Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sa 342 | Haziran  2007

                   

 

 


Erken Seçim Sürecinde Son Siyasi Gelişmeler

Statükonun devamından yana olan farklı kesimlerin, eşinin 'başörtülü' olması yüzünden Abdullah Gül'ün 11. Cumhurbaşkanı olamayacağı gerekçesiyle başlattıkları kampanya, sonuçta erken seçim kararı alınmasına yol açtı. Dört buçuk yıllık AKP iktidarına farklı gerekçelerle karşı çıkan kesimlerin, görünürde bu gelişmeyi 'olumlu' karşıladıkları söylenebilirse de, 'rejim'le ilgili tartışmaların bir biçimde devam ediyor oluşu, seçim sürecinin de sancılı geçeceği intibaını güçlendiriyor. Nitekim, kimi yorumcular, Temmuz ayında yapılacak seçimlerin de 'siyaseten durulma'yı getirmeyeceği değerlendirmesinde bulunuyor. Hatta cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde kampanyanın içerisinde yer alan bazı 'radikal' statükocu kesimler, AKP'nin seçimlerden yine birinci parti çıkması durumunda, 'rejim sorunu'nun daha da büyüyeceği tahmininde (ya da 'uyarısında') bulunuyorlar. Bu durumda, elbette ki yapılacak seçimlerin 'anlamı' da tartışmaya açılmış oluyor. Nitekim bir kampanya girişiminde bulunan bazı yazarlar, bu duruma tepki olarak "eğer seçim sonuçlarına itibar edilmeyecekse, oy kullanmamızın da bir anlamı yok!" sloganını köşelerine taşıma önerisinde bulundular ki, bu girişim dahi ortalığın henüz durulmadığına dair güçlü bir kanıt olarak alınabilir. Peki AKP'nin bir siyasal manevra ile erken seçim kararı almasının ardındaki beklentilerden birinin ülkedeki tansiyonun düşürülmesi olduğu düşünüldüğünde, ortalığın durulmamasını nasıl yorumlamak gerekiyor? İşte bu noktada iki hususun üzerinde durmak gerekiyor.
Bunların ilki, Türkiye'deki siyasi sistemin yapısı ve işleyişi ile ilgilidir. Bilindiği gibi, Türkiye'de siyasi partiler, birincil olarak, rejimin meşruiyetinin seçimler yoluyla onaylanması işleviyle icra-ı faaliyette bulundukları için, seçim sürecinin bir biçimde işleyeceği ve çıkacak olan sonuca bütün partilerin 'saygılı' olduklarını açıklayacakları kolaylıkla söylenebilir. Yani erken seçimler, (eğer kriz çıkaracak olağandışı bir gelişme olmazsa), ülkedeki tansiyonu düşürücü bir etkide bulunacaktır. Peki bu böyle olacaksa, ortalığın halen durulmamasının ne tür sonuçları olabilecektir? Açıktır ki, burada tıpkı Cumhurbaşkanlığı seçimleri sürecinde yaşandığı gibi, sistem-içi araçların manipüle edilmesi yolu tercih edilecektir. Yani kanunların 'ruhuna' karşı çıkılmayacak fakat 'açıklarından' istifade edilerek, AKP'nin muhtemel iktidarının önüne geçilmek istenecektir. Burada sıkça dile getirilen senaryo, AKP'nin tek başına iktidarı kuramaması durumunda, barajı geçen diğer partilerin 'koalisyon' hükümeti kuracağı tahminine dayanıyor. Bu senaryonun içerisinde 11. Cumhurbaşkanı'nın da AKP'den değil, bu koalisyonun içerisinden biri olması hedefleniyor. Bu ve benzeri senaryolar, elbette ki yaklaşan seçimlerde kamuoyunu etkilemeye (hatta 'korkutmaya') yönelik manipülasyonları da içerisinde barındırıyor. Fakat burada dikkat edilmesi gereken bir husus var ki o da, dört buçuk yıllık AKP iktidarına karşı bir anlamda bütün partilerin 'ortak cephe' halinde seçime gidecekleri görüntüsüdür. Sağ ve soldaki partilerin seçim söylemlerine yansıyacak ilk beyanatlara bakıldığında, AKP'nin hedefteki parti olacağı açıktır. Bu hem iktidar partisi olması yönünden böyledir, hem de konunun, cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde dile getirilen 'rejim sorunu' meselesiyle ilgisi nedeniyle böyledir. İlki normal bir siyasal taktik olarak görülebilir ve fazla da önemsenmeyebilir, ancak ikinci husus, üzerinde durmayı hak edici bazı özellikler taşımaktadır.
