|

Erken Seçim Sürecinde Son Siyasi
Gelişmeler
Statükonun
devamından yana olan farklı kesimlerin, eşinin 'başörtülü' olması
yüzünden Abdullah Gül'ün 11. Cumhurbaşkanı olamayacağı gerekçesiyle
başlattıkları kampanya, sonuçta erken seçim kararı alınmasına yol açtı.
Dört buçuk yıllık AKP iktidarına farklı gerekçelerle karşı çıkan
kesimlerin, görünürde bu gelişmeyi 'olumlu' karşıladıkları
söylenebilirse de, 'rejim'le ilgili tartışmaların bir biçimde devam
ediyor oluşu, seçim sürecinin de sancılı geçeceği intibaını
güçlendiriyor. Nitekim, kimi yorumcular, Temmuz ayında yapılacak
seçimlerin de 'siyaseten durulma'yı getirmeyeceği değerlendirmesinde
bulunuyor. Hatta cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde kampanyanın
içerisinde yer alan bazı 'radikal' statükocu kesimler, AKP'nin
seçimlerden yine birinci parti çıkması durumunda, 'rejim sorunu'nun daha
da büyüyeceği tahmininde (ya da 'uyarısında') bulunuyorlar. Bu durumda,
elbette ki yapılacak seçimlerin 'anlamı' da tartışmaya açılmış oluyor.
Nitekim bir kampanya girişiminde bulunan bazı yazarlar, bu duruma tepki
olarak "eğer seçim sonuçlarına itibar edilmeyecekse, oy kullanmamızın da
bir anlamı yok!" sloganını köşelerine taşıma önerisinde bulundular ki,
bu girişim dahi ortalığın henüz durulmadığına dair güçlü bir kanıt
olarak alınabilir. Peki AKP'nin bir siyasal manevra ile erken seçim
kararı almasının ardındaki beklentilerden birinin ülkedeki tansiyonun
düşürülmesi olduğu düşünüldüğünde, ortalığın durulmamasını nasıl
yorumlamak gerekiyor? İşte bu noktada iki hususun üzerinde durmak
gerekiyor.
Bunların ilki, Türkiye'deki siyasi sistemin yapısı ve işleyişi ile
ilgilidir. Bilindiği gibi, Türkiye'de siyasi partiler, birincil olarak,
rejimin meşruiyetinin seçimler yoluyla onaylanması işleviyle icra-ı
faaliyette bulundukları için, seçim sürecinin bir biçimde işleyeceği ve
çıkacak olan sonuca bütün partilerin 'saygılı' olduklarını
açıklayacakları kolaylıkla söylenebilir. Yani erken seçimler, (eğer kriz
çıkaracak olağandışı bir gelişme olmazsa), ülkedeki tansiyonu düşürücü
bir etkide bulunacaktır. Peki bu böyle olacaksa, ortalığın halen
durulmamasının ne tür sonuçları olabilecektir? Açıktır ki, burada tıpkı
Cumhurbaşkanlığı seçimleri sürecinde yaşandığı gibi, sistem-içi
araçların manipüle edilmesi yolu tercih edilecektir. Yani kanunların
'ruhuna' karşı çıkılmayacak fakat 'açıklarından' istifade edilerek,
AKP'nin muhtemel iktidarının önüne geçilmek istenecektir. Burada sıkça
dile getirilen senaryo, AKP'nin tek başına iktidarı kuramaması
durumunda, barajı geçen diğer partilerin 'koalisyon' hükümeti kuracağı
tahminine dayanıyor. Bu senaryonun içerisinde 11. Cumhurbaşkanı'nın da
AKP'den değil, bu koalisyonun içerisinden biri olması hedefleniyor. Bu
ve benzeri senaryolar, elbette ki yaklaşan seçimlerde kamuoyunu
etkilemeye (hatta 'korkutmaya') yönelik manipülasyonları da içerisinde
barındırıyor. Fakat burada dikkat edilmesi gereken bir husus var ki o
da, dört buçuk yıllık AKP iktidarına karşı bir anlamda bütün partilerin
'ortak cephe' halinde seçime gidecekleri görüntüsüdür. Sağ ve soldaki
partilerin seçim söylemlerine yansıyacak ilk beyanatlara bakıldığında,
AKP'nin hedefteki parti olacağı açıktır. Bu hem iktidar partisi olması
yönünden böyledir, hem de konunun, cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde
dile getirilen 'rejim sorunu' meselesiyle ilgisi nedeniyle böyledir.
