Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 342 | Haziran  2007

                   

 

 


 

Eftalikus’un Kahvesi*

 

Bir genç adam yanıma geldi:
"Merhaba," dedi.
"Ooo, merhaba!" dedim.
Sonra benimle çoktandır tanışmak istediğini, bir fırsatını bulamadığını söyledi. Yürümeye başladık, öyle şeyler soruyordu ki. samimi olup olmadığını anlayabilmek zordu. Sordukları samimi ise onun hesabına, değilse benim hesabıma dikkatli bulunmak lazım geliyordu, öyle ya, ya alay ediyorsa? Cepheyi ona göre alıp, bir fırsatını bulup tüymek hayırlı olur. Ama ciddi ise bu samimiyeti çocukluğa, toyluğa vermeli. Nasıl olsa bir gün, kafasında, senin için daha çok histen doğan hayranlık duygusu silinip gidecektir. Bu hayranlığa da fazla güvenmeye gelmez. Sürüp gitmesi benim için de, onun için de iyi bir şey ya. Onun için şüpheliyim. İkimizin de uzun uzun yerimizde saydığımıza bir işaret olmaz mı?
Genç adamın niyeti yazı yazmak olduğuna göre, benimle alay etmek için samimi olması ihtimali çok kuvvetli ama, ne yapalım fazla zeki ve dikkatli görünmeye de gelmez; bu da bir nevi ukalalık olur. İyisi mi, alay etmesi ihtimaline karşı yapılacak en doğru hareket, işi samimiyete dökmek, yutmuş görünmek. Çok zeki birisi ise, sonuna kadar bu hayran rolünde seninle oynayabilir. Varsın oynasın; bununla bir şey kazanmış olmaz. Sahiden samimi ise ne mutlu. Olabilir. Sen o yaşta bugün hiç hoşlanmadığın yazıcıları, onlara yaklaşmaya bile cesaret edemeden, başka dünyadan insanlar gibi seyretmemiş miydin?
Şimdi bile hayranlıktan kurtulamadığın Frenk muharrirleri yok mu? Gide'i görsen, bu seksenlik ihtiyarı nasıl hayranlıkla seyretmezsin, konuşma fırsatı bulsan, kimbilir ne olmadık sualler sormazsın!
"Sizinle böyle bir kahvede oturabileceğim hiç aklıma gelmezdi."
Yan gözle yüzüne bakıyorum. Alay etmiyor vallahi. "O alay etmiyorsa ben mi etmeliyim?" diye düşünüyorum.
"Sizin hikâyelerinizi...'
Sonradan, belki de pişman olacağı cümlesini tamamlatmamak için hemen müdafaaya geçmeli. Genç adam hem de eleştirmeci olmak istediğini söylüyor, öylesine pişman olacak ki. Rotayı değiştirmeli.
"Siz de hikâye mi yazarsınız?"
"Benim yaşımda herkes gibi şiir yazıyorum. Bir iki hikâye de denedim ama, beceremedim. Daha çok tenkide çalışıyorum. Neşredilmiş bilmediğim Türkçe bir hikâye yok, diyebilirim. Ama sizin..."
"Şu karşıdaki adama bakın. Anadan doğma kördür. Bakın karşı tarafa, 'Mahmut Bey' diye sesleniyor. Demek ki, Taksim sinemasının önünde olduğunu, karşıdaki börekçi dükkânında da Mahmut Bey isimli bir adam bulunduğunu biliyor. Bize bir seziş gibi gelen korkunç ilim, ona kimbilir kaç seneye mal oldu."
"Mesela siz bundan, hemen güzel bir..."
Olabilir ama, ben bu hikâyeyi yazmayacağım. Yalnız düşünüyorum: acaba kör, etrafın havasından, gürültüsünden mi nerede bulunduğunu anlıyor, yoksa adımlarını mı sayıyor? Siz ne fikirdesiniz? Sağdan şu kadar, faraza 98 adım yürürsem Taksim sinemasının önünde olacağım. Evden çıkarken saat dokuza bir mi vardı? Ağır yürüyorum. Şimdi saat tam dokuz olmalı. Börekçi Mahmut'un saat dokuzda dükkândan ayrıldığı görülmemiştir.
Gözlerinizdeki karanlık, dışarının tahassüslerinden, kafasında bir aydınlık yaratmış olabilir. Belki de Şişli'den yürüyor, Harbiye'deki seslerle Taksim bahçesinin önündeki sesler arasında, bizim farkına varmadığımız neler olabilir? Havada da bir değişiklik vardır. Hatta gözlerindeki zifiri karanlıkta bile ruhi bir zifiri karanlık farkları bulunabilir mi? Ama, bana öyle geliyor ki, daha çok seslerden, bizim için bilinmeyen, ama onun için hiç şaşmayan, değişmeyen, değişmez mahiyetini muhafaza eden gürültülerden...
