Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sa 345 | Eylül  2007

                   

 

 


Cumhurbaşkanlığı Seçimleri ve Muhtemel Gelişmeler

Aylardır süren yoğun tartışmaların ardından, yenilenen Meclis, Abdullah Gül'ü Türkiye'nin 11. Cumhurbaşkanı olarak seçti. 22 Temmuz seçimlerinden çıkan tabloya göre, AKP, bir anlamda 'eli mahkum olarak' Abdullah Gül'ü aday olarak gösterdi ve CHP hariç, diğer partilerin ve bazı bağımsızların doğrudan veya dolaylı desteğini alan Gül, cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturdu. Ve Nisan ayında kesintiye uğrayan süreç, yeniden işlemeye başladı. Peki bundan sonra ne olacak? Tartışmalar bitecek ve gerginlikler sona mı erecek? Yoksa daha sıkıntılı ve 'gergin' bir dönem mi başlayacak?
Elbette ki, bu sorunun cevabını: "uygulama belirleyecek" denilebilir. Fakat mesela "Perşembe'nin gelişi Çarşamba'dan bellidir" türü bazı şeyler de vardır ki, yoruma bile hacet bırakmaz! Abdullah Gül, elbette ki, Cumhurbaşkanı seçilmeden bir kaç gün önce verdiği açık beyanlar gereğince davranacak ve gerginliği azaltmak ve bazı köşe yazarlarının deyimiyle "normalleşme"yi sağlamak için elinden geleni yapacaktır. Bu konuda kısa vadede ciddi bir engelle de karşılaşmayacaktır. Çünkü 22 Temmuz seçimleri, bu konuda, muhalefetin, tabir-i caizse "elini-kolunu bağlamıştır." MHP'nin tavrını da, DTP'nin tavrını da, nihayetinde bu sonuçlar belirlemiştir. Hatta gerginlik siyaseti gütmekten başka çaresi kalmadığını gören CHP bile, 'meşruiyet' noktasındaki eleştirilerinin üslubunu 'ayarlama' gereği duymuştur. Gül de, Köşk'teki uygulamalarında, atamalarda ve temsillerde, beyanlarına uygun davranacağı için, kısa vadede, 'rejim' bağlamında ciddi bir sorun yaşanmayacaktır.
Fakat, bu, tartışmaların ve gerginliklerin biteceği anlamına mı gelmektedir. Hayır. Özellikle de 'laiklik' eksenli tartışmalar sürecektir. Bu tartışmalar, boşalan kadrolara yapılan 'atamalar'dan çok, malum olduğu üzere 'başörtüsü meselesi' çerçevesinde gelişecektir. Özellikle de kısa-vadede vuku bulacak olan tartışmaların bu yönde gelişmesi beklenmelidir. Çünkü bu konuda bir 'yenilgi' hissi içinde olan çevreler, vakit kaybının zararlarına olduğunu düşünerek, başka bazı kanalları da kullanarak, eleştirilerini sürdürmek isteyeceklerdir. Ancak kısa vadede, sıklıkla denedikleri gibi, daha önce verilmiş 'dinci' beyanlar üzerinden bir kampanya yürütüp 'köşeye sıkıştırma' taktiğine fazla başvurmayacaklardır; çünkü seçimler henüz bitmiştir ve cumhurbaşkanının 'meşruiyeti' konusundaki bir tartışma, bu dönemde çok sonuç getirmez. Bu dönemde, daha ziyade, 'düşük-yoğunluklu' laiklik tartışmaları gündeme gelecektir ve özellikle de 'iğdiş edici' ve 'başkalaştırıcı' yöntemler denenecektir.