Herkesin de bildiği gibi, cumhurbaşkanlığı seçimi sırasında yaşanan kavgalar, aslında aktüel, reel ve acil bir 'rejim sorunu' olduğundan değil, statüko içindeki farklı kesimlerin, mevcut pastadan aldıkları payla ilgili kaygılarından kaynaklanıyordu. Atatürkçü Düşünce Derneği'nden tutun, CHP'ye ve hatta 'e-muhtıra' veren orduya kadar herkes de gayet iyi bilmekteydiler ki, AKP'nin gerek söylem gerek icraat olarak rejim için bir tehlike oluşturması söz konusu değildi. Zira bu, AKP'nin kuruluşundan beri apaçık bir olgu olarak bilinmekteydi. AKP, daha kuruluş aşamasında, 'değiştiğini' ve eski 'Milli Görüş' söylemini kullanmayacağını açıkça deklare etmişti. Bunun 'takiyye' ile de alakası yoktu. Dört buçuk yıllık iktidarı döneminde de, 'irtica' kampanyası açmaya gerekçe oluşturacak bir uygulaması olmamıştı. Ancak, bütün bunlara rağmen, Abdullah Gül'ün cumhurbaşkanlığı adaylığına önerilmesinin bir sonucu olacaktı ki o da şuydu: İslam'ın bir sembolü olan 'başörtüsü'nü şimdiye kadar 'kamusal alan' dışında tutma konusunda 'özen' göstermiş olan statükocu kesimler, şimdi bu kamusal alanın en üst noktasına başörtülü eşi olan bir kişinin çıkmasına göz göre göre seyirci kalacaklardı! İşte buna izin verilemezdi! Peki verilirse ne olurdu? Statükocular, 'başörtüsü meselesi' konusunda vermiş oldukları mücadeleyi bir biçimde 'kaybetmiş' olurlardı. Çünkü üniversite kapısından geri çevirdikleri başörtülü bir bayan, bu kez pencereden kamusal alanın en tepe noktası olan Cumhurbaşkanlığı Köşkü'ne girmiş olurdu! Aslında bu da onlar için çok önemli değildi. Siyasal bir mesaj taşımayan baş bağlama, onlar için sorun değildi. Burada daha önemli olan, hadisenin içerdiği 'mesaj'dı. Yani bu hadisenin toplumda nasıl algılanacağıydı. İşte bu nokta, statükocu laiklerin tahammül edemeyeceği ve uzun-vadede zararlarına olacağını düşündükleri bir şeydi. Pastadan aldıkları payı azaltıcı etkisi olabileceğini düşündükleri bu 'mesaj' yüzünden, statükodan beslenen bütün kesimler, Abdullah Gül'ün cumhurbaşkanı olmasına karşı çıktılar.
Peki, bu kampanya sırasında koparılan yaygaranın ötesinde, bu gelişmeden çıkarılacak başka sonuçlar yok mudur? Elbette vardır ve bunlardan biri de Türkiye'deki siyasi sistemin yapısıyla ilgilidir. Cumhurbaşkanlığı seçimi sırasında yaşanan tartışmalar şunu göstermiştir ki, İslam'la ilgili en küçük semboller bile, Türkiye'deki siyasetin gündelik akışını etkileyebilmektedir. Bunun da son derece 'reel' bir temeli vardır. Her ne kadar ülkedeki siyasal partiler, sahici manada İslam'ın herhangi bir sembolünü dahi temsil edici pozisyonda olmasalar ve rejim de bu konuda kendini güvenceye alacak tedbirleri almış olsa da, İslam'ın siyasal boyutunu hatırlatacak en küçük bir işarete dahi tahammül edilememesi, İslam'ın bu rejimin 'gerçek' alternatifi olduğunun bütün taraflarca bilindiğini göstermektedir. Bir başka ifade ile, statükonun sahipleri, İslam'ı, sahici manada bir siyasal 'alternatif' olarak görmektedirler. Ve bu 'algıları' yanlış da değildir. İslam, post-modernizmden sonra gelinen bu son aşamada, sadece Türkiye'de değil (hatta sadece İslam dünyasında değil), bütün insanlık için bir 'alternatif' olabilecek pozisyondadır. Esas itibarıyla, bütün dünyada 'siyasal İslam' etrafında koparılan fırtınanın nedeni de budur. Modernizm cazibesini yitirmiştir; post-modernizmin ise zaten kendine bile hayrı olabilmesi mümkün değildir! İnsanlığa umut verebilecek tek din/dünya görüşü İslam'dır. Fakat İslam'ın şu aşamadaki alternatif olabilme imkanı, ancak 'potansiyel' düzeyindedir. Yani insanların kalplerini kazanma noktasındadır. İslam, bugün itibarıyla, küresel ölçekte siyasal ve toplumsal yaşamı düzenleyecek reel güce henüz sahip değildir. Zaten bu güç, ha deyince de oluşmaz. Bu gücün temelinde ideolojik sağlamlık ve yetkinlik yatar. Eğer kitlelerin kalbini fethedecek bir ideolojik yetkinliğe sahip değilseniz, siyasal iktidarı da kuramaz veya ayakta tutamazsınız.
