|

Cumhurbaşkanlığı Seçimleri ve
Muhtemel Gelişmeler
Aylardır
süren yoğun tartışmaların ardından, yenilenen Meclis, Abdullah Gül'ü
Türkiye'nin 11. Cumhurbaşkanı olarak seçti. 22 Temmuz seçimlerinden
çıkan tabloya göre, AKP, bir anlamda 'eli mahkum olarak' Abdullah Gül'ü
aday olarak gösterdi ve CHP hariç, diğer partilerin ve bazı
bağımsızların doğrudan veya dolaylı desteğini alan Gül, cumhurbaşkanlığı
koltuğuna oturdu. Ve Nisan ayında kesintiye uğrayan süreç, yeniden
işlemeye başladı. Peki bundan sonra ne olacak? Tartışmalar bitecek ve
gerginlikler sona mı erecek? Yoksa daha sıkıntılı ve 'gergin' bir dönem
mi başlayacak?
Elbette ki, bu sorunun cevabını: "uygulama belirleyecek" denilebilir.
Fakat mesela "Perşembe'nin gelişi Çarşamba'dan bellidir" türü bazı
şeyler de vardır ki, yoruma bile hacet bırakmaz! Abdullah Gül, elbette
ki, Cumhurbaşkanı seçilmeden bir kaç gün önce verdiği açık beyanlar
gereğince davranacak ve gerginliği azaltmak ve bazı köşe yazarlarının
deyimiyle "normalleşme"yi sağlamak için elinden geleni yapacaktır. Bu
konuda kısa vadede ciddi bir engelle de karşılaşmayacaktır. Çünkü 22
Temmuz seçimleri, bu konuda, muhalefetin, tabir-i caizse "elini-kolunu
bağlamıştır." MHP'nin tavrını da, DTP'nin tavrını da, nihayetinde bu
sonuçlar belirlemiştir. Hatta gerginlik siyaseti gütmekten başka çaresi
kalmadığını gören CHP bile, 'meşruiyet' noktasındaki eleştirilerinin
üslubunu 'ayarlama' gereği duymuştur. Gül de, Köşk'teki uygulamalarında,
atamalarda ve temsillerde, beyanlarına uygun davranacağı için, kısa
vadede, 'rejim' bağlamında ciddi bir sorun yaşanmayacaktır.
Fakat, bu, tartışmaların ve gerginliklerin biteceği anlamına mı
gelmektedir. Hayır. Özellikle de 'laiklik' eksenli tartışmalar
sürecektir. Bu tartışmalar, boşalan kadrolara yapılan 'atamalar'dan çok,
malum olduğu üzere 'başörtüsü meselesi' çerçevesinde gelişecektir.
Özellikle de kısa-vadede vuku bulacak olan tartışmaların bu yönde
gelişmesi beklenmelidir. Çünkü bu konuda bir 'yenilgi' hissi içinde olan
çevreler, vakit kaybının zararlarına olduğunu düşünerek, başka bazı
kanalları da kullanarak, eleştirilerini sürdürmek isteyeceklerdir. Ancak
kısa vadede, sıklıkla denedikleri gibi, daha önce verilmiş 'dinci'
beyanlar üzerinden bir kampanya yürütüp 'köşeye sıkıştırma' taktiğine
fazla başvurmayacaklardır; çünkü seçimler henüz bitmiştir ve
cumhurbaşkanının 'meşruiyeti' konusundaki bir tartışma, bu dönemde çok
sonuç getirmez. Bu dönemde, daha ziyade, 'düşük-yoğunluklu' laiklik
tartışmaları gündeme gelecektir ve özellikle de 'iğdiş edici' ve
'başkalaştırıcı' yöntemler denenecektir.
Nitekim, bu yöntemlerin amacının ve nasıl kullanılacağının bir örneğini
Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden önce yürütülen "başörtüsünün şekli"
tartışmalarında bulmak mümkündür. Buna göre, bazı stilistler, "Türkiye
Cumhuriyeti'nin Cumhurbaşkanı'nın eşine yakışır bir baş bağlama tarzı"
icat etme yarışına girmişlerdir ve keşf ettikleri stiller, kesinlikle
"siyasal İslam'ın sembolü olan" baş örtme tarzının dışındadırlar!
