve 'sistem
içine çekmek' çabasının bir sonucu olarak görmek mümkündür ve bu
noktada, liberalizmin, başarılı olduğu (yani 'kendini yeniden-ürettiği')
söylenebilir. Ancak bu başarının altında, Doğal Haklar kavramı ile İnsan
Hakları kavramının 'ortak paydaları' olduğu gerçeği gözlerden
kaçmamalıdır. Bunun kanıtını da, tarihsel pratikte bulmak mümkündür.
Nitekim pek çok sosyalist rejim, örgütlenme, serbest dolaşım, özgür
basın, adil yargılanma ve hatta 'vicdan özgürlüğü' gibi geleneksel
liberal haklara anayasalarında yer vermiştir. Örneğin 1936 ve 1977
Sovyet Anayasaları'nda bu haklar yer almaktadır (Barry, 2003, s.268).
14- Barry, 2003, s .255.
15- 'Özgürlük' ve 'hak' kavramları arasındaki ilişki özdendir. Neredeyse
bütün Hak Bildirgeleri'nde, 'özgürlük' bir 'hak olarak tanımlanmaktadır.
Nitekim 1948 İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'nin 19. Maddesi'nde şu
ifade yer alır: "Her ferdin fikir ve ifade hürriyetine hakkı vardır."
Ayrıca Roosevelt'in meşhur 'dört özgürlüğü' de şunlardır: "görüş
açıklama ve ifade özgürlüğü", "ibadet özgürlüğü", "yoksul olmama hakkı"
ve "korkudan emin yaşama hakkı." Karel Vasak, `Human Rights: As a Legal
Reality', in Vasak (ed.), the International Dimensions of Human Rights,
Paris/Westport Conn., Unesco/Greenwood Press, 1982.
16- W. Hohfeld, Fundamental Legal Conceptions, 1919, Yale University
Press.
17- M. Cranston, What are Human Rights?, The Bodley Head, London, 1973,
s. 9-17.
18- Liberal teorinin, bu bağlamda yaptığı 'hak' tanımlarına şu örnek
verilebilir: "bir kimseye karşı bir hakka sahip olmak, o kimseye karşı
cebren uygulanabilir bir talepte bulunmaya yetkili olmak ve onun da bu
talebe saygı gösterme ödevi altında olması demektir" (Barry, 2003,
s.272). Bu nedenledir ki, liberaller, bireyi 'rasyonel bir özne' kabul
ettikleri için, idam cezasına karşıdırlar ve 'ötenazi hakkı'nı
savunurlar.
19- Bu noktada John Rawls'un katkısı önemlidir. O, hak kavramını,
'hukuki ahlak' temeline oturtup, ahlaklı olmayı da, "herkesin önceden
belli olan ilkelere uyması" olarak tanımlayarak bir nevi 'orta yol'cu
bir yaklaşım sergilemiştir (John Rawls, A Theory of Justice, The Belknap
Press of Harvard University Press, 1971).
20- Burada Thomas Paine'in adını anmak gerekir. Paine, Batı'da, 'birey'
haklarının yılmaz savunucusu bir liberal olarak bilinir ve 'devlet'
alanının, birey karşısında en dar sınırlara çekilmesi gerektiğini söyler
(Thomas Paine, Batı'da Siyasal Düşünceler Tarihi, Derleyen: Mete Tunçay,
İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2005, s. 626) Bu hakları, daha
sonra, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nde (1948), "temel haklar ve
özgürlükler" bölümünde net olarak bulmak mümkündür. Bunlar arasında
popüler olanları, sorgusuz alıkonmama hakkı (freedom from arrest),
korkudan emin olma hakkı (freedom from fear), 'ifade özgürlüğü' (freedom
of speech), 'düşünce özgürlüğü' (freedom of thought), 'din özgürlüğü'
(freedom of religion), 'vicdan özgürlüğü'(freedom of conscience)'dür.
