Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 347 | Kasım  2007

                   

 

 


İstikrâr

İstikrâr kelimesi, üç harfli 'karra' (ka-ra-ra) kök fiilinden türemiş, istif'al vezninde bir mastardır. İstikrâr Arapça'da daha çok mekana izafeten kullanılmakta ve bir yerde yerleşip sabit olmayı, süreklilik, devamlılık ve kararlılığı ifade etmektedir. 'Karra' fiilinin mastarı olan 'karâr' Türkçeleşmiş bir kelimedir ve bir yerde sabit ve mukîm olmak anlamına gelmektedir. Suyun toplandığı çukur yere, insanın dinlendiği mekâna, musikide nakarata ve bir işte sebat göstermeye karâr denmektedir. 'İstikrâr'ın ismi mef'ulü olan 'müstakarr', karar, sübût ve yerleşme anlamına gelmektedir. 'Makarr', karar kılınmış, yani yerleşilmiş/oturulan yer, mesken demektir. Takrîr, sabitleştirme, belirleme, karar verme; 'ikrâr' ise Türkçede bilinen 'ikrâr' anlamının yanı sıra esas olarak (göçmenleri) yerleşik hayata geçirme, tesis etme anlamlarını ifade eder.
İngilizcede 'stability' sözcüğüyle ifade edilen 'istikrâr', sosyal bilimler sözlüğünde şöyle tanımlanmaktadır: "Kararlılık. Stabilite. Bir dengeye oturmuşluk hali. Şiddetli dalgalanmalardan uzak olma, sakinlik; dengeli, kararlı oluş."
Kur'an terimleri uzmanı Rağıp el-İsfehani 'karra' kelimesinin sübut anlamına geldiğini, aslının soğuk anlamına gelen 'kurr' kelimesi olduğunu, soğuğun sükûnu, sıcağın da hareketi doğurduğunu belirtmektedir.
Kur'an'da istikrâr kelimesine sadece bir kere rastlamaktayız. Buna karşın, ismi zaman ve ismi mekân olarak kullanılan 'müstakar' ise yaklaşık on ayette kullanılmıştır. Bu kelimelerin Kur'an dilinde ne anlamda kullanıldığını tespit etmemiz, istikrâr kavramını daha da anlaşılır hale getirecektir.
Kur'an dilinde, mesela bir dağın paramparça olmaktan korunup, eski (sükûn) hali üzere kalmış olması istikrâr olarak nitelendirilmiştir. Musâ Peygamber Rabbine, O'nu görme isteğini arz ettiği zaman Allahu Teala, kendisini asla göremeyeceğini belirtmiş, yine de bu işi, dağın yerinde kalması gibi bir şarta bağlamıştır. Musâ'dan istenen şuydu: Musa dağa bakacaktı, eğer dağ yerinde sabit duruyor olursa (fe-in istakarra mekânehû), belki Rabbini görebilecekti! (7/A'raf, 143). Sonuç Musâ'nın isteği açısından olumsuzdur.
Kur'an'ın anlatımına bakılırsa, kâinatın ve gezegenlerin bir istikrarı vardır. Güneşin, kendisi için Allah'ın takdir ettiği, kendine mahsus yörüngesinde hareket etmesi (akıp gitmesi), onun istikrârıdır. (36/Yasin, 38). Bu durumda dünya, ay ve diğer gezegenleri de güneşe kıyaslamamızda bir sakınca olmasa gerektir. Allah yeryüzündeki bütün canlılara bir yerleşim, ikamet ve istikrâr içinde barınacağı bir yer (müstakar) tayin etmiştir. Bütün canlıların rızkını da O vermektedir. (11/Hûd, 6).