Nitekim, bu yöntemlerin amacının ve nasıl kullanılacağının bir örneğini Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden önce yürütülen "başörtüsünün şekli" tartışmalarında bulmak mümkündür. Buna göre, bazı stilistler, "Türkiye Cumhuriyeti'nin Cumhurbaşkanı'nın eşine yakışır bir baş bağlama tarzı" icat etme yarışına girmişlerdir ve keşf ettikleri stiller, kesinlikle "siyasal İslam'ın sembolü olan" baş örtme tarzının dışındadırlar! Açıktır ki, bu tartışmalarda yapılan, esas itibarıyla, konuyu vesile bilip 'kırmızı çizgiler'in hatırlatılmasından başka bir şey değildir. Her ne kadar şu dönemde bu tartışmalardan somut bir sonuç elde etmeleri mümkün değilse de, ilerleyen zamanlarda bu (veya bunun gibi) tartışmalar yoluyla, bu çizgiler konusundaki hassasiyet, Gül'e ve eşine hatırlatılacaktır. Burada 'değişme', 'zor' kullanılarak değil, 'içerden' sağlanmaya çalışılmaktadır. Aslında, en etkili değişme yöntemi de budur. Fakat bu tür değişme süreçleri ağır işler ve zaman alır. Laik düzenin savunucularının da, uzun süredir işleyen 'değişim' sürecinde zaman sıkıntıları zaten pek yoktur!
Evet, kısa vadede, "normalleşme" sürecinin başladığına dair bazı işaretler alınacaktır, ancak, eğer 'içerden değişim' sürecinde, her hangi bir nedenle bir aksama olursa, bu durumda, laik kesimlerin eleştiri dozajı da artacaktır. Peki sürecin işleyişinde ciddi bir aksama olma ihtimali var mıdır? İşte bu sorunun cevabını birkaç yönden aramak gerekir.
Öncelikle, eşi başörtülü bir Cumhurbaşkanı'nın Türkiye Cumhuriyeti devletinin başına gelmiş olmasından en çok mutluluk duyanlar, Batı ve onların yerel işbirlikçileridir. Zira bu sonucun sembolik bir manası vardır ve böylece, ABD-tarzı demokrasi ve laiklik anlayışını savunanlar, kendi deyimleriyle, "statükoculara karşı bir zafer" elde etmişlerdir. Dikkat edilirse, gerek 22 Temmuz seçimlerinden, gerekse 28 Ağustos seçiminden sonra en çok sevinenler, muhafazakar yazar ve yorumculardan çok, 2. Cumhuriyetçi, liberal-demokrat yazar ve yorumcular olmuştur. Ve bu sevinmenin altı boş değildir. Çünkü bu kesimler, 'bilinçli' bir şekilde demokrasinin ve diğer Batılı değerlerin savunuculuğunu yapmaktadırlar ve bilmektedirler ki, seçimlerin sonucunda ortaya çıkan tablo, "Cumhuriyet'in kazanımı"dır. Zira, "Cumhuriyet, kapılarını artık Anadolu'ya da açabileceğini göstermiş olmaktadır." Bu kesimler, AKP'nin seçim başarısının ve Abdullah Gül'ün Köşk'e çıkmasının, 'entegrasyon' sürecinde atılmış önemli bir ileri adım olduğunu bilmektedirler ve bu yüzden böylesine sevinç ve zafer çığlıkları atmaktadırlar.
