|

Şeriat
Bu mudur?
Cengiz Çandar/08.05.2007/Hürriyet
Bu ülkede
hatırı sayılır bir insan topluluğu, Türkiye'nin "şeriat düzeni"ne doğru
sürüklendiğini ve bunun Ak Parti'nin siyasi iktidarı altında
gerçekleştirilmekte olduğuna ciddi ciddi inanıyor.
Samimiyetle inanıyor. Türkiye'nin bir "ikinci İran" olmasına yürekten
karşılar. Gidişatı, adeta bir "varoluş" konusu gibi algılıyorlar.
Cumhurbaşkanlığı'nın Ak Partili birinin, hele eşi başörtülü birinin
eline geçmesi, her ne pahasına olursa olsun engellenmeliydi. Tandoğan,
Çağlayan derken, ülkenin çeşitli kentlerinde düzenlenen mitinglerin
katılımcılarının önemli bir bölümü bu insanlardan oluşuyor.
Ak Parti'nin nasıl oluyor da, bu insan topluluğunu dört buçuk yıllık
iktidarları süresince aksine inandıramamış olması, tersine bu insan
topluluğunun "kaygı ve korkuları"nı tetiklemiş bulunması, kendisinin
üzerinde öneme durması gereken bir husus.
Bu işin, Ak Parti'ye düşen kısmı. Kendi hatalarının bu manzarada payı
mutlak.
Ama, bu, gerçeğin tümü değil. Bir bölümü. Bu kadar geniş bir insan
kitlesi -üstelik bunlar şehirli orta sınıfların belkemiği ise,
sayılarının ötesinde bir çarpan etkisi oluşturuyorlar- böyle bir "kaygı
ve korku"ya kapılmışlarsa, bu "olgu" ne ölçüde "sahici" ise de, bunu
sadece Ak Parti'nin zaafları ya da niyetleri ile açıklamak yetmez.
Ülkemizin bu önemli insan topluluğunun "paranoid" bir ruh haleti içinde
bulunduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz. Bunların bir kısmı, istedikleri
kadar ellerinde "ne şeriat-ne darbe" pankartları taşısınlar, "askeri
müdahale" girişimlerinin "cephanesi"ni oluşturdukları olgusu ortadan
kalkmaz.
27 Nisan'da bu ülkede bir "sanal darbe" gerçekleştikten 48 saat
geçmeden, İstanbul-Çağlayan'a akanlar, "askeri müdahaleye karşı
demokrasiyi korumak" amacıyla oraya gitmemişlerdi; kendi anladıkları
tarzda, gerçekte, ciddi ve geçerli biçimde söz konusu olmayan bir
"şeriat tehlikesi"ne, somut olarak Ak Parti'ye, karşı oradaydılar.
Geçenlerde Nokta dergisinde yayınlanan "darbe günlükleri"ni okusalar, ne
amaçla, nasıl kullanıldıklarını anlarlardı.
Türkiye'nin içinde yaşayan "dışarı"lılar, Batı medyasının temsilcileri,
bizimkilerin görüntüsüne bir yandan ayna tutuyor, bir yandan da kendi
kamuoylarını uyarıyor. Washington Post'ta dün yayınlanan bir yazıda
şöyle yazıyordu:
"Son haftalarda, sokakları, Kemalist laikliği desteklemek amacıyla büyük
sayılarla göstericiler doldurdu. Görüntüleri izleyen Batılılar, bunun
liberal Aydınlanma değerlerinde yana duyguların fışkırması olarak
algılayarak, bunu olumlu karşılama eğiliminde olabilirler.
Yanılmış olurlar.
AKP'nin muhaliflere Türkiye'nin bir başka İran olmasını istemediklerini
söylüyorlar. Ama AKP'nin böyle bir niyeti olduğu hiç belli değil. Belli
olan, can sıkıcı oranda otoriter ultra-milliyetçileri saflarında
barındıran laik yönetici sınıfın ekonomik çıkarları ve bürokratik
imtiyazlarına, o sınıfın iktidarına karşı bir tehdit oluşturduğu...
Burada (Türkiye'de) 'laikliğin', 'liberal, demokratik ve Batı dostu'
anlamına geldiğini sakın düşünmeyin. Kesinlikle öyle değil."
Çağdaşlık iddiasıyla Ak Parti'ye karşı seferber olanların, "çağdaşlık"
bakımından Batı ile paylaştıkları ortak değerler pek yoksa, en azından
bu, Batılılar tarafından öyle görülmüyorsa, en ziyadesiyle pek karşı
oldukları "Ortadoğululuk" ile aynı dalga boyunda durdukları
söylenebilir. Anti-demokratik, otokratik...
Bizim gençliğimizde "gardrop Atatürkçülüğü" diye bir kavram yaygındı.
Kılık-kıyafet Batıcı çağdaşlığı anlamında kullanılırdı. "Gardrop
Atatürkçülüğü"nün son zamanlarda Türkiye'de artan ölçülerde tedavüle
girmesinde, Batı'nın "kabahati" tartışılmaz.
Avrupa uzmanı Dr.Ömer Taşpınar, dün, "Avrupa adeta Türkiye üzerindeki
siyasi etkisini kaybetmiş durumda. Bu durum, yani 'soft power' denen
etki kaybı, büyük ölçüde Avrupa Birliği'nin kendi hatalarından
kaynaklanıyor. Türkiye'nin Avrupa'dan bu kadar soğuması, büyük oranda
Avrupa'nın kendi vizyonsuzluğunun ve Türkiye'yi dışlamasının sonucu.