Fiili durum bu olduğuna göre, İslam'ın 'acil' ve 'aktüel' bir tehdit olarak sunulmasını nasıl yorumlamak gerekir? Burada elbette 'kuşatma' politikalarına değinmek gerekecektir. Amerika'nın Soğuk Savaş döneminden sonra İslam'ı bir 'tehdit' olarak lanse etmesi, açıktır ki, "çok geç olmadan" gelişmelerin önünü almak istemesinden kaynaklanmaktadır. Bu yüzdendir ki, bir 'öcü' icat etmeye çalışmakta veya 'danışıklı döğüş' kabilinden taktiklere başvurmaktadır. Bu amaçla izlenen stratejinin ise iki ayağı vardır. Asıl amaç, tehdidi yok edecek ideolojik araçları kullanıp uzun-vadeli kazanımlar elde etmektir. Yani örneğin "İslam, demokrasi ile bağdaşır" tezini zihinlere yerleştirip, böylece 'ılımlı İslam' tezinin toplumsallaşmasını sağlamaya çalışmaktır. İkinci ayak ise, bu uzun-vadeli politikanın önüne 'acil' tehditler çıkması durumunda, sert politikalar uygulayarak tehdidi bertaraf etmektir. Küresel düzenin banileri için önemli bir ülke olan Türkiye, esas itibarıyla ilk yöntemin tercih edildiği bir ülkedir ve zaten zaman zaman da İslam dünyasına 'örnek' gösterilmektedir. Türkiye'de siyasal İslam'la baş etmenin bildik yolu, tabanı sisteme kanalize ederek denetim altında tutmak ve böylece radikal grupları marjinalleştirip saf dışı etmektir. Bu bağlamda 'muhafazakar' partilerin (ve tabii ki Milli Görüş çizgisi ve uzantılarının) önemli bir işlevi vardır. Bu partiler vasıtasıyla, kitlelerin 'yanlış yollara' girmeleri engellenmekte ve sistem hayatiyet bulmaktadır. Çünkü 'öcü'den korkup kaçan geniş kitlelerin 'sığınacakları' güvenli bir limanları olmalıdır ve bu partiler de bu işlevi görmektedirler!
