|

Eftalikus’un Kahvesi*
Bir genç adam yanıma
geldi:
"Merhaba," dedi.
"Ooo, merhaba!" dedim.
Sonra benimle çoktandır tanışmak istediğini, bir fırsatını bulamadığını
söyledi. Yürümeye başladık, öyle şeyler soruyordu ki. samimi olup
olmadığını anlayabilmek zordu. Sordukları samimi ise onun hesabına,
değilse benim hesabıma dikkatli bulunmak lazım geliyordu, öyle ya, ya
alay ediyorsa? Cepheyi ona göre alıp, bir fırsatını bulup tüymek hayırlı
olur. Ama ciddi ise bu samimiyeti çocukluğa, toyluğa vermeli. Nasıl olsa
bir gün, kafasında, senin için daha çok histen doğan hayranlık duygusu
silinip gidecektir. Bu hayranlığa da fazla güvenmeye gelmez. Sürüp
gitmesi benim için de, onun için de iyi bir şey ya. Onun için
şüpheliyim. İkimizin de uzun uzun yerimizde saydığımıza bir işaret olmaz
mı?
Genç adamın niyeti yazı yazmak olduğuna göre, benimle alay etmek için
samimi olması ihtimali çok kuvvetli ama, ne yapalım fazla zeki ve
dikkatli görünmeye de gelmez; bu da bir nevi ukalalık olur. İyisi mi,
alay etmesi ihtimaline karşı yapılacak en doğru hareket, işi samimiyete
dökmek, yutmuş görünmek. Çok zeki birisi ise, sonuna kadar bu hayran
rolünde seninle oynayabilir. Varsın oynasın; bununla bir şey kazanmış
olmaz. Sahiden samimi ise ne mutlu. Olabilir. Sen o yaşta bugün hiç
hoşlanmadığın yazıcıları, onlara yaklaşmaya bile cesaret edemeden, başka
dünyadan insanlar gibi seyretmemiş miydin?
Şimdi bile hayranlıktan kurtulamadığın Frenk muharrirleri yok mu? Gide'i
görsen, bu seksenlik ihtiyarı nasıl hayranlıkla seyretmezsin, konuşma
fırsatı bulsan, kimbilir ne olmadık sualler sormazsın!
"Sizinle böyle bir kahvede oturabileceğim hiç aklıma gelmezdi."
Yan gözle yüzüne bakıyorum. Alay etmiyor vallahi. "O alay etmiyorsa ben
mi etmeliyim?" diye düşünüyorum.
"Sizin hikâyelerinizi...'
Sonradan, belki de pişman olacağı cümlesini tamamlatmamak için hemen
müdafaaya geçmeli. Genç adam hem de eleştirmeci olmak istediğini
söylüyor, öylesine pişman olacak ki. Rotayı değiştirmeli.
"Siz de hikâye mi yazarsınız?"
"Benim yaşımda herkes gibi şiir yazıyorum. Bir iki hikâye de denedim
ama, beceremedim. Daha çok tenkide çalışıyorum. Neşredilmiş bilmediğim
Türkçe bir hikâye yok, diyebilirim. Ama sizin..."
"Şu karşıdaki adama bakın. Anadan doğma kördür. Bakın karşı tarafa,
'Mahmut Bey' diye sesleniyor. Demek ki, Taksim sinemasının önünde
olduğunu, karşıdaki börekçi dükkânında da Mahmut Bey isimli bir adam
bulunduğunu biliyor. Bize bir seziş gibi gelen korkunç ilim, ona
kimbilir kaç seneye mal oldu."
"Mesela siz bundan, hemen güzel bir..."
Olabilir ama, ben bu hikâyeyi yazmayacağım. Yalnız düşünüyorum: acaba
kör, etrafın havasından, gürültüsünden mi nerede bulunduğunu anlıyor,
yoksa adımlarını mı sayıyor? Siz ne fikirdesiniz? Sağdan şu kadar,
faraza 98 adım yürürsem Taksim sinemasının önünde olacağım. Evden
çıkarken saat dokuza bir mi vardı? Ağır yürüyorum. Şimdi saat tam dokuz
olmalı. Börekçi Mahmut'un saat dokuzda dükkândan ayrıldığı
görülmemiştir.
Gözlerinizdeki karanlık, dışarının tahassüslerinden, kafasında bir
aydınlık yaratmış olabilir. Belki de Şişli'den yürüyor, Harbiye'deki
seslerle Taksim bahçesinin önündeki sesler arasında, bizim farkına
varmadığımız neler olabilir? Havada da bir değişiklik vardır. Hatta
gözlerindeki zifiri karanlıkta bile ruhi bir zifiri karanlık farkları
bulunabilir mi? Ama, bana öyle geliyor ki, daha çok seslerden, bizim
için bilinmeyen, ama onun için hiç şaşmayan, değişmeyen, değişmez
mahiyetini muhafaza eden gürültülerden...
Biz, sokağın hendesesinin de farkında değiliz. Ama o, münhanileri,
müstatilleri, sokağın haritasını, teferruatını kafasına çizmiş olabilir.