İnsanın yaratılışından ve yeryüzünde yerleşik hale getirilmesinden bahseden ayetlerde, Âdem ve eşine hitaben, yeryüzüne inmeleri, orada yerleşik (müstakar) bir hayatın ve faydalanmanın kendilerini beklediği açıkça ifade edilmiştir. (2/Bakara, 36; 7/A'raf, 24). Âdem ve eşine tebliğ edilen bu talimattaki 'müstakar' kelimesi ile insanın kendi vatanına yerleşmesine, burada yaşayacağı kendi hayatına kavuşmasına işaret edilmektedir. Yaratılış konusunun işlendiği bir başka ayette "Allah sizi bir tek nefisten inşâ etti; sizin için bir kalma (müstakar) yeri, bir de emanet olarak konulacağınız (müstevde') yer vardır" (6/En'am, 98) buyurulmaktadır. Buradaki 'müstakar' kelimesiyle kastedilen, insanın 'istikrârlı bir şekilde', iskân edeceği yere yerleşmesi, orayı yurt edinmesidir.
Güneşin ve ayın belli bir yörüngeye yerleştirilmesi ile insanın ve bütün canlıların yeryüzünde bir ömür sürmek üzere iskân ettirilmiş olmaları, şaşırtıcı bir şekilde aynı kelimeyle ifade edilmektedir. Bir şeyin varıp karar kılacağı, sükûn bulacağı, kendi nihai mecraı ve melcei istikrârdır. Demek ki istikrâr/müstakar terimleri içinde aynı zamanda yaratılışa (kevn) bir telmih vardır. Yeryüzünü gerçek anlamda istikrâr için bir imar alanı yapan Cenabı Hak'tır. Allah'ın geniş arzında insan hayatı için lüzumlu olan her şey en mükemmel şekilde yerli yerince vaz edilmiştir. İnsanın yapacağı tek şey, oradaki istikrâr düzenine uyum sağlamaktır. Onun, 'gökten' gelen emirlere karşı atacağı her adım, yeryüzü istikrârını akamete uğratacaktır.
İnsanın yeryüzünde yerleşik bir hayata geçirilmesi 'müstakar' (istikrâr) olarak anıldığı gibi, bu dünyadan sonraki son karargâhı da aynı sözcükle anılmaktadır. Kıyamet gününün dehşetli ortamında "kaçacak yer neresi?" diye sığınacak bir yer arayan insana, artık kaçacak yerin kalmadığı, insanın istikrâr edeceği, varıp duracağı nihai mekanın Rabbinin huzuru olduğu haber verilecektir. (75/Kıyame, 10-12). Bir topluluğun maruz kaldığı, bir daha yakasını bırakmayacak şiddetli azaba da 'azabun müstakır' denmektedir. (54/Kamer, 38). Yani azap süreklidir. Mü'minlerin kalacağı cennet yurdu çok hayırlı (25/Furkan, 24) ve çok güzel bir yerleşim yeri (müstakar)dır. (25/Furkan, 76). Cehennem de bir yerleşim (müstakar) yeridir, fakat orası ne kadar da kötü bir yerleşim yeridir… (25/Furkan, 66).
Görüldüğü gibi Kur'an dilinde 'istikrâr' kelimesi hem cennet hem de cehennem hayatı gibi birbirine zıt iki alan için kullanılabilmiştir. Bu da 'istikrâr'ın kullanımındaki göreceliği göstermektedir. Bu göreceliği başka örneklerle de desteklemek mümkündür. Mesela, Din'i Allaha has kılmayan insanların ikiyüzlülükleri anlatılırken verilen temsilde olduğu gibi, denizde giden bir geminin yolcuları açısından, dalgaların yükselmediği, fırtınasız, günlük-güneşlik bir havada yolculuk yapmak istikrârdır. Gemiyi batırabilecek dev dalgalar oluşturan rüzgâr ise istikrarı bozucudur. Hâlbuki aynı rüzgâr başka varlıklar için rahmettir. Bir açıdan, söz konusu yolcular için de o rüzgârın rahmet oluşundan bahsedilebilir. Allah katından kendisine 'ilim verilen kul'un yaptıkları Musâ Peygamber açısından istikrâr dışı ve hatta hayıflanacak olaylardı. Fakat âlim kulun açıklamaları, gerçekte aynı olayların ne kadar da istikrâr unsuru olduklarını göstermekteydi.
