|

İki Dost
Arif Kaya
-Üç-
Dost cemalin görünce…
…
Dün gece yar hanesinde,
Yastığım bir taş idi.
Altım çamur, üstüm yağmur,
Yine gönlüm hoş idi.
…
Otomobilin radyoteybinde, sanatçı Mehmet Özbek'in yorumladığı bir
Erzurum türküsü çalıyordu. Günlerden Cuma, vakit ise öğle idi. Arabayla
biraz yol alıp şehrin hemen yanı başındaki kaleye yakın mezarlığın bir
köşesinde uygun bir yer bulduk. Yaygımızı serdik, bağdaş kurup oturduk.
Nicedir toplantı (cuma) günü işlerimizden fırsat buldukça sohbet için
bir araya gelmeye çalışıyorduk. Hafiften bir rüzgar mezarlıktaki
ağaçların yapraklarını hışırdatıyor, yaz gününün sıcağında ortalığı
biraz olsun serinletiyordu.
Selçuk Bey, yemek içmek için biraz öteberi almıştı. Ne yalan söyleyim,
odun fırınından yeni çıkmış sıcak pide, peynir ile birlikte çok iyi
gidiyordu. Hele bir de yaz mevsiminin vazgeçilmez meyvesi karpuz da
olunca doğrusu tadına doyum olmuyor. Deldiği boğazı boş koymayan
Rezzak'ın bahşettiği nimetlerden afiyetle yiyip şükrettik.
Görüşmeyeli ne yapıyorsun, nelerle meşgulsün, diye sordu.
Ne olsun hocam, dedim. Rutin, gündelik uğraşlarla ömrümüz geçip gidiyor.
Evle iş arasında mekik dokuyoruz. Çoğu zaman gündelik yaşam tekdüze,
sıradan bir durum arzediyor. Geçen gün ömürdendir misali, sayılı günler
tükeniyor. Hergün aynı işler, aynı kişiler, aynı yerler. Günler çoğu
zaman biri diğerinin kopyası gibi sanki. Hayatın tuzu biberi küçük
şeyler de olmasa sıkılmamak, usanmamak elde değil. Elbette aç açık,
merde namerde muhtaç olmadığımız için Mevla'ya ne kadar şükretsek azdır.
Kendimin, sevdiklerimin sağlığı da yerinde elhamdulillah. Şikayet etmek,
sızlanmak değil muradım. Lafın gelişi söyledim, sesli düşünme say
benimkisini.
Doğru, fakat sen de biliyorsun. Herkese verilen bir mühlet var bu
dünyada. Vade dolmadan, insan göreceğini görmeden, yaşayacağını
yaşamadan can çıkmıyor. Vakit tamam olmadan, emaneti sahibine teslim
etmek mümkün değil. Ölüm er ya da geç sonunda kapımızı çalacak, ayıracak
bu fani dünyadan bizi de. Aslında insana verilen süre, az da değil hani.
Her doğan gün insana yeniden başlama, yeniden toparlanma, yeniden aklını
başına devşirme fırsatı veriliyor. Kimi insan vaktin yetmediğinden dem
vururken birçok insan ömrünü kahve köşelerinde, cami avlularında,
eğlence yerlerinde tüketip duruyor. Zaman da bildik temposunda akıp
gidiyor aslında. Biz bazen onun hızlı aktığından, bazen de geçip gitmek
bilmediğinden yakınıyoruz. Hangi halet-i ruhiye içinde olduğumuza göre
değişiyor olsa gerek.
Haklısın, dedim. Ama sonuçta dön, dolaş varacağımız yer de şurası.
…
Ne kapı vardır giresi,
Ne yemek vardır yiyesi,
Ne ışık vardır göresi,
Dün olmuştur gündüzleri.
Birgün senin dahi Yunus,
Benim dediklerin kala,
Seni dahi böyle ede,
Nitekim etti bunları.
…
Daldın gittin, hayırdır, dedi Selçuk Bey.
