|

Hıristiyanlığın Geleceği*
Blätter für deutsche und ausländische Politik, 08.2007
Hans Joas
Çev: Kamil Cengiz
Gelecek hakkında konuşmak
bir bilim adamı için riskli bir işe kalkışmaktır. Köpüklü bilim inancı
dönemlerinde "Gelecek Araştırmaları" ismiyle yerleştirilen bilim
disiplini kısa süren bir modaydı.
Gerçekten de son on yıllardaki bir dizi önemli gelişmeler sosyal
bilimciler tarafından hiçbir surette önceden kestirilemedi. Örnekler
genel olarak bilinmektedir. Bu örnekler 60lı yılların sonundaki
uluslararası öğrenci ayaklanmalarından Doğu Asya'nın hızlı ekonomik
yükselişine kadar, oradan Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa'daki komünist
hakimiyetin yıkılışına kadar uzanmaktadır. (1)
Bütün bu gelişmeler bilim adamlarını olduğu gibi, muhabir gözlemcileri
ve hatta gizli servisleri de şaşırttı (bu birbirimizi gözden düşürmemek
için bir sebep olduğu gibi her tarafın mütevazi olması için de bir
sebeptir). Dini gelişmeler açısından bakıldığında bu uyarı daha fazla
geçerli. Dinlerin tarihi, tarihin düz çizgisel akışına dair tasavvurla
alay eden bir sürü sürpriz çıkışlar, dirilişler ve dönüşümlerle doludur.
Politize olmuş Şii İslam'ın yükselişi, çoğunlukla, ancak Şah’ın
düşürülmesiyle birlikte fark edildi ve Afrika ve Latin Amerikada'ki
Paskalya hareketinin sansasyonel yayılışı bugüne kadar bile Alman
kamuoyunun bilincine girebilmiş değil. İnançlı insanlar bu tür köklü
sürprizlerin hakikatine aslında şaşırmazlar, çünkü onlar tarihte
Tanrı'nın müdahalesini de bekliyorlar ve her türlü ihtimale aykırı da
olsa ümit besliyorlar. Fakat seküler zihinler bile iyimserlik ve kendini
fazla büyük görmenin ferdi ve kolektif üretkenlik için temel şartlar
olduğunu ve bir geleceğe inanmanın bazen onun gerçekleşmesine yardımcı
olduğunu kabul ederler. Buna kendi kendini gerçekleştiren kehanet denir.
Dinin geleceğiyle ilgili bir tahminin son yıllara kadar bilimde ve
kamuoyunda tartışmasız bir konumu vardı; bu, modernizasyonun
karakterinin içsel bir mecburiyetinden çıkan geri döndürülemez ve
radikal sekülerleşme tahminiydi.
Burada açık olmayan tek şey bu kavramın tam da neyi tanımladığı
konusuydu: kiliseye üyeliğin çöküşünü mü, dini ritüellere katılımın
çöküşü mü, bireysel inancın kendisi mi yoksa inancın özel alana -artık
tam nerede bulunuyorsa- geri çekilmesi mi? Birçok sebepten dolayı bu
tahmin, son zamanlarda makuliyetini kaybetti.(2) -hatta o kadar çok
kaybetti ki, şimdi birçok insan tersinden "dinin geri dönüşünden" veya
"Tanrıların geri dönüşünden" yahut "postseküler toplumdan" bahsediyorlar
-bunların hepsi bana dinin geçmişte yok oluşunu yanlış bir şekilde farz
eden ve ayrıca gerçekleşen dönüşümü abartan tanımlamalardır. İnancın
güçlenmesini isteyenler de bu hususta soğukkanlı bir zihne sahip
olmalılar. Dönüşen şey şimdilik sadece özellikle medyanın ilgi
yapılarıdır ve entelektüel hayattaki güçler dengesidir. İlerleyen
sekülerleşme tasavvurunun zayıflaması inanç için elbette belli fırsatlar
doğuruyor, fakat bunların önce kullanılması gerekir. Aynı zamanda teşhis
ve tahminler bağlamında sekülerleşme tezinin yerine önce dinin
geleceğiyle ilgili makul senaryolar koymamız gerekmektedir.