Sözün özü, dünya hayatının istikrârı, acısıyla tatlısıyla, soğuğuyla sıcağıyla, gecesiyle gündüzüyle bir bütündür. Nasıl ki bir dağa tırmanan yolun bazen inişe geçmesi, o yolun tırmanış yolu olmasını değiştirmezse, anlık ve mevziî kimi 'olumsuzluklar' da genel anlamdaki istikrârı etkilemez. Şu var ki, kulların, istikrârı elde etmeleri için, bencillikten arınıp, işlerin akıbetini görmeleri gerekmektedir. Nasıl olsa bütün işler Allah'a varır. (35/Fâtır, 4; 57/Hadîd, 5).
İnsan onu bozmadığı sürece, Allah'ın yeryüzünde vaz ettiği istikrâr mükemmeldir. İnsan idrak etse de edemese de, yeryüzünün istikrârı insanın hayrınadır; her şey onun huzur ve saadeti için tasarlanmıştır. Gelin görün ki insan kendi elleriyle yeryüzünde fesat çıkarmaktadır (30/Rum, 41), yani istikrârı bozmaktadır. Allah'ın, yeryüzü hayatının esas unsuru olarak yarattığı güneşe tapınmak, istikrârı bozucu bir sapmadır. İnsanlara süt vermesi için yaratılan ineğe perestij etmek, tam bir dalâlettir. İnsanın kendi elleriyle yontup şekil verdiği taşlara saygı duruşunda bulunması, gerçek bir fitne ve fesattır.
Türkçede istikrâr kelimesi bilhassa sosyal ve siyasî alanda kullanılmaktadır. Kurulduğu günden beri henüz tam olgunluğuna erişememiş rejimin istikrâr arayışları, siyasî söylemin satır aralarında daima fark edilmektedir. Bunun için, rejimin iç ve dış düşman kategorilerine bakmak bile, tedirginliği anlamak için yeterlidir. Bir türlü sonu gelmeyen ve her defasında biraz daha renklenip çeşitlenen rejim krizlerinden sonra, 'normalleşme' sürecinde en sık başvurulan kelimelerden biri istikrârdır.
Bu anlamda istikrârla, kurulu düzene işaret edilmektedir. Kurulu düzen, her zamanki olağan işleyişini şu veya bu sebeple kaybettiğinde, istikrâr bozulmuş olmaktadır. Sözü edilen kurulu düzen kimine göre 'iyi', kimine göre 'kötü'dür. Birilerinin 'iyisi' başkalarının kötüsü, onların 'kötüsü' ise diğerlerinin 'iyi'sidir. Yol keserek insanların para ve değerli eşyalarına el koyan bir çetenin belirli bir düzeni, bir reisi, üyelerinin tabi olduğu birtakım kurallar vardır. Bu çete, bütün üyelerinin mutabık kaldığı birtakım sözleşmelerle, kimlerin nasıl soyulacağını, gasp edilen malların nasıl paylaşılacağını v.b. karara bağlamıştır. Bu kararlar ve teamüller çerçevesinde işler yürümektedir. Fakat günün birinde, çete üyelerinden birinin, çete reisinin bir politikasını 'haksız' bulup, isyan etmesi ve bu isyan sonunda bir arbedenin yaşanması, istikrârın bozulması demektir. Çıkan arbedede, 'asi' üyenin itaat ettirilmesi ya da bir biçimde etkisiz hale getirilmesi, istikrârın yeniden sağlanması anlamına gelecektir. Oysa çetenin istikrarı, onun mağdur ettiği insanlar için felaketin ta kendisidir.
İslami bakış açısıyla dini-siyasî alanda 'iyi' sayılacak yığınlarca istikrâr örneği verilebilir. Peygamberlerin tamamı, yeryüzünde ilahi bir istikrarın temini için görev yapmış insanlardır. Yusuf'un zindan hayatı, Nuh'un gemisi, Salih'in devesi, Musâ'nın sihirbazların sihrini yutan asası, Lut'un, sabah olmadan kendi şehrini terk etmesi, Muhammed'in (sav) Sevr mağarası, bütün bunlar, anlamlı bir istikrâr bütününün parçalarıydı.
