|

“Sen
Kimsin ki Devlete Kafa Tutuyorsun!”
Ferhat Kentel/03.05.2007/gazetem.net
Çok
eğlenceli, çok endişe verici, çok komik, çok acıklı günlerden geçiyoruz.
Ama bariz bir şekilde çok karışık, çok kafa karıştırıcı ve bilinmeyen
yeniliklere gebe günlerden geçiyoruz.
Meydanlar insanlarla (ya da polislerle) dolup boşalıyor... Tandoğan,
Çağlayan, Kadıköy, Taksim... Nerdeyse herkes (gerçek ya da sanal)
meydanlık yerlerde bir şeyler anlatmaya çalışıyor; gücü yetiyorsa
(silahları, topları, tankları, gaz bombaları, copları, tüfek dipçikleri
varsa) oyunun kurallarını tespit etme hakkının kendisinde olduğunu büyük
bir kibirle duyuruyor; kafa tutan olursa o kafayı ezmekle tehdit ediyor
ve dediğini de yerine getiriyor...
2007'nin çok zor ve çok karışık olacağı, daha Danıştay saldırısıyla
adeta önceden ilan edilmişti. Şimdi ilan edileni test ediyoruz, kademe
kademe... Hrant'ı vurdular önce, sonra Malatya'da insan doğradılar.
Toplumun bir kesiminin acıdan içi yanarken, bir başka kesimi bu vahşet
karşısında neredeyse zil çalıp oynamaya başladılar.
Şimdi insanlar meydanlara çıkmaya başladılar. Yıllardır alınan her türlü
önleme rağmen, bir türlü "tehdit altında" olmaktan kurtulamayan
"Cumhuriyeti ve laikliği koruma" söylemi daha güçlü bir sesle devreye
sokuldu. Cumhuriyet'in tepesindeki en "sembolik" tepeye sınıfsal ve
kültürel bir hareket olarak islami hareketten gelen ve toplumsal
hareketliliğe, değişime, yenilenmeye tekabül eden bir kişinin geçme
ihtimali bu söylemin üreticilerinin her türlü önlem ve yaptırıma
başvurmasını da beraberinde getirdi.
"Her türlü" önlemin başında, kuşkusuz, adına "darbe" denen ilginç bir
performans geliyor. Şimdiye kadar olduğu gibi... Ve şimdiye kadar olduğu
gibi, toplumda varolan sınıfsal ve kültürel egemenlik ilişkilerinin
kırılganlaşmasına karşı, güç sahipleri gene saatleri ayarlamak üzere
bütün ihtişamlarıyla ön plana çıktılar. Kafa karıştıran "değişim"
meselesine vaziyet etmek ve ortalığı yeniden basitleştirmek üzere, bir
gece yarısı muhtırasıyla, en çok sembolleşmiş değerler üzerinden
müdahale ettiler...
Daha önce de olduğu gibi... Her seferinde, topluma güvenmek yerine, onun
sağını solunu makaslayıp, yeniden "kendi istediği" gibi bir şekle sokmak
üzere müdahale ettiler. Ve her seferinde intizama soktuklarını iddia
ettikleri ama aslında her seferinde kırıp parçaladıkları ve her
zamankinden daha travmatik, karışık ve ekonomik olarak zarar görmüş bir
toplum bıraktılar. Bu yara bere içinde kalmış ve parçalanmış toplum her
seferinde kendi yolunu bulmaya çalıştı.
Ama olmadı, gene olmadı... Bu toplum kendi yolunu, kendi değişim
dinamiklerini yaşayarak bulduğu yolu bir türlü kabul ettiremedi.
Ve tam olarak hiçbir zaman konuşulmayan bir konu hep ortada kaldı...
Darbecilerin her darbeden bir süre sonra, "yönetimi sivillere bırakmak"
gibi bir "erdem"e nasıl sahip oldukları bir türlü doğru dürüst
tartışılmadı... Hatta gayet ironik bir şekilde darbecilerin "demokrasiye
bağlılığı" iddiası bu tartışmayı kestirip attı. Gerçeklere, tehditlerin
ne olduğu hakkındaki bilgilere bu kadar çok sahip bir kurumun neden
iktidarı hep elinde tutmadığı, neden sürekli olarak "yönetmediği" hiç
tartışılmadı. "Dışarıda" durup, sürekli olarak şikayet edecek bir şeyler
bulan darbeci zihniyetin neden sürekli olarak "içeride", bizzat siyasal
alanın içinde durmadığı hiçbir zaman kamuoyunda tartışılmadı.
Çünkü aslında, sahip olduğu silahlı güç sayesinde Türkiye'nin "en
güvenilir kurumu" sıfatını ve imajını başarıyla üretmesine rağmen,
içindeki darbeciler, ekonomiden, küreselleşmeden, toplumsal
hareketlerden, toplumsal adaletten ya da insani duyarlılıklardan ziyade,
sadece iktidar konumlarını korumak üzere usta bir şekilde başvurdukları
"sembol yönetimi"nden anlıyorlar...
İşte bu sembol yönetimi sayesinde toplumun yaşadığı karmaşıklık
duygusunu ve korkularını da basitleştirebiliyorlar. "Cumhuriyetimizin
kurucusu Ulu Önder Atatürk'ün, 'Ne mutlu Türküm diyene!' anlayışına
karşı çıkan herkes Türkiye Cumhuriyeti'nin düşmanıdır ve öyle
kalacaktır" zihniyeti toplumun bir kesimini düşman olarak inşa ederken,
toplumun içine "düşman" olgusu yerleşiyor...
Ancak bu basitleştirme operasyonları karmaşıklığı örtmeye yetmiyor.
Tersine, basitleştirme iddiasındaki darbeler, muhtıralar yeni
ayrışmalar, kutuplaşmalar yaratıyor... |