Bu nedenle, 'içerden değişim' sürecini, siyasi arenada AKP eliyle yürütme siyasetinde önemli bir değişiklik beklenmemelidir. Eski 'İslamcı'-yeni demokrat yazarların da kalem desteğiyle yürüyen bu süreç, Amerika'nın hararetle desteklediği bir süreçtir. AKP, yeni dönemde, bu süreci bozacak bir icraata girişmeyi düşünmeyecektir. Fakat meselenin bundan ayrı bir boyutu daha vardır ki, aslında 'reel politik' açısından, tartışmaların önemli bir ayağını da bu boyut oluşturmaktadır. Bu, statükonun tepkisidir. Amerika, her ne kadar ülkede esas itibarıyla AKP ve sivil destekçileri aracılığıyla yürüyen sürecin devamını istiyor olsa da, statükonun tepkisini de hesap etmekte ve statükoyu da bir 'siyasal aktör' olmaktan tamamen çıkaracak girişimlerde bulunmaktan kaçınmaktadır. Özetle, Amerika, bir 'denge siyaseti' gütmektedir. Aslında istediği, statükonun da 'içerden değişmesi'dir. Zaten statükocular da zaman içerisinde, öyle veya böyle değişmektedir. Fakat bu değişimin hızı, muhafazakar-sağcı tabandan daha yavaş olmaktadır ve bunun 'makul' bir nedeni de vardır. O neden de gayet açıktır: kazanımların kaybedilmesi kaygısı! Yeni süreç, statükocuların, Cumhuriyet'le birlikte kazandıkları statülerin, rollerin vs., kısmen veya tamamen başkalarına devrini öngörmektedir. Bu kesimler de bunu bildikleri için, 'değişim'e direnmektedirler. Buradaki 'makuliyet'i, bir nevi, Osmanlı'daki Kalem erbabının, matbaanın ülkeye girişine isyanına benzetmek mümkündür. Bu süreç de sıkıntılı geçmiştir ve zamana yayılarak çözülmüştür! Aynı şey, dünyanın her ülkesinde, farklı çağlar veya dönemlerde yaşanmıştır ve yaşanmaktadır. Burada belirleyici olan, bilinçli insan eylemleri, siyasal tedbirler ve sosyolojik süreçlerdir. Bu eylemlerin, tedbirlerin ve süreçlerin 'doğru okunması' ve 'doğru zamanda doğru inisiyatifler ortaya konulması' durumunda, değişime karşı gösterilen direnç kırılır. Tarih boyunca bunun örnekleri çokça görülmüştür. Amerika, bu yüzden sürecin zamana yayılarak işlemesini istemektedir ve bir nevi Mehter Yürüyüşü gibi 'iki ileri bir geri' taktiğini kullanmaktadır. Abdullah Gül'ün Cumhurbaşkanı olması 'iki ileri' adım olarak görülebilir; bundan sonra ise, artık 'bir geri' adım atılmasını beklemek olasıdır!
Burada 'geri adım'ın ne zaman atılacağının 'planlanması' da önemlidir, ancak bundan daha önemli olan, planı hazırlayan gücün 'geri adım atabileceği konjonktürü' de hesapladığı hususudur. Yani, Amerika, sistem-içi mücadele veren aktörlerin itirazlarının düzeyini hesap ederek, geri adımın 'uygun zamanda' atılmasına da dikkat etmektedir. Nitekim, 28 Nisan'da yaşanan sistem-içi krizin çözümü olarak, AKP'nin, 'erken seçim kararı' alması, buna örnek olarak verilebilir. AKP, burada gerginliği daha fazla sürdürmek istememiş ve bir nevi 'geri adım' atarak, seçimlerin yenilenmesi kararını almıştır. Elbette ki burada seçim kazanmaya yönelik bir 'ince hesap' da vardır. Fakat meselenin bir de 'ana plan'la alakalı yönü vardır ki, sistem-içi faaliyet göstermeye aday bütün siyasi oluşumlar, bu hususlarda 'hassas' olmalıdırlar. Aksi taktirde, sahnenin dışına itilme riski her zaman vardır! Çünkü aktörler, tavırlarını, senariste ve prodüktöre göre ayarlamalıdırlar, senarist ve prodüktör aktörlere göre değil!
'Geri adım'ın, statükonun 'hırçınlaşmasını önleyici' bir etkisinin olduğunu da görmek gerekir. Böylece statüko taraftarları, kayıplarının 'çok büyük' olmadığı, hiç olmazsa bazı mevzilerini korudukları düşüncesiyle, 'sıtmaya razı olacaklardır.' Halbuki hırçınlaşmaları durumunda, 'beklenmedik' tepkiler verebilirler! İşte bu yüzden, Amerika, değişim istediği ülkelerde, 'iki ileri, bir geri' politikasını, zamana yayarak sürdürmektedir. Burada statükonun neyi temsil ettiği, ideolojisinin ne olduğu da önemli değildir. Belirleyici olan, Amerikan çıkarlarıdır. Değiştirilmek istenen şey, İran'daki yönetim de olabilir, Türkiye'deki statükocular da olabilir. Değişmeyen ise, stratejidir!
