Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sa 342 | Haziran  2007

                   

 

 


“Sen Kimsin ki Devlete Kafa Tutuyorsun!”

Ferhat Kentel/03.05.2007/gazetem.net

Çok eğlenceli, çok endişe verici, çok komik, çok acıklı günlerden geçiyoruz. Ama bariz bir şekilde çok karışık, çok kafa karıştırıcı ve bilinmeyen yeniliklere gebe günlerden geçiyoruz.
Meydanlar insanlarla (ya da polislerle) dolup boşalıyor... Tandoğan, Çağlayan, Kadıköy, Taksim... Nerdeyse herkes (gerçek ya da sanal) meydanlık yerlerde bir şeyler anlatmaya çalışıyor; gücü yetiyorsa (silahları, topları, tankları, gaz bombaları, copları, tüfek dipçikleri varsa) oyunun kurallarını tespit etme hakkının kendisinde olduğunu büyük bir kibirle duyuruyor; kafa tutan olursa o kafayı ezmekle tehdit ediyor ve dediğini de yerine getiriyor...
2007'nin çok zor ve çok karışık olacağı, daha Danıştay saldırısıyla adeta önceden ilan edilmişti. Şimdi ilan edileni test ediyoruz, kademe kademe... Hrant'ı vurdular önce, sonra Malatya'da insan doğradılar. Toplumun bir kesiminin acıdan içi yanarken, bir başka kesimi bu vahşet karşısında neredeyse zil çalıp oynamaya başladılar.
Şimdi insanlar meydanlara çıkmaya başladılar. Yıllardır alınan her türlü önleme rağmen, bir türlü "tehdit altında" olmaktan kurtulamayan "Cumhuriyeti ve laikliği koruma" söylemi daha güçlü bir sesle devreye sokuldu. Cumhuriyet'in tepesindeki en "sembolik" tepeye sınıfsal ve kültürel bir hareket olarak islami hareketten gelen ve toplumsal hareketliliğe, değişime, yenilenmeye tekabül eden bir kişinin geçme ihtimali bu söylemin üreticilerinin her türlü önlem ve yaptırıma başvurmasını da beraberinde getirdi.
"Her türlü" önlemin başında, kuşkusuz, adına "darbe" denen ilginç bir performans geliyor. Şimdiye kadar olduğu gibi... Ve şimdiye kadar olduğu gibi, toplumda varolan sınıfsal ve kültürel egemenlik ilişkilerinin kırılganlaşmasına karşı, güç sahipleri gene saatleri ayarlamak üzere bütün ihtişamlarıyla ön plana çıktılar. Kafa karıştıran "değişim" meselesine vaziyet etmek ve ortalığı yeniden basitleştirmek üzere, bir gece yarısı muhtırasıyla, en çok sembolleşmiş değerler üzerinden müdahale ettiler...
Daha önce de olduğu gibi... Her seferinde, topluma güvenmek yerine, onun sağını solunu makaslayıp, yeniden "kendi istediği" gibi bir şekle sokmak üzere müdahale ettiler. Ve her seferinde intizama soktuklarını iddia ettikleri ama aslında her seferinde kırıp parçaladıkları ve her zamankinden daha travmatik, karışık ve ekonomik olarak zarar görmüş bir toplum bıraktılar. Bu yara bere içinde kalmış ve parçalanmış toplum her seferinde kendi yolunu bulmaya çalıştı.
Ama olmadı, gene olmadı... Bu toplum kendi yolunu, kendi değişim dinamiklerini yaşayarak bulduğu yolu bir türlü kabul ettiremedi.
Ve tam olarak hiçbir zaman konuşulmayan bir konu hep ortada kaldı... Darbecilerin her darbeden bir süre sonra, "yönetimi sivillere bırakmak" gibi bir "erdem"e nasıl sahip oldukları bir türlü doğru dürüst tartışılmadı... Hatta gayet ironik bir şekilde darbecilerin "demokrasiye bağlılığı" iddiası bu tartışmayı kestirip attı. Gerçeklere, tehditlerin ne olduğu hakkındaki bilgilere bu kadar çok sahip bir kurumun neden iktidarı hep elinde tutmadığı, neden sürekli olarak "yönetmediği" hiç tartışılmadı. "Dışarıda" durup, sürekli olarak şikayet edecek bir şeyler bulan darbeci zihniyetin neden sürekli olarak "içeride", bizzat siyasal alanın içinde durmadığı hiçbir zaman kamuoyunda tartışılmadı.
Çünkü aslında, sahip olduğu silahlı güç sayesinde Türkiye'nin "en güvenilir kurumu" sıfatını ve imajını başarıyla üretmesine rağmen, içindeki darbeciler, ekonomiden, küreselleşmeden, toplumsal hareketlerden, toplumsal adaletten ya da insani duyarlılıklardan ziyade, sadece iktidar konumlarını korumak üzere usta bir şekilde başvurdukları "sembol yönetimi"nden anlıyorlar...
İşte bu sembol yönetimi sayesinde toplumun yaşadığı karmaşıklık duygusunu ve korkularını da basitleştirebiliyorlar. "Cumhuriyetimizin kurucusu Ulu Önder Atatürk'ün, 'Ne mutlu Türküm diyene!' anlayışına karşı çıkan herkes Türkiye Cumhuriyeti'nin düşmanıdır ve öyle kalacaktır" zihniyeti toplumun bir kesimini düşman olarak inşa ederken, toplumun içine "düşman" olgusu yerleşiyor...
Ancak bu basitleştirme operasyonları karmaşıklığı örtmeye yetmiyor. Tersine, basitleştirme iddiasındaki darbeler, muhtıralar yeni ayrışmalar, kutuplaşmalar yaratıyor...

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...