21- Özgürlük (freedom veya liberty), 'azad olma' (emancipation) veya
'rehinden kurtulma' (redemption)'dan farklı anlam içeriklerine sahiptir.
Bu içeriği belirleyen şey ise, 'özgürlük' teriminin, 'siyasi' ve
'ideolojik' karakteridir. Nitekim Batı'da her siyasi programda, özgürlük
kavramına ilişkin somut önerilerin yer alması, neredeyse bir
'zorunluluk'tur.
22- Bkz. Norman P. Barry (2003). Modern Siyaset Teorisi, Çev.: Mustafa
Erdoğan, Yusuf Şahin, Liberte Yayınları, 2003, Ankara, s. 217, 223.
Ayrıca özgürlüğü: "tercihlerin kısıtlanmamışlığı" olarak tanımlayanlar
da vardır (Benn & Weisten, "Being Free to Act, and Being A Free Man",
Mind, 80, 1971, s. 224).
23- Bu konuda 'negatif' özgürlük ve 'pozitif' özgürlük olmak üzere iki
ana kavramsallaştırmadan bahsedilebilir. İlki J. S. Mill'in sistematize
ettiği ve her türlü kısıtlamaları, sırf kısıtlama olmaları bakımından
'kötü' sayan yaklaşımdır. Buna göre, başkasına zarar vermedikçe veya
başkalarının haklarını ihlal etmedikçe, birey, her türlü eyleminde özgür
olmalıdır (John S. Mill, Hürriyet, Çev.: Mehmet Osman Postel, Milli
Eğitim Bakanlığı Yayınları, 1997), ikincisi ise, J. J. Rousseau'nun
savunduğu ve daha ziyade hakların önüne 'yasa' ve 'refah devleti'
kavramını geçiren yaklaşımdır (J. J. Rousseau, Toplum Sözleşmesi, Çev.:
Vedat Günyol, Adam Yayınları, 2. Baskı, 1984).
24- Gerek 'doğal hukuk' gerekse 'hümanizma' kavramları, Batı'da Rönesans
ile birlikte başlayan ve hem 'insan' hem de 'alem' tasavvurunun kökten
değişmesi ile neticelenen sürecin sonucu olarak ortaya çıkmışlardır.
Burada artık dinin hayat hakkındaki ideal tasarımları yerine,
fenomenlere ('olgu'lara) değer verilmektedir.
25- Batı siyasal literatüründe 'özgürlük' ve 'hak' kavramları,
birbiriyle ilişkili iki temel kavram olarak alınmışlardır. Örneğin
'Haklar Öğretisi'nin modern anlamda ilk kurucusu kabul edilen Locke'a
göre, özgürlüğün meşruiyet temeli, doğal hukuk ve akıldan çıkar (John
Locke, Uygar Toplum Üzerine İkinci İnceleme: Sivil Toplumda Devlet,
Çev.:Serdar Taşçı, Hale Akman, Metropol Yayınları, 2002). 'Doğal hak'
kavramını ise erken modern dönemde hümanist ve akılcı bir gözle ele alan
kişi Thomas Hobbes'dur (Leviathan, Çev.: Semih Lim, Kazım Taşkent Klasik
Yapıtlar Dizisi, Yapı Kredi Yayınları, 4. baskı, 1992, s.154-158).
Ayrıca özgürlük ve hak terimleri arasındaki ilişki o kadar özdendir ki,
bazen, Batılı yazarlar 'hak' ve 'özgürlük' sözcüklerini birbirlerinin
yerine dahi kullanılabilmektedirler (Hohfeld, W. Fundamental Legal
Conceptions, 1919, Yale University Press).
