Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 347 | Kasım  2007

                   

 

 


İPEK İREM/ÇORUM

SORU 1: Sad:44'te geçen "eline bir demet ot al ve onunla vur; yeminini bozma" ifadesi ne anlama geliyor? Rivayetler olmasa bu ayeti nasıl anlayacağız? Eğer yeminini bozmamak için karısına haksız yere vuruyorsa, bu durum Bakara:224 ile çelişmiyor mu?

CEVAP: Hz. Eyyub (as) ile ilgili verilen Kur'anî bilgiler iki yerde ve çok kısa olarak geçmektedir. Takdir edersiniz ki bir elçinin hayatı bu kadar olmayıp bundan öncesi ve sonrasıyla bir bütünlük arz etmektedir. Ancak Rabbimiz bu hayat içerisinden bizim için ders alınması gereken kısmını Kur'an'a has bir üslupla zikretmekle iktifa etmektedir. Sözün söylenen kısmı, söylenmeyen kısmıyla ilgili bir takım ip uçlarını da satır aralarında bulundurmaktadır. İşin bu kısmında afaki yorumlara girmeden metnin anlattıklarına göre makul olan bir anlayışı ortaya koymaya çalışmalıyız. Buna rağmen metnin açıkça beyan ettiği şey, asıldır ve bizim için bağlayıcıdır. Bizim yapacağımız yorum ise, adı üzerinde yorumdur ve bizim anlayışımızdır. İsabet eder veya etmez, hiçbir zaman bağlayıcı değildir.
Bununla birlikte Kur'an'ı Kur'an dışı rivayetler ile tahsis etmek, İsrailiyyat ile açıklamaya çalışmak doğru bir yöntem değildir. Ehl-i Kitab'ın Allah'ın ayetlerini nasıl tahrif ettiklerini Kur'an'ın beyanı ile (3/78) biliyoruz. Müfessirlerimizin yorumlarına baktığımız zaman pek çoğunun İsrailiyyat kaynaklı nakiller yaptığı da malumdur. Takdir edersiniz ki yapılan nakillerin hepsi zandan ibarettir. Zan ise gerçekten hiçbir şey ifade etmez. Bizler de aynı yanlışı tekrar etmemeliyiz. Rivayetlerin tasallutundan uzaklaşarak ayetlerde anlatılanı anlamaya çalışmalıyız. Sad suresinde konuyu ortaya koyan ayetlerde şöyle buyuruluyor:
"Kulumuz Eyyub'u da an. O, Rabbine: Doğrusu şeytan bana bir yorgunluk ve eziyet verdi, diye seslenmişti. Ayağını yere vur! İşte yıkanacak ve içilecek soğuk bir su (dedik). Katımızdan bir rahmet ve akıl sahiplerine bir öğüt olmak üzere, ona tekrar ailesini ve geçmiş olanlarla beraber bir mislini daha vermiştik. Eline bir demet sap alıp onunla vur, yeminini bozma demiştik. Doğrusu Biz onu sabırlı bulmuştuk. O ne iyi bir kuldu, daima Allah'a yönelirdi."(38/41-44)
Yine konuyla ilgili enbiya suresinde de şöyle buyuruluyor:
"Eyyub'u da (an). Hani Rabbine: "Başıma bu dert geldi. Sen, merhametlilerin en merhametlisisin" diye niyaz etmişti. Bunun üzerine biz, tarafımızdan bir rahmet ve kulluk edenler için bir hatırlatma olmak üzere onun duasını kabul ettik; kendisinde dert ve sıkıntı olarak ne varsa giderdik ve ona aile efradını, ayrıca bunlarla birlikte bir mislini daha verdik."(21/83-84)
Eyyub (as)'ın durumunu anlatan 38/41 ve 21/83. ayetlerde kendisini rahatsız eden durumdan dolayı bir tavır ortaya koyuyor. Bizim için önemli olan şey, rahatsız eden durumun ne olduğu değil; bu durum başına gelen kimsenin gösterdiği davranış biçimidir. "Yorgunluk, eziyet, sıkıntı, dert" ve benzeri bir durumla karşılaşan Eyyub (as), Rabbine yönelerek onun merhametine sığınıyor. Rabbinin cevabı ise, 21/83 ve 38/43. ayetlerde verilmektedir. Dert, sıkıntı ve uğradığı mahrumiyetlerin hepsinden kurtarıldığı gibi bir misli fazlasıyla verilerek bütün mahrumiyeti giderilmiş oluyor.
Burada bizim için önemli olan bir konuya daha parmak basılıyor: "Sıkıntıya düşene (veya düşenlere) katımızdan bir rahmet, Allah'a gereği gibi kulluk eden, akıl sahipleri için ise, bir öğüt ve hatırlatma olmak üzere duasını kabul ettik ve ona isabet eden ne varsa giderdik." Böylece kıyamete kadar akleden ve gereği gibi kulluk eden kimselere öğüt ve hatırlatmada bulunarak, "başınıza böyle bir sıkıntı geldiğinde sizler de sadece Allah'a yönelerek, Allah'ın rahmetini ve ihsanını isteyin "(2/186) anlamına gelecek bir tavsiyede bulunuyor.