Peygamberler silsilesi, yeryüzü istikrârını olgunlaştırarak sürdürmekten başka bir görevle muvazzaf olmamışlardır. Peygamberler yeryüzünde fitnenin kalkması ve Din'in tamamen Allaha has kılınması, yani bütün şerîklerin temizlenmesi maksadına hizmet etmişlerdir. Peygamberler elbette istikrarın hâdimi olmuşlardır. Fakat bilinmelidir ki, hiçbir istikrâr kendiliğinden olmamaktadır. Peygamberler istikrârı sağlamaya çalışırken toplumu bölmüşlerdir: Müşrik baba ile mü'min oğulun; müşrik kardeşle mü'min kardeşin; müşrik eşle mü'min eşin; müşrik amca ile mü'min yeğenin arasını ayırmışlar (9/Tevbe, 23-24; 58/Mücadele, 22; 8/Enfal, 73), Allah'a iman etmeyen bütün bir toplum ile bir avuç da olsa mü'min cemaat arasına kıyamete kadar (ebediyen) sürecek bir düşmanlık ve nefret koymuşlardır. (60/Mümtehine, 4).
Muharref İncil'de İsa (a.s)a atfedilen şu sözlerle, yukarıda gönderme yaptığımız Kur'an ayetleri arasındaki benzerlik, oldukça etkileyicidir: "Yeryüzüne selamet getirmeğe geldim sanmayın; ben selamet değil, fakat kılıç getirmeğe geldim. Çünkü ben adamla babasının ve kızla anasının ve gelinle kaynanasının arasına ayrılık koymağa geldim; ve adamın düşmanları kendi ev halkı olacaktır." (Matta İncili, 10. bab, 34-36. ayetler). Bu son cümle, Kur'an'ın Teğabün suresi, 14. ayetiyle sanki yeniden irad edilmiş gibidir. Evet, Nuh da, İbrahim de, Musâ da İsa da, Muhammed de (sallallahu aleyhim ecmaîn) aileleri, kabileleri, kısacası bütün toplumu iman eden ve etmeyen diye ikiye bölmüşlerdi. Kavimleri de onları böyle suçlamışlardı. Mesela kavminin değerlendirmesine göre Salih Peygamber, o güne kadar toplum içinde sevip sayılan(!), gelecek vaadeden (ümit beslenen) (11/Hud, 62) biriydi. Toplumun istikrârına önemli oranda katkı sağlıyordu. Ama nübüvvetle beraber toplumu, atalarının dinini terk etmeye çağırmak suretiyle gözden düşmüş, 'bölücü' sayılır olmuştu.
Mekke müşrikleri de tıpkı Salih'in kavmi misali, aileleri böldüğü, babalarla çocukların arasını ayırdığı gerekçesiyle, kırk yıldır 'emîn' bildikleri Muhammed (sav)i öldürerek, bozulan istikrârı tekrar sağaltmayı arzu ediyorlardı.
Mekke toplumu, cahiliye değer yargılarına göre idare olunan putperest bir toplumdu. Cahilî esaslar üzerine tesis edilmiş bir toplum, bazı ekonomik veya sosyal alanlarda göreceli bir istikrâr yakalamış olsa da, sonuçta 'fitne'nin egemen olduğu, Allah'ın indirdikleriyle hükmetmeyen, bilakis Allah'ın indirdiklerine savaş açılmış bir toplumdur. Böyle bir toplumun bir bütün halinde, tevhidî anlamda istikrârından bahsetmek mümkün değildir. Dolayısıyla bir cahiliye toplumunu, 'lâ ilâhe illallah' davasına çağırmak istikrârın bizzat kendisidir. Böyle bir çağrı, istikrârı bozucu bir unsur olarak görüleceğinden, toplumun egemen mele ve mütref sınıfının suratlarının asılmasına sebep olacaktır. İşte peygamberlerin büyüklüğü tam buradadır: tek başlarına da olsalar, güneşi bir eline, ayı diğer eline koyacak denli dünyanın bütün nimetlerini onlara bağışlasalar, bir tek 'lâ ilâhe illallah' cümleciğine bunların hiç birini yeğlememişler, Allah adına istikrârın neferi olmayı sürdürmüşlerdir.
