|

“Atatürkçülük” Ne İşe Yarar?
Ferhat Kentel/09.08.2007/ gazetem.net
Zafer
Üskül'ün "Kemalizmin ve Atatürk milliyetçiliğinin Anayasa'dan
çıkarılması" gerektiği yönünde yaptığı açıklamalar bazı kesimleri
oldukça rahatsız etti. "Affedilmez bir aymazlık", "gizli emellerini
ortaya çıkaran son derece tehlikeli bir tezgah", "açık saldırı",
"işbirlikçi komplo" gibi daha ziyade "gaz verme" dilinden nümuneler
eşliğinde tepki gördü...
Tepkiler normal tabii... Herkesin bir ucundan tutup faydalandığı bir
sembol ve söylemden öyle kolay kolay vazgeçmek mümkün değil...
Bu işin neden kolay olmayacağını TESEV'den çıkan araştırmamızdan
("Milletin Bölünmez Bütünlüğü" - Demokratikleşme Sürecinde Parçalayan
Milliyetçilikler) bir bölümü kısaltıp aktararak anlatmaya çalışayım...
Türkiye Cumhuriyeti'nin izlemiş olduğu modernleşme politikalarında ve
milliyetçilik stratejisinde, devlet, temel olarak halkın "organik
ifadesi" ya da "mitolojik", neredeyse "yarı-dinsel" karşılığı olarak
tanımlanmaya ve sosyalleştirilmeye çalışıldı. Halkın bu şekilde "organik
bir cemaat" olarak görülmesi, büyük ölçüde, bu cemaatin içinden çıkan
farklı unsurların da büyük tepkiyle, "ihanet korkusuyla" karşılanmasına
neden oldu. Bu anlayışın dayandığı iki varsayım vardı: İlk olarak farklı
kanaatlere, partilere, çıkarlara gerek duymayan uyumlu bir halk
olacaktı. İkinci olarak ise bir olumsuzluk -düşman- tanımlanmalıydı.
Düşmanlara ve farklılık yaratanlara sürekli ceza vermek üzerine kurulu
olan bu strateji için şiddet içeren eylemler (ya da daha üst düzeyde
darbeler), bir türlü zapt-ı rapt altına alınamayan toplum üzerinde
kontrol sağlamanın trajik girişimleri olarak hep var oldu. Kutsallaşmış
bu devlet ve onunla organik ilişkide olan gövde için "kurban etmek"
(kurban vermek, kurban almak) hep meşru oldu.
Bugün modern milliyetçiliğin bir arada tutamadığı insanlara ve
sağlayamadığı ortak tahayyüle yeni ve "çoğalmış milliyetçilikler" cevap
veriyor; yalnız ve çaresiz kalan insanlar "kendi milliyetçiliğini"
kuruyorlar. İşte bu çaresizlik içinde, erkeklikle ve sembollerle
beslenen linçler ve cinayetler devreye giriyor. Ya da basitleştirmenin
aracı olarak semboller devreye giriyor; karşı semboller aracılığıyla,
ötekilik her yerde kurulabiliyor.
Ortaklık duygusu yaratması öngörülerek üretilen sembollerin farklı
tüketimleri, dolayısıyla farklı "ikinci üretimleri" onların strateji
tarafından "denetlenmesi" gereğini de sürekli kılıyor. Toplumsal hayatta
tekrarlanan ve sembolik öneme haiz "ulusu kurucu" ritüeller (ilköğretim
okullarında sabahları içilen antlar, İstiklal Marşı törenleri vb.) ve
kamusal alana serpiştirilmiş ya da yerleştirilmiş semboller (Atatürk
heykelleri, bayraklar, vb.) "panoptik bir gözetleme" mekanizmasının
işaretleri olarak işlev görüyorlar. Bunlar her zaman her yerde
görülmeseler de varlıkları biliniyor ve bireylerin strateji altında
"uyum" sağlamasını; "karmaşık açıklamalara", "gerekçelere" gerek
kalmadan, gerekli davranışları sergilemek için, harekete geçmelerini
sağlıyor.
