|

Artık
Karşımızda Farklı Bir TSK Var
Mehmet Ali Birand/23.05.2007/Milliyet
1980
darbesinden bugüne kadar, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin (TSK) hangi
koşullarda ve ne zaman siyasete müdahale edeceği konuşulur. Sadece ülke
içinde değil, uluslararası alanda da, hep aynı sorular sorulur: "TSK
darbe yapar mı?". Özellikle din unsurunu politikaya sokan ve türbanı
ideolojik bir simgeye dönüştüren Erbakan'ın Milli Görüş hareketi
güçlendikçe, bu tartışmalar arttı. TSK'nın, Kıbrıs veya Kürt sorunu
nedeniyle müdahale edebileceği düşünülmedi. Laiklik, tek darbe gerekçesi
olarak görüldü. Oysa bugün, laiklik konusunda dahi, bir darbenin
imkansızlığı görülüyor. TSK'nın, tanklarını sokaklara çıkartıp Meclis'i
sarması, liderleri tutuklayıp sürgüne göndermesi, TV'lere el koyması,
sokağa çıkma yasağı ilan edip, ülkeyi bildirilerle yönetmesi
düşünülemiyor dahi...
Peki ne oluyor?
TSK'nın, gece yarısına yakın saatte, İnternet'teki sitesine koyduğu 27/4
açıklamasıyla bu ülkeyi böylesine sarsabilmesinin altında ne yatıyor?
Eğer, makineli tüfek ve tanklarla darbe dönemi kapandıysa, TSK'nın
toplumun önemli bir kesimiyle ilişkilerinde ne değişti?
Bundan sonra TSK, Türk siyasi yaşamına -özellikle, laiklik konusunda-
ağırlığını nasıl koyacak?
HER ŞEY 28 ŞUBAT'TAN SONRA DEĞİŞTİ
Geçenlerde hatırlattı...
Türk Silahlı Kuvvetleri konusunda kitaplar yazmış olan Prof. Dr. Hikmet
Özdemir ile 2001 yılında (12 Mart Muhtırası'nın 30. yıldönümünde) CNN
Türk'teki MANŞET programında bir söyleşi yapmıştım. TSK'daki değişime
dikkat çekmiş, 12 Eylül sonrasında darbe -açık müdahale- döneminin
kapandığını, bambaşka bir yaklaşımın benimsendiğini söylemiş, 28 Şubat
Muhtırası'yla, yeni döneme girildiğini göstermişti.
Özdemir, Genelkurmay'ın 27/4 açıklamasını da şöyle niteliyor:
"...TSK, Anayasa ve Cumhuriyet'in temel ilkelerini koruma rolünü artık
mütevazi bir basın açıklamasıyla dahi gerçekleştirebiliyor. Öylesine bir
saygınlığı ve etkinliği var ki, dost-düşman herkes tutumunu gözden
geçirmek zorunda kalıyor. Bu yeni rol Kemalist gelenekle izah
edilebilir. Darbecilik ise, Kemalist gelenek değil, İttihatçı
gelenektir. Her kişi ve kurum nasıl değişim geçiriyor ise, TSK liderliği
ve kurumun kendisi de ciddi bir değişim geçiriyor. Buna bir nevi,
ombudsmanlık veya kamu denetçiliği denilebilir".
Özdemir'in bu gözlemi son derece doğru.
Genelkurmay'da, artık tanklı tüfekli darbeler döneminin kapandığını,
topluma zorla bazı şeyler yaptırmanın imkansızlığını gören bir ekip var.
Özdemir'i doğrulayan bir diğer örnek -her ne kadar yalanlanmış olsa
dahi- kamuoyunda "olabilirlik" açısından kabul gören, eski Deniz
Kuvvetleri Komutanı emekli Oramiral Özden Örnek'in anılarında sözü
edilen 2003-2005 dönemindeki darbe hazırlığı gösterilebilir.
Dönemin bazı kuvvet komutanlarının fiili darbe yapmaya kalkmaları, ancak
başta Genelkurmay Başkanı Özkök olmak üzere, gereken desteği
bulamamaları, TSK'nın direkt müdahaleden uzaklaştığının bir simgesi
sayılabilir.
Artık 28 Şubat (1977) gibi basın brifingleri, kamuoyunu ve bürokrasiyi
hazırlayıcı toplantılar da yok.
Başka bir yaklaşım var.
Eski ile yeni arasındaki en önemli fark, laik kesim ile TSK arasındaki
iletişimin, eksiye oranla çok daha sıkılaşması oldu.
CHP bu yelpazenin siyasi kanadını oluşturuyor. YÖK üniversiteleri
denetiminde tutuyor. Adalet bürokrasisi, savcı ve yargıçlarıyla, pratik
önlemleri sürdürüyor. Laik sivil toplum örgütleri kitleleri
hareketlendiriyor. Laik medya da iletişimi sağlıyor.
TSK, kimi zaman orkestra şefi gibi oluyor, kimi zaman bu kesimden gelen
talep ve baskılara yanıt veriyor.
27/4 Açıklaması bu yönden incelenir, öncesi ve sonrasındaki gelişmeler
değerlendirilirse, TSK'nın nasıl bir değişim içinde olduğu daha net
görülebilir.
BATI DAHİ FARKLI BAKMAYA BAŞLADI...
Batı dünyasının TSK'ya bakışı da farklılaşmaya başladı.
Eskiden, Türk askeri en kolaylıkla eleştirilen, faşistlikle suçlanan bir
kurumdu. Demokrasiyi yok eden bir unsur olarak görülürdü.
11 Eylül (9/11) olayından bu yana yaşanan gelişmeler, TSK'ya bakışları
da değiştiriyor. Irak'taki durum, İran'ın nükleerleşmesi, genel olarak
siyasi İslam'ın yaygınlaşması ve böyle bir uluslararası ortamda, AK
Parti'nin giderek büyümesi, batının TSK konusunda çifte dil kullanmasına
yol açtı.
Son örneğini 27/4 açıklamasının ardından görmedik mi?
Washington "taraf tutmayız" derken, Avrupa Birliği'ne üye ülkeler
başkentlerinden tek ses çıkmadı. Sadece AB Komisyonu, açıklamaya ters
tepki verdi. O da, bunun Kopenhag Kriterleri'ne aykırı olduğunu
söylemekle yetindi. Daha ileri gitmedi. 27/4 olayı bir açıklama ile
sınırlı kalırsa, AB'den fazla ses çıkmayacağı izlemini doğdu.
Sanki AK Parti'nin önümüzdeki seçimlerde alacağı oy izlenecek ve buna
göre bir tutum saptanacakmış gibi bir hava var. Eğer AKP büyük bir
çoğunlukla gelir, her istediğini yaptırma inadına girerse, Batı'nın
TSK'yı daha fazla güvence olarak göreceği anlaşılıyor. Tüm işaretler bu
yönde... Tabii ne yazık ki, bu durum en çok Türkiye-AB ilişkilerini
zedeleyecek.
İşte sizlere gördüğüm kadarıyla bir durum tespiti.. |