İlki normal bir siyasal taktik olarak görülebilir ve fazla da
önemsenmeyebilir, ancak ikinci husus, üzerinde durmayı hak edici bazı
özellikler taşımaktadır.
Herkesin de bildiği gibi, cumhurbaşkanlığı seçimi sırasında yaşanan
kavgalar, aslında aktüel, reel ve acil bir 'rejim sorunu' olduğundan
değil, statüko içindeki farklı kesimlerin, mevcut pastadan aldıkları
payla ilgili kaygılarından kaynaklanıyordu. Atatürkçü Düşünce
Derneği'nden tutun, CHP'ye ve hatta 'e-muhtıra' veren orduya kadar
herkes de gayet iyi bilmekteydiler ki, AKP'nin gerek söylem gerek icraat
olarak rejim için bir tehlike oluşturması söz konusu değildi. Zira bu,
AKP'nin kuruluşundan beri apaçık bir olgu olarak bilinmekteydi. AKP,
daha kuruluş aşamasında, 'değiştiğini' ve eski 'Milli Görüş' söylemini
kullanmayacağını açıkça deklare etmişti. Bunun 'takiyye' ile de alakası
yoktu. Dört buçuk yıllık iktidarı döneminde de, 'irtica' kampanyası
açmaya gerekçe oluşturacak bir uygulaması olmamıştı. Ancak, bütün
bunlara rağmen, Abdullah Gül'ün cumhurbaşkanlığı adaylığına
önerilmesinin bir sonucu olacaktı ki o da şuydu: İslam'ın bir sembolü
olan 'başörtüsü'nü şimdiye kadar 'kamusal alan' dışında tutma konusunda
'özen' göstermiş olan statükocu kesimler, şimdi bu kamusal alanın en üst
noktasına başörtülü eşi olan bir kişinin çıkmasına göz göre göre seyirci
kalacaklardı! İşte buna izin verilemezdi! Peki verilirse ne olurdu?
Statükocular, 'başörtüsü meselesi' konusunda vermiş oldukları mücadeleyi
bir biçimde 'kaybetmiş' olurlardı. Çünkü üniversite kapısından geri
çevirdikleri başörtülü bir bayan, bu kez pencereden kamusal alanın en
tepe noktası olan Cumhurbaşkanlığı Köşkü'ne girmiş olurdu! Aslında bu da
onlar için çok önemli değildi. Siyasal bir mesaj taşımayan baş bağlama,
onlar için sorun değildi. Burada daha önemli olan, hadisenin içerdiği
'mesaj'dı. Yani bu hadisenin toplumda nasıl algılanacağıydı. İşte bu
nokta, statükocu laiklerin tahammül edemeyeceği ve uzun-vadede
zararlarına olacağını düşündükleri bir şeydi. Pastadan aldıkları payı
azaltıcı etkisi olabileceğini düşündükleri bu 'mesaj' yüzünden,
statükodan beslenen bütün kesimler, Abdullah Gül'ün cumhurbaşkanı
olmasına karşı çıktılar.
Peki, bu kampanya sırasında koparılan yaygaranın ötesinde, bu gelişmeden
çıkarılacak başka sonuçlar yok mudur? Elbette vardır ve bunlardan biri
de Türkiye'deki siyasi sistemin yapısıyla ilgilidir. Cumhurbaşkanlığı
seçimi sırasında yaşanan tartışmalar şunu göstermiştir ki, İslam'la
ilgili en küçük semboller bile, Türkiye'deki siyasetin gündelik akışını
etkileyebilmektedir. Bunun da son derece 'reel' bir temeli vardır. Her
ne kadar ülkedeki siyasal partiler, sahici manada İslam'ın herhangi bir
sembolünü dahi temsil edici pozisyonda olmasalar ve rejim de bu konuda
kendini güvenceye alacak tedbirleri almış olsa da, İslam'ın siyasal
boyutunu hatırlatacak en küçük bir işarete dahi tahammül edilememesi,
İslam'ın bu rejimin 'gerçek' alternatifi olduğunun bütün taraflarca
bilindiğini göstermektedir. Bir başka ifade ile, statükonun sahipleri,
İslam'ı, sahici manada bir siyasal 'alternatif' olarak görmektedirler.
Ve bu 'algıları' yanlış da değildir. İslam, post-modernizmden sonra
gelinen bu son aşamada, sadece Türkiye'de değil (hatta sadece İslam
dünyasında değil), bütün insanlık için bir 'alternatif' olabilecek
pozisyondadır. Esas itibarıyla, bütün dünyada 'siyasal İslam' etrafında
koparılan fırtınanın nedeni de budur. Modernizm cazibesini yitirmiştir;
post-modernizmin ise zaten kendine bile hayrı olabilmesi mümkün
değildir! İnsanlığa umut verebilecek tek din/dünya görüşü İslam'dır.
