Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 345 | Eylül  2007

                   

 

 


                           

Kime, Hangi Konuda Eğitim Şart

Murat Kirişçi

Eğitimi; "bireylerin her bakımdan gelişmesine yönelik olan ve belli bir amacı taşıyan bir işleyiş" olarak tanımlarsak, bu durumda eğitim için gerekli olan asli unsurun insan olduğunu görürüz. İnsanın gelişimi ile ilgili olarak eğitim, insan yaratılışının düşünsel anlamda farkına varılması ve bu anlamda yaratılışın anlaşılıp uygulamaya sokulmasından ayrı tutulamayacak bir kavramdır.
O halde eğitim "niçin ve nasıl olmalıdır" sorularına cevap aranmalıdır:
Eğitim kişinin ruh, zeka ve duygularının terbiye edilmesiyle birlikte bütün bir şahsiyetin dengeli olarak büyüyüp gelişmesini hedef almalıdır. Bununla beraber, eğitimin tüm yönlerinden, ruhi, fiziki, ilmi ve dilbilimsel alanlarda kişisel ya da kollektif olarak insanın gelişip büyümesinde gerekli olan her türlü gıdayı vermesi gerekmektedir. Bahsedilen tüm sahalarda eğitim, insanı en iyiye, en mükemmele doğru sevk etmelidir.
Bilinmektedir ki insan, dünyaya geldiğinde diğer canlılara göre çok daha donanımsız, korumasız ve güçsüzdür. İnsanı geliştiren işleyişlerin tümü bu anlamda "eğitim" kapsamındadır. Dolayısıyla eğitim insanın kendi yaratılışıyla uyumlu bilgi ve davranış bütünlüğü sağlamayı hedeflemelidir. Yani eğitim; insan, hayat, kâinat ve bilgi arasında bir uyum, bir ahenk bir düzen sağlamalıdır.
Demek ki eğitim, insanın bulunduğu durumdan dahi iyi bir şekle geçmesi içindir. Eğer insan, "olduğunu" yani düşünsel, fiziksel ve diğer nitelikler bakımından olgunluğa eriştiğini yahut gelebileceği en iyi noktaya geldiğini iddia ediyorsa, bu durumda o insana eğitim vermek mümkün değildir. Bu durumda da bireysel olarak artık eğitim alamayan insan toplum açısından da tıkanık bir duruma gelmiş demektir. Çünkü insan, bağlı bulunduğu toplumdan ayrı düşünülemez. Dolayısıyla insanın eğitimi, sadece bireysel tatmin anlamına gelemez. Bu, aynı zamanda toplumsal bir eğitim ve dönüşümdür.
Sadece toplumu ele alan bir eğitim anlayışı da jakoben ve özgürlüklerin kısıtlandığı bir alandır. Çünkü insan böyle bir eğitim içinde birey olmayı gerçekleştiremez, edindiği bilgiler, nitelikler ve kazanabileceği mevkilerle barışık olmaz ve bunları hazmedemez. Dolayısıyla da mutsuz ve umutsuz olur.
Tarihten Günümüze Eğitim
Tarihten günümüze eğitim, hep karmaşa olmuştur. Çünkü bilgiyi ve gelişmeyi elinde bulunduran, geniş coğrafya bilgisinden, matematik temellerine kadar değişik disiplinlerde hep önde olan Müslümanlar, belli bir dönem sonra -ki bu dönem son birkaç asrı kapsar- Kur'an eğitimi yerine, haşiyeler, şerhler, teviller okumuş, sarf ve nahive boğulmuşlardır.