"İbrahim tek başına bir ümmetti" demek (16/Nahl, 120), İbrahim tek başına 'lâ ilâhe illallah' davasını güdüyordu demektir. İbrahim'e, istikrârı bozduğu gerekçesiyle ilk ve en ciddi tepki babasından gelmişti. Fakat İbrâhim, babasının ve kavminin sapıklığını görme hususunda zaafa düşmedi. Babasının 'istikrârına' saygı göstermedi. Fakat şurası mühimdir ki, İbrahim gibi bir yüreğin sahibi olmayanlar, onun gibi, tek başına da olsa, cahiliye toplumunun putperestliklerine karşı durmaya girişmemelidirler!
Ulusçu, kavmiyetçi, kafatasçı zihniyetlerin egemen olduğu günümüz dünya siyasetinde, çağın İbrahimleri olmayı murad edenlerin işi, İbrahim'den daha kolay değildir. Günümüzün ulusçu ama aynı zamanda küresel paradigması, din adına insanlara isim vermeye, toplumları inanç esasına göre tasnif etmeye şiddetle karşıdır ve bunu en büyük bölücülük/terör saymaktadır. Çağdaş küresel cahilî paradigmaya göre, inanç, sadece ve sadece bir insan hakkı olarak, o da 'kararında' olmak üzere saygı gösterilmeyi gerekli kılan bireysel bir tercihtir. İnancını, içinde yaşadığı ulusun sosyal ve siyasî hayatını dönüştürmek uğrunda kullananlar, istikrârı bozucu teröristler sayılmaktadır.
Sözünü ettiğimiz küresel paradigma, 'İslam ülkeleri' namıyla da anılan ülkelerin sömürge aydınları tarafından da hazmedilmiş vaziyettedir. Zihinleri oryantalist ağaçkakanlar tarafından haddinden ziyade tırtıklanmış bu sözde 'müslüman aydınlar', iman ettiklerini söylemekten geri durmadıkları Nuh, İbrahim, Musâ, İsa ve Muhammed (sav) gibi rasullerin örnekliğine rağmen, kendi toplumlarına, inananı-inanmayanı, mü'mini-kafiri, salihi-faciri ile aynı gemide bulundukları, eğer gemi batarsa hep birlikte boğulacakları, kurtulursa hep birlikte kurtulacakları doğrultusunda vaaz yapmaktadırlar. Hâlbuki putlarla koyun koyuna yaşamaya razı olmak kurtuluş değildir. Putlardan arınmış bir hayat için mücadele ederken batıp boğulmak da felaket değildir. Gerçek kurtuluş, Allah'ın hizbi içinde yer almak, boğulmak da şeytanın hizbi içinde bir sandalye kapmaktır. Allah'ın rızasının olmadığı bir hayat, dünyanın en lüks hayatı da olsa zillettir, ahlaksızca bir hayattır.
Tarihin her döneminde zalim sultanlar ve krallar, kendi zalim ve kâfir yönetimlerine hiçbir sıkıntı çıkarmadan itaat eden 'dindarlardan' hoşnut olmuşlar, onları istikrârın nümûnesi ılımlı insanlar olarak dünya nimetleriyle taltif etmişlerdir. Zulüm ve küfürlerini yüzlerine vuran cesur insanları ise, istikrârı bozan 'fitneciler' sıfatıyla cezalandırmışlardır. Bu genel kural bugün de değişmemiştir.
