|

Bu da
Medya Muhtırası mı Oluyor?
Ruhat Mengi/09.08.2007/Vatan
Güzel bir
yaz sabahı uyandık ve bir baktık ki bütün medya Abdullah Gül'ün
adaylığına topluca karşı çıkar olmuş.
Adeta seçim sonuçları için bazılarımızın ısrarla tekrarlayıp durduğu "Bu
da halkın muhtırası" iddiası bir gecede şekil değiştirip "Bu da medya
muhtırası" haline gelmiş.
Gazetelerin ve köşe yazarlarının büyük bir çoğunluğu Başbakan Erdoğan'ın
"Yeni dönemde kriz değil iş istiyorum" sözünden başlayarak aslında
Erdoğan ile Gül arasında "Gül'ün cumhurbaşkanı adaylığı"yla ilgili bir
çekişme olduğundan, yapılan (ve hatta Abdullah Gül'ün kendisinin de
yaptırdığı) anketlerde halkın da aday olmasını istemediği sonucunun
çıktığından söz ediyorlar.
Her ne kadar artık açıkça gerçekleri söylemek yerine lâfı döndürüp
dolaştırıp kibar kibar (!), tepki çekmeyecek şekilde yazmak moda ise de
açıkçası şu ki özetle "Gül aday olmasın, tatsızlık çıkmasın" diyorlar.
İyi ama hafızası "çoğunluk gibi" fazla zayıf olmayanlar Meclis'te
cumhurbaşkanlığı oylamalarında uzlaşma olması gerekçesiyle konmuş olan
"367 milletvekili katılımı" tartışılırken bugün "aday olmasın"
diyenlerin hemen hepsinin Anayasa uzmanı kesilerek "367 gerekli değil,
Anayasa Mahkemesi'nin kararı haksızdır" şeklinde tepki gösterdiğini
gayet iyi hatırlıyorlar.
Oysa o zaman bunun aksini savunanlar aynen "bugün dönüverenlerin"
düşündüğü gibi "uzlaşmayla seçilsin, laikliğe aykırı bir durum ortaya
çıkarsa olay büyüyecek" endişesi taşıyorlardı.
GÜL TARTIŞMASI GERÇEKTE NEDİR?
O günlerde medya topluca bu uzlaşma yönünde yazsaydı ve Mahkeme'ye gerek
kalmadan halledilseydi, Başbakan "çelik çomak" oyunundan keyif alıyor
olmasaydı veya kimselere kulak vermeden iki kişi baş başa aday
belirlemekte ısrar etmeselerdi bugün hâlâ dünyanın gözü önünde "çıkmaza
girmiş bir Türkiye" görüntüsü sergiliyor olmayacaktık.
Toplum bir yıldır ve hâlâ "cumhurbaşkanı kim olacak, acaba Gül inat
ederse yine kriz çıkar mı, siyaset kilitlenir mi" sorusuyla oturup
kalkmayacak, "cumhurbaşkanı toto" oynamaya devam etmeyecek, ülke huzur
bulacaktı.
Ama hayır, tezkere oylaması öncesinde "Kendi başımız Kuzey Irak'la derde
girer, ABD'yi karşımıza almakla hata yaparız" diyenler nasıl kara koyun
oldularsa, bu olayda da öyle oldular.
Türkiye medyasında baştan beri Abdullah Gül'ün adaylığına tek engel ordu
gibi gösterildiği için Avrupa ve ABD medyası da böyle alarak "Ordu
kaybetti", "Ordu artık konuşamaz" başlıkları attı. Oysa Gül'ün veya bir
başka "eşi türbanlı" siyasetçinin cumhurbaşkanlığına çıkmasını yalnızca
ordunun sorunuymuş gibi göstermek de bir başka yanlıştır. Bunun "dine
veya din nedeniyle başını örtenlere karşı" bir durum olduğunu söylemek
kadar büyük bir hatadır.
Asıl olay ordu ile değil "laiklik ilkesi ile AKP arasında" geçmektedir.
Devletin zirvesinde cumhurbaşkanı eşinin türbanlı olması durumunda hemen
ertesi gün tüm devlet daireleri ve üniversitelerde de türbanın serbest
bırakılmasının isteneceğine şüphe yoktur.
Bu durumda "devlet memurlarının eşi türbanlı olabiliyor, o zaman
cumhurbaşkanının eşi neden olmasın" mantığı yürütenlerin bunların
ikisinin çok farklı olduğunu...
"Yüzde 47'yi unutalım mı" gibi söylemleri benimseyenlerin de bunun
insanlar değil ilkeler bazında bir sorun olduğunu hatırlaması gerekiyor.
Cumhurbaşkanı eşi, yer alacağı (ki yer almaması dünya çapında haber
olur) uluslararası ve yurt içi protokolde; bugüne kadar laik oluşu
nedeniyle dinsel kimliği olmayan devlete bu kimliği de kazandıracaktır.
Böylece çok kısa süre sonra laikliğin tanımının değişmesi tekrar ve bu
kez daha yoğun olarak tartışmaya açılacaktır.
Son olarak... Yazdıklarımın büyük bir kısmı benim bu yöndeki görüşlerimi
değil, mevcut durumu anlatıyor.
Yine "siz dindarlara karşı mısınız" diye bilgisayarların başına geçmeyin
yani! |