|

İstikrâr
İstikrâr
kelimesi, üç harfli 'karra' (ka-ra-ra) kök fiilinden türemiş, istif'al
vezninde bir mastardır. İstikrâr Arapça'da daha çok mekana izafeten
kullanılmakta ve bir yerde yerleşip sabit olmayı, süreklilik, devamlılık
ve kararlılığı ifade etmektedir. 'Karra' fiilinin mastarı olan 'karâr'
Türkçeleşmiş bir kelimedir ve bir yerde sabit ve mukîm olmak anlamına
gelmektedir. Suyun toplandığı çukur yere, insanın dinlendiği mekâna,
musikide nakarata ve bir işte sebat göstermeye karâr denmektedir.
'İstikrâr'ın ismi mef'ulü olan 'müstakarr', karar, sübût ve yerleşme
anlamına gelmektedir. 'Makarr', karar kılınmış, yani
yerleşilmiş/oturulan yer, mesken demektir. Takrîr, sabitleştirme,
belirleme, karar verme; 'ikrâr' ise Türkçede bilinen 'ikrâr' anlamının
yanı sıra esas olarak (göçmenleri) yerleşik hayata geçirme, tesis etme
anlamlarını ifade eder.
İngilizcede 'stability' sözcüğüyle ifade edilen 'istikrâr', sosyal
bilimler sözlüğünde şöyle tanımlanmaktadır: "Kararlılık. Stabilite. Bir
dengeye oturmuşluk hali. Şiddetli dalgalanmalardan uzak olma, sakinlik;
dengeli, kararlı oluş."
Kur'an terimleri uzmanı Rağıp el-İsfehani 'karra' kelimesinin sübut
anlamına geldiğini, aslının soğuk anlamına gelen 'kurr' kelimesi
olduğunu, soğuğun sükûnu, sıcağın da hareketi doğurduğunu
belirtmektedir.
Kur'an'da istikrâr kelimesine sadece bir kere rastlamaktayız. Buna
karşın, ismi zaman ve ismi mekân olarak kullanılan 'müstakar' ise
yaklaşık on ayette kullanılmıştır. Bu kelimelerin Kur'an dilinde ne
anlamda kullanıldığını tespit etmemiz, istikrâr kavramını daha da
anlaşılır hale getirecektir.
Kur'an dilinde, mesela bir dağın paramparça olmaktan korunup, eski
(sükûn) hali üzere kalmış olması istikrâr olarak nitelendirilmiştir.
Musâ Peygamber Rabbine, O'nu görme isteğini arz ettiği zaman Allahu
Teala, kendisini asla göremeyeceğini belirtmiş, yine de bu işi, dağın
yerinde kalması gibi bir şarta bağlamıştır. Musâ'dan istenen şuydu: Musa
dağa bakacaktı, eğer dağ yerinde sabit duruyor olursa (fe-in istakarra
mekânehû), belki Rabbini görebilecekti! (7/A'raf, 143). Sonuç Musâ'nın
isteği açısından olumsuzdur.
Kur'an'ın anlatımına bakılırsa, kâinatın ve gezegenlerin bir istikrarı
vardır. Güneşin, kendisi için Allah'ın takdir ettiği, kendine mahsus
yörüngesinde hareket etmesi (akıp gitmesi), onun istikrârıdır.
(36/Yasin, 38). Bu durumda dünya, ay ve diğer gezegenleri de güneşe
kıyaslamamızda bir sakınca olmasa gerektir. Allah yeryüzündeki bütün
canlılara bir yerleşim, ikamet ve istikrâr içinde barınacağı bir yer
(müstakar) tayin etmiştir. Bütün canlıların rızkını da O vermektedir.
(11/Hûd, 6).