Biz, sokağın hendesesinin de farkında değiliz. Ama o, münhanileri, müstatilleri, sokağın haritasını, teferruatını kafasına çizmiş olabilir. Belki semtlerin kokuları da vardır. Dükkânlar da ayrı ayrı kokabilir. Onun tabanının bildiği çukurlar da, tümsekler de bulunabilir. Körlük ne kadar modası geçmiş bir edebiyata benziyor. Kılı kırk yaran bir edebiyata...
Ben bütün bunları kafamda düşünürken, genç arkadaşım durmadan beni öven sözler söylüyor. Belki de bu sözlerin tesiriyle kör hakkında uzun uzun düşünüyorum.
Kör adamı, Mahmut Bey, karşı taraftan alıp beriki kaldırıma geçirdi. Adımını yaya kaldırımına atar atmaz kör;
"Sadık ağabey, merhaba!" dedi.
"Ooo, merhaba, Mösyö Ivan, bu sabah erkencisin," dedi Sadık Bey.
Ivan:
"Ne erkeni yahu!" dedi. "Saat dokuzu on geçiyor."
Taksim'deki saat tam dokuzu on bir geçiyordu.
Bu kadarı fazlaydı. Yanımdaki genç arkadaş, bu sırada hikâyelerimden hangilerini beğendiğimi soruyordu.
"Bilmem," dedim. Sonra, "İşittiniz mi?" dedim.
"Neyi?"
"Kör, saatin tam dokuzu on geçtiğini söyledi," dedim. "İki dakika evvel."
"Yok canım!" dedi
"Vallahi!" dedim.
"Olur şey değil!" dedi.
Olur şeydi. Birdenbire işi keşfetmiştim. Mahmut Bey, körü almak üzere karşıya geçtiği zaman, otomobil kornalarından duyamadığım bir konuşma yapmıştı körle. Saati o zaman sormuş olabilirdi.
Genç arkadaşla artık iyice dost olmuştuk. Bazılarını çekiştirebiliyorduk. Hikâyelerimi beğenmeyen eleştirmeciler hakkında beni müdafaa etmesini zevkle dinliyordum. Tam bu sırada, bir beş dakika, körün nasıl bildiğini düşünüyormuş gibi sustuk.
Sonra:
"Hikâyelerinizi nasıl yazarsınız?" dedi.
Güldüm. Alay edip etmediğini anlamak üzere yüzüne baktım. Hayır vallahi alay etmiyordu. Ne iyi çocuktu bu.
"Sizin," dedi, "en çok Lüzumsuz Adam'ı severim. Sonra Baba Oğul'u, bir de Tesbih hikâyeniz vardır, o da hoştur," dedi. "Kameriyeli Mezar da fena değildir."
Mahcup, ama ağzım kulaklarımda susuyordum.
Ama sorduğuma cevap vermediniz ki? dedi.
"Ne sormuştunuz?"
"Hikâyeyi nasıl yazarsınız demiştim?"
"Bilmem" diyebildim.
Setin üstündeki kahvenin altından körün sesi geliyordu. Sadık Efendi ile bağıra bağıra konuşuyorlardı.
"Bilmem," dedim yine, "İşte böyle körükörüne. işte mesela şimdi bir hikâye yazıyorum. Hem ismini bile koydum," dedim.
"Nedir ismi? Demek önce ismini koyarsınız hikâyenin? demedi.
"Yok ama, bu isim hoşuma gitti de onun için," demedim.
"Nedir?" diye sormadı.
"Eftalikus Kahvesi. Hatta kahvesini de bir kenara atıp yalnızca Eftalikus da olur. Hem de hikâye ile münasebeti de ikinci derecede olabilir."
O, demediklerimi anlamış gibiydi:
"Demek böyle yazarsınız siz hikâye?" dedi.
"Nasıl?" diye bu sefer ben sordum.
"Ne bileyim," dedi. "Evvela ismini korsunuz. Sonra bir defa kurarsınız. Bir neticeye bağlarsınız."
"Yok yahu," dedim. "Öyle yapmam. Doğrusunu ister misiniz? Ben hikâyemin nasıl yazıldığını da pek bilmem," dedim.
Paraları vermek üzere ayağa kalktık. Genç adam parayı bana verdirtmemek için samimi bir acele gösterdi.
Yanımızda kahvesine tavla oynayan iki kişi, bu ben vereceğim, sen vereceksin münakaşasına gülümseyerek baktılar. Garson benim kasketimden ve kirli muşambamdan, vakti hâlime dair pek acele bir karar vermiş olduğunu tahmin ettiğim bir hesapla, benim paramı almakta bir tereddüt geçirdi. Ve o sırada genç arkadaş da kahveleri ödedi.
"Ayıp ettiniz!" dedim.
Eftalikus'un merdivenlerini indik.
İşte hikâyelerimi nasıl yazdığımı şimdilik merak eden dostum, yarın, incir çekirdeği doldurmayacak mevzuları yazan bir hikayecinin iyi bir hikayeci olmadığını yazacağına göre, bilmem hikâyem oldu mu? Olmadıysa ne yapalım? Bizim hikâye anlayışımız da böyle efendim.

• Sait Faik, Bütün Eserleri, Bilgi Yayınevi, 12. basım, kasım 2001, Ankara

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...