Açıktır ki, bu tartışmalarda yapılan, esas itibarıyla, konuyu vesile
bilip 'kırmızı çizgiler'in hatırlatılmasından başka bir şey değildir.
Her ne kadar şu dönemde bu tartışmalardan somut bir sonuç elde etmeleri
mümkün değilse de, ilerleyen zamanlarda bu (veya bunun gibi) tartışmalar
yoluyla, bu çizgiler konusundaki hassasiyet, Gül'e ve eşine
hatırlatılacaktır. Burada 'değişme', 'zor' kullanılarak değil, 'içerden'
sağlanmaya çalışılmaktadır. Aslında, en etkili değişme yöntemi de budur.
Fakat bu tür değişme süreçleri ağır işler ve zaman alır. Laik düzenin
savunucularının da, uzun süredir işleyen 'değişim' sürecinde zaman
sıkıntıları zaten pek yoktur!
Evet, kısa vadede, "normalleşme" sürecinin başladığına dair bazı
işaretler alınacaktır, ancak, eğer 'içerden değişim' sürecinde, her
hangi bir nedenle bir aksama olursa, bu durumda, laik kesimlerin
eleştiri dozajı da artacaktır. Peki sürecin işleyişinde ciddi bir aksama
olma ihtimali var mıdır? İşte bu sorunun cevabını birkaç yönden aramak
gerekir.
Öncelikle, eşi başörtülü bir Cumhurbaşkanı'nın Türkiye Cumhuriyeti
devletinin başına gelmiş olmasından en çok mutluluk duyanlar, Batı ve
onların yerel işbirlikçileridir. Zira bu sonucun sembolik bir manası
vardır ve böylece, ABD-tarzı demokrasi ve laiklik anlayışını savunanlar,
kendi deyimleriyle, "statükoculara karşı bir zafer" elde etmişlerdir.
Dikkat edilirse, gerek 22 Temmuz seçimlerinden, gerekse 28 Ağustos
seçiminden sonra en çok sevinenler, muhafazakar yazar ve yorumculardan
çok, 2. Cumhuriyetçi, liberal-demokrat yazar ve yorumcular olmuştur. Ve
bu sevinmenin altı boş değildir. Çünkü bu kesimler, 'bilinçli' bir
şekilde demokrasinin ve diğer Batılı değerlerin savunuculuğunu
yapmaktadırlar ve bilmektedirler ki, seçimlerin sonucunda ortaya çıkan
tablo, "Cumhuriyet'in kazanımı"dır. Zira, "Cumhuriyet, kapılarını artık
Anadolu'ya da açabileceğini göstermiş olmaktadır." Bu kesimler, AKP'nin
seçim başarısının ve Abdullah Gül'ün Köşk'e çıkmasının, 'entegrasyon'
sürecinde atılmış önemli bir ileri adım olduğunu bilmektedirler ve bu
yüzden böylesine sevinç ve zafer çığlıkları atmaktadırlar.
Bu nedenle, 'içerden değişim' sürecini, siyasi arenada AKP eliyle
yürütme siyasetinde önemli bir değişiklik beklenmemelidir. Eski
'İslamcı'-yeni demokrat yazarların da kalem desteğiyle yürüyen bu süreç,
Amerika'nın hararetle desteklediği bir süreçtir. AKP, yeni dönemde, bu
süreci bozacak bir icraata girişmeyi düşünmeyecektir. Fakat meselenin
bundan ayrı bir boyutu daha vardır ki, aslında 'reel politik' açısından,
tartışmaların önemli bir ayağını da bu boyut oluşturmaktadır. Bu,
statükonun tepkisidir. Amerika, her ne kadar ülkede esas itibarıyla AKP
ve sivil destekçileri aracılığıyla yürüyen sürecin devamını istiyor olsa
da, statükonun tepkisini de hesap etmekte ve statükoyu da bir 'siyasal
aktör' olmaktan tamamen çıkaracak girişimlerde bulunmaktan
kaçınmaktadır. Özetle, Amerika, bir 'denge siyaseti' gütmektedir.