İnsanın yaratılışından ve yeryüzünde yerleşik hale getirilmesinden
bahseden ayetlerde, Âdem ve eşine hitaben, yeryüzüne inmeleri, orada
yerleşik (müstakar) bir hayatın ve faydalanmanın kendilerini beklediği
açıkça ifade edilmiştir. (2/Bakara, 36; 7/A'raf, 24). Âdem ve eşine
tebliğ edilen bu talimattaki 'müstakar' kelimesi ile insanın kendi
vatanına yerleşmesine, burada yaşayacağı kendi hayatına kavuşmasına
işaret edilmektedir. Yaratılış konusunun işlendiği bir başka ayette
"Allah sizi bir tek nefisten inşâ etti; sizin için bir kalma (müstakar)
yeri, bir de emanet olarak konulacağınız (müstevde') yer vardır"
(6/En'am, 98) buyurulmaktadır. Buradaki 'müstakar' kelimesiyle
kastedilen, insanın 'istikrârlı bir şekilde', iskân edeceği yere
yerleşmesi, orayı yurt edinmesidir.
Güneşin ve ayın belli bir yörüngeye yerleştirilmesi ile insanın ve bütün
canlıların yeryüzünde bir ömür sürmek üzere iskân ettirilmiş olmaları,
şaşırtıcı bir şekilde aynı kelimeyle ifade edilmektedir. Bir şeyin varıp
karar kılacağı, sükûn bulacağı, kendi nihai mecraı ve melcei
istikrârdır. Demek ki istikrâr/müstakar terimleri içinde aynı zamanda
yaratılışa (kevn) bir telmih vardır. Yeryüzünü gerçek anlamda istikrâr
için bir imar alanı yapan Cenabı Hak'tır. Allah'ın geniş arzında insan
hayatı için lüzumlu olan her şey en mükemmel şekilde yerli yerince vaz
edilmiştir. İnsanın yapacağı tek şey, oradaki istikrâr düzenine uyum
sağlamaktır. Onun, 'gökten' gelen emirlere karşı atacağı her adım,
yeryüzü istikrârını akamete uğratacaktır.
İnsanın yeryüzünde yerleşik bir hayata geçirilmesi 'müstakar' (istikrâr)
olarak anıldığı gibi, bu dünyadan sonraki son karargâhı da aynı sözcükle
anılmaktadır. Kıyamet gününün dehşetli ortamında "kaçacak yer neresi?"
diye sığınacak bir yer arayan insana, artık kaçacak yerin kalmadığı,
insanın istikrâr edeceği, varıp duracağı nihai mekanın Rabbinin huzuru
olduğu haber verilecektir. (75/Kıyame, 10-12). Bir topluluğun maruz
kaldığı, bir daha yakasını bırakmayacak şiddetli azaba da 'azabun
müstakır' denmektedir. (54/Kamer, 38). Yani azap süreklidir. Mü'minlerin
kalacağı cennet yurdu çok hayırlı (25/Furkan, 24) ve çok güzel bir
yerleşim yeri (müstakar)dır. (25/Furkan, 76). Cehennem de bir yerleşim
(müstakar) yeridir, fakat orası ne kadar da kötü bir yerleşim yeridir…
(25/Furkan, 66).
Görüldüğü gibi Kur'an dilinde 'istikrâr' kelimesi hem cennet hem de
cehennem hayatı gibi birbirine zıt iki alan için kullanılabilmiştir. Bu
da 'istikrâr'ın kullanımındaki göreceliği göstermektedir. Bu göreceliği
başka örneklerle de desteklemek mümkündür. Mesela, Din'i Allaha has
kılmayan insanların ikiyüzlülükleri anlatılırken verilen temsilde olduğu
gibi, denizde giden bir geminin yolcuları açısından, dalgaların
yükselmediği, fırtınasız, günlük-güneşlik bir havada yolculuk yapmak
istikrârdır. Gemiyi batırabilecek dev dalgalar oluşturan rüzgâr ise
istikrarı bozucudur. Hâlbuki aynı rüzgâr başka varlıklar için rahmettir.
Bir açıdan, söz konusu yolcular için de o rüzgârın rahmet oluşundan
bahsedilebilir. Allah katından kendisine 'ilim verilen kul'un yaptıkları
Musâ Peygamber açısından istikrâr dışı ve hatta hayıflanacak olaylardı.
Fakat âlim kulun açıklamaları, gerçekte aynı olayların ne kadar da
istikrâr unsuru olduklarını göstermekteydi.
