|

Kime, Hangi Konuda Eğitim Şart
Murat Kirişçi
Eğitimi; "bireylerin her bakımdan gelişmesine yönelik
olan ve belli bir amacı taşıyan bir işleyiş" olarak tanımlarsak, bu
durumda eğitim için gerekli olan asli unsurun insan olduğunu görürüz.
İnsanın gelişimi ile ilgili olarak eğitim, insan yaratılışının düşünsel
anlamda farkına varılması ve bu anlamda yaratılışın anlaşılıp uygulamaya
sokulmasından ayrı tutulamayacak bir kavramdır.
O halde eğitim "niçin ve nasıl olmalıdır" sorularına cevap aranmalıdır:
Eğitim kişinin ruh, zeka ve duygularının terbiye edilmesiyle birlikte
bütün bir şahsiyetin dengeli olarak büyüyüp gelişmesini hedef almalıdır.
Bununla beraber, eğitimin tüm yönlerinden, ruhi, fiziki, ilmi ve
dilbilimsel alanlarda kişisel ya da kollektif olarak insanın gelişip
büyümesinde gerekli olan her türlü gıdayı vermesi gerekmektedir.
Bahsedilen tüm sahalarda eğitim, insanı en iyiye, en mükemmele doğru
sevk etmelidir.
Bilinmektedir ki insan, dünyaya geldiğinde diğer canlılara göre çok daha
donanımsız, korumasız ve güçsüzdür. İnsanı geliştiren işleyişlerin tümü
bu anlamda "eğitim" kapsamındadır. Dolayısıyla eğitim insanın kendi
yaratılışıyla uyumlu bilgi ve davranış bütünlüğü sağlamayı
hedeflemelidir. Yani eğitim; insan, hayat, kâinat ve bilgi arasında bir
uyum, bir ahenk bir düzen sağlamalıdır.
Demek ki eğitim, insanın bulunduğu durumdan dahi iyi bir şekle geçmesi
içindir. Eğer insan, "olduğunu" yani düşünsel, fiziksel ve diğer
nitelikler bakımından olgunluğa eriştiğini yahut gelebileceği en iyi
noktaya geldiğini iddia ediyorsa, bu durumda o insana eğitim vermek
mümkün değildir. Bu durumda da bireysel olarak artık eğitim alamayan
insan toplum açısından da tıkanık bir duruma gelmiş demektir. Çünkü
insan, bağlı bulunduğu toplumdan ayrı düşünülemez. Dolayısıyla insanın
eğitimi, sadece bireysel tatmin anlamına gelemez. Bu, aynı zamanda
toplumsal bir eğitim ve dönüşümdür.
Sadece toplumu ele alan bir eğitim anlayışı da jakoben ve özgürlüklerin
kısıtlandığı bir alandır. Çünkü insan böyle bir eğitim içinde birey
olmayı gerçekleştiremez, edindiği bilgiler, nitelikler ve kazanabileceği
mevkilerle barışık olmaz ve bunları hazmedemez. Dolayısıyla da mutsuz ve
umutsuz olur.
Tarihten Günümüze Eğitim
Tarihten günümüze eğitim, hep karmaşa olmuştur. Çünkü bilgiyi ve
gelişmeyi elinde bulunduran, geniş coğrafya bilgisinden, matematik
temellerine kadar değişik disiplinlerde hep önde olan Müslümanlar, belli
bir dönem sonra -ki bu dönem son birkaç asrı kapsar- Kur'an eğitimi
yerine, haşiyeler, şerhler, teviller okumuş, sarf ve nahive
boğulmuşlardır.