Çevrelerin çözülmesi ve mezhepler üstü Hıristiyan bir çevrenin oluşması
Ben elbette sadece objenin boyutlarını ilgilendiren ampirik-sosyolojik
mülahazalarımı üç anahtar kelimenin altına topladım. Çevre çözülmesi,
zımni din ve Hıristiyanlığın globalleşmesi. Bütün kısalığıyla:
Hıristiyanların Almanya'daki durumunu tasvir eden bir çok çalışmada,
kapalı siyaset dünyası ve yaşanan hayatla ilgili çevreler ile bugün
sözde çok ilerleyen bireyselleşme arasındaki karşıtlıktan
bahsedilmiştir. Bu geleneksel bakışta bir çok doğrular da var elbette,
fakat ben onu bazı açılardan düzeltmek istiyorum. "Dini Sosyalizasyon,
mezhepsel çevreler ve nesil" üzerine önemli bir araştırma Köln şehri
örneğinde iki tane ilginç veriyi ortaya çıkardı.(3) Gerçi mezhepsel
çevrelerin çözülmesi ailelere inançlarını çocuklarına aktarmayı
gerçekten de zorlaştırıyor. Bu aktarımın gerçekten azalması ailelerin bu
zorluk karşısında yenik düştüklerine dair beklentiyi de doğruluyor
sanki. Fakat dini pratiğe geçirmedeki yoğunluğun değişik dereceleri
dikkate alındığında farklı bir tablo ortaya çıkıyor. O zaman inancın
aktarımındaki başarı bu durumda hatta artıyor. Bir çok dindar grup gerçi
küçülmüştür ama daha yüksek mirası aktarma başarısı göstermektedirler.
Şüphesiz mezhebin rolü burada azalıyor, yani ayrım çizgisi mezhepler ve
onların çevreleri arasından daha az geçmekte ve artık Hıristiyanlar ve
Hıristiyan olmayanlar arasından daha çok geçmektedir. Bu evlenme
tutumlarıyla ilgili veriler tarafından da doğrulanıyor. Demek ki devam
eden, küçülmüş, fakat canlı ve mezhepler üstülülük açısından yeni oluşan
bir Hıristiyan çevrenin varlığı için işaretler var Almanya'da. Bunu
algılayabilmek için bugünkü çevrelerin geçmişe nazaran daha az bölgesel
konsantrasyonlarla ifadesini bulduklarını düşünmek lazım, çünkü telefon
ve ulaşım araçları uzak mesafeler arasındaki irtibatı ve koordinasyonu
kolaylaştırıyorlar.(4)
Kaybolmaya yüz tutan "Katolik" çevre de geriye bakarak çarpıtılmaması
gerekir. Bu çevre Almanya'da gönüllü ve kendiliğinden oluşmamıştı ki.
Modernizme, Protestanlığa, milliyetçiliğe, liberalizme ve seküler işçi
hareketlerine karşı bir savunma pozisyonunda oluşmuştu. Bu, Alman
toplumunun Hollanda'daki durumlara dayanarak söylendiği gibi bir
"katılaşması" idi, yani çevrelerin birbirlerine karşı kendilerini
tıkamaları, sızıntıyı önlemeleri durumuydu. Bu katılaşma ayakta kaldığı
süre içinde haklı olarak bütün bir ulusu kaplayan, demokratik siyasi bir
kültürün Almanya'da oluşması için bir engeldi; 60lı yıllarda çevreler
arasında köprülerin kurulmasıyla bu katılaşma çözülmeye başladığında o
nispette bir rahatlamaya yol açtı.(5) Özellikle Katolik çevrenin
entelektüel ve kültürel durgunluk çizgileri vardı. O Almanya'da Nasyonal
Sosyalizmden de geçmişti, hiç te ona karşı bağışık kaldığı da
söylenemezdi. Siyasi otoritecilik ve yabancıya karşı fobisi olan
kültürül homojenliği çevrenin alameti farikasıydı; bu durumla ilgili
Karl Rahner "kıyafet derneği katolisizmi" tabirini kullanmıştı ki, bence
taşı gediğine koyan bir tanımlamaydı.