Sözün özü, dünya hayatının istikrârı, acısıyla tatlısıyla, soğuğuyla
sıcağıyla, gecesiyle gündüzüyle bir bütündür. Nasıl ki bir dağa tırmanan
yolun bazen inişe geçmesi, o yolun tırmanış yolu olmasını değiştirmezse,
anlık ve mevziî kimi 'olumsuzluklar' da genel anlamdaki istikrârı
etkilemez. Şu var ki, kulların, istikrârı elde etmeleri için,
bencillikten arınıp, işlerin akıbetini görmeleri gerekmektedir. Nasıl
olsa bütün işler Allah'a varır. (35/Fâtır, 4; 57/Hadîd, 5).
İnsan onu bozmadığı sürece, Allah'ın yeryüzünde vaz ettiği istikrâr
mükemmeldir. İnsan idrak etse de edemese de, yeryüzünün istikrârı
insanın hayrınadır; her şey onun huzur ve saadeti için tasarlanmıştır.
Gelin görün ki insan kendi elleriyle yeryüzünde fesat çıkarmaktadır
(30/Rum, 41), yani istikrârı bozmaktadır. Allah'ın, yeryüzü hayatının
esas unsuru olarak yarattığı güneşe tapınmak, istikrârı bozucu bir
sapmadır. İnsanlara süt vermesi için yaratılan ineğe perestij etmek, tam
bir dalâlettir. İnsanın kendi elleriyle yontup şekil verdiği taşlara
saygı duruşunda bulunması, gerçek bir fitne ve fesattır.
Türkçede istikrâr kelimesi bilhassa sosyal ve siyasî alanda
kullanılmaktadır. Kurulduğu günden beri henüz tam olgunluğuna erişememiş
rejimin istikrâr arayışları, siyasî söylemin satır aralarında daima fark
edilmektedir. Bunun için, rejimin iç ve dış düşman kategorilerine bakmak
bile, tedirginliği anlamak için yeterlidir. Bir türlü sonu gelmeyen ve
her defasında biraz daha renklenip çeşitlenen rejim krizlerinden sonra,
'normalleşme' sürecinde en sık başvurulan kelimelerden biri istikrârdır.
Bu anlamda istikrârla, kurulu düzene işaret edilmektedir. Kurulu düzen,
her zamanki olağan işleyişini şu veya bu sebeple kaybettiğinde, istikrâr
bozulmuş olmaktadır. Sözü edilen kurulu düzen kimine göre 'iyi', kimine
göre 'kötü'dür. Birilerinin 'iyisi' başkalarının kötüsü, onların
'kötüsü' ise diğerlerinin 'iyi'sidir. Yol keserek insanların para ve
değerli eşyalarına el koyan bir çetenin belirli bir düzeni, bir reisi,
üyelerinin tabi olduğu birtakım kurallar vardır. Bu çete, bütün
üyelerinin mutabık kaldığı birtakım sözleşmelerle, kimlerin nasıl
soyulacağını, gasp edilen malların nasıl paylaşılacağını v.b. karara
bağlamıştır. Bu kararlar ve teamüller çerçevesinde işler yürümektedir.
Fakat günün birinde, çete üyelerinden birinin, çete reisinin bir
politikasını 'haksız' bulup, isyan etmesi ve bu isyan sonunda bir
arbedenin yaşanması, istikrârın bozulması demektir. Çıkan arbedede,
'asi' üyenin itaat ettirilmesi ya da bir biçimde etkisiz hale
getirilmesi, istikrârın yeniden sağlanması anlamına gelecektir. Oysa
çetenin istikrarı, onun mağdur ettiği insanlar için felaketin ta
kendisidir.
İslami bakış açısıyla dini-siyasî alanda 'iyi' sayılacak yığınlarca
istikrâr örneği verilebilir. Peygamberlerin tamamı, yeryüzünde ilahi bir
istikrarın temini için görev yapmış insanlardır. Yusuf'un zindan hayatı,
Nuh'un gemisi, Salih'in devesi, Musâ'nın sihirbazların sihrini yutan
asası, Lut'un, sabah olmadan kendi şehrini terk etmesi, Muhammed'in
(sav) Sevr mağarası, bütün bunlar, anlamlı bir istikrâr bütününün
parçalarıydı.