Bu tıkanmanın önü açılsın diye uğraşılırken Batı'ya yollanan öğrenciler, Batı'nın teknik boyutunu; içinde sakladığı ruhla, felsefesiyle taşımışlar ve zaten bir çözüm üretilemeyen sorun yumağı eğitim sistemi hepten karmaşık hal almıştır. Edebiyattan matematiğe fene kadar çeşitli konulardan uzaklaşan eğitim algısında fıkıh çok daha derin bir yer edinmiştir. Ancak bu fıkıh dersleri de önceki usulleri öğrenip, onları taklit etmekten daha öte içtihad eder bir konuma asla gelemediği için genelde faydasız bir ilim sıfatına bürünmüştür. Bu haliyle fıkıh okuyanlarında aslında kendilerini alim sıfatına koydukları yerde, bilgileriyle geçtiklerini düşündükleri halktan çok da farklı bir durumda olmadıkları görünmektedir.
Özellikle eğitim reformu hareketlerinin II. Mahmud döneminde başlayıp Sultan Abdülhamit zamanında zirveye çıkması bu karamsar tabloyu kısmen ortadan kaldırmış, ancak mevcut bozulmuşluğun düzelmesi sağlanamamıştır.
Görülen o ki, o günden bugüne hep eğitim karmaşası için bir şeyler yapılmaya çalışılmıştır. Ancak yapılan hiçbir çalışma özgünlük içermemiştir. II. Mahmud döneminde Paris'e giden öğrencilerden bugün Amerika'ya giden öğrenciye kadar hiçbir kimse bu konunun düzelebilmesi için anlamlı bir çözüm üretememiştir. Bununla birlikte yapılan her çalışma, ortaya koyulan her müfredat kötü bir taklitten ileri gidememiştir. Usul geliştirilemediğinden alınan her bilgi ile o bilgiden neşet eden felsefe içimize işlemiş ve bizi değişime uğratmıştır.
Geçmişle karşılaştırıldığında, bugün edebiyata, matematiğe, fene çok fazla önem veriliyor gibi görünmektedir. Ancak bu seferde İslami eğitim ortadan kaldırılmış ve insanların Kur'an'ı öğrenme ve yaşama hakları ellerinden alınmıştır. Fakat eğitim sistemi, diğer pozitif bilimlerde de "öğretim" ve "eğitim" gerçekleştirilemediğinden, genel olarak eğitim hizmetinden yararlanan insanlar için müfredat hepten faydasız bilgilerle doldurulmuş, bu eğitim faaliyeti hayata yorum getiremeyen, sorgulayamayan, düşünemeyen insanlar yetiştirmiştir.
Tarihten gelen bir boşlukla bugünün karmaşası arasına oturan eğitim, şu ana kadar herhangi bir kazanım sağlayamamış, sadece dün "padişahım çok yaşa" diye bağırtıldığı iddia edilen çocuklar bugün daha farklı ama mantık olarak aynı şekilde bağırmaya başlanmıştır. Dün İslam ile "beyinleri yıkandığı" söylenen çocukların bu gün beyinleri "kurtarıcılarla", "evrimcilerle", "ÖSS-OKS" ile yıkanmakta ve dumura uğratılmaktadır.
Sonuçlarıyla Günümüz "Öğretimi"
Tüm bilgi toplumlarında okul, öğrenmenin öğrenilmesi/öğretilmesinin hedeflendiği öncü kuruluştur. Ülkemizde ise okul, sonunda karanlık ve boşluğun olduğu, sonuçları belirsizlikler taşıyan, çok ciddi umutlar, ümitler içinde başlanılan, uzun bir zaman diliminin bu umutlara hasredildiği, dipsiz bir kuyuya benzeyen kuruluşlardır.
Mezuniyetin bir sevinçle beraber umut yerine belirsizlikler ve sıkıntılar getirdiği ülkemizde üniversite sınavları her yıl giderek artan bir öneme sahip olmuştur. Bu uğurda insanlar neredeyse varlarını yoklarını bu yola harcamaktadırlar. 16-17 yaşlarındaki bir genç işsizlik sıkıntısına sadece dört sene daha uzak kalsın diye oluşturulan bir sınav, bir eğitim(!) ve pembe hayallere daldırılmaktadır. Bu sistem yetmezmiş gibi OKS sınavının kaldırılması gündeme gelmiş ancak bu da altıncı sınıftan itibaren çocukların küçük kutucukları karalamayı öğrenmesi amacıyla altıncı sınıftan sekizinci sınıfa kadar her sene sonunda yapılır hale getirilmiştir.