Ancak Alman Protestanlığının siyasi ifade biçimleri hakkında da çok
olumsuz şeyler söylenebilir; mesela Bismarck İmparatorluğu'nun
kuruluşundan itibaren hep daha fazla milliyetçilikle dolan devlete
itaatkarlığı ve Protestan inancından çoktan vazgeçmiş eski
Protestanların halen muhafaza ettikleri anti-katolik duyguları. Bu
nedenle gelecek için sorulması gereken şey, basit bir şekilde, sanki
çevre dönüşümünün kaçınılmaz sonucu toplumsal parçalanma imiş gibi
çevrelerin nasıl istikrara kavuşturulacakları veya kurtarılacakları
değildir. Asıl soru böylesine bir çevre dönüşümünde değerlerin yeni bir
tarzda nasıl aktarılacağı ve yeni tecrübelerle nasıl yeniden
oluşabilecekleri olmalı. Bazen değerler ve inanç belki bir çevreye
hapsedildiklerinden dolayı başarısız bir şekilde aktarılıyordur.
İncil'in mesajının muhteşemliği bazıları için çevre Katolikliği
içerisinde gözden kaçmış.
Zımni Din
İkinci anahtar kelimem "zımni din", ilgililer için "nihai referans ve en
yüksek önem" (Detlef Pollack) arz eden değer tutumlarının ve
pratiklerinin envai çeşit şekilleriyle ilgilidir. Kavram böylece din
olarak tanımlanabilecek -fakat kendisini öyle tanımlamayan-her şeye
işaret ediyor ve aynı zamanda kendisini din olarak tanımlayan fakat
başkaları tarafından gerçekte din olarak kabul edilmeyenleri gösteriyor.
Kiliseye bağlı dindarlığın azalmasıyla, bilim dünyasının, "dini
yönelişlerin kilise dışı formlarına, yeni dini hareketlere, Yeni Çağ
psişik kültlerine, okültizme, spirütüalizme ya da kültsel çevrelere […],
Neo-Sannyas hareketine, yeni Cermen putperestliğine, enerji-antremanına,
Zen-meditasyonuna, 'postmodern' gençlerin öz ve dış bakışlarına ya da
hatta futbol kültüne, eğlence müziğine"(6) ve Eric Voegelinin 20. asrın
totaliter hareketlerini tanımladığı gibi, siyasi hareketler ve siyasi
dinlere ilgisi arttı.(7)
Ayrıntıya girmeden burada şu noktayı vurgulamak istiyorum: Din kavramını
tanımsal olarak sekülerleşmeyi dışlayacak şekilde kullanmak analitik
olarak bana faydalı görünmüyor. Realite ile özellikle dünyanın en
sekülerleşmiş bölgelerinden biri olan Doğu Almanya ile bu uyumlu
görünmemektedir. Yine ben kiliseye bağlı dindarlığın azalması ve "yeni
dini hareketlerin, ezoterik guruplarının ve Doğu Asya spirütüalizminin
yükselişinin" birbirleriyle ilişkisinin iletişim içinde olan boruların
ilişkisi gibi, yani "hiçbir unsurun kaybolmadığı, fakat sadece paylaşım
durumlarındaki oran değişikliğinin cereyan edebileceği" şeklindeki bir
sistem şeklinde olduğu düşüncesini reddeden Detlef Pollack'ın haklı
olduğuna inanıyorum. Kemiyet bakımından durum çok açık: Kilisenin
kayıpları başka yerlerdeki kazanımlarla telafi edilmiyor -Avrupa'daki
durumu böyle tanımlayabiliriz; ABD de ise bireysel spiritüalizme yönelik
dönüşüm dini cemaatlerin dışından çok içlerinde gerçekleşiyor ve onlara
karşı gelişiyor. Yine de bütün bunlar dindarlığın serbestçe dolaşan
formlarını ve tandanslarını görmezlikten gelmeyi meşrulaştıramaz.