Peygamberler silsilesi, yeryüzü istikrârını olgunlaştırarak sürdürmekten
başka bir görevle muvazzaf olmamışlardır. Peygamberler yeryüzünde
fitnenin kalkması ve Din'in tamamen Allaha has kılınması, yani bütün
şerîklerin temizlenmesi maksadına hizmet etmişlerdir. Peygamberler
elbette istikrarın hâdimi olmuşlardır. Fakat bilinmelidir ki, hiçbir
istikrâr kendiliğinden olmamaktadır. Peygamberler istikrârı sağlamaya
çalışırken toplumu bölmüşlerdir: Müşrik baba ile mü'min oğulun; müşrik
kardeşle mü'min kardeşin; müşrik eşle mü'min eşin; müşrik amca ile
mü'min yeğenin arasını ayırmışlar (9/Tevbe, 23-24; 58/Mücadele, 22;
8/Enfal, 73), Allah'a iman etmeyen bütün bir toplum ile bir avuç da olsa
mü'min cemaat arasına kıyamete kadar (ebediyen) sürecek bir düşmanlık ve
nefret koymuşlardır. (60/Mümtehine, 4).
Muharref İncil'de İsa (a.s)a atfedilen şu sözlerle, yukarıda gönderme
yaptığımız Kur'an ayetleri arasındaki benzerlik, oldukça etkileyicidir:
"Yeryüzüne selamet getirmeğe geldim sanmayın; ben selamet değil, fakat
kılıç getirmeğe geldim. Çünkü ben adamla babasının ve kızla anasının ve
gelinle kaynanasının arasına ayrılık koymağa geldim; ve adamın
düşmanları kendi ev halkı olacaktır." (Matta İncili, 10. bab, 34-36.
ayetler). Bu son cümle, Kur'an'ın Teğabün suresi, 14. ayetiyle sanki
yeniden irad edilmiş gibidir. Evet, Nuh da, İbrahim de, Musâ da İsa da,
Muhammed de (sallallahu aleyhim ecmaîn) aileleri, kabileleri, kısacası
bütün toplumu iman eden ve etmeyen diye ikiye bölmüşlerdi. Kavimleri de
onları böyle suçlamışlardı. Mesela kavminin değerlendirmesine göre Salih
Peygamber, o güne kadar toplum içinde sevip sayılan(!), gelecek vaadeden
(ümit beslenen) (11/Hud, 62) biriydi. Toplumun istikrârına önemli oranda
katkı sağlıyordu. Ama nübüvvetle beraber toplumu, atalarının dinini terk
etmeye çağırmak suretiyle gözden düşmüş, 'bölücü' sayılır olmuştu.
Mekke müşrikleri de tıpkı Salih'in kavmi misali, aileleri böldüğü,
babalarla çocukların arasını ayırdığı gerekçesiyle, kırk yıldır 'emîn'
bildikleri Muhammed (sav)i öldürerek, bozulan istikrârı tekrar
sağaltmayı arzu ediyorlardı.
Mekke toplumu, cahiliye değer yargılarına göre idare olunan putperest
bir toplumdu. Cahilî esaslar üzerine tesis edilmiş bir toplum, bazı
ekonomik veya sosyal alanlarda göreceli bir istikrâr yakalamış olsa da,
sonuçta 'fitne'nin egemen olduğu, Allah'ın indirdikleriyle hükmetmeyen,
bilakis Allah'ın indirdiklerine savaş açılmış bir toplumdur. Böyle bir
toplumun bir bütün halinde, tevhidî anlamda istikrârından bahsetmek
mümkün değildir. Dolayısıyla bir cahiliye toplumunu, 'lâ ilâhe illallah'
davasına çağırmak istikrârın bizzat kendisidir. Böyle bir çağrı,
istikrârı bozucu bir unsur olarak görüleceğinden, toplumun egemen mele
ve mütref sınıfının suratlarının asılmasına sebep olacaktır. İşte
peygamberlerin büyüklüğü tam buradadır: tek başlarına da olsalar, güneşi
bir eline, ayı diğer eline koyacak denli dünyanın bütün nimetlerini
onlara bağışlasalar, bir tek 'lâ ilâhe illallah' cümleciğine bunların
hiç birini yeğlememişler, Allah adına istikrârın neferi olmayı
sürdürmüşlerdir.