Statükonun direnci meselesinin ikinci bir boyutu da Kemalizm'le ilgilidir. Statükocular, 19. yüzyılda gelişmiş bir 'ulusalcı' anlayışın ürünü olan Kemalizm'i terk etmeyi, ülkenin 'kuruluş felsefesi'nden (dolayısıyla 'rejim'den) vazgeçmek olarak görmektedirler. Onlar da Kemalizm'in, yeni çağa ayak uydurma noktasında sıkıntılı bir ideoloji olduğunun farkındadırlar. Ancak bu konuda yapabilecekleri fazla bir şey olmadığını da görmektedirler. Esas itibarıyla, Amerika da, bu noktadaki sıkıntının farkındadır ve bu yüzden, bu konuda çok zorlayıcı olmamaktadır. Zafer Üskül'ün, "Kemalizm anayasadan çıkarılmalıdır!" şeklindeki son beyanatı üzerine koparılan fırtınaya bakıldığında, tıkanma noktasının nerede olduğu açık bir şekilde görülebilir. Fakat bu durum, neticeyi değiştirmemektedir ve sorun devam etmektedir. Çözümü ise, ancak, Kemalizm'in yerine ikame edilecek anlayışın, Amerika'ya tam manasıyla 'güvence' vermesiyle bulunabilecektir. Yani muhafazakar ve liberal-demokrat çevreler, hem ideolojik açıdan hem de reel-politik açısından 'bağlılıkları'nı ispatladıklarında ve siyasal konjonktür de müsait olduğunda, Amerika, Kemalizm'in artık fiilen 'resmi ideoloji' olmaktan çıkarılmasına yeşil ışık yakacaktır. Bu noktada, Avrupa Birliği sürecine 'özel' bir önem atfedildiğine de dikkat edilmelidir. Amerika'nın aralıklarla verdiği, "Türkiye'nin AB Süreci'ni destekliyoruz!" tarzı resmi beyanların, basit beylik ifadeler olduğu sanılmamalıdır. Şu anki tabloya bakıldığında, Türkiye'deki siyasal sistem, bu önemli değişimi sağlayacak mekanizmaları (örneğin Rusya'da Gorbaçov örneğinde olduğu gibi) kendi içinden üretememektedir ve Türkiye'nin muhafazakar, demokrat veya laik elitleri de bu gerçeği bilmektedirler. Bu yüzden, bu elitler de, Avrupa Birliği sürecini, bu değişimi sağlama noktasında bir 'fırsat' olarak görmektedirler. Statükonun önemli ayakları olan asker-sivil bürokrasinin de Avrupa Birliği süreci karşısında boynunun biraz eğik durması, bu yöntemden medet umanları cesaretlendirmektedir.
Bu noktada şu hususun hatırlatılmasında yarar vardır: evet, eşi başörtülü bir AKP'linin Köşk'e çıkmasından en çok liberal-demokrat çevreler memnun olmuşlardır; evet, Amerika, Türkiye'deki statükonun değişmesini istemekte ve 'çağa uygun' bir hale gelmesine çalışmaktadır; evet, eski-'İslamcı' yeni-demokratlar da, yığınla liberal-demokrat da bu sürece destek vermektedir; ve bütün bu yapılanlar, Amerika'nın ve onun Türkiye'deki işbirlikçilerinin çıkarları için yapılmaktadır. Fakat bilinmelidir ki, şu an aktüel olarak yürüyen mücadele, en nihayetinde bir sistem-içi mücadeledir. Buradan, İslam ve Müslümanlarla ilgili 'doğrudan' sonuçlar çıkarmak yanlıştır. Hele İslam'ın başarısı veya başarısızlığıyla ilgili sonuçlar çıkarmak ve bir takım 'ümitler'e kapılmak tümden yanlıştır. Malum olduğu üzere, kamuoyunun büyük bir kesimine bu tür ümitler pompalanmakta ve insanlar da bu ümitlere kolaylıkla kapılmaktadırlar. Bütün bunlar, sahteciliktir ve halk dalkavukluğu ya da oy avcılığından başka bir şey değildir. Halkın, bu süreçteki rolü, oy kullanmakla sınırlıdır. "Yeter, söz milletindir" sloganı, halkın oyunu kullandığı ana kadar geçerlidir; ondan sonra "yeter, söz devletindir" veya "yeter, söz Amerika'nındır" cümleleri geçerlidir! Cumhurbaşkanlığı Köşk'ünde başı örtülü Hayrunnisa hanımı görüp de, 'İslam Cumhuriyeti' hülyaları kuranlar da, "laikliğin son kalesinin de düştüğü" propagandasına kanan laikler de ya safdildirler ya da manipülasyon mağdurudurlar. Gerçekte olan ise, çıkar-avcısı siyasilerin sistem-içi mücadelesinden başka bir şey değildir!