Peki Türkiye'de madem ki muhafazakar partilerin böyle bir işlevi vardır; o halde son cumhurbaşkanlığı seçimlerinde AKP'nin başına gelen şeyi neyle izah edebiliriz? Burada şunlar söylenmelidir: aslında bu durum, ilk defa AKP'nin başına gelmemektedir. Burada 'iktidar ilişkileri' rol oynar ve senaryoda rol alan aktörlerin, bu sahada son sözü söyleme hakları yoktur. Bu düzeneğinin asli öğelerini, küresel sistemin sahiplerinden, yerel düzeydeki bürokratlara kadar indirmek mümkündür. Burada sistemin, 'asıl' iktidar sahiplerinin çıkarlarına köklü bir zarar gelmeyeceği şekilde işlemesi esastır. Yani Türkiye, zaman zaman çıkan bazı 'sorunlara' rağmen, hala Amerika'nın 'stratejik müttefiki' ise, işte burada iktidar ilişkileri dizayn edildiği şekilde işliyor demektir. Kıbrıs'a çıkarma yapılması, Mart Tezkeresi'nin geçmemesi gibi hadiseler, ya kazara olur ya da geçici anlaşmazlıklar yüzünden çıkar. Bu tür hadiselerde, 'köklü itiraz' yoktur. Örneğin İran'ın yaptığı gibi, küresel sisteme karşı 'sahici' bir duruş söz konusu değildir. Bunun manası bir bakıma şudur: Türkiye'de asli siyasi meselelerde küresel gücün çıkarlarına aykırı bir politika benimsenmemektedir. Bu sonucun siyasal ve toplumsal nedenlerinden başka ideolojik nedenleri de vardır ve bu düzeneğin işlemesinde en çok bunlar etkili olmaktadır. Bugün siyasi partilerden hiç birinin Batı ile ilişkilerin dondurulması ve Türkiye'nin yönünün Batı'dan Doğu'ya çevrilmesi gibi bir seçeneği tartışamamasının dahi nedeni budur. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti, "muasır milletler seviyesine çıkma" hedefini ta başından beri benimsemiştir ve işte asıl bu ve benzeri konularda düşünülebilecek bir değişiklik, 'rejim sorunu' demektir. AKP'nin ne böyle bir söylemi ne de bir eylemi olmadığına göre, AKP'nin başına gelenler, Erbakan'ın başına gelenlerden veya 27 Mayıs Darbesiyle Demokrat Parti'nin başına gelenlerden özde farklı değildir. Yani iktidarı gerçekten elinde bulunduran kesimler, o dönemin ihtiyacı gereğince, senaryoda bir değişiklik yapmak istemişlerdir. Olan-bitenin basit izahı da budur.
Fakat burada şu hususun da altını çizmekte yarar vardır. Evet, kitleler çabuk unuturlar; ancak bir de milletlerin 'silinmeyen' hafızaları vardır ki, çoğu zaman 'suskundurlar.' Çünkü bu alanda hatırlanacak şeyler, başa iş açar. Kitleler, ancak sahici liderlerle karşılaştıklarında, bu suskunluklarını bozarlar. O lidere güvenirler ve hafızalarında biriktirdiklerini gün yüzüne çıkarırlar. Bu dönemler, milletlerin büyük değişimler yaşadıkları evrelerdir. Nadiren görülürler, fakat görüldüklerinde de sonuçları net olur. İşte Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşundan beri yaşananlar da, milletin hafızasında bir biçimde yer etmektedir. Bu konularda millet genellikle suskun kalmayı tercih etmektedir; çünkü önüne düşüp sorunlarını çözecek bir 'sahici' lider görememektedir. Türkiye'de aktüel siyaset 'çıkar' için yapıldığından, millet, mevcut liderlerin peşinden ancak 'pazara kadar' gitmektedir. Millet 'mezara kadar' takip edeceği lideri bulana kadar da bu böyle devam edecektir. Fakat son siyasi gelişmelerle milletin hafızasında yer edinen bir düşünce şu olmuştur: "demek ki birileri, istediklerinde demokrasi oyununu bozabiliyor!" Bu düşünceyi perçinleyen örneklerin sayısı arttıkça, milletin hafızasındaki bu düşünce de kökleşmektedir. İşte Hayrunisa Gül'ün köşke çıkması değil, kitlelerin hafızalarına yerleşen bu düşünce, rejim için bir sorun teşkil edebilir. Çünkü böylece zaten siyasete karşı soğuk duran kitleler, giderek aktüel siyaset kulvarından da çıkmayı düşünebileceklerdir. AKP'li birinin cumhurbaşkanı olmaması için uğraşan ve rejimi savunduklarını düşünen kesimler, öyle görünüyor ki, bu konuda 'iyi düşünememişlerdir.' Çünkü son kampanya sırasında yaşananlar, gerçekten milletin hafızasına yazılmıştır ve insanların hafızalarında demokratik sistemin kurallarına göre işlemediği yönünde zaten var olan kuşkular artmaya başlamıştır. Tabii ki demokratik sistemin liberal-demokrat savunucuları bu gelişmenin farkındadır ve tedbirlerini de almaya çalışmaktadırlar. Erken seçimi, bu kuşkuları izale etmek için bir fırsat olarak kullanacaklarına da kuşku yoktur. Fakat özellikle son yarım asırda yaşanan benzer olaylar, sistemin mahiyetine ilişkin bazı 'gerçekler'in daha iyi anlaşılmasını sağlamıştır ve bunlar, erken seçimle birlikte belli ölçülerde izale edilebilirse de, tekrarlanacak bir diğer örnekle daha da perçinlenecektir.