Dolayısıyla semboller "otorite" etkisi yaparken, bireyler o otoriteye
uygun harekete geçiyorlar. Buna bağlı olarak, karmaşıklık karşısında
aranan çare, "yoğunlaştırılmış" ve "en özet" şekilde kendini gösteren
sembolleri taşıyan bir otoritede aranıyor ve "bulunuyor". Atatürk
otoriteyi en yüce referans olarak somutlaştıran kişilik olarak kullanıma
sokuluyor ve "kullanılıyor"...
Modernliğin ürettiği "karmaşıklığın" ortadan kaldırılması için
başvurulan pratiklerden genel olarak en yaygını, "karmaşıklığa dâhil
olma" gerekçelerini ortadan kaldırmak ve karmaşıklığa izin vermek
istemeyen otoriteye teslim olmak ve o otoritenin sunduğu "tek" yoruma
"ikna olmak" en geçerli yol gibi görünüyor.
Öğreten sert otoriteyle kurulan içselleşmiş ilişki bir eksen üzerinde
düşünüldüğünde, bir uçta "geri çekilme" / "pasifize olma" tavrı varsa,
diğer uçta kendini "otorite yerine koyma" var. Arada ise farklı
şekillerde algılanan "kurtarıcı" beklentileri var. Kurtarıcılar arasında
akla gelenlerden biri tabii ki "ordu"...
Adeta dört başı mamur dinselleşmiş, ulus kurucu milliyetçi retoriğin
arkasından üretilen çözümlerde de "dinsellik" çıkıyor. Atatürk
"kurtarıcı", bir "peygamber", bir "mesih" özelliğine bürünebiliyor ya da
tarihsel miras, "tarihten alınan ders" bugüne taşınıyor. "Kurtarıcı"
özlemi yaşamaya devam ediyor; kurtarıcı üzerine kurulan dinsel retorik
"haber veriyor", "müjdeliyor"...
Bu yeniden üretim sırasında bazı kesimler Atatürk'ü açıkça "peygamber"
olarak tanımlarken, başkaları, "peygamber" olarak nitelemeseler de, bir
"dinî figüre" yapılabilecek ritüelleri tekrarlıyorlar. Örneğin her
Cumhuriyet bayramında "Atatürk'ü çok sevdikleri için" malak kurban
ediyorlar..
Herkes Atatürk'ün "kullanıldığını" söylerken, herkes onu "kullanmaya"
devam ediyor. Ancak semboller aynı zamanda stratejinin hesaplamadığı
şekillerde de kullanılabiliyor. Örneğin, İstanbul Topkapı'da, ayakta
yolcu alınmaması kararına karşı direnen minibüsçülerden birinin "Atatürk
ne demiş: 'Birinci vazifen Türkiye Cumhuriyeti'ni korumaktır'. Bunlar
(yöneticiler) koruyor mu? Hayır!" demesinde olduğu gibi ya da Bilecik'te
bir işyerini soyanların, kaçarken Türk bayrağına "kurtarıcı" olarak
başvurmaları gibi... Başka bir deyişle, Türk bayrağı, Atatürk ya da
başka bir sembol taşıdığı içerikten bağımsızlaşıyor, "atfedilen" önemini
kaybediyor; bir tür "görüntü"ye, "savunma kalkanı"na, hatta tam tersine
"saldırı aracına", "kamuflaj"a dönüşüyor.
Stratejinin kendini görünür kıldığı en güçlü semboller "yaptırım" gücüne
de sahipler. "Laik bir ülkeyiz, laik olmak zorundayız yani. Bizimkisi
laikçilik yani, laik olmak. Ülkemizde laik olayı var" diyen bir inşaat
işçisinin söylediği gibi, bizim ülkemizde Atatürkçülük olayı var;
Atatürkçüyüz yani...
Yani bu yüzden, bence Anayasa'da Atatürkçülük dursun... Yerini korumak
isteyenlere, önemli kalmak ya da olmak isteyen okumuş yazmışlara, sesini
başka türlü duyuramayan garibanlara, kısaca millete faydası dokunuyor
hiç yoktan... |