Aslında istediği, statükonun da 'içerden değişmesi'dir. Zaten
statükocular da zaman içerisinde, öyle veya böyle değişmektedir. Fakat
bu değişimin hızı, muhafazakar-sağcı tabandan daha yavaş olmaktadır ve
bunun 'makul' bir nedeni de vardır. O neden de gayet açıktır:
kazanımların kaybedilmesi kaygısı! Yeni süreç, statükocuların,
Cumhuriyet'le birlikte kazandıkları statülerin, rollerin vs., kısmen
veya tamamen başkalarına devrini öngörmektedir. Bu kesimler de bunu
bildikleri için, 'değişim'e direnmektedirler. Buradaki 'makuliyet'i, bir
nevi, Osmanlı'daki Kalem erbabının, matbaanın ülkeye girişine isyanına
benzetmek mümkündür. Bu süreç de sıkıntılı geçmiştir ve zamana yayılarak
çözülmüştür! Aynı şey, dünyanın her ülkesinde, farklı çağlar veya
dönemlerde yaşanmıştır ve yaşanmaktadır. Burada belirleyici olan,
bilinçli insan eylemleri, siyasal tedbirler ve sosyolojik süreçlerdir.
Bu eylemlerin, tedbirlerin ve süreçlerin 'doğru okunması' ve 'doğru
zamanda doğru inisiyatifler ortaya konulması' durumunda, değişime karşı
gösterilen direnç kırılır. Tarih boyunca bunun örnekleri çokça
görülmüştür. Amerika, bu yüzden sürecin zamana yayılarak işlemesini
istemektedir ve bir nevi Mehter Yürüyüşü gibi 'iki ileri bir geri'
taktiğini kullanmaktadır. Abdullah Gül'ün Cumhurbaşkanı olması 'iki
ileri' adım olarak görülebilir; bundan sonra ise, artık 'bir geri' adım
atılmasını beklemek olasıdır!
Burada 'geri adım'ın ne zaman atılacağının 'planlanması' da önemlidir,
ancak bundan daha önemli olan, planı hazırlayan gücün 'geri adım
atabileceği konjonktürü' de hesapladığı hususudur. Yani, Amerika,
sistem-içi mücadele veren aktörlerin itirazlarının düzeyini hesap
ederek, geri adımın 'uygun zamanda' atılmasına da dikkat etmektedir.
Nitekim, 28 Nisan'da yaşanan sistem-içi krizin çözümü olarak, AKP'nin,
'erken seçim kararı' alması, buna örnek olarak verilebilir. AKP, burada
gerginliği daha fazla sürdürmek istememiş ve bir nevi 'geri adım'
atarak, seçimlerin yenilenmesi kararını almıştır. Elbette ki burada
seçim kazanmaya yönelik bir 'ince hesap' da vardır. Fakat meselenin bir
de 'ana plan'la alakalı yönü vardır ki, sistem-içi faaliyet göstermeye
aday bütün siyasi oluşumlar, bu hususlarda 'hassas' olmalıdırlar. Aksi
taktirde, sahnenin dışına itilme riski her zaman vardır! Çünkü aktörler,
tavırlarını, senariste ve prodüktöre göre ayarlamalıdırlar, senarist ve
prodüktör aktörlere göre değil!
'Geri adım'ın, statükonun 'hırçınlaşmasını önleyici' bir etkisinin
olduğunu da görmek gerekir. Böylece statüko taraftarları, kayıplarının
'çok büyük' olmadığı, hiç olmazsa bazı mevzilerini korudukları
düşüncesiyle, 'sıtmaya razı olacaklardır.' Halbuki hırçınlaşmaları
durumunda, 'beklenmedik' tepkiler verebilirler! İşte bu yüzden, Amerika,
değişim istediği ülkelerde, 'iki ileri, bir geri' politikasını, zamana
yayarak sürdürmektedir. Burada statükonun neyi temsil ettiği,
ideolojisinin ne olduğu da önemli değildir. Belirleyici olan, Amerikan
çıkarlarıdır. Değiştirilmek istenen şey, İran'daki yönetim de olabilir,
Türkiye'deki statükocular da olabilir. Değişmeyen ise, stratejidir!