Diplomasıyla ortalıklarda iş arayan işsiz üniversite mezunlarını bir yere toplamak istesek ülkedeki birkaç il dışında tüm illerden daha büyük bir il oluşturabilecek sayıya ulaşabiliriz.
Üniversiteyi kazanmak ciddi bir sorun. Çünkü öğrencilerin karşısında hiçbir hak ve adalete sığmayan üniversite sınavı var. Diyelim ki herhangi bir üniversiteye kapak atıldı. Bu durumda da üniversitede okumak ayrı bir dert ve okuma süresi karabasanlarla dolu. Hasbel kader okulu bitirmeyi başaranlar için ise asıl sorun şimdi başlıyor. Ne üniversiteyi kazanmak ne de okumak bu kadar zor değil. Diplomayı alıp kapı kapı dolaşıp diplomana uygun bir iş bulabilirsen bul! Ülkenin ekonomik yapısı da göz önüne alındığında, burnu yukardan inmeyen iş sahiplerine kendini beğendirebilene aşk olsun.
Hani o büyük idealler, o pembe hayaller, masum umutlar!
İş bulurum diye çatlatılan kafalar ve kazanılan diploma ne işe yaradı? 16-17 yaşlarında başlasaydı en azından piyasada bir yerlerde bir işin erbabı olacak gençler, diplomalarıyla neyin erbabı oldular da diplomalarına uygun iş arıyorlar? Okudukları bölüme ait iş alanı var mı peki ülkede? Yok elbette. Artık bu diplomalılar işsizler ordusunun en kalifiye, en vasıflı, en çok özelliğe sahip elemanlarıdır. Hayat içinde elde ettikleri diplomanın değil de orada burada iyi bir iş bulana kadar çalışan vasıflı ama değersiz varlıklarıdır.
Bilginin gücü, okulun erdemi, çalışmanın, gayretin sonucu gibi bir sürü zırvadan sonra bu diplomalar ne işsizliklerine çözüm olur ne de mutluluklarına. Öğrenmenin öğretildiği iddia edilen okullardan çıktıklarında hiçbir şey öğrenemediklerini ve öğrenemeyeceklerini anlarlar. Diplomanın parıltısının kısa süreli olduğunun ve aldatıcılığının öğrenilmesi gerektiğini fark ederler.
Devlet o devasa yapısıyla gençlerine diploma adı altında sahte umutlar dağıtıyor, umut tacirliği yapıyor. Ancak bu diplomaların kullanılabileceği istihdam alanları oluşturmuyor. Hayatlarında bir şeyler elde ettiklerini sanan bu gençlerin hiçbir şey kazanamadıklarını gördüklerinde ise zaman iyice geçmiş oluyor.
Sanki bu diplomalar çok matahmış gibi birde bu diplomalara ulaşmak isteyen gençlere çeşitli kısıtlamalar uygulanıyor. Diploma elinde işsizliğe isyan ederek gezen bir gence herhangi bir istihdam alanı bulmak/oluşturmak için kılını kıpırdatmayan koca koca büyükler, iş okula girmek ve okumak olduğunda bu isteği de geri çevirip insanlık onuruna yakışmayan sınırlar koyarak okulları kışlalara çevirmekten hiç çekinmiyorlar.