Fakat İslam'ın şu aşamadaki alternatif olabilme imkanı, ancak
'potansiyel' düzeyindedir. Yani insanların kalplerini kazanma
noktasındadır. İslam, bugün itibarıyla, küresel ölçekte siyasal ve
toplumsal yaşamı düzenleyecek reel güce henüz sahip değildir. Zaten bu
güç, ha deyince de oluşmaz. Bu gücün temelinde ideolojik sağlamlık ve
yetkinlik yatar. Eğer kitlelerin kalbini fethedecek bir ideolojik
yetkinliğe sahip değilseniz, siyasal iktidarı da kuramaz veya ayakta
tutamazsınız.
Fiili durum bu olduğuna göre, İslam'ın 'acil' ve 'aktüel' bir tehdit
olarak sunulmasını nasıl yorumlamak gerekir? Burada elbette 'kuşatma'
politikalarına değinmek gerekecektir. Amerika'nın Soğuk Savaş döneminden
sonra İslam'ı bir 'tehdit' olarak lanse etmesi, açıktır ki, "çok geç
olmadan" gelişmelerin önünü almak istemesinden kaynaklanmaktadır. Bu
yüzdendir ki, bir 'öcü' icat etmeye çalışmakta veya 'danışıklı döğüş'
kabilinden taktiklere başvurmaktadır. Bu amaçla izlenen stratejinin ise
iki ayağı vardır. Asıl amaç, tehdidi yok edecek ideolojik araçları
kullanıp uzun-vadeli kazanımlar elde etmektir. Yani örneğin "İslam,
demokrasi ile bağdaşır" tezini zihinlere yerleştirip, böylece 'ılımlı
İslam' tezinin toplumsallaşmasını sağlamaya çalışmaktır. İkinci ayak
ise, bu uzun-vadeli politikanın önüne 'acil' tehditler çıkması
durumunda, sert politikalar uygulayarak tehdidi bertaraf etmektir.
Küresel düzenin banileri için önemli bir ülke olan Türkiye, esas
itibarıyla ilk yöntemin tercih edildiği bir ülkedir ve zaten zaman zaman
da İslam dünyasına 'örnek' gösterilmektedir. Türkiye'de siyasal İslam'la
baş etmenin bildik yolu, tabanı sisteme kanalize ederek denetim altında
tutmak ve böylece radikal grupları marjinalleştirip saf dışı etmektir.
Bu bağlamda 'muhafazakar' partilerin (ve tabii ki Milli Görüş çizgisi ve
uzantılarının) önemli bir işlevi vardır. Bu partiler vasıtasıyla,
kitlelerin 'yanlış yollara' girmeleri engellenmekte ve sistem hayatiyet
bulmaktadır. Çünkü 'öcü'den korkup kaçan geniş kitlelerin
'sığınacakları' güvenli bir limanları olmalıdır ve bu partiler de bu
işlevi görmektedirler!
Peki Türkiye'de madem ki muhafazakar partilerin böyle bir işlevi vardır;
o halde son cumhurbaşkanlığı seçimlerinde AKP'nin başına gelen şeyi
neyle izah edebiliriz? Burada şunlar söylenmelidir: aslında bu durum,
ilk defa AKP'nin başına gelmemektedir. Burada 'iktidar ilişkileri' rol
oynar ve senaryoda rol alan aktörlerin, bu sahada son sözü söyleme
hakları yoktur. Bu düzeneğinin asli öğelerini, küresel sistemin
sahiplerinden, yerel düzeydeki bürokratlara kadar indirmek mümkündür.
Burada sistemin, 'asıl' iktidar sahiplerinin çıkarlarına köklü bir zarar
gelmeyeceği şekilde işlemesi esastır. Yani Türkiye, zaman zaman çıkan
bazı 'sorunlara' rağmen, hala Amerika'nın 'stratejik müttefiki' ise,
işte burada iktidar ilişkileri dizayn edildiği şekilde işliyor demektir.