Statükonun direnci meselesinin ikinci bir boyutu da Kemalizm'le
ilgilidir. Statükocular, 19. yüzyılda gelişmiş bir 'ulusalcı' anlayışın
ürünü olan Kemalizm'i terk etmeyi, ülkenin 'kuruluş felsefesi'nden
(dolayısıyla 'rejim'den) vazgeçmek olarak görmektedirler. Onlar da
Kemalizm'in, yeni çağa ayak uydurma noktasında sıkıntılı bir ideoloji
olduğunun farkındadırlar. Ancak bu konuda yapabilecekleri fazla bir şey
olmadığını da görmektedirler. Esas itibarıyla, Amerika da, bu noktadaki
sıkıntının farkındadır ve bu yüzden, bu konuda çok zorlayıcı
olmamaktadır. Zafer Üskül'ün, "Kemalizm anayasadan çıkarılmalıdır!"
şeklindeki son beyanatı üzerine koparılan fırtınaya bakıldığında,
tıkanma noktasının nerede olduğu açık bir şekilde görülebilir. Fakat bu
durum, neticeyi değiştirmemektedir ve sorun devam etmektedir. Çözümü
ise, ancak, Kemalizm'in yerine ikame edilecek anlayışın, Amerika'ya tam
manasıyla 'güvence' vermesiyle bulunabilecektir. Yani muhafazakar ve
liberal-demokrat çevreler, hem ideolojik açıdan hem de reel-politik
açısından 'bağlılıkları'nı ispatladıklarında ve siyasal konjonktür de
müsait olduğunda, Amerika, Kemalizm'in artık fiilen 'resmi ideoloji'
olmaktan çıkarılmasına yeşil ışık yakacaktır. Bu noktada, Avrupa Birliği
sürecine 'özel' bir önem atfedildiğine de dikkat edilmelidir.
Amerika'nın aralıklarla verdiği, "Türkiye'nin AB Süreci'ni
destekliyoruz!" tarzı resmi beyanların, basit beylik ifadeler olduğu
sanılmamalıdır. Şu anki tabloya bakıldığında, Türkiye'deki siyasal
sistem, bu önemli değişimi sağlayacak mekanizmaları (örneğin Rusya'da
Gorbaçov örneğinde olduğu gibi) kendi içinden üretememektedir ve
Türkiye'nin muhafazakar, demokrat veya laik elitleri de bu gerçeği
bilmektedirler. Bu yüzden, bu elitler de, Avrupa Birliği sürecini, bu
değişimi sağlama noktasında bir 'fırsat' olarak görmektedirler.
Statükonun önemli ayakları olan asker-sivil bürokrasinin de Avrupa
Birliği süreci karşısında boynunun biraz eğik durması, bu yöntemden
medet umanları cesaretlendirmektedir.
Bu noktada şu hususun hatırlatılmasında yarar vardır: evet, eşi
başörtülü bir AKP'linin Köşk'e çıkmasından en çok liberal-demokrat
çevreler memnun olmuşlardır; evet, Amerika, Türkiye'deki statükonun
değişmesini istemekte ve 'çağa uygun' bir hale gelmesine çalışmaktadır;
evet, eski-'İslamcı' yeni-demokratlar da, yığınla liberal-demokrat da bu
sürece destek vermektedir; ve bütün bu yapılanlar, Amerika'nın ve onun
Türkiye'deki işbirlikçilerinin çıkarları için yapılmaktadır. Fakat
bilinmelidir ki, şu an aktüel olarak yürüyen mücadele, en nihayetinde
bir sistem-içi mücadeledir. Buradan, İslam ve Müslümanlarla ilgili
'doğrudan' sonuçlar çıkarmak yanlıştır. Hele İslam'ın başarısı veya
başarısızlığıyla ilgili sonuçlar çıkarmak ve bir takım 'ümitler'e
kapılmak tümden yanlıştır. Malum olduğu üzere, kamuoyunun büyük bir
kesimine bu tür ümitler pompalanmakta ve insanlar da bu ümitlere
kolaylıkla kapılmaktadırlar. Bütün bunlar, sahteciliktir ve halk
dalkavukluğu ya da oy avcılığından başka bir şey değildir. Halkın, bu
süreçteki rolü, oy kullanmakla sınırlıdır. "Yeter, söz milletindir"
sloganı, halkın oyunu kullandığı ana kadar geçerlidir; ondan sonra
"yeter, söz devletindir" veya "yeter, söz Amerika'nındır" cümleleri
geçerlidir! Cumhurbaşkanlığı Köşk'ünde başı örtülü Hayrunnisa hanımı
görüp de, 'İslam Cumhuriyeti' hülyaları kuranlar da, "laikliğin son
kalesinin de düştüğü" propagandasına kanan laikler de ya safdildirler ya
da manipülasyon mağdurudurlar. Gerçekte olan ise, çıkar-avcısı
siyasilerin sistem-içi mücadelesinden başka bir şey değildir!