Belki semtlerin kokuları da vardır. Dükkânlar da ayrı ayrı kokabilir.
Onun tabanının bildiği çukurlar da, tümsekler de bulunabilir. Körlük ne
kadar modası geçmiş bir edebiyata benziyor. Kılı kırk yaran bir
edebiyata...
Ben bütün bunları kafamda düşünürken, genç arkadaşım durmadan beni öven
sözler söylüyor. Belki de bu sözlerin tesiriyle kör hakkında uzun uzun
düşünüyorum.
Kör adamı, Mahmut Bey, karşı taraftan alıp beriki kaldırıma geçirdi.
Adımını yaya kaldırımına atar atmaz kör;
"Sadık ağabey, merhaba!" dedi.
"Ooo, merhaba, Mösyö Ivan, bu sabah erkencisin," dedi Sadık Bey.
Ivan:
"Ne erkeni yahu!" dedi. "Saat dokuzu on geçiyor."
Taksim'deki saat tam dokuzu on bir geçiyordu.
Bu kadarı fazlaydı. Yanımdaki genç arkadaş, bu sırada hikâyelerimden
hangilerini beğendiğimi soruyordu.
"Bilmem," dedim. Sonra, "İşittiniz mi?" dedim.
"Neyi?"
"Kör, saatin tam dokuzu on geçtiğini söyledi," dedim. "İki dakika
evvel."
"Yok canım!" dedi
"Vallahi!" dedim.
"Olur şey değil!" dedi.
Olur şeydi. Birdenbire işi keşfetmiştim. Mahmut Bey, körü almak üzere
karşıya geçtiği zaman, otomobil kornalarından duyamadığım bir konuşma
yapmıştı körle. Saati o zaman sormuş olabilirdi.
Genç arkadaşla artık iyice dost olmuştuk. Bazılarını
çekiştirebiliyorduk. Hikâyelerimi beğenmeyen eleştirmeciler hakkında
beni müdafaa etmesini zevkle dinliyordum. Tam bu sırada, bir beş dakika,
körün nasıl bildiğini düşünüyormuş gibi sustuk.
Sonra:
"Hikâyelerinizi nasıl yazarsınız?" dedi.
Güldüm. Alay edip etmediğini anlamak üzere yüzüne baktım. Hayır vallahi
alay etmiyordu. Ne iyi çocuktu bu.
"Sizin," dedi, "en çok Lüzumsuz Adam'ı severim. Sonra Baba Oğul'u, bir
de Tesbih hikâyeniz vardır, o da hoştur," dedi. "Kameriyeli Mezar da
fena değildir."
Mahcup, ama ağzım kulaklarımda susuyordum.
Ama sorduğuma cevap vermediniz ki? dedi.
"Ne sormuştunuz?"
"Hikâyeyi nasıl yazarsınız demiştim?"
"Bilmem" diyebildim.
Setin üstündeki kahvenin altından körün sesi geliyordu. Sadık Efendi ile
bağıra bağıra konuşuyorlardı.
"Bilmem," dedim yine, "İşte böyle körükörüne. işte mesela şimdi bir
hikâye yazıyorum. Hem ismini bile koydum," dedim.
"Nedir ismi? Demek önce ismini koyarsınız hikâyenin? demedi.
"Yok ama, bu isim hoşuma gitti de onun için," demedim.
"Nedir?" diye sormadı.
"Eftalikus Kahvesi. Hatta kahvesini de bir kenara atıp yalnızca
Eftalikus da olur. Hem de hikâye ile münasebeti de ikinci derecede
olabilir."
O, demediklerimi anlamış gibiydi:
"Demek böyle yazarsınız siz hikâye?" dedi.
"Nasıl?" diye bu sefer ben sordum.
"Ne bileyim," dedi. "Evvela ismini korsunuz. Sonra bir defa kurarsınız.
Bir neticeye bağlarsınız."
"Yok yahu," dedim. "Öyle yapmam. Doğrusunu ister misiniz? Ben hikâyemin
nasıl yazıldığını da pek bilmem," dedim.
Paraları vermek üzere ayağa kalktık. Genç adam parayı bana verdirtmemek
için samimi bir acele gösterdi.
Yanımızda kahvesine tavla oynayan iki kişi, bu ben vereceğim, sen
vereceksin münakaşasına gülümseyerek baktılar. Garson benim kasketimden
ve kirli muşambamdan, vakti hâlime dair pek acele bir karar vermiş
olduğunu tahmin ettiğim bir hesapla, benim paramı almakta bir tereddüt
geçirdi. Ve o sırada genç arkadaş da kahveleri ödedi.
"Ayıp ettiniz!" dedim.
Eftalikus'un merdivenlerini indik.
İşte hikâyelerimi nasıl yazdığımı şimdilik merak eden dostum, yarın,
incir çekirdeği doldurmayacak mevzuları yazan bir hikayecinin iyi bir
hikayeci olmadığını yazacağına göre, bilmem hikâyem oldu mu? Olmadıysa
ne yapalım? Bizim hikâye anlayışımız da böyle efendim.
• Sait Faik, Bütün Eserleri, Bilgi Yayınevi, 12. basım, kasım 2001,
Ankara |