Laik-demokratik bir düzende istikrâr deyince akla ne gelir? Böyle bir düzen, insan merkezlidir. Hayatın ortasında insan (beşer/human) vardır. Sosyal ve siyasî hayat, Allah'a göre değil, tanrılaştırılan beşerî iradeye göre şekillenir. Mescid yerine banka; ibadet yerine eğlence; sevap yerine para; infak yerine alış-veriş merkezi, tüketim; örtü yerine moda, podyum ve defile; sohbet yerine televizyon; okumak yerine tv dizisi izlemek; edep yerine müstehcenlik gibi seküler kurum ve davranış kodları ihdas edilmiştir. Laik-demokratik bir düzende vahyin yerini laik nutuklar, Peygamber'in yerini yarı-tanrı liderler, Fatiha'nın yerini tamamen dünyevî, türedi andlar işgal etmiştir. Bayrak, vatan, ulus, milli marş gibi kavramların her biri, ilah, Rab, din, ibadet gibi en az bir Kur'an kavramına tekabül edecek derecede özenle yaygınlaştırılmıştır. Anayasanın değiştirilmesi teklif dahi edilemeyen maddeleri vardır ve bu maddelerle laik-demokratik muasır medeniyet seviyesini kıble edinmiş bir düzen (paradigma) koruma altına alınmıştır.
Böyle bir düzende, düzenin temel ideolojisine itiraz etmez, size hak tanındığı kadarıyla 'inançlı' ve 'samimi bir dindar' olur, işinizden evinize, evinizden işinize gider gelirseniz; yasal partilerden birine ve hem de en popüler olanına oyunuzu verirseniz; çok para kazanır, çok tüketir, çocuklarınızı ülkenin en iyi okullarında okutarak onların geleceklerini garanti altına alırsanız; elle gelen düğün bayramdır temel ilkesinden hareketle, eşinizin ve kızınızın gerektiğinde örtülerini açarak, başkalarının geleceği iyi yerlere onların gelmesini sağlarsanız; İslamî siyasî söylemden olabildiğince uzak durursanız; ülkenin en akredite dinî cemaat ya da tarikatına üye olursanız, sizden daha istikrarlı bir insan olamaz! O oranda da ülkenin istikrârına katkı sağlıyorsunuz demektir.
Daha da ileri giderek şöyle bir tespitte bulunabiliriz: Laik-demokratik, batı yanlısı bir düzende, İslam'a dönüş talepleri, istikrârı bozucu yabancı (düşman) sesler olarak algılanır. Öyle ki, her gün devletin güvenlik güçlerine kurşun sıkan bir terör örgütü bile, 'tehdit' sıralamasında, sözü edilen İslam'a dönüş taleplerinden sonra gelmektedir. Fakat İslamî muhalefet kimi zaman, ne pahasına olursa olsun, sert tedbirlerle bastırılır, kimi zaman da, daha yumuşak, ılımlı tedbirlerle önü kesilir. Bu da ayrı bir hesap işidir. İşte bu ılımlı tedbirler için, Müslüman muhaliflerle bazı ortak yönleri bulunan siyaset erbabı kullanılır. Artık memleketin yeni istikrârını bu yeni siyasî ekip sağlayacaktır. İşte bugün birçok siyasî kanat tarafından sık sık uzlaşma, uyum, bütün kesimlerin muvafakatını almak gibi tekerlemelerin altı özenle çiziliyorsa, derinlerdeki bu islamizasyon mücadelesine bir atıf var demektir.
Bu yeni siyasî ekip, bir örnek olarak, daha düne kadar laikliğe hiç değilse bir kez olsun bir eleştiri yöneltmişti. Fakat bugün artık laikliği, tepeden inmeci katı düzen yanlıları değil, ılımlı İslamcılar savunmaktadır. Bunların savunusu halkı, diğerlerinden çok daha fazla etkilemektedir. Laikliğin erdemini, jakoben bir siyasî liderin savunmasını, şeytanın soldan yanaşması olarak algılarsak, namaz kılan bir liderin savunmasını da şeytanın sağdan yanaşması olarak açıklayabiliriz.
Sonuç olarak, Müminlerin istikrarı, müşriklerin 'helaki' sayıldığı gibi, onların fitne saydıkları hayat tarzı da, müşrikler tarafından istikrâr sayılabilmektedir. Çünkü herkesin istikrarı kendine göre ve kendincedir. Ama unutulmamalıdır ki, gerçek istikrâr ancak Nuh'dan Muhammed (sav)e uzanan nebevî çizginin takipçileri tarafından sağlanır.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...