Gerçi Türkiye'de aktüel siyaset şimdilik bu şekilde işlemektedir. Fakat
'siyaset' denilen olgu, elbette bundan ibaret değildir. Siyaset ırmağı,
bunun dışında da akmaktadır ve o ırmağın aktığı başka iki alan, sosyal
ve düşünsel alanlardır. Özellikle de düşünsel alanda, tüm dünyada olduğu
gibi Türkiye'de de "çok şeyler değişmiştir." İslam, ideolojik kazanımlar
elde etmiş, modernite ise kendi içinden çökmüştür. Post-modernizmin bu
alandaki tahribatı çok büyük olmuştur. Fakat Müslümanlar, henüz
'ideolojik yetkinlik' noktasında somut emareler gösteremediği için, bu
'fırsatlarla dolu' ortamda somut bir varlık gösterememektedirler. İşte
yaşanan tartışmaları, bu gelişmelerle bağlantılı olarak yorumlamak
gerekir. Dünyada olduğu gibi, Türkiye'de de, sistemin sahipleri ve
destekçileri, İslam'ın ideolojik kazanımlarından korktukları için, onun
sembolleri üzerinden siyaset yapmakta ve ringe çıkardıkları sahte
rakipleri döverek, güçlerini korudukları imajını vermek istemektedirler.
Sistemin karşısına rakip olarak 'çıkartılanlar', asla İslam'ı temsil
etmedikleri gibi, zamanla başkalaşıp değişmekte ve sistemin
parçalarından biri olmakta ve böylece 'sisteme hizmet etmiş'
olmaktadırlar. İslam ile Modernitenin veya Müslümanlar ile Batı'nın
mücadelesi henüz ideolojik düzeyde devam etmektedir. Pratikte mücadele
verenler veya veriyor gibi görünenlerin, İslam'ı ve Müslümanları ne
kadar temsil ettikleri ortadadır. Bilinmelidir ki, Müslümanlar
yetkinlikleri oranında bir 'temsil' özelliğine sahip olabilirler.
İslam'ı bilmeyen veya görüntüde Müslüman olan kişi ve grupların
başarıları da yenilgileri de İslam'a atfedilemez. İslam'ı, İslami olan
şeyler bağlar. İslami olan ise, Müslümanlık iddiasında bulunanların söz
ve eylemleriyle değil, bizatihi İslam'ın kendisiyle belirlenir.
Müslümanlar, ideolojik olarak yetkinleştiklerinde, ve bu yetkinliklerini
modernite karşısında somut bir biçimde ispatladıklarında, sosyal ve
siyasal alanlarda bu yetkinliğin yansımaları görülecektir. Bu kaçınılmaz
bir süreçtir. Bugün Müslümanların zaaflarının temelinde, İslam
konusundaki bilgisizlikleri (ya da yetkin olmayışları) yatmaktadır.
Bugünün Müslümanı, 'ilm-i hali'ni (yani 'halinin ilmini') bilmemektedir.
Sadece bildiğini sanmaktadır. Doğrudur, bildikleri vardır; ancak
bilinenler, meseleyi çözmeye yetmemektedir. Mesele, eğer siyasal alanda
varlık göstermekse, bu öncelikle, düşünsel alandaki yetkinliğe bağlıdır.