Hıristiyanlığın Globalleşmesi
Üçüncü anahtar kelimem "Hıristiyanlığın Globalleşmesidir." Şimdiki
zamanın din teşhisi için global bir perspektif, yani Avrupa-merkezli
olmayan bir perspektif almak kaçınılmazdır. 19. yüzyılın bir
sekülerleşme devri olduğu tezi bile, sadece Avrupa için, o da kısmen
geçerlidir; ABD’de kilise üyeliği bu zamanda mutlak ve görece olarak
arttı ve dünyanın diğer bölgelerinde de her çeşit gelişme oldu, fakat
bir tanesi olmadı: Sekülerleşme. Afrika'da Hıristiyanlık ve İslam
misyonerlik faaliyetleriyle güçlü bir yayılma gösterdi; Asya'da ve İslam
dünyasında dini gelenekler Hıristiyanlığın ve Avrupai güçlerin meydan
okumasına çeşitli şekillerde karşılık verdiler. Modernizasyonun
sekülerleştirici etkilerine halen inanan bugünün bazı sosyal bilimcileri
bile -meşhur değer yargıları-değişimi araştırmacısı Ronald İnglehart
gibi- gelişmenin demografik tarafını daha fazla hesaba katmak
suretiyle(8) dünyadaki dini durumların tahmini konusunda farklı
sonuçlara varıyorlar artık. Onlar, eğer sekülerleşmenin nüfusun yeniden
üretimine negatif etkisi varsa, buna karşın en azından geleneksel dini
yönelişler bugünkü şartlarda hızlı bir nüfus artışına yol açıyorsa, bu
durumda dindar insanların dünya nüfusundaki payı her halükarda, bütün
sekülerleşme tahminlerine rağmen, dramatik bir biçimde artacak şeklinde
argüman getiriyorlar. Ve bu argüman, benim gibi -İnglehart'a karşı
olarak- sekülerleşme tezinin kendisini yanlış bulan ve onu ilerlemiş
toplumlardaki dini canlılığı küçümsediği için eleştiren insanlar
açısından daha fazla geçerli.
Şaşırtıcı bir şekilde bazıları tarafından (mesela Samuel P. Huntington)
demografik faktör pratikte sadece global İslam için kullanılıyor, fakat
global Hıristiyanlık için kullanılmıyor. Bu arada en hızlı bir şekilde
büyüyen uluslar ya tamamen ya da çoğu itibariyle Hıristiyanlık damgasını
taşıyorlar. Sadece Brezilya, Uganda ya da 1975'den itibaren nüfusu ikiye
katlanan Filipinler gibi ülkelerin düşünülmesi bile yeterli. Bu
ülkelerin bazılarında nüfus, 2050 yılına kadar ikiye veya daha fazla
katlanacak; bu da dünyadaki devletlerin nüfus sayısına göre bu ülkelerin
sıralamalarını tamamen değiştirecektir.
Bu arada demografi Hıristiyanlığın dünyada hızlı bir şekilde
yayılmasının tek sebebi değildir. Hıristiyanlığı Batı'nın yabancı bir
dünyadaki geleceği olmayan bir unsuru olarak gören sömürgeciliğin
tenkitçilerinin beklentilerinin aksine Hıristiyanlığın Afrika'da hızlı
bir yayılışı başladı, hatta özellikle sömürge hakimiyetinin bitişinden
sonra kitlesel ihtidalar oldu. Tahminlere göre, şu an Afrika'da her gün
23.000 insan Hıristiyan oluyor - doğum ile, ayrıca altıda birden fazla
bir oranla ihtida ile. Hıristiyanların Afrika nüfusundaki oranı 1965'den
2001 yılına kadar yüzde 25'den yüzde 46'ya çıktı. Elbette din
istatistikleri o kadar güvenilir değiller; fakat en azından eğilimi
ifade konusunda tartışmasız görünüyorlar. Asya'da da Hıristiyanlığın
şaşırtıcı başarıları söz konusu; en şaşırtıcı olanı Güney Kore'de.