26- İnsanın 'özgürlük arayışı', kaçınılmaz olarak, dinin 'hayattan
uzaklaştırılması' ile sonuçlanmıştır. Çünkü 'özgür bir toplum' ideali,
ancak siyasi düşüncede, somut olarak 'hangi sınırlamaların
kaldırılmasının gerekli olduğu' gösterildiği zaman anlamlıdır (Barry,
2003, s.217). O halde 'özgür insan' modeli, ancak 'tanrısal
sınırlamalar' kaldırıldığında anlamlı olabilir!
27- Kur'an'da 'insan'ın negatif özellikleri şu şekilde tasvir edilir:
zalum ve cehuldur (Ahzab:72); zayıf aratılmıştır (Nisa:28); zorluklar
karşısında çabuk umutsuzlanır; zorluk anında Allah'tan yardım diler,
sonra bunu inkar eder (Hud:9; İsra:48; Abese:17); nimet verildiğinde yan
çizer; şer dokunduğunda yeise kapılır; pek cimridir; her şeyde çok
tartışır (Kehf:54); aceleci yaratılmıştır (İsra:11, Enbiya:37); pek
nankördür (Kehf:66, Şura:48; Abese:17; Hacc:66; İsra:27), hayr
istemekten bıkmaz; ama bir şer dokunduğunda ümidini keser (Fussilet:49)
ve hemen dua etmeye, Allah'tan yardım istemeye koyulur (Fussilet:51);
bencil ve haristir; bir şer dokunduğunda feryadı basar; bir hayır
dokunduğunda engelleyici olur (Mearic:19-21); önündekini (geleceğini)
fücurla sürdürmek ister (Kıyame:5), sık azar (Alak:6), Rabbine karşı
şükredici değil, inkar edici -kenud- dir (Adiyat:6) ve apaçık bir hüsran
içindedir (Asr:2).
28- Şems:8-9.
29- Tin:5.
30- Hobbes ve Machiavelli gibi düşünürler de, insanın 'negatif' boyutuna
dikkat çekmiş olmalarına rağmen, Batı düşüncesi içindeki genel eğilim,
insanı 'pozitif' açıdan tanımlamak şeklinde olmuştur.
31- Kur'an'da, ha-ka-ka fiil kökünden türeyen toplam 285 kullanım
vardır. Kök anlam ise, reddi mümkün olmayan 'gerçeklik'tir. Nitekim bu
285 kullanımdan 245'inde, mealler doğrudan 'gerçek' kelimesini
kullanmışlardır. En çok kullanım ise (226 yerde) 'El-hakk' şeklindedir.
Bunların içerisinde bizatihi Allah, kendisini El-Hakk (Mutlak Gerçek)
olarak da tarif etmektedir (Kehf:44; Taha:114; Hacc:6 ve 62;
Mü'minun:116; Lokman:30. Kur'an aynı mana ile Hak Söz (Meryem:34); Hak
Din (Fetih:28 ve Saff:9) ve Hak Gün (Nebe:39) tabirlerini de kullanır.
Vakıa:95 ve Hakka:51'deki 'Hakk'al-Yakin' tabiri ise, yakin hasıl olmuş
gerçeklik anlamındadır. Ayrıca Enfal:4 ve 74. ayetlerde kullanılan
'gerçek mü'minler' tabiri de bu bağlamda ilginçtir. Kur'an, 'vahiy' için
de 'el-hakk' tabirini kullanmaktadır (Bakara:119; Ali İmran:60;
Nisa:105; Maide: 48; A'raf:43; Tevbe:48; Yunus:76; Ra'd:1; İsra:81;
Zuhruf:29; Muhammed:2; Asr:2 v.d.).