Gerçi Türkiye'de aktüel siyaset şimdilik bu şekilde işlemektedir. Fakat 'siyaset' denilen olgu, elbette bundan ibaret değildir. Siyaset ırmağı, bunun dışında da akmaktadır ve o ırmağın aktığı başka iki alan, sosyal ve düşünsel alanlardır. Özellikle de düşünsel alanda, tüm dünyada olduğu gibi Türkiye'de de "çok şeyler değişmiştir." İslam, ideolojik kazanımlar elde etmiş, modernite ise kendi içinden çökmüştür. Post-modernizmin bu alandaki tahribatı çok büyük olmuştur. Fakat Müslümanlar, henüz 'ideolojik yetkinlik' noktasında somut emareler gösteremediği için, bu 'fırsatlarla dolu' ortamda somut bir varlık gösterememektedirler. İşte yaşanan tartışmaları, bu gelişmelerle bağlantılı olarak yorumlamak gerekir. Dünyada olduğu gibi, Türkiye'de de, sistemin sahipleri ve destekçileri, İslam'ın ideolojik kazanımlarından korktukları için, onun sembolleri üzerinden siyaset yapmakta ve ringe çıkardıkları sahte rakipleri döverek, güçlerini korudukları imajını vermek istemektedirler. Sistemin karşısına rakip olarak 'çıkartılanlar', asla İslam'ı temsil etmedikleri gibi, zamanla başkalaşıp değişmekte ve sistemin parçalarından biri olmakta ve böylece 'sisteme hizmet etmiş' olmaktadırlar. İslam ile Modernitenin veya Müslümanlar ile Batı'nın mücadelesi henüz ideolojik düzeyde devam etmektedir. Pratikte mücadele verenler veya veriyor gibi görünenlerin, İslam'ı ve Müslümanları ne kadar temsil ettikleri ortadadır. Bilinmelidir ki, Müslümanlar yetkinlikleri oranında bir 'temsil' özelliğine sahip olabilirler. İslam'ı bilmeyen veya görüntüde Müslüman olan kişi ve grupların başarıları da yenilgileri de İslam'a atfedilemez. İslam'ı, İslami olan şeyler bağlar. İslami olan ise, Müslümanlık iddiasında bulunanların söz ve eylemleriyle değil, bizatihi İslam'ın kendisiyle belirlenir. Müslümanlar, ideolojik olarak yetkinleştiklerinde, ve bu yetkinliklerini modernite karşısında somut bir biçimde ispatladıklarında, sosyal ve siyasal alanlarda bu yetkinliğin yansımaları görülecektir. Bu kaçınılmaz bir süreçtir. Bugün Müslümanların zaaflarının temelinde, İslam konusundaki bilgisizlikleri (ya da yetkin olmayışları) yatmaktadır. Bugünün Müslümanı, 'ilm-i hali'ni (yani 'halinin ilmini') bilmemektedir. Sadece bildiğini sanmaktadır. Doğrudur, bildikleri vardır; ancak bilinenler, meseleyi çözmeye yetmemektedir. Mesele, eğer siyasal alanda varlık göstermekse, bu öncelikle, düşünsel alandaki yetkinliğe bağlıdır. Düşünsel alandaki her zaaf, kendini sosyal ve siyasal alanda daha büyük bir zaaf olarak gösterir. Bu yüzden, Müslümanların, her şeyden önce, tabir-i caizse, "İslam'ı bilmeleri" gerekmektedir. Bu da ancak ve ancak, temel kavramlar konusunda netleşmekle mümkün olabilir. Bugün, "değiştik" diyenlerin çoğunluğu, (nefsi zaaflar bir tarafa bırakılırsa) temel kavramlar konusundaki cehaletleri