Çin'in dini geleceği konusunda spekülasyon yapmak istemiyorum, fakat en
azından Çin'in bazı yerlerinde ve Çin'in dışındaki Çinliler arasında
Hıristiyanlığın ciddi aktiviteleri söz konusu. Latin Amerika'da Paskalya
hareketi ve Protestan tarikatların zafer seferleri belli ki, kısa
ömürlük fenomenler değiller.(9) Bunlar özellikle kadınlar için büyük rol
oynuyorlar, çünkü bununla "maçoluğun reformasyonunu"(10) ümit
etmekteler. Global perspektiften bakıldığında Hıristiyanlığın yaşama
şansları konusunda tereddüde kapılmak için bir sebep yok. Hatta bu çağın
Hıristiyanlığın kendi tarihinde en yoğun yayılma dönemlerini yaşadığı
çağ olduğunu bile söylemek mümkün olabilir.(11)
Bu gelişmeler Avrupa'daki Hıristiyanları çok farklı şekillerde
ilgilendirecek. Muhtemelen Katolik kilisesi ile ilgili olarak köklü bir
güç kaymasının eşiğindeyiz. Anglikan Kilisesi'nde bu bilindiği gibi
gerçekleşti. Burada inanç anlayışı ve inanç pratiği bağlamında dünyadaki
bölgeler arasında çok yoğun gerilimler mevcut; uzak mesafelerin
ötesinden yeni ittifaklar ve parçalanma tandansları. Son on yıllardaki
tandanslardan geleceği çıkarmak çok zor. Paskalya hareketinin büyümesi
muhtemelen zayıflayacak; büyük kiliseler bunlarla rekabet içinde daha
fazla "karizmatikleşecekler." Büyüyen Hıristiyanlığın aynı şekilde
büyüyen global İslam'la münasebeti, dünya siyasetindeki gruplaşmalara
bağlı olarak, çok aşırı çeşitli formlar alabilir. Göç hareketleriyle
"Üçüncü Dünyanın" dini yoğunluğu "Birinci Dünya"da da daha fazla varlık
gösterecek. Bugün göç artık anavatana bağlılıktan kopuş anlamına
gelmediğinden, ters istikamete doğru etkilerden de yola çıkabiliriz.
Hıristiyanlığın Avrupa ile yanlış bir şekilde özdeşleştirilmesi
Bütün bunlar Hıristiyanlığın Avrupa ile ya da Batı ile
özdeşleştirilmesini gevşetecek. Ne Avrupa bazı romantik bakış açılarının
görmek istediği gibi homojen bir şekilde Hıristiyan idi, ne de
Hıristiyanlık ilk asırlarında en çok Avrupa'da yerleşikti. Afrikalı bir
gözlemci bu bağlamda haklı olarak Hıristiyanlığın şimdiki
globalleşmesini "Batılı olmayan bir dinin yenilenmesi" olarak tanımladı.
Bunun birçok insan için anlaşılır olmadığını belki bir anekdotla
açıklayabilirim. Şimdilerde Papa XVI. Benedikt hakkında yayınlanan
kitabını hazırlarken meşhur bir Alman muhabir benimle bir söyleşi
yapmıştı; bu arada bana Papa'nın Batı dünyasının yeni gerçek kanaat
önderi olup olmadığını sormuştu. Benim, Papa'nın Batı'nın sözcüsü
olmadığı ve olmaması gerektiği yönünde verdiğim cevap, onun tarafından
hemen sanki Papa'nın Batı için önemini yadsıdığım şeklinde yanlış
anlaşılmıştı. Fakat Papa Batı'nın değil, Hıristiyanlığın en önemli
temsilcisidir ve Hıristiyanlığın Batıdan daha fazla bir şey olduğu
gelecek yıllarda iyice anlaşılacak. Her üç tandans -çevrelerin
çözülmesi, avare dindarlık, Hıristiyanlığın globalleşmesi- inanç
aktarımı ve inancın entelektüel öz anlayışı için bir meydan okumayı
ifade ediyorlar. Eğer inanç ile homojen sosyal çevreler arasındaki bağ
gevşerse, eğer inanç kısmen seküler, kısmen bulanık dini dünya görüşleri
ve hayat pratikleri ile rekabet halinde olursa, eğer inanç uzun zamandır
Hıristiyan kültür çevresinin dışında ve kitlesel yoksulluk ve
köksüzleşme şartları altında yeniden sahipleniliyorsa, bütün bu
durumlarda Hıristiyanlık fark edilmeyen parçacılıklardan kurtarılmalı ve
yeniden ifade edilmelidir. Bunun içinde ciddi entelektüel meydan
okumalar da bulunmaktadır.