Ölüm, dedim. Ürpertiyor, korkutuyor beni. Bir varsın, bir yoksun. Sanki
hiç yaşamamış gibi. Kabristanın yanı başında olup da ölümün hatıra
gelmemesi mümkün değil. Mal mülk sahibi olup da malın mülkün son
tahlilde yalan olduğunu, ilk (ve son) sahibinin Allah olduğunu unutup
oyalanıyor gibiyiz. Dünyevileştikçe, dünya hayatının güzelliklerine
gözümüzü dikip daldıkça, dünya hayatına razı olup onunla yetindikçe,
yarın ölecekmiş gibi değil de, hiç ölmeyecekmiş gibi dünya hayatını
keyfimizce yaşamaya yöneliyoruz. Denge menge, ölçü mölçü kalmıyor, ipin
ucu kaçıyor.
Haklısın, dedi. Az ya da çok mühlet verilen biri olduğumuzu, dünya
hayatının ahiret hayatının ebediliği yanında az bir geçimlikten ibaret
olduğunu unutuyoruz. Dünyaya kazık çakacağımızı zannedip gönlümüzce
yaşadığımız bir hayatın hesabının istenmeyeceğini de sözlerimizle
değilse de tavırlarımızla ikrar eder gibiyiz. Filan Azrail'e yenik
düştü, falan ebedi istirahatgahına defnedildi derken ağzımızdan çıkanı
kulağımız duymuyor gibi. Bu sözlerin satır aralarında ahiretin inkarı
seziliyor. Şeytan nefsimize bu düşünceleri hoş gösterip tıpkı atamız
Adem(a.s)'i yasak ağaç konusunda ayarttığı gibi bizi de ilelebed
yaşayacakmışız zehabına kaptırtıyor. Ölümden sonraki dirilişi (ba'sü
ba'del mevt) ve dünya hayatında bize tanınan süre zarfında yapıp
ettiklerimizden, verilen her nimetten sorguya çekileceğimiz gün'ü
(yevm'ud din) unutturuyor, umursamaz hale getiriyor.
Biraz ilerde yaşlı bir adam, bir mezarın başında elindeki mushaftan
aşina olduğumuz Yasin suresini okuyordu. Arapçaya iyi-kötü vakıf olan
Selçuk bey, 6. ve 70. ayetlere dikkatimi çekti. "Ataları uyarılmadığı
için gafil kalmış bir toplumu uyarmak için", "Diri olanları uyarmak ve
sözün nankörler aleyhinde gerçekleşmesi için".
Dikkatimi çeken bir tespitimi de aktarmak istiyorum hocam, dedim.
Geçmişten bugüne, zaman içinde bu toplumda ölüm karşısındaki tavır da
yavaş yavaş değişti. Çocukluğumuzda ölüm daha bir mütevekkil, daha bir
sükunetle karşılanırdı. Doğum gibi ölüm de hayatın bir gerçeği olarak
görülür, öyle algılanırdı. Şimdilerde ise ölümün hesabı bir şekilde
sorumlu olarak görülen kişilerden sorulmaya çalışılıyor. Ellerinden
gelse Azrail'i, hayatı da ölümü de yaratan Allah'ı sanık sandalyesine
oturtup hesaba çekecekler. Ölüm karşısındaki tutumumuzda bir isyan, bir
öfke göze çarpıyor. Modern tıp tarafından da insanlar gerçekçi olmayan
umutlara düşürülüp ölüme çare bulunabileceği, her hastalığın üstesinden
gelinebileceği gibi yanlış kanaatlere sevkediliyor.
İnsana verilen nimetlerin azlığı veya çokluğu, nasıl onun lehine mi
yoksa aleyhine mi, kişinin ameline, tavrına göre şekilleniyorsa, yaşamın
kısa ya da uzun oluşu da, lehine ya da aleyhine midir bilemeyiz. Kısa
fakat sahih iman ve salih amellerle dolu bir yaşam, uzun fakat başıboş,
günah ve zulümlerle dolu, şükürsüz bir yaşamdan daha evla değil midir?
Aa. Lafa daldık, vakit hayli geçmiş, dedi Selçuk Bey. Kalkalım istersen.
Kalktık, toparlandık. Arabaya bindik, doğruca şehrin yolunu tuttuk.
Radyo kanallarının birinde Kırşehir yöresinin ozanı Neşet Ertaş'tan bir
türkü çalıyordu.
İki böyük nimetim var, Biri anam, biri yarim.
İkisine de hörmetim var, Biri anam, biri yarim.
…
E-mail: arifkaya65@gmail.com |