32- Bu içeriğin 'yükümlülük' manasına geldiğini, Bakara:282. ayetteki:
"üzerinde hak olan kişi" ifadesinin bazı meallerde 'borçlu' olarak
tercüme edilmiş olmasından çıkarmak mümkündür. Benzer manayı, müminlerin
mallarında 'muhtaç ve mahrum' olanların 'hakkı' olduğunu beyan eden
Zariyat:19 ve Mearic:24. ayetlerde de görmek mümkündür. 'Hak'
kelimesinin benzer manaları için ayrıca bkz. Yunus:103; Nahl:38; Rum:47
ve bir başka kategori olarak (yani 'müstehak' olma veya 'layık olma'
manaları için) Bakara:228 ve 247; Maide:107; En'am:81; Tevbe:13, 62 ve
108; Yunus:35; Ahzab:37 ve Fetih:26).
33- Hatırlanmalıdır ki Batı siyasal söyleminde 'haklar', daima 'ödev'
kavramının zıddı olarak tanımlanmıştır (Barry, 2003, s.260).
34- Hukukullah, Allah'ın kulları üzerindeki haklarını (yani kulun
'vazifeleri'ni), Hukukulibad (Kul Hakları) ise, kulların birbirlerine
karşı sorumluluklarını (bir anlamda 'toplumsal sorumluluğu) karşılar.
Her iki formülasyonda da adı geçen 'hukuk' (veya haklar) ile müminin
'ödevleri'ne vurgu vardır. Liberal düşüncede, kişi eğer, o hakkından
vazgeçebiliyorsa hak sahibi kabul edilirken, mü'min için Allah'ın
hakları veya Kul Hakları'na riayet etmemek, yükümlülükten kaçmak
anlamına gelir ki, bu, dünyevi veya uhrevi cezayı beraberinde getirir.
35- Ebu'l-Ala el-Mevdudi, Kur'an'a Göre Dört Terim, Çev. Dr. Osman
Cilacı, İsmail Kaya, Beyan Yayınları, 1982. s.89-90.
36- Bunlar, akıl, nesil, can, mal ve din emniyetleri olarak formüle
edilmişlerdir. Bunların esas itibarıyla Batılı 'haklar'la alakası
yoktur. Nitekim İslam'ın yasakladığı zina, içki ve kumar türü
sapkınlıklar, Batı'da 'özgürlükler' arasında görülebilmektedir.
37- İslami kavramlar arasında en çok tartışılanlardan biri olan 'adalet'
Kur'an'da esas itibarıyla 'zulm'ün karşılığı olarak kullanılır. (A-d-l
kökünden türeyen kelimeler için bkz. En'am:70; Bakara:48, 1233;
İnfitar:7; Şura:15; Nisa:3; 58, 129,135; Maide:8, 95 106; Enam:1, 70,
76, 115, 150, 156; Araf:159,181; Neml:60; Bakara:48, 123, 282; Nahl:90;
Hucurat:9; Talak:2). Kavramın, içeriği yönünden 'hukuki' ve 'siyasi'
alanda belirleyici bir rolü vardır. Nitekim Hz. Ömer, adaleti: "mülkün
temeli" olarak tanımlamış; felsefeciler onu "her türlü erdemin kaynağı"
olarak görmüş; Mutezile ise, beş temel ilkesinden biri saymıştır.
38- Liberal düşünce, bireylerin 'doğuştan' eşit olduğunu öner sürer. Bu
yüzden 'Eşitlik' (equality) kavramı ile 'adalet' arasında bir
bağdaşmazlık vardır. Fakat daha çok modern literatürde kullanılan
'hakkaniyet' (equity) kavramının, 'adalet'le örtüşen yönleri vardır.
Kur'an'ın konuyla ilgili olarak kullandığı bir diğer kavram da
'dengeli/ölçülü olmak' manasına gelen 'kısd'tır. (Kısd kavramı için bkz.
En'am:156, Hud:85, Enbiya:47, Rahman:9, Hadid:25; Yunus:47, 54; Cin:14;
Hucurat:9).