Büyük Protestan ilahiyatçısı ve Hıristiyanlık tarihçisi Ernst Troeltsch,
Max Weber'in arkadaşı ve rakibi, 1910 senesinde onun, Weber'in,
Husserl'in, Simmel ve başkalarının yeni neşrettikleri "Logos" dergisinin
birinci cildinde "Hıristiyanlığın Geleceğiyle ilgili İmkanlar" başlıklı
bir makale yayınlamıştı. O, 100 sene önce bile yeni dini yaşam
biçimlerine ya da dinsiz bir geleceğe ve hatta "yeni bir dini hayat
unsurunu oluşturamayacak ve fakat onsuz da edemeyecek olan" Avrupai
kültürün çözülmesine doğru mu ilerlediğimizi soruyordu. Bütün bu
senaryolara karşı dini güçlerin toparlanması ve kilise, tarikat ve
bireysel spirütüalizmin sosyal formlarının birbirleriyle yeni
bağlantılarına yönelik görüş sahasını açık tutuyordu. Entelektüel olarak
Hıristiyanlığı dört tane meydan okumayla karşı karşıya görüyordu: kendi
kişiselciliği ile, mistiğin Mesih İsa'ya konsentrasyonu ile,
Hıristiyanlığın yeniden doğuş ve sevgi ahlakının güçleştirilmesi ile ve
kültün topluluklaşmasına odaklanılması ile. Böylece meydan okuma
anti-kişiselcilikte, aşkınlığı unutan bir dünyevilikte, boş bir
sübjektivizmde ve bireyselcilikle daraltılmış bir spiritüalizmdedir. Bir
yüz yıl sonra Hıristiyanlığın Troeltsch tarafından işaret edilen meydan
okumalara nasıl karşılık verdiği veya başarısız kalıp kalmadığı sorusunu
araştırmak oldukça ilginç olurdu. Fakat şimdi bu sorunun radikalliğine
dikkat çekmekten başka imkanımız yok. Hıristiyanlığın bugün entelektüel
olarak anlaşılır hale gelebilmesi -bu benim tecrübem ve tezimdir- ancak
onu şimdiki zamana en temel şekilde yeniden tercüme etmekle
başarılabilir. Biz tarih ve sosyal bilimlerin imkanlarıyla tekrar
azizlik ve onun şu anki varlığı ile neyin kastedildiğine, aşkınlık,
kurtuluş, peygamberlik, Mesih ve kurban dinamikliğin aşılması ile
nelerin kastedildiğine dair yeni bir anlayış inşa etmeliyiz ki, bununla
Hıristiyan inancının temel mesajları için bir anlayışın temelini yeniden
atabilmiş olalım.
Avrupa'daki dini cemaatlerin gelecekteki rolleri
Dini tandansların ve inancın karşı karşıya kaldığı meydan okumaların
taslağından nokta nokta Avrupa'daki dini cemaatlerin gelecekteki rolleri
ile ilgili sonuçlar çıkmaktadır.
Eğer birinci tezim, Almanya'da şu an yeni bir mezheplerüstü bir
Hıristiyan çevrenin oluşumuna şahit olduğumuz, yani mezhepsel çevrenin
küçülmesinin dini çevre dönüşümünün tamamen izahı olmadığı tezi doğru
ise, bu durum mezheplerarası diyalogun ve işbirliğinin önemini
artırmaktadır. Hıristiyan kiliselerin birbirlerine karşı profillerini
oluşturarak buna uygun parçalanmış çevrelere dayanmaları git gide daha
fazla önem kaybediyor; bu nedenle muhtemelen inananlarının onayını daha
az alırlar. Daniel Deckers yerinde bir tespitle ispat yükünün
mezheplerarası işbirliği konusunda artık tersine döndüğünü söyledi:
Eskiden olduğu gibi mezheplerarası diyalog yapıldığı zaman değil,
yapılmadığı zaman gerekçe sunulması gerekiyor.