Bu tıkanmanın önü açılsın diye uğraşılırken Batı'ya yollanan öğrenciler,
Batı'nın teknik boyutunu; içinde sakladığı ruhla, felsefesiyle
taşımışlar ve zaten bir çözüm üretilemeyen sorun yumağı eğitim sistemi
hepten karmaşık hal almıştır. Edebiyattan matematiğe fene kadar çeşitli
konulardan uzaklaşan eğitim algısında fıkıh çok daha derin bir yer
edinmiştir. Ancak bu fıkıh dersleri de önceki usulleri öğrenip, onları
taklit etmekten daha öte içtihad eder bir konuma asla gelemediği için
genelde faydasız bir ilim sıfatına bürünmüştür. Bu haliyle fıkıh
okuyanlarında aslında kendilerini alim sıfatına koydukları yerde,
bilgileriyle geçtiklerini düşündükleri halktan çok da farklı bir durumda
olmadıkları görünmektedir.
Özellikle eğitim reformu hareketlerinin II. Mahmud döneminde başlayıp
Sultan Abdülhamit zamanında zirveye çıkması bu karamsar tabloyu kısmen
ortadan kaldırmış, ancak mevcut bozulmuşluğun düzelmesi sağlanamamıştır.
Görülen o ki, o günden bugüne hep eğitim karmaşası için bir şeyler
yapılmaya çalışılmıştır. Ancak yapılan hiçbir çalışma özgünlük
içermemiştir. II. Mahmud döneminde Paris'e giden öğrencilerden bugün
Amerika'ya giden öğrenciye kadar hiçbir kimse bu konunun düzelebilmesi
için anlamlı bir çözüm üretememiştir. Bununla birlikte yapılan her
çalışma, ortaya koyulan her müfredat kötü bir taklitten ileri
gidememiştir. Usul geliştirilemediğinden alınan her bilgi ile o bilgiden
neşet eden felsefe içimize işlemiş ve bizi değişime uğratmıştır.
Geçmişle karşılaştırıldığında, bugün edebiyata, matematiğe, fene çok
fazla önem veriliyor gibi görünmektedir. Ancak bu seferde İslami eğitim
ortadan kaldırılmış ve insanların Kur'an'ı öğrenme ve yaşama hakları
ellerinden alınmıştır. Fakat eğitim sistemi, diğer pozitif bilimlerde de
"öğretim" ve "eğitim" gerçekleştirilemediğinden, genel olarak eğitim
hizmetinden yararlanan insanlar için müfredat hepten faydasız bilgilerle
doldurulmuş, bu eğitim faaliyeti hayata yorum getiremeyen,
sorgulayamayan, düşünemeyen insanlar yetiştirmiştir.
Tarihten gelen bir boşlukla bugünün karmaşası arasına oturan eğitim, şu
ana kadar herhangi bir kazanım sağlayamamış, sadece dün "padişahım çok
yaşa" diye bağırtıldığı iddia edilen çocuklar bugün daha farklı ama
mantık olarak aynı şekilde bağırmaya başlanmıştır. Dün İslam ile
"beyinleri yıkandığı" söylenen çocukların bu gün beyinleri
"kurtarıcılarla", "evrimcilerle", "ÖSS-OKS" ile yıkanmakta ve dumura
uğratılmaktadır.
Sonuçlarıyla Günümüz "Öğretimi"
Tüm bilgi toplumlarında okul, öğrenmenin öğrenilmesi/öğretilmesinin
hedeflendiği öncü kuruluştur. Ülkemizde ise okul, sonunda karanlık ve
boşluğun olduğu, sonuçları belirsizlikler taşıyan, çok ciddi umutlar,
ümitler içinde başlanılan, uzun bir zaman diliminin bu umutlara
hasredildiği, dipsiz bir kuyuya benzeyen kuruluşlardır.
Mezuniyetin bir sevinçle beraber umut yerine belirsizlikler ve
sıkıntılar getirdiği ülkemizde üniversite sınavları her yıl giderek
artan bir öneme sahip olmuştur. Bu uğurda insanlar neredeyse varlarını
yoklarını bu yola harcamaktadırlar. 16-17 yaşlarındaki bir genç işsizlik
sıkıntısına sadece dört sene daha uzak kalsın diye oluşturulan bir
sınav, bir eğitim(!) ve pembe hayallere daldırılmaktadır. Bu sistem
yetmezmiş gibi OKS sınavının kaldırılması gündeme gelmiş ancak bu da
altıncı sınıftan itibaren çocukların küçük kutucukları karalamayı
öğrenmesi amacıyla altıncı sınıftan sekizinci sınıfa kadar her sene
sonunda yapılır hale getirilmiştir.