Düşünsel alandaki her zaaf, kendini sosyal ve siyasal alanda daha büyük
bir zaaf olarak gösterir. Bu yüzden, Müslümanların, her şeyden önce,
tabir-i caizse, "İslam'ı bilmeleri" gerekmektedir. Bu da ancak ve ancak,
temel kavramlar konusunda netleşmekle mümkün olabilir. Bugün, "değiştik"
diyenlerin çoğunluğu, (nefsi zaaflar bir tarafa bırakılırsa) temel
kavramlar konusundaki cehaletleri yüzünden değişmekte ve
başkalaşmaktadır. Onlara İslam diye öğretilen şeylerin büyük bir bölümü,
modernitenin "yeniden üretilmiş" kavramlarıdır. Bu kavramlarla zihinleri
şekillenmiş kişilerin yapacağı siyasetin, İslami olmaktan çok 'modern'
bir siyaset olacağına kuşku yoktur. Nitekim fiiliyatta da bu
görülmektedir. Bir zamanlar, "kuşların göz bebeğine hak yol İslam
yazacağız!" diyenler, şimdi "demokrasi en büyük erdemdir" demektedirler;
bir zamanlar "İslam milletleri birliği kuracağız" diyenler, şimdi
"Avrupa Birliği kaderimizdir" demektedirler; bir zamanlar "laiklik
küfürdür" diyenler, şimdi "laiklik İslam'la bağdaşır" demektedirler.
Bunlar, 'takiyye' gereği de söylenmemektedir; "eski 'İslamcı' yeni
demokrat" aydınların marifetiyle, artık demokrasi, özgürlük, insan
hakları, eşitlik, vb. temel Batılı kavramlar, bu kesimler tarafından
içselleştirilmişlerdir. Ve bu, elbette ki, temelde, bu kesimlerin
İslam'ı bilmemelerinden (veya içselleştirememelerinden) kaynaklanmıştır.
Bu hususta söylenebilecek son söz, bu konudaki zaafın, sadece Türkiye'ye
değil, dünyadaki bütün Müslümanlara özgü olduğudur. Ve bu nedenledir ki,
dünyadaki bütün Müslümanlar, siyasi alanda zaaflarla maluldürler. Burada
ekonomik ve sosyal şartların etkisi de ihmal edilmemelidir, ancak
'yetkinliğin' birinci belirleyeni, düşünsel dinçliktir. Bütün dünyada da
böyledir. Bu yoksa, siyasal dinçlik de yoktur. O nedenle, Müslümanların,
bu tespiti yapmaları ve bu noktada üzerlerine düşen görevleri yerine
getirmeye çalışmaları gerekir. Yani Müslümanlar, her şeyden önce,
İslam'ı bilmeli, modernizmin temel kavramlarını reddetmeli ve somut bir
program ortaya koyacak şekilde, düşüncelerini sistematik olarak arz
edebilmelidirler. Bunu yapıncaya kadar, siyasal faaliyetlerinin
zaaflarla malul olacağını da unutmamalıdırlar. Bu, 'siyasal
faaliyetler'in bütünüyle terk edilmesi anlamına gelmez; bilakis, aktüel
siyasal faaliyetlere, hak ettiklerinin ötesinde değer biçilmemesi
anlamına gelir. Hayat, akan bir süreçtir; gelişim, bu akış içerisinde
gerçekleşir. Müslüman da, kendisini sürekli kontrol eden ve yanlışlarını
düzeltmeye çalışan kişidir. Müslüman, asla, yanlışa onay vermemelidir.
Kim olursa olsun, yanlışı meşrulaştırmamalı ve doğru üzerinde müstakimce
durmalıdır. Bu konuda kimsenin ayrıcalığı yoktur. O halde, Müslümanlar
olarak, öncelikle düşünsel zaaflarımızı gidermenin yollarına bakmalıyız.
İşte o zaman, siyasal zaaflarımızın da, zaman içerisinde giderilmiş
olacağını göreceğiz. Böylece, süreç devam ederken, doğrularımız arttığı
için, siyasal alanda da doğru tavırlar geliştirebileceğiz. Şahıs isek,
şahsi davranışımız; grup isek, grup tavrımız; hareket isek, stratejimiz;
devlet isek, rejimimiz düzelecektir. |