İkinci olan "zımni din" Hıristiyanlık perspektifinden inanılmaz bir
basitleştirme, iki bin sene birikmiş hikmet ve ilahi olanla münasebet
tecrübesinin hazinesinden vazgeçmek, aşkınlığın kaybı ve kendine düşkün
bir ben-merkezcilik olarak gözükebilir. Fakat o kiliseler için bir şans
ve spirütüel imkan ifade edebilecek zengin bağlantı noktaları olarak da
algılanabilir. Franz Xaver Kaufmann "Karşılıklı-etkileşim" kavramını
böylesi bağlantıların zorunluluğunu ve imkanlarını ortaya koymak için
üretti. "Hıristiyanca olan şeylerin korunması ve geliştirilmesinden
sorumlu olan kiliseleri ara bölgelerde yerleşik olan zımni Hıristiyanlık
pratikleriyle karşılıklı etkileşim ve iletişim içine sokmayı
başarabilirsek, şimdiki toplumsal şartlarda Hıristiyanlığın gelecek
nesillere taşınmasını ümit edebiliriz."(13)
Böyle bağlantı kurma girişimleri ve teklifleri elbette oportünist bir
şekilde kendine ait olanı değerinden daha düşük çarçur etmemeli. Aşkın
olandan uzaklaşma tandanslarına karşı aşkınlığın kurtarılması için bu
çatışmalı da olacak. Fakat bu tür tecrübeler ve yorumların bağlantıları
kendine ait olanın yeni bir ifadesi için de üretici meydan okumalardır.
Rekabetin dini hayatı daha da yoğunlaştırdığı doğru ise, rekabete
yönelik meydan okuma da angajman gösterilerek kabul edilmeli.
Üçüncü olarak Hıristiyanlığın globalleşmesi ve göç dolayısıyla Avrupa'da
artan dinsel çokluluk, dinlerarası diyalogun ve Hıristiyan kiliselerin
Hıristiyan olmayan dini topluluklarla işbirliğinin önemini artırıyor. Ne
mezheplerarası ne de Yahudi-Hıristiyan diyalogu henüz amaçlarına
ulaşamadılar. En yüksek öneme sahip bir görev olarak şimdi ise İbrahimi
dinler diyalogu çok açık bir şekilde önümüzde durmaktadır. İslam'ın
şimdiki zamanda siyasi yönden doldurulması, bu büyük dinin hakkını
yiyecek şekilde İslam fobisine yol açabilir ve hatta Hıristiyan
anti-yahudiliğinin basmakalıplarının İslam'a aktarılmasına yol açabilir.
Elbette Müslümanlar tarafından inanılan anti-yahudi ve anti-hıristiyan
düşünceler de tehlikelidir. Bu diyalogda bence merkezi rolü Hıristiyan
öğretisindeki teslis inancı alıyor. Müslüman perspektiften putperestliğe
geri dönüş olarak gözüken şey, Hıristiyanlar açısından kendi ilah
konseptlerinin derinliğini düşünmeye bir vesile olmalı. Şimdiden bile
sonraki büyük görev "İbrahimi" diyalogun ötesinde Güney ve Doğu Asya'nın
dindarlarıyla diyalog ufukta gözükmeye başladı.(14)
Dinlerarası diyalogun bu formlarına ilaveten dördüncü olarak seküler
rasyonalitenin formlarıyla entelektüel bir tartışmanın görevleri
geliyor. Ernst Troeltsch'e işaret etmek suretiyle bu konudaki merkezi
noktalara değindim. Dini topluluklarla ilgili sorunun merkezde olduğu
yerlerde "Kilise"nin anlamını bireysel bakış açılarının hakim olduğu
şartlar altında yeniden ifade etmek gerekecek. Muhtemelen her kilise
bağlısı kendi kilisesiyle ilgili kaygılarını, şüphelerini, acılarını
kendi sadakatini sorgulamadan dile getirdiğinde çağdaşları tarafından
karşılaştığı anlayışsızlıkları tanıyordur. Anlayışsızlık, sosyal
yapıların, üyelerinin gönüllü bir araya gelmeleriyle meydana geldiğine
dair ve böylece bir dernekten, bizim konumuzla ilgili bir "kült
derneğinden" öte bir anlam ifade edemeyeceğine dair düşünceden
kaynaklanıyor. Fakat bireylerin üstünde duran, onlara inanma imkanı
tanıyan bir yapı olarak kilise tasavvurunda böylece çok derin bir zamana
uygunsuzluk durumu var.