Diplomasıyla ortalıklarda iş arayan işsiz üniversite mezunlarını bir
yere toplamak istesek ülkedeki birkaç il dışında tüm illerden daha büyük
bir il oluşturabilecek sayıya ulaşabiliriz.
Üniversiteyi kazanmak ciddi bir sorun. Çünkü öğrencilerin karşısında
hiçbir hak ve adalete sığmayan üniversite sınavı var. Diyelim ki
herhangi bir üniversiteye kapak atıldı. Bu durumda da üniversitede
okumak ayrı bir dert ve okuma süresi karabasanlarla dolu. Hasbel kader
okulu bitirmeyi başaranlar için ise asıl sorun şimdi başlıyor. Ne
üniversiteyi kazanmak ne de okumak bu kadar zor değil. Diplomayı alıp
kapı kapı dolaşıp diplomana uygun bir iş bulabilirsen bul! Ülkenin
ekonomik yapısı da göz önüne alındığında, burnu yukardan inmeyen iş
sahiplerine kendini beğendirebilene aşk olsun.
Hani o büyük idealler, o pembe hayaller, masum umutlar!
İş bulurum diye çatlatılan kafalar ve kazanılan diploma ne işe yaradı?
16-17 yaşlarında başlasaydı en azından piyasada bir yerlerde bir işin
erbabı olacak gençler, diplomalarıyla neyin erbabı oldular da
diplomalarına uygun iş arıyorlar? Okudukları bölüme ait iş alanı var mı
peki ülkede? Yok elbette. Artık bu diplomalılar işsizler ordusunun en
kalifiye, en vasıflı, en çok özelliğe sahip elemanlarıdır. Hayat içinde
elde ettikleri diplomanın değil de orada burada iyi bir iş bulana kadar
çalışan vasıflı ama değersiz varlıklarıdır.
Bilginin gücü, okulun erdemi, çalışmanın, gayretin sonucu gibi bir sürü
zırvadan sonra bu diplomalar ne işsizliklerine çözüm olur ne de
mutluluklarına. Öğrenmenin öğretildiği iddia edilen okullardan
çıktıklarında hiçbir şey öğrenemediklerini ve öğrenemeyeceklerini
anlarlar. Diplomanın parıltısının kısa süreli olduğunun ve
aldatıcılığının öğrenilmesi gerektiğini fark ederler.
Devlet o devasa yapısıyla gençlerine diploma adı altında sahte umutlar
dağıtıyor, umut tacirliği yapıyor. Ancak bu diplomaların
kullanılabileceği istihdam alanları oluşturmuyor. Hayatlarında bir
şeyler elde ettiklerini sanan bu gençlerin hiçbir şey kazanamadıklarını
gördüklerinde ise zaman iyice geçmiş oluyor.
Sanki bu diplomalar çok matahmış gibi birde bu diplomalara ulaşmak
isteyen gençlere çeşitli kısıtlamalar uygulanıyor. Diploma elinde
işsizliğe isyan ederek gezen bir gence herhangi bir istihdam alanı
bulmak/oluşturmak için kılını kıpırdatmayan koca koca büyükler, iş okula
girmek ve okumak olduğunda bu isteği de geri çevirip insanlık onuruna
yakışmayan sınırlar koyarak okulları kışlalara çevirmekten hiç
çekinmiyorlar.