Ektiklerini biçiyorlar. Avrupa Birliği'nin bir an evvel anlaması
gerekiyor ki, Avrupa'dan uzaklaşan bir Türkiye aslında demokrasiden
uzaklaşıyor. Tabii umarız aynı dinamikleri Adalet ve Kalkınma Partisi de
şimdi daha iyi anlıyordur. Avrupa Birliği konusunda frene basmamalıydı
Adalet ve Kalkınma Partisi. Avrupa, Türkiye'nin gündeminden çıkınca
ciddi bir siyasi boşluk oluşuyor. Ve bu boşluğu sadece milliyetçilik
değil, aynı zamanda muhtıralar dolduruyor" diye yazıyordu.
Ak Parti'nin en büyük hatası, Avrupa'nın hatalarına karşılık, kendisinin
de "AB çıpasının taraması"na göz yumması oldu. Tayyip Erdoğan'ın
"Kopenhag Kriterleri olmazsa, biz de Ankara Kriterleri'ni onun yerine
geçirir yola devam ederiz" tafrasının sökmeyeceğini, "Ankara
Kriterleri"nin "Mamak Kriterleri" olacağını defalarca yazmıştık. Öyle
oldu. Nereden bakılırsa bakılsın, Ak Parti hükümeti, "muhtıra yemiş" bir
hükümet durumunda.
Washington'dan yazan Dr.Taşpınar, isabetli eleştirisinden ABD'yi de
sakınmıyor:
"Peki ya Amerika Birleşik Devletleri'nin Türkiye politikasına ne demeli?
Sözü fazla uzatmaya gerek yok. Birleşik Devletler'in muhtıra
karşısındaki tavrı tam anlamıyla utanç vericiydi. Bu mu demokrasiye önem
veren ABD? Irak'ta sözüm ona demokrasi yaratma sevdası içindeki George
Bush yönetiminin ağzından şöyle doğru dürüst bir, 'Silahlı kuvvetler
demokratik sürece karışmasın' lafı çıkmadı. Peki bu ne gösteriyor? Neden
Washington muhtıra karşısında bu kadar pasif ve aciz kaldı? Bence cevap
gayet basit. Washington gerçek bir darbe yaşanacak olmasından korktu ve
Türk Silahlı Kuvvetleri ile iletişim köprülerini kesmek istemedi. Zira
George Bush yönetiminin Türkiye konusunda bir tek önemli gündem var:
Türk ordusunu Kuzey Irak'tan uzak tutmak. Bu amaç için orduyla arayı
mümkün olduğu kadar iyi tutmak gerekiyor. Bu nedenle Washington,
Ankara'da olup bitene sesini çıkarmamayı tercih etti. Geçen hafta ifade
ettiğim üzere kötü bir realpolitikle kötü bir pragmatizmin buluşması
olarak özetlenebilir Washington'ın bu affedilmez tavrı."
Tümüyle aynı kanıdayım. ABD, Yasemin Çongar'ın gönderdiği uyarıcı
bilgilerden anlaşıldığına göre, bu tavrından çark etmeye başladı ama
Türkiye'nin demokratları tarafından "güvenilmez" bir "siyasi merkez"
olarak kendisini de tescil ettirdi.
Yine de, Washington'un "darbeye nötr kalmak" konumundan uzaklaştığını ve
bu arada Fransa'da Türkiye'nin AB ufkuna yan bakan Nicolas Sarkozy'nin
seçim kazandığını hesaba katarak, Türkiye'nin "demokratik ufukları"nı
açık tutmak ve "AB çıpası"nı tekrar canlandırmak hayati önem taşıyor.
Bu çerçevede, Newsweek genel yayın yönetmeni Farid Zakaria'nın Abdullah
Gül ile görüşmesinden sonra kaleme aldığı "Demokrasi için Sessiz bir
Dua" yazısına dikkat etmemiz gerekli. Zakaria, "Türkiye'de popüler
yönetici parti Ak, -bir nebze siyasi İslam geçmişine rağmen, Türkiye'nin
tarihindeki en açık, modern ve liberal siyasi hareket oldu. Bu
olağanüstü başarı şimdi, Türkiye'nin laik (ve seçilmemiş) seçkinlerinin
aşırı tepkisinden ötürü tehlikede" diye yazıyor.
Yazının en çarpıcı bölümü, Farid Zakaria'nın Abdullah Gül'e sorusu ve
onun verdiği cevapta. "Ak Parti'nin gizli gündemi var mı?" sorusuna,
Abdullah Gül'ün cevabı, "Şimdi benim cevap olarak size söyleyeceğime ne
bakacaksınız. Hükümette dört buçuk yılda yaptıklarımıza bakın. Bu ülkeyi
Avrupa Birliği'nin üyesi yapabilmek için Türkiye'deki her partiden daha
çok çalıştık. Ekonomiyi serbestleştiren ve insan haklarını güçlendiren
yüzlerce kanun çıkarttık. Türkiye'yi İslamlaştıracak isek, niye bunları
yaptık? Türkiye'ye Şeriat getirmenin imkanı yok. Türkiye'nin yasalarını,
her alanda AB ile uyum haline getiriyoruz. Şeriat bu mudur?"
Bu kadar basit. Türkiye, AB yolunda kararlılıkla yürürse, Şeriat yok. |