"İbrahim tek başına bir ümmetti" demek (16/Nahl, 120), İbrahim tek
başına 'lâ ilâhe illallah' davasını güdüyordu demektir. İbrahim'e,
istikrârı bozduğu gerekçesiyle ilk ve en ciddi tepki babasından
gelmişti. Fakat İbrâhim, babasının ve kavminin sapıklığını görme
hususunda zaafa düşmedi. Babasının 'istikrârına' saygı göstermedi. Fakat
şurası mühimdir ki, İbrahim gibi bir yüreğin sahibi olmayanlar, onun
gibi, tek başına da olsa, cahiliye toplumunun putperestliklerine karşı
durmaya girişmemelidirler!
Ulusçu, kavmiyetçi, kafatasçı zihniyetlerin egemen olduğu günümüz dünya
siyasetinde, çağın İbrahimleri olmayı murad edenlerin işi, İbrahim'den
daha kolay değildir. Günümüzün ulusçu ama aynı zamanda küresel
paradigması, din adına insanlara isim vermeye, toplumları inanç esasına
göre tasnif etmeye şiddetle karşıdır ve bunu en büyük bölücülük/terör
saymaktadır. Çağdaş küresel cahilî paradigmaya göre, inanç, sadece ve
sadece bir insan hakkı olarak, o da 'kararında' olmak üzere saygı
gösterilmeyi gerekli kılan bireysel bir tercihtir. İnancını, içinde
yaşadığı ulusun sosyal ve siyasî hayatını dönüştürmek uğrunda
kullananlar, istikrârı bozucu teröristler sayılmaktadır.
Sözünü ettiğimiz küresel paradigma, 'İslam ülkeleri' namıyla da anılan
ülkelerin sömürge aydınları tarafından da hazmedilmiş vaziyettedir.
Zihinleri oryantalist ağaçkakanlar tarafından haddinden ziyade
tırtıklanmış bu sözde 'müslüman aydınlar', iman ettiklerini söylemekten
geri durmadıkları Nuh, İbrahim, Musâ, İsa ve Muhammed (sav) gibi
rasullerin örnekliğine rağmen, kendi toplumlarına, inananı-inanmayanı,
mü'mini-kafiri, salihi-faciri ile aynı gemide bulundukları, eğer gemi
batarsa hep birlikte boğulacakları, kurtulursa hep birlikte
kurtulacakları doğrultusunda vaaz yapmaktadırlar. Hâlbuki putlarla koyun
koyuna yaşamaya razı olmak kurtuluş değildir. Putlardan arınmış bir
hayat için mücadele ederken batıp boğulmak da felaket değildir. Gerçek
kurtuluş, Allah'ın hizbi içinde yer almak, boğulmak da şeytanın hizbi
içinde bir sandalye kapmaktır. Allah'ın rızasının olmadığı bir hayat,
dünyanın en lüks hayatı da olsa zillettir, ahlaksızca bir hayattır.
Tarihin her döneminde zalim sultanlar ve krallar, kendi zalim ve kâfir
yönetimlerine hiçbir sıkıntı çıkarmadan itaat eden 'dindarlardan' hoşnut
olmuşlar, onları istikrârın nümûnesi ılımlı insanlar olarak dünya
nimetleriyle taltif etmişlerdir. Zulüm ve küfürlerini yüzlerine vuran
cesur insanları ise, istikrârı bozan 'fitneciler' sıfatıyla
cezalandırmışlardır. Bu genel kural bugün de değişmemiştir.
Laik-demokratik bir düzende istikrâr deyince akla ne gelir? Böyle bir
düzen, insan merkezlidir. Hayatın ortasında insan (beşer/human) vardır.