Bugün Türkiye açısından bakıldığında eldeki veriler, "Milli Eğitim"in
durumu hakkında bize çok gerçekçi sonuçlar vermektedir. Uzun yıllardır
ÖSS ve OKS sınavlarında alınan "sıfır" puanlar ve bu puanları alan
öğrencilerin sayısının azımsanamayacak kadar çok olması ne kadar
manidardır! Yüzdeye vurulduğunda çok küçük bir rakam olduğu iddia edilen
"sıfır" puan alanlarla, "sıfır" puan almamış ancak barajı geçememiş olan
öğrencileri de bu yüzdeye eklediğimizde gerçek ortaya çıkmaktadır. Hatta
üniversiteyi veya Anadolu Liselerini kazanan öğrenciler içinden
gerçekten nitelikli olanlarını ayırmaya kalkarsak bu yüzdede
karşılaşacağımız sayılar değil sadece rakam olacaktır ve bu rakam gülünç
değil, elem verici boyutlarıyla karşımıza çıkacaktır.
Çıkacak olan bu rakam tüm cumhuriyet tarihinin, ama en önemlisi son
yirmi yılın bir özetidir. Kimlik, kişilik, onurlu bir duruşun eğitimini
vermek yerine müfredatlara ve zamana sıkıştırılmış "öğretim"e takıntılı
bir anlayışla devam eden bu "Milli"lik, sadece dayatmaya dayalı bir
yapıdır.
"Öğretim", salt bilgi aktarımıdır. "Eğitim" ise, bu bilginin
hayata-pratiğe yansıyan halidir. Öğretimin bile artık anlamlı bir
şekilde yürütülmediği sistemden sadece sistemsizlik üremektedir. Belli
bir amacı, şekli, uygulama biçimi olmayan ve adına "eğitim" denilen bu
sistemsizlik ise, "sürüleştirmeye", "tek tipleştirmeye",
"yığınlaştırmaya", düşünemeyen, üretemeyen, anlamlandıramayan ve hatta
anlamayan insanlar yetiştirmektedir.
Günümüzde ortaya çıkmış insan örneklerine baktığımızda, üniversite
mezunlarının yetersizliklerini gördüğümüzde, ahlaki yozlaşmayla
karşılaştığımızda, taklitçilik yüzünden ne batıdan ne doğudan ne
dünyadan ne ahiretten taraf olmayanları seyrettiğimizde anlayabiliyoruz
ki, hakim paradigma ve bu paradigmanın eğitime uzanmış kollarının ortaya
koymuş olduğu "kimliksizlik", "kişiliksizlik", "değersizlik" insanımızı
bu hale getirmiştir.
Bugün birçok genç inandığı değerlerini "eğitim" adına terk ediyorlar.
Ama şunu hiç düşünmüyorlar: İmam-ı Azamlar, İbn Haldun'lar, Gazaliler
hangi resmi okullardan "eğitim" ve "diploma" alarak büyük alim
olmuşlardır? Hangi üniversitenin "bilimsel" tezgahından geçmişlerdir?
İnsan olabilmelerini hangi okul anlayışına, ekole, konu disiplinine
bağlıdırlar? Büyük olmanın hangi "milli eğitim"den geçtiğini
düşünmüşlerdir? Hangisi "kendi ekonomik özgürlüğü", "kendi ayakları
üzerinde durabilme", "o, şu, bu farzdır ama eğitimde önemlidir" gibi
görece düşüncelere kapılarak inandıkları değerleri terk etmişlerdir?
Bugün her konuda olduğu gibi eğitim konusunda da batı tecrübesini,
felsefesini, uygulamalarını, akıl ve tekniklerini mutlaklaştıranların
yanılgısı işte burada başlıyor: "Büyük adam olabilmek", "çok para
kazanabilmek", "evlendiği kocasına muhtaç olmadan yaşayabilmek", "aklı,
zekası ve diplomasıyla dünyayı değiştireceğini sanmak".
Nietzsche: "Büyük devletlerin hükümetleri, insanlarını kendine
bağlanmak, onları korkutmak ve diledikleri işe sürmek için iki yola
başvururlar. Biri, kaba bir yol; ordu, öteki daha zekice bir yol; okul."
derken bu anlayışlardan bahsediyor olsa gerek.
Gerçek Eğitim Üzerine
Eğitim, insan olmanın öğrenilmesi demektir. İnsana var oluşunu
hatırlatan, kimliğinin, kişiliğini bulduran, bu kimlikten oluşan
bilinçle hayata bakışını sağlayan ve bu bilincini değerlere dönüştüren
bir faaliyettir.