Bugün Türkiye açısından bakıldığında eldeki veriler, "Milli Eğitim"in durumu hakkında bize çok gerçekçi sonuçlar vermektedir. Uzun yıllardır ÖSS ve OKS sınavlarında alınan "sıfır" puanlar ve bu puanları alan öğrencilerin sayısının azımsanamayacak kadar çok olması ne kadar manidardır! Yüzdeye vurulduğunda çok küçük bir rakam olduğu iddia edilen "sıfır" puan alanlarla, "sıfır" puan almamış ancak barajı geçememiş olan öğrencileri de bu yüzdeye eklediğimizde gerçek ortaya çıkmaktadır. Hatta üniversiteyi veya Anadolu Liselerini kazanan öğrenciler içinden gerçekten nitelikli olanlarını ayırmaya kalkarsak bu yüzdede karşılaşacağımız sayılar değil sadece rakam olacaktır ve bu rakam gülünç değil, elem verici boyutlarıyla karşımıza çıkacaktır.
Çıkacak olan bu rakam tüm cumhuriyet tarihinin, ama en önemlisi son yirmi yılın bir özetidir. Kimlik, kişilik, onurlu bir duruşun eğitimini vermek yerine müfredatlara ve zamana sıkıştırılmış "öğretim"e takıntılı bir anlayışla devam eden bu "Milli"lik, sadece dayatmaya dayalı bir yapıdır.
"Öğretim", salt bilgi aktarımıdır. "Eğitim" ise, bu bilginin hayata-pratiğe yansıyan halidir. Öğretimin bile artık anlamlı bir şekilde yürütülmediği sistemden sadece sistemsizlik üremektedir. Belli bir amacı, şekli, uygulama biçimi olmayan ve adına "eğitim" denilen bu sistemsizlik ise, "sürüleştirmeye", "tek tipleştirmeye", "yığınlaştırmaya", düşünemeyen, üretemeyen, anlamlandıramayan ve hatta anlamayan insanlar yetiştirmektedir.
Günümüzde ortaya çıkmış insan örneklerine baktığımızda, üniversite mezunlarının yetersizliklerini gördüğümüzde, ahlaki yozlaşmayla karşılaştığımızda, taklitçilik yüzünden ne batıdan ne doğudan ne dünyadan ne ahiretten taraf olmayanları seyrettiğimizde anlayabiliyoruz ki, hakim paradigma ve bu paradigmanın eğitime uzanmış kollarının ortaya koymuş olduğu "kimliksizlik", "kişiliksizlik", "değersizlik" insanımızı bu hale getirmiştir.
Bugün birçok genç inandığı değerlerini "eğitim" adına terk ediyorlar. Ama şunu hiç düşünmüyorlar: İmam-ı Azamlar, İbn Haldun'lar, Gazaliler hangi resmi okullardan "eğitim" ve "diploma" alarak büyük alim olmuşlardır? Hangi üniversitenin "bilimsel" tezgahından geçmişlerdir? İnsan olabilmelerini hangi okul anlayışına, ekole, konu disiplinine bağlıdırlar? Büyük olmanın hangi "milli eğitim"den geçtiğini düşünmüşlerdir? Hangisi "kendi ekonomik özgürlüğü", "kendi ayakları üzerinde durabilme", "o, şu, bu farzdır ama eğitimde önemlidir" gibi görece düşüncelere kapılarak inandıkları değerleri terk etmişlerdir?
Bugün her konuda olduğu gibi eğitim konusunda da batı tecrübesini, felsefesini, uygulamalarını, akıl ve tekniklerini mutlaklaştıranların yanılgısı işte burada başlıyor: "Büyük adam olabilmek", "çok para kazanabilmek", "evlendiği kocasına muhtaç olmadan yaşayabilmek", "aklı, zekası ve diplomasıyla dünyayı değiştireceğini sanmak".
Nietzsche: "Büyük devletlerin hükümetleri, insanlarını kendine bağlanmak, onları korkutmak ve diledikleri işe sürmek için iki yola başvururlar. Biri, kaba bir yol; ordu, öteki daha zekice bir yol; okul." derken bu anlayışlardan bahsediyor olsa gerek.
Gerçek Eğitim Üzerine
Eğitim, insan olmanın öğrenilmesi demektir. İnsana var oluşunu hatırlatan, kimliğinin, kişiliğini bulduran, bu kimlikten oluşan bilinçle hayata bakışını sağlayan ve bu bilincini değerlere dönüştüren bir faaliyettir.