yüzünden değişmekte ve başkalaşmaktadır. Onlara İslam diye öğretilen şeylerin büyük bir bölümü, modernitenin "yeniden üretilmiş" kavramlarıdır. Bu kavramlarla zihinleri şekillenmiş kişilerin yapacağı siyasetin, İslami olmaktan çok 'modern' bir siyaset olacağına kuşku yoktur. Nitekim fiiliyatta da bu görülmektedir. Bir zamanlar, "kuşların göz bebeğine hak yol İslam yazacağız!" diyenler, şimdi "demokrasi en büyük erdemdir" demektedirler; bir zamanlar "İslam milletleri birliği kuracağız" diyenler, şimdi "Avrupa Birliği kaderimizdir" demektedirler; bir zamanlar "laiklik küfürdür" diyenler, şimdi "laiklik İslam'la bağdaşır" demektedirler. Bunlar, 'takiyye' gereği de söylenmemektedir; "eski 'İslamcı' yeni demokrat" aydınların marifetiyle, artık demokrasi, özgürlük, insan hakları, eşitlik, vb. temel Batılı kavramlar, bu kesimler tarafından içselleştirilmişlerdir. Ve bu, elbette ki, temelde, bu kesimlerin İslam'ı bilmemelerinden (veya içselleştirememelerinden) kaynaklanmıştır.
Bu hususta söylenebilecek son söz, bu konudaki zaafın, sadece Türkiye'ye değil, dünyadaki bütün Müslümanlara özgü olduğudur. Ve bu nedenledir ki, dünyadaki bütün Müslümanlar, siyasi alanda zaaflarla maluldürler. Burada ekonomik ve sosyal şartların etkisi de ihmal edilmemelidir, ancak 'yetkinliğin' birinci belirleyeni, düşünsel dinçliktir. Bütün dünyada da böyledir. Bu yoksa, siyasal dinçlik de yoktur. O nedenle, Müslümanların, bu tespiti yapmaları ve bu noktada üzerlerine düşen görevleri yerine getirmeye çalışmaları gerekir. Yani Müslümanlar, her şeyden önce, İslam'ı bilmeli, modernizmin temel kavramlarını reddetmeli ve somut bir program ortaya koyacak şekilde, düşüncelerini sistematik olarak arz edebilmelidirler. Bunu yapıncaya kadar, siyasal faaliyetlerinin zaaflarla malul olacağını da unutmamalıdırlar. Bu, 'siyasal faaliyetler'in bütünüyle terk edilmesi anlamına gelmez; bilakis, aktüel siyasal faaliyetlere, hak ettiklerinin ötesinde değer biçilmemesi anlamına gelir. Hayat, akan bir süreçtir; gelişim, bu akış içerisinde gerçekleşir. Müslüman da, kendisini sürekli kontrol eden ve yanlışlarını düzeltmeye çalışan kişidir. Müslüman, asla, yanlışa onay vermemelidir. Kim olursa olsun, yanlışı meşrulaştırmamalı ve doğru üzerinde müstakimce durmalıdır. Bu konuda kimsenin ayrıcalığı yoktur. O halde, Müslümanlar olarak, öncelikle düşünsel zaaflarımızı gidermenin yollarına bakmalıyız. İşte o zaman, siyasal zaaflarımızın da, zaman içerisinde giderilmiş olacağını göreceğiz. Böylece, süreç devam ederken, doğrularımız arttığı için, siyasal alanda da doğru tavırlar geliştirebileceğiz. Şahıs isek, şahsi davranışımız; grup isek, grup tavrımız; hareket isek, stratejimiz; devlet isek, rejimimiz düzelecektir.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...

www.iktibas.info www.iktibas.info