Kıbrıs'a çıkarma yapılması, Mart Tezkeresi'nin geçmemesi gibi hadiseler,
ya kazara olur ya da geçici anlaşmazlıklar yüzünden çıkar. Bu tür
hadiselerde, 'köklü itiraz' yoktur. Örneğin İran'ın yaptığı gibi,
küresel sisteme karşı 'sahici' bir duruş söz konusu değildir. Bunun
manası bir bakıma şudur: Türkiye'de asli siyasi meselelerde küresel
gücün çıkarlarına aykırı bir politika benimsenmemektedir. Bu sonucun
siyasal ve toplumsal nedenlerinden başka ideolojik nedenleri de vardır
ve bu düzeneğin işlemesinde en çok bunlar etkili olmaktadır. Bugün
siyasi partilerden hiç birinin Batı ile ilişkilerin dondurulması ve
Türkiye'nin yönünün Batı'dan Doğu'ya çevrilmesi gibi bir seçeneği
tartışamamasının dahi nedeni budur. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti, "muasır
milletler seviyesine çıkma" hedefini ta başından beri benimsemiştir ve
işte asıl bu ve benzeri konularda düşünülebilecek bir değişiklik, 'rejim
sorunu' demektir. AKP'nin ne böyle bir söylemi ne de bir eylemi
olmadığına göre, AKP'nin başına gelenler, Erbakan'ın başına gelenlerden
veya 27 Mayıs Darbesiyle Demokrat Parti'nin başına gelenlerden özde
farklı değildir. Yani iktidarı gerçekten elinde bulunduran kesimler, o
dönemin ihtiyacı gereğince, senaryoda bir değişiklik yapmak
istemişlerdir. Olan-bitenin basit izahı da budur.
Fakat burada şu hususun da altını çizmekte yarar vardır. Evet, kitleler
çabuk unuturlar; ancak bir de milletlerin 'silinmeyen' hafızaları vardır
ki, çoğu zaman 'suskundurlar.' Çünkü bu alanda hatırlanacak şeyler, başa
iş açar. Kitleler, ancak sahici liderlerle karşılaştıklarında, bu
suskunluklarını bozarlar. O lidere güvenirler ve hafızalarında
biriktirdiklerini gün yüzüne çıkarırlar. Bu dönemler, milletlerin büyük
değişimler yaşadıkları evrelerdir. Nadiren görülürler, fakat
görüldüklerinde de sonuçları net olur. İşte Türkiye Cumhuriyeti'nin
kuruluşundan beri yaşananlar da, milletin hafızasında bir biçimde yer
etmektedir. Bu konularda millet genellikle suskun kalmayı tercih
etmektedir; çünkü önüne düşüp sorunlarını çözecek bir 'sahici' lider
görememektedir. Türkiye'de aktüel siyaset 'çıkar' için yapıldığından,
millet, mevcut liderlerin peşinden ancak 'pazara kadar' gitmektedir.
Millet 'mezara kadar' takip edeceği lideri bulana kadar da bu böyle
devam edecektir. Fakat son siyasi gelişmelerle milletin hafızasında yer
edinen bir düşünce şu olmuştur: "demek ki birileri, istediklerinde
demokrasi oyununu bozabiliyor!" Bu düşünceyi perçinleyen örneklerin
sayısı arttıkça, milletin hafızasındaki bu düşünce de kökleşmektedir.
İşte Hayrunisa Gül'ün köşke çıkması değil, kitlelerin hafızalarına
yerleşen bu düşünce, rejim için bir sorun teşkil edebilir. Çünkü böylece
zaten siyasete karşı soğuk duran kitleler, giderek aktüel siyaset
kulvarından da çıkmayı düşünebileceklerdir. AKP'li birinin cumhurbaşkanı
olmaması için uğraşan ve rejimi savunduklarını düşünen kesimler, öyle
görünüyor ki, bu konuda 'iyi düşünememişlerdir.' Çünkü son kampanya
sırasında yaşananlar, gerçekten milletin hafızasına yazılmıştır ve
insanların hafızalarında demokratik sistemin kurallarına göre işlemediği
yönünde zaten var olan kuşkular artmaya başlamıştır. Tabii ki demokratik
sistemin liberal-demokrat savunucuları bu gelişmenin farkındadır ve
tedbirlerini de almaya çalışmaktadırlar. Erken seçimi, bu kuşkuları
izale etmek için bir fırsat olarak kullanacaklarına da kuşku yoktur.
Fakat özellikle son yarım asırda yaşanan benzer olaylar, sistemin
mahiyetine ilişkin bazı 'gerçekler'in daha iyi anlaşılmasını sağlamıştır
ve bunlar, erken seçimle birlikte belli ölçülerde izale edilebilirse de,
tekrarlanacak bir diğer örnekle daha da perçinlenecektir.