39- İslam'ın peygamberinin, kendisini: "Allah'ın resulü ve kulu" olarak
tanımlamasındaki 'hikmet'e dikkat etmek gerekir. Bu bilinç, namazların
sonunda okunan tahiyyat duasına da yansımıştır. Burada Allah'ın elçisi,
önce 'abduhu' sonra 'rasuluhu' sıfatıyla anılır. Şu halde, 'Allah'a kul
olmak' İslam'da bizatihi bir 'değer'dir.
40- Bu, İslam dünyasının genel sorunudur ve henüz 'aşılamamıştır.'
Aşılması için bir 'zihniyet inkılabı' gerekir ki bu da ancak, düşüncenin
'sistematize' edilmesiyle yani, yeni bir 'dil üretilmesi' ile mümkündür.
Bu dil ise, yeniden keşfedilecek değildir. İslam'ın orijinal dili
"vardır ve orada durmaktadır." Müslümanlara düşen, bu dili yetkinlikle
kullanabilmeyi öğrenmektir.
41- 'İnsan Hakları' ve 'Özgürlük' kavramlarının, bu denli itibar
görmesinde bu faktörün de etkisi göz ardı edilmemelidir. Nitekim, bir
dönem 'devrimci' sıfatıyla arz-ı endam edenler, zaman içinde 'değişim'
söylemi geliştirerek, 'demokrasi ve insan hakları savunucusu'
olabilmişlerdir. (Türk medyasında Sol kesimden Hasan Cemal'in, 'İslamcı'
kesimden ise Mehmet Metiner'in ismi, 'değişenler' arasında anılır. Bkz.
Hasan Cemal, Kimse Kızmasın Kendimi Yazdım, Doğan Kitapçılık, 1999;
"Mehmet Metiner: Eskiden Taliban Gibi Düşünürdük", Neşe Düzel Röportajı,
Radikal, 23 Şubat 2004).
42- 'Kültür Emperyalizmi' esas itibarıyla, kavramlarla gerçekleştirilir.
Batılılar, bunu, dünyayı kontrol altında tutabilmek için 'stratejik' bir
tedbir olarak uygulamışlardır. Böylece, 'askeri' tedbirlere ihtiyaç
kalmadan, tehdidi bertaraf etmek daha kolay olmuştur! (Bkz. Edward Said,
Oryantalizm: Sömürgeciliğin Keşif Yolu, Pınar Yayınları, 1982).
43- Kavram, C. Wright Mill'e aittir. Buna göre bu elit kesimi, sivil ve
askeri bürokrasi ile ekonomi çevreleri oluşturur. Mills, C. Wright, The
Power Elite. New York: Oxford University Press, 1956.
44- 'Genel İrade', Rousseau'nun meşhur ettiği bir kavramdır ve halkın
çoğunluğunun oyu ile değil, ideolojik üstünlüğü ele geçirmiş kavramlarla
tespit edilen bir soyut entite olarak kabul edilir. Rousseau, bu
kavramla, Fransız Devrimi öncesinde, ideolojik üstünlüğün aristokrasi ve
Kilise'nin elinden, 'halk güçleri'ne (veya 'burjuvazi'ye) geçtiğini
söylemek istemiş olmalıdır! (Larry Arnhart, Plato'dan Rawls'a Siyasi
Düşünce Tarihi, Çev.: Ahmet Kemal Bayram, Adres Yayınları, 2003).
45- Örneğin Luther'in 'reformist' söyleminin, Avrupa'da oluşmakta olan
Krallıklar tarafından Kilise'nin ve Feodalitenin gücünü kırmak için
kullanıldığı bilinmektedir. Aynı şekilde Aydınlanma döneminde de 'doğal
haklar' kavramı, kralların gücünü sınırlamak için kullanılmıştır.