Sosyal ve siyasî hayat, Allah'a göre değil, tanrılaştırılan beşerî
iradeye göre şekillenir. Mescid yerine banka; ibadet yerine eğlence;
sevap yerine para; infak yerine alış-veriş merkezi, tüketim; örtü yerine
moda, podyum ve defile; sohbet yerine televizyon; okumak yerine tv
dizisi izlemek; edep yerine müstehcenlik gibi seküler kurum ve davranış
kodları ihdas edilmiştir. Laik-demokratik bir düzende vahyin yerini laik
nutuklar, Peygamber'in yerini yarı-tanrı liderler, Fatiha'nın yerini
tamamen dünyevî, türedi andlar işgal etmiştir. Bayrak, vatan, ulus,
milli marş gibi kavramların her biri, ilah, Rab, din, ibadet gibi en az
bir Kur'an kavramına tekabül edecek derecede özenle
yaygınlaştırılmıştır. Anayasanın değiştirilmesi teklif dahi edilemeyen
maddeleri vardır ve bu maddelerle laik-demokratik muasır medeniyet
seviyesini kıble edinmiş bir düzen (paradigma) koruma altına alınmıştır.
Böyle bir düzende, düzenin temel ideolojisine itiraz etmez, size hak
tanındığı kadarıyla 'inançlı' ve 'samimi bir dindar' olur, işinizden
evinize, evinizden işinize gider gelirseniz; yasal partilerden birine ve
hem de en popüler olanına oyunuzu verirseniz; çok para kazanır, çok
tüketir, çocuklarınızı ülkenin en iyi okullarında okutarak onların
geleceklerini garanti altına alırsanız; elle gelen düğün bayramdır temel
ilkesinden hareketle, eşinizin ve kızınızın gerektiğinde örtülerini
açarak, başkalarının geleceği iyi yerlere onların gelmesini sağlarsanız;
İslamî siyasî söylemden olabildiğince uzak durursanız; ülkenin en
akredite dinî cemaat ya da tarikatına üye olursanız, sizden daha
istikrarlı bir insan olamaz! O oranda da ülkenin istikrârına katkı
sağlıyorsunuz demektir.
Daha da ileri giderek şöyle bir tespitte bulunabiliriz: Laik-demokratik,
batı yanlısı bir düzende, İslam'a dönüş talepleri, istikrârı bozucu
yabancı (düşman) sesler olarak algılanır. Öyle ki, her gün devletin
güvenlik güçlerine kurşun sıkan bir terör örgütü bile, 'tehdit'
sıralamasında, sözü edilen İslam'a dönüş taleplerinden sonra
gelmektedir. Fakat İslamî muhalefet kimi zaman, ne pahasına olursa
olsun, sert tedbirlerle bastırılır, kimi zaman da, daha yumuşak, ılımlı
tedbirlerle önü kesilir. Bu da ayrı bir hesap işidir. İşte bu ılımlı
tedbirler için, Müslüman muhaliflerle bazı ortak yönleri bulunan siyaset
erbabı kullanılır. Artık memleketin yeni istikrârını bu yeni siyasî ekip
sağlayacaktır. İşte bugün birçok siyasî kanat tarafından sık sık
uzlaşma, uyum, bütün kesimlerin muvafakatını almak gibi tekerlemelerin
altı özenle çiziliyorsa, derinlerdeki bu islamizasyon mücadelesine bir
atıf var demektir.
Bu yeni siyasî ekip, bir örnek olarak, daha düne kadar laikliğe hiç
değilse bir kez olsun bir eleştiri yöneltmişti. Fakat bugün artık
laikliği, tepeden inmeci katı düzen yanlıları değil, ılımlı İslamcılar
savunmaktadır. Bunların savunusu halkı, diğerlerinden çok daha fazla
etkilemektedir. Laikliğin erdemini, jakoben bir siyasî liderin
savunmasını, şeytanın soldan yanaşması olarak algılarsak, namaz kılan
bir liderin savunmasını da şeytanın sağdan yanaşması olarak
açıklayabiliriz.
Sonuç olarak, Müminlerin istikrarı, müşriklerin 'helaki' sayıldığı gibi,
onların fitne saydıkları hayat tarzı da, müşrikler tarafından istikrâr
sayılabilmektedir. Çünkü herkesin istikrarı kendine göre ve kendincedir.
Ama unutulmamalıdır ki, gerçek istikrâr ancak Nuh'dan Muhammed (sav)e
uzanan nebevî çizginin takipçileri tarafından sağlanır. |