Bütün bu değerlendirmelerin ışığında, sonucu ne olursa olsun, erken
seçimin bazı sıkıntıları çözmeye yetmeyeceği söylenebilir. Örneğin
gündelik siyaset açısından, temsil sorununun yine çözülemeyeceği
düşünülebilir. Zira AKP'nin tek başına iktidar olacak güce ulaşamaması
ve % 10 barajını geçen partilerin sayısının dörde çıkması durumunda,
AKP'yi hükümet dışında bırakacak bir formülün, 'temsil' sorunu
doğuracağına kuşku yoktur. Bugünkü tabloya bakıldığında barajı aşacak
gibi görünen partilerin hiç biri AKP ile koalisyona sıcak bakmadığı
için, bu kez yine seçmen kitlesinin büyük bir çoğunluğu yönetimin
dışında kalacaktır. Gerçi bu ülke, 'geçici' dönemler için büyük
muhafazakar kitlenin siyaset dışına itildiği dönemleri çok görmüştür ama
bu tecrübeler de hep temsil sorununun devamına neden olmuşlardır.
AKP'nin tek parti olarak çıkması veya bir diğer 'sağ' parti ile hükümet
kurması durumunda da, Cumhuriyet Mitingi düzenleyenlerin seslerini
tekrar yükseltecekleri yd söylenebilir ki, bu da yine bir başka 'siyasi
istikrarsızlık' demektir. Bu ve benzeri nedenlerle, 22 Temmuz
seçimlerinin, mevcut gerginliği gidermek bir yana, yeni gerginlikler
üretebilecek potansiyeli olduğu söylenebilir.
Bu potansiyellerden birinin 'laiklik' kavramı etrafında görülebileceği
söylenebilir. Erken seçimde, AKP'ye karşı bir 'laik' yüklenme olacağı
bellidir. Hatta adayların belirlenmesiyle birlikte, şimdiden seçmene bu
yönde mesaj da verilmeye başlamıştır. Yaşar Okuyan ve İlhan Kesici'nin
açık beyanlarına göre, bu dönem 'normal' dönemlerden biri değildir ve o
yüzden, sağ-sol ayrımı bu seçimlerde geçerli olmayacaktır! Partilerin
aday isimlerine bakıldığında, sağda ve solda siyaset yaptığını söyleyen
partilerin, sahiden alışılmışın dışında adaylar gösterdikleri
görülmektedir. AKP'nin Ertuğrul Günay ve Reha Çamuroğlu'nun isimlerini,
CHP'nin ise İlhan Kesici ismini öne çıkarması bunu göstermektedir. Eğer
bu seçimler, gerçekten klasik ayrımların geçerli olmayacağı bir deneyim
olacaksa, bundan kimin yarar sağlayacağı kuşkuludur. Çünkü normal
zamanlarda gerginlik politikası AKP'nin işine yarar ve tepki oylarını bu
parti alır. Fakat bu kez, öyle anlaşılıyor ki, beklenti, halkın bir
'korku' ile tercihini değiştirmesidir. Yani seçmene şu mesaj verilmeye
çalışılmaktadır: "AKP birinci parti olsa bile iktidar olamayacak!" Bu
mesaj, muhafazakar kitlenin aklında yer ederse, o zaman seçmen oyunu
başka bir sağ partiden yana kullanabilir. Fakat bu seçimlerde, önce DP
çatısı altında 'bütünleştiklerini', daha sonra da 'ayrıldıklarını' ilan
eden ANAP ve DYP'nin de 'ümit' vermedikleri görülmektedir. Dolayısıyla
seçmen korkutulsa bile, oyların bu partilere gitmesi zordur. Çünkü
cumhurbaşkanlığı seçimleri sürecinde, kitlenin Ağar ve Mumcu'ya duyduğu
tepkiyi 2 ay içerisinde silmek kolay olmayacaktır. Sağ seçmenin başka
alternatifi de olmadığı için, 'riskleri göze alıp' AKP'ye yönelmek daha
tercih edilebilir bir yol olarak görünebilir. Bu durumda, sağ seçmenin
AKP'ye, sol (ve belki de bir kısım 'sağ') seçmenin de, DSP ile ittifak
yapmış olan CHP'ye yöneleceği söylenebilir. Eğer böyle bir tablo
oluşursa, belki çok parçalı olmayan bir meclis aritmetiği oluşabilir
ancak laiklik kavramı temelinde toplumun daha da gerileceği yeni bir
döneme de girilebilir. |