46- Nitekim Amerika, Clinton Doktrini çerçevesinde, 'insan hakları'
kavramını kullanarak, bazı ülkelere fiili askeri müdahalelerde
bulunmuştur. (Bkz. Törsten Wöhlert, "Son Savaş", İktibas, Sayı: 288,
2002). George Bush döneminde ise 'teröre karşı savaş' adı altında
yapılan askeri operasyonlarda, meşrulaştırıcı gerekçe yine 'insan
haklarının ihlali' olarak ilan edilmiştir. (Bkz. "Bush Promises to
Pre-empt Terrorist Plans", The Washington Times, 2 Haziran 2002).
Halbuki bu müdahaleler, Birleşmiş Milletler'in kabul ettiği 'meşru
müdafaa' hakkının sınırlarını aşmaktadır. (Bkz. Didem Yaman, "11 Eylül
Sonrasında ABD: Algılamalar, Psikolojik Yansımalar, yasal Düzenlemeler",
Uluslararası Hukuk ve Politika (UHP), Kış-İlkbahar 2005, Cilt: 1, Sayı:
1-2).
47- Nitekim 'muharrir' sözcüğü, bu anlamda kullanılmaktadır.
48- "Ey iman edenler! öldürülenler hakkında size kısas yazıldı (farz
kılındı). Hüre(hurr) karşı hür, köleye karşı köle (abd), dişiye karşı
dişi..."
49- Kur'an, Nisa:92'de bir müminin hata sonucu öldürülmesinin diyeti
olarak, Maide:89'da yeminin keffareti ile ilgili olarak ve Mücadele:3.
ayette de kadınlarına ziharda bulunanların üzerine düşen borcu
açıklarken, bu tabiri kullanmaktadır. Buna göre, 'köle azad etmek',
kısas, diyet, keffaret ve zihar alanlarında geçerli bir hukuksal
müeyyide olarak, dolayısıyla da belli bir sosyal müessesenin
kaldırılmasına yönelik bir icraat olarak görülmelidir.
50- Bakara:256; Tevbe:6; İsra:54; Kaf:45; Alak:9-10; Kafirun:6
51- "Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk sapıklıktan iyice ayrılmıştır.
O halde kim tâğûtu tanımayıp Allah'a inanırsa, kopmak bilmeyen
sapasağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla
bilendir."
52- Halbuki Kur'an, pek çok ayetinde, mü'minin hududullah'a uymak
zorunda olduğunu bildirir. Ahzab:36. ayetteki ifade ise yoruma ihtiyaç
olmayacak kadar açıktır: "Allah ve Resûlü bir iş hakkında hüküm
verdikleri zaman, hiçbir mü'min erkek ve hiçbir mü'min kadın için kendi
işleri konusunda tercih kullanma hakları yoktur. Kim Allah'a ve Resülüne
karşı gelirse şüphesiz ki o apaçık bir şekilde sapmıştır."
53- "Eğer Allah'a ortak koşanlardan biri senden sığınma talebinde
bulunursa, Allah'ın kelâmını işitebilmesi için ona sığınma hakkı tanı.
Sonra da onu güven içinde olacağı yere ulaştır. Bu, onların bilmeyen bir
kavim olmaları sebebiyledir."
54- "Rabbiniz sizi daha iyi bilir. Dilerse size merhamet eder, dilerse
azap eder. Seni de onlara vekil olarak göndermedik."
55- "Biz onların ne dediklerini çok iyi biliyoruz. Sen, onlara karşı bir
zorba (cebbar) değilsin. O halde sen, benim uyarımdan korkan kimselere
Kur'an ile öğüt ver."
56- "Gördün mü şu men edeni? Namaz kılarken bir kulu."
57- "Sizin dininiz size, benim dinim banadır."
58- Mumtehine:4.
59- Hz.Ömer'e atfedilen: "Anaların özgür doğurduğunu kim
köleleştirebilir" sözünden ve Kabe'nin bir ismi olarak kullanılan
'Beyt-i Atik' tabirinden 'özgürlük' kavramına bir yol bulmaya çalışmak
da beyhudedir. (Mustafa İslamoğlu, Kur'an Neslini İnşa Sorumluluğu,
Özgür-Der Yayınları, 2. Baskı, 2002, s.59.) Çünkü Hz. Ömer'e atfedilen
bu ifadede, insanların 'doğuştan köle' sayılmasına yönelik bir itiraz
vardır. Yoksa, burada siyasi içerikli bir 'özgürlük' tanımı asla yoktur.