Eğitim, insanın var oluşunun sebebini ortaya koyan ve bu sebebe bağlı
yaşam ve ilişkiler oluşturan bir süreçtir. Dolayısıyla içeriğinde Allah
ile kâinat ile insan ile ilişki kurmanın oluşturulduğu bir etkinliktir.
Eğitim, yaşam felsefemizi şekillendiren, dünyaya ait görüşlerimizi
gerçek bir zemine oturtan, şekillenmemizi sağlayan bir araçtır.
Eğitim, hayatı dağınık, parçalanmış bir oyun alanından çıkartıp, bütünü
görmeyi ve bütün üzerinden düşünmeyi sağlayan bir çabadır.
Bütün bu tanımlamalar, eğitimin hayatı kodladığını, ilmek ilmek
işlediğini, değişik disiplinleri birleştirerek dokular ve organlar
vasıtasıyla bir insan inşası sağladığını göstermektedir. Bu yüzden
eğitimle ilgili, düşünce dünyasının merkezine ne konulursa, insan bu
koyulan anlayışa göre şekillenmiş olur. Merkeze alınacak olan şey,
insanı inşa edecek kimlik ve kişiliği oluşturacak olan düşünce
olmalıdır.
Eğitim kafalara, okulların soğuk duvarları arasına hapsedilmemeli,
aksine hayatın içinden olacak şekilde ortaya çıkmalıdır. Denenmemiş
bilginin, teste tabi olmayan düşüncenin eğitimden geçtiği söylenemez.
Hayata uygulandığında karşılaşılacak zorlukları algılayabilecek, çözüm
için uğraşabilecek bilgi, eğitimden geçmiş bilgidir. Bu bilgi hem insanı
hem toplumu kuşatıcı bir dönüşüm rehberidir.
Günümüzde eğitim ise, merkeze kişisel arzu, ihtiras ve istekleri koyduğu
için kuşatıcılıktan, bütüncüllükten çok bireyselleştirici yani
parçalayıcı bir şekil almıştır. Genele bir şey sunamadığı için hem
kişiyi hem toplumu ifsad edici, yozlaştırıcı, değersizleştirici bir hal
almıştır.
Eğitim sisteminin kaynağı siyasi otorite olduğundan, bu otoritenin
oluşturduğu imajinatif anlayış insan olma eğitiminin önüne engel
olmaktadır. Aslında eğitim kurumları da siyasal sistemi koruyan bir
kalkan gibidirler. Çünkü bu kalkan, insanları siyasi otoriteye bağlı,
uzlaşmacı, bütüne değil parçaya rağbet eden hale getirmektedirler. Bu
eğitim kurumlarının tornasından geçen insan, her yaptığı işte, her
baktığı yerde, her durduğu şekilde egemen sistemin ondan istediği gibi
davranır.
Bu tek tiplikten kurtulmanın eğitim reçetesi hali hazırda biz
Müslümanların elinde var: Kur'an ve onun uygulayıcısı peygamber/ler. Bu
reçete, insanın bu konuda neler yapması gerektiğini değerlendirebileceği
birer imkândır. İnsan Allah'ın kendisine vermiş olduğu akılla bu eğitim
ilkelerini çözüp, bu ilkelerle hayattaki konumunu bulacaktır.
O halde bizleri Allah'a yöneltecek, O'nun istediği gibi yaşatacak,
şeytandan ve şeytanın dünyadaki varislerinden bizleri koruyacak, ahlak
ve erdem sahibi yapacak, ruh halimizi düzenleyerek bu hayatı ahirete bir
yol yapacak bir eğitim sistemi hepimizin vazgeçilmez beklentisi olmalı
ve bu uğurda çalışılmalıdır.
Kalıcı olana geçici olanı kurban etmemenin yegane yolu eğitilmektir;
Kur'an'la ve peygamberlerin örnek hayatlarıyla… |