Bütün bu değerlendirmelerin ışığında, sonucu ne olursa olsun, erken seçimin bazı sıkıntıları çözmeye yetmeyeceği söylenebilir. Örneğin gündelik siyaset açısından, temsil sorununun yine çözülemeyeceği düşünülebilir. Zira AKP'nin tek başına iktidar olacak güce ulaşamaması ve % 10 barajını geçen partilerin sayısının dörde çıkması durumunda, AKP'yi hükümet dışında bırakacak bir formülün, 'temsil' sorunu doğuracağına kuşku yoktur. Bugünkü tabloya bakıldığında barajı aşacak gibi görünen partilerin hiç biri AKP ile koalisyona sıcak bakmadığı için, bu kez yine seçmen kitlesinin büyük bir çoğunluğu yönetimin dışında kalacaktır. Gerçi bu ülke, 'geçici' dönemler için büyük muhafazakar kitlenin siyaset dışına itildiği dönemleri çok görmüştür ama bu tecrübeler de hep temsil sorununun devamına neden olmuşlardır. AKP'nin tek parti olarak çıkması veya bir diğer 'sağ' parti ile hükümet kurması durumunda da, Cumhuriyet Mitingi düzenleyenlerin seslerini tekrar yükseltecekleri yd söylenebilir ki, bu da yine bir başka 'siyasi istikrarsızlık' demektir. Bu ve benzeri nedenlerle, 22 Temmuz seçimlerinin, mevcut gerginliği gidermek bir yana, yeni gerginlikler üretebilecek potansiyeli olduğu söylenebilir.
Bu potansiyellerden birinin 'laiklik' kavramı etrafında görülebileceği söylenebilir. Erken seçimde, AKP'ye karşı bir 'laik' yüklenme olacağı bellidir. Hatta adayların belirlenmesiyle birlikte, şimdiden seçmene bu yönde mesaj da verilmeye başlamıştır. Yaşar Okuyan ve İlhan Kesici'nin açık beyanlarına göre, bu dönem 'normal' dönemlerden biri değildir ve o yüzden, sağ-sol ayrımı bu seçimlerde geçerli olmayacaktır! Partilerin aday isimlerine bakıldığında, sağda ve solda siyaset yaptığını söyleyen partilerin, sahiden alışılmışın dışında adaylar gösterdikleri görülmektedir. AKP'nin Ertuğrul Günay ve Reha Çamuroğlu'nun isimlerini, CHP'nin ise İlhan Kesici ismini öne çıkarması bunu göstermektedir. Eğer bu seçimler, gerçekten klasik ayrımların geçerli olmayacağı bir deneyim olacaksa, bundan kimin yarar sağlayacağı kuşkuludur. Çünkü normal zamanlarda gerginlik politikası AKP'nin işine yarar ve tepki oylarını bu parti alır. Fakat bu kez, öyle anlaşılıyor ki, beklenti, halkın bir 'korku' ile tercihini değiştirmesidir. Yani seçmene şu mesaj verilmeye çalışılmaktadır: "AKP birinci parti olsa bile iktidar olamayacak!" Bu mesaj, muhafazakar kitlenin aklında yer ederse, o zaman seçmen oyunu başka bir sağ partiden yana kullanabilir. Fakat bu seçimlerde, önce DP çatısı altında 'bütünleştiklerini', daha sonra da 'ayrıldıklarını' ilan eden ANAP ve DYP'nin de 'ümit' vermedikleri görülmektedir. Dolayısıyla seçmen korkutulsa bile, oyların bu partilere gitmesi zordur. Çünkü cumhurbaşkanlığı seçimleri sürecinde, kitlenin Ağar ve Mumcu'ya duyduğu tepkiyi 2 ay içerisinde silmek kolay olmayacaktır. Sağ seçmenin başka alternatifi de olmadığı için, 'riskleri göze alıp' AKP'ye yönelmek daha tercih edilebilir bir yol olarak görünebilir. Bu durumda, sağ seçmenin AKP'ye, sol (ve belki de bir kısım 'sağ') seçmenin de, DSP ile ittifak yapmış olan CHP'ye yöneleceği söylenebilir. Eğer böyle bir tablo oluşursa, belki çok parçalı olmayan bir meclis aritmetiği oluşabilir ancak laiklik kavramı temelinde toplumun daha da gerileceği yeni bir döneme de girilebilir.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...

www.iktibas.info www.iktibas.info