Beyt-i Atik ifadesinin ise, terimsel manada bile özgürlükle ilişkisi
yoktur; zira bu tabir, 'Eski- Köklü Ev' anlamındır. Nitekim Tevrat için
de Ahd-i Atik (Old Testament) tabiri kullanılmaktadır.
60- Lewis, Bernard, İslam'ın Siyasal Dili, Çev.: Fatih Yaşar, Rey
Yayınları, 1992, s .168. Lewis, bu tarihten önce Küçük Kaynarca
Antlaşması'nda Kırım Türklerini tasvir eden bölümde yer alan: "serbest
ve bütün yabancı güçlerden bağımsız kavim" ifadesindeki 'serbest'
teriminin de, siyasi/ideolojik içerikli olmadığını, İslam literatüründe
sadece idari ve mali alana ilişkin olarak kullanıldığını söylemektedir.
(Age.).
61- Hurriyya'yı Türkçe'ye 'hürriyet' olarak çevirenler, Jön Türkler'dir.
Bu siyasi akımın, Fransız Devrimi'nden mülhem kavramlardan (hürriyet,
eşitlik, kardeşlik) etkilendiği ise bilinmektedir. Ayrıca Cumhuriyet
döneminde Öztürkçeci akımın, hurriyya'yı 'özgürlük' olarak tercüme
etmesi de dikkat çekicidir. Çünkü burada tercih edilen 'öz'ün
gürleştirilmesi manası, açıkça hümanizm (ve rasyonalizm) damgası
taşımaktadır. Bu yüzden, İsmet Özel'in, bu temelde 'özgürlük' kavramını
meşrulaştırma çabası da boştur.
62- Lewis, bu 'anlama zorluğu'nu, Şeyh Rafi et-Tahtavi'nin 1834'te
konuyla ilgili yazdığı kitapta (1839'da Osmanlıca'ya da çevrildi)
aştığını iddia eder. Bkz. Bernard Lewis, "Freedom and Justice in the
Modern Middle East", Foreign Affairs, May/June, 2005. Buna göre,
Tahtavi, Fransa'ya gidip oradaki izlenimlerini yazdığı bu kitabında şu
tanımı yapmaktadır: "Fransızların özgürlük dediği şey, bizim adaletten
anladığımız şeydir." (Lewis, 2005). Halbuki Tahtavi'nin iddiası doğru
değildir. Zira onun bu ifadesini, ciddi bir tespit olarak almak yerine,
'özgürlük'ü meşrulaştırma çabası olarak görmek daha doğru olur. Zira
'adalet' ile 'özgürlük' kavramları arasında, ne etimolojik/semantik
olarak bir özdeşlik kurulabilir ne de böylesi bir özdeşliği tarihsel
tücrebeye onaylatmak mümkündür.
63- Maide:42; Nisa:58.
64- Şuara:227.
65- İbni Teymiyye, Kulluk, Pınar Yayınları, 2002; Mevdudi; Kur'an'a Göre
Dört Terim, Çev. Dr. Osman Cilacı, İsmail Kaya, Beyan Yayınları, 1982.
s.89-90. Ayrıca Batılı bir görüş olarak Erich Fromm'un 'din' kavramı
konusundaki tahlillerine bakılabilir (Psikanaliz ve Din, Çev. Şükrü
Alpagut, Kabalcı Yayınevi, 1990).
66- "İnsanları ve cinleri bana ibadet etsinler diye yarattım" (Zariyat:
56).
67- Mevdudi, Age.