Belki geleceğin en önemli sorusu kiliseyle ilgili bu düşünceye küçülme
süreçlerine ve kapsamlı bireyselleşmeye rağmen güç verilip
verilemeyeceği sorusudur.
*Bu yazı, yazarın Köln'deki 31. Protestan Kilise Günü'nde 9 Haziran
2007'de yaptığı konuşmanın gözden geçirilmiş şeklidir.
Dipnotlar
(1) David Martin, Secularisation and the Future of Christianity,
'Journal of Contemporary Religion', 20 (2005), S. 145.160.
(2) Krş. Hans Joas, Giriş. Hans Joas ve Klaus Wiegandt (Nşr.).
Säkularisierung und die Weltreligionen [Sekülerleşme ve Dünya Dinleri],
Frankfurt a.M. 2007, S. 9-43.
(3) Christoph Wolf, Religiöse Sozilisation, konfessionelle Millieus und
Generation, "Zeitschrift für Soziologie", 24 (1995), S. 345-357.
(4) Bu sorularla ilgili olarak daha ayrıntılı bilgi için: Hans Joas ve
Frank Adloff, "Millieuwandel und Gemeinsinn"[Çevre dönüşümü ve toplum
bilinci], Herfried Münkler ve Harald Bluhm (Nşr.), Gemeinwohl und
Gemeinsinn,[Toplum faydası ve toplum bilinci] 4. Cilt, Berlin 2002, S.
153-186.
(5) M. Rainer Lepsius, Parteiensystem und Sozialstruktur. Zum Problem
der Demokratisierung der deutschen Gesellschaft,[Partiler sistemi ev
sosyal yapı. Alman toplumunun demokratikleşmesi sorunu] a.g.y.,
Demokratie in Deutschland,[Almanyada Demokratikleşme] Göttingen 1993
[1966], S. 25-50.
(6) Detlef Pollack, Säkularisierung -ein moderner Mythos? [Sekülerleşme
-Modern bir Mit mi ?] Tübingen 2003, S. 10-11.
(7) Eric Voegelin, Die politischen Religionen, [Siyasi Dinler] München
1993 [1938].
(8) Pippa Norris ve Ronald İnglehart, Sacred and Secular,[Kutsal ve
Seküler] Cambridge 2004.
(9) David Martin, Das europäische Modell der Säkularisierung und seine
Bedeutung in lateinamerika und Afrika,[Sekülerleşmenin Avrupai Modeli ve
Latin Amerika ve Afrika için Anlamı]: Joas/Wiegant, a.g.e. S. 435-464.
(10) Elizabeth Brusco, The Reformation of Machismo, Austin/Texas 1995.
(11) Krş.: Philip Jenkins, The Next Christendom. The Coming of Global
Christianity, Oxford 2004.
(12) Ernst Troeltsch, Die Zukunftsmöglichkeiten des
Christentums,[Hıristiyanlığın Geleceğe Yönelik İmkanları : "Logos", 1
(1910/11), S. 165-185.
(13) Franz.Xaver Kaufmann, Zwischenräume und Wechselwirkungen. Der
Verlust der Zentralperspektive und das Christentum,[Ara bölgeler ve
karşılık etkileşim. Merkezi perspektifin kaybı ve Hıristiyanlık] :
"Theologie und Glaube", 96 (2006), S. 309-323.
(14) Krş.: Hans Joas, Werte und Religionen,[Değerler ve Dinler]: Liz
Mohn, Brigitte Mohn ve Werner Weidenfeld (Nşr.), Werte. Was die
Gesellschaft zusammenhält. [Değerler. Toplumu ayakta tutan şeyler],
Gütersloh 2006, S. 19-32. |