Eğitim, insanın var oluşunun sebebini ortaya koyan ve bu sebebe bağlı yaşam ve ilişkiler oluşturan bir süreçtir. Dolayısıyla içeriğinde Allah ile kâinat ile insan ile ilişki kurmanın oluşturulduğu bir etkinliktir.
Eğitim, yaşam felsefemizi şekillendiren, dünyaya ait görüşlerimizi gerçek bir zemine oturtan, şekillenmemizi sağlayan bir araçtır.
Eğitim, hayatı dağınık, parçalanmış bir oyun alanından çıkartıp, bütünü görmeyi ve bütün üzerinden düşünmeyi sağlayan bir çabadır.
Bütün bu tanımlamalar, eğitimin hayatı kodladığını, ilmek ilmek işlediğini, değişik disiplinleri birleştirerek dokular ve organlar vasıtasıyla bir insan inşası sağladığını göstermektedir. Bu yüzden eğitimle ilgili, düşünce dünyasının merkezine ne konulursa, insan bu koyulan anlayışa göre şekillenmiş olur. Merkeze alınacak olan şey, insanı inşa edecek kimlik ve kişiliği oluşturacak olan düşünce olmalıdır.
Eğitim kafalara, okulların soğuk duvarları arasına hapsedilmemeli, aksine hayatın içinden olacak şekilde ortaya çıkmalıdır. Denenmemiş bilginin, teste tabi olmayan düşüncenin eğitimden geçtiği söylenemez. Hayata uygulandığında karşılaşılacak zorlukları algılayabilecek, çözüm için uğraşabilecek bilgi, eğitimden geçmiş bilgidir. Bu bilgi hem insanı hem toplumu kuşatıcı bir dönüşüm rehberidir.
Günümüzde eğitim ise, merkeze kişisel arzu, ihtiras ve istekleri koyduğu için kuşatıcılıktan, bütüncüllükten çok bireyselleştirici yani parçalayıcı bir şekil almıştır. Genele bir şey sunamadığı için hem kişiyi hem toplumu ifsad edici, yozlaştırıcı, değersizleştirici bir hal almıştır.
Eğitim sisteminin kaynağı siyasi otorite olduğundan, bu otoritenin oluşturduğu imajinatif anlayış insan olma eğitiminin önüne engel olmaktadır. Aslında eğitim kurumları da siyasal sistemi koruyan bir kalkan gibidirler. Çünkü bu kalkan, insanları siyasi otoriteye bağlı, uzlaşmacı, bütüne değil parçaya rağbet eden hale getirmektedirler. Bu eğitim kurumlarının tornasından geçen insan, her yaptığı işte, her baktığı yerde, her durduğu şekilde egemen sistemin ondan istediği gibi davranır.
Bu tek tiplikten kurtulmanın eğitim reçetesi hali hazırda biz Müslümanların elinde var: Kur'an ve onun uygulayıcısı peygamber/ler. Bu reçete, insanın bu konuda neler yapması gerektiğini değerlendirebileceği birer imkândır. İnsan Allah'ın kendisine vermiş olduğu akılla bu eğitim ilkelerini çözüp, bu ilkelerle hayattaki konumunu bulacaktır.
O halde bizleri Allah'a yöneltecek, O'nun istediği gibi yaşatacak, şeytandan ve şeytanın dünyadaki varislerinden bizleri koruyacak, ahlak ve erdem sahibi yapacak, ruh halimizi düzenleyerek bu hayatı ahirete bir yol yapacak bir eğitim sistemi hepimizin vazgeçilmez beklentisi olmalı ve bu uğurda çalışılmalıdır.
Kalıcı olana geçici olanı kurban etmemenin yegane yolu eğitilmektir; Kur'an'la ve peygamberlerin örnek hayatlarıyla…

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...