68- Post-modernizmin 'insan'ı, Kur'an'ın 'hevasını ilah edinen' kişi
örneğiyle örtüşür.
69- Nitekim "özgür bir toplumda da, özgürlükler üstünde çok sayıda
sınırlamalar olabileceği" genel olarak kabul gören bir görüştür (Barry,
2003, s. 219). Alasdair MacIntyre göre ise: "doğal haklar diye bir şey
yoktur; bunlara inanmak cadılara inanmak gibidir" (After Virtue, 1981:
67, London, Duckworth). Hatta, Herbert Marcuse, daha da ileri giderek,
liberalizmin muhalif akımlara müsamaha göstermesinin altında, bu
akımların "kapitalist tahakküme tehdit oluşturmamalarının" yattığını
söylemiştir (One-dimensional Man, 1964, Boston: Beacon Press).
70- Sosyal Bilimler Sözlüğü'ndeki şu tanım ilginçtir: "özgürlük, hangi
kurallara bağımlı kalındığının bilincinde olmak, ‘kaçınılmaz
zorunluluklar’ın farkına varmaktır" (Ömer Demir & Mustafa Acar, Ağaç
Yayıncılık, 1992. s. 284).
71- Bu bağlamda 'iktidar' ilişkilerinin önemine vurguda bulunan
Foucault'nun 'biyo-iktidar' ve 'panopticon' (ideal hapishane) kavramları
da, modern insanın 'özgürleşme arayışı'nın sınırlarına işaret etmektedir
(Kadife Karanlık, Hazırlayanlar: Nurdoğan Rigel, Gül Batuş, Güleda
Yücedoğan, Barış Çoban, Su Yayınları, 2003, s. 100).
72- Yaratma da, bu noktada önemli bir husustur. Çünkü 'emretme' yetkisi,
özde Yaratıcıdadır (A'raf:54).
73- Kur'an: "Allah'ın kendisine kitabı, hükmü ve peygamberliği verdiği
insanoğluna: 'Allah'ı bırakıp bana kulluk edin' demek yaraşmaz" (Ali
İmran:79) buyurarak, ‘Kula Kulluk’ olgusuna dikkat çekmiştir. Ashab da,
bu bilince sahipti. Nitekim İran ordularının başkomutanı Rüstem'in:
"Buraya niçin geldiniz?" sorusuna, sahabeden Rebii İbn-i Amir şu cevabı
vermişti: "buraya, dileyeni, kula kulluktan kurtarıp, Tek Allah'ın
kulluğuna yüceltmek için geldik" (Seyyid Kutup, Yoldaki İşaretler, Çev.
Salih Uçan, Hicret Yayınları, 1980, s.50). Tirmizi'nin rivayet ettiği
Adiyy bin Hatem hadisinde de aynı mana vardır.
74- Allah'a kulluk, 'karanlıklardan aydınlığa çıkmak'tır (Bakara:257).
Allah'a kulluğun olmadığı yerde ise zulm vardır. Dolayısıyla 'özgürlük
çığırtkanlığı'nın, pek çok zulmü de beraberinde getireceği rahatlıkla
söylenebilir.
75- Amerika'da, 'Özgürlük Heykeli'ne verilen önemi hatırlamak yeterli
olacaktır.
76- Ve bu kulluk, o kişinin zararınadır. Zümer: 29. ayette, bu konuda
önemli bir misal verilmektedir. Burada tek efendinin kölesi olan biri
ile, birbirleriyle sürekli çekişen birden çok efendiye kölelik yapan bir
başka kişinin durumu karşılaştırılmaktadır. Bu örnekteki ilk kölenin
durumunun daha iyi olacağına kuşku yoktur; zira çekişen efendiler,
kölenin üzerine daha fazla yük yükleyecektir. Ayrıca farklı efendileri
memnun etmek de kolay olmayacaktır. O halde tek (ve gerçek) efendiye
(ilaha) itaat daha iyidir. |