Sorunuza konu olan 44. ayette geçen: "Eline bir demet sap/ot al da onunla vur; yeminini bozma (dedik)" ifadesinde, ilgili şahsın bir konuda yemin ettiği ve bu yeminin bir şeyle vurarak yerine getirilecek olmasıdır. Ancak bu uygulamanın kime ne sebeple yapılacağı konusunda herhangi bir bilgi verilmemektedir. Fakat durumun detayı konuyla ilgili şahıs tarafından bilindiği anlaşılıyor. Görüldüğü kadarıyla olayın vaziyeti şahsa özel bir durum arz etmektedir. Bu nedenle bir demet ot alıp vurarak yemininin yerine geleceği Allah tarafından bildiriliyor.
Biz olayın perde arkasını bilmiyoruz. Hangi sebeple bu yemini etti? Karşı taraf bu cezayı hak etti mi bilmiyoruz? Ancak tatbik edilen şeyle ilgili Kur'an'da bilinen had cezası vardır. Buna benzer tarafları var gibi. Fakat hak edilmiş bir ceza olsaydı, sembolik bir uygulama olmazdı. "Eline bir demet ot al da vur" ifadesi bunu gösteriyor diye düşünüyoruz. Çünkü "Allah'ın hudutlarını uygularken sizi sahte bir merhamet tutmasın" (24/2) hükmü vardır.
Ayrıca bu uygulama bazı kimselerin dediği gibi "hileii şer'iyye" diye bir konuya delil teşkil etmez. İslam'da hile ile şer'ilik asla birbiriyle bağdaşmaz. Bizim için hangi suça hangi ceza verileceği konusunda açık ayetler vardır ve bağlayıcıdır. Bu ve benzeri ayetler ile hedeflenen ibret ve öğüt vermektir. Hemen ayetin devamındaki: "…Gerçekten biz onu sabırlı bir kul olarak bulmuştuk. O ne iyi bir kuldu; daima Allah'a yönelirdi" ifadesine dikkat edilmelidir. İşte bizim için gereken öğüt ve ders alınacak kısmı burasıdır. "Bizim işimiz, daima Allah'a yönelen ve çok sabreden bir kul olmak için çalışmak olmalıdır."
Peygamberlerin hayatından verilen benzeri örnekleri Kur'an'da görüyoruz. İbrahim (as)'ın oğlu İsmail'i kurban etmesi (37/102), Musa (as)'ın Allah'ın katından ilim verilmiş bir kul ile karşılaştırılması(18/60-82), Süleyman(as)'ın tahtının üzerine bir ceset/veya ceset gibi bırakılması (38/34) gibi… Bunların her birinde akıl sahipleri için öğütler bulunmaktadır.
"Bu uygulama haksız yere yapılıyorsa 2/224. ayetiyle çelişki arz etmez mi?" Öncelikle olayın niçin ve kime yapıldığı ile ilgili Kur'anî bir malumat sahibi değiliz. İkinci olarak da Kur'an'ın çelişkilerden beri olduğunu bizzat kendisinin bildirmekte olduğunu biliyoruz.(4/82). Ayrıca bu konuda hükmü veren Allah, uygulayan ise O'nun Elçisidir. Bu nedenle bize düşen en uygun davranış teslimiyettir. Üçüncü olarak da Bakara suresinde anlatılan olayın mahiyeti farklıdır: "İnsanların arasını düzeltmeniz, günahtan sakınmanız ve iyi olmanız için, Allah'a yaptığınız yeminleri engel kılmayın, Allah işitir ve bilir." Benzer bir durum da Nur suresi 22. ayetinde bildirilmektedir: "İçinizden faziletli ve servet sahibi kimseler akrabaya, yoksullara, Allah yolunda göç edenlere (mallarından) vermeyeceklerine yemin etmesinler; bağışlasınlar, feragat göstersinler. Allah'ın da sizi bağışlamasını arzulamaz mısınız? Allah çok bağışlayandır, çok merhametlidir."
Bu tür yeminlerin engel kabul edilerek insanların birbirlerine iyilik ve ikramdan, Allah'a itaat ve ibadetten uzaklaşmalarının doğru olamayacağı bildiriliyor. Bunun açık anlamı, bir Müslüman Allah'a isyan olan bir hususta yemin etmiş bile olsa bu yeminine bağlı kalması gerekmez, bu yemininizi bozun ve Allah'a itaat edin demektir. "Allah (sizin ne dediğinizi) işitir ve (niçin böyle yaptığınızı da) bilir" buyurmaktadır. Eyyub (as) ile ilgili ayette ise Allah'a isyan ve itaatsizlik olmayan bir yeminin yerine getirilmesi istenmektedir. Hem de nasıl yapılacağı belirtilerek. Bu nedenle ikisi arasında aynilik söz konusu değildir.

SORU 2: Sad:24'te Davud peygamberin verdiği hüküm gayet adil görünürken, neden Allah'tan bağışlanma diliyor ve Allah da 25. ayette onu bağışladığını söylüyor.

CEVAP : Ayetlerin siyak ve sibakından anlaşıldığı kadarıyla olayın öncesinde Davud (as)'ın bu durumu ilgilendiren bir şey yaşamış olma ihtimali yüksektir. Bununla ilgili olarak Allah, davalı iki kulunu ona makul gelmeyecek bir biçimde göndererek (ki onları görünce korkuyor ve onlarda bunu fark ederek "korkma ..." diyorlar) Malûm soruyla durumu ihsas ettiriyorlar. Davud (as) gerekeni söylüyor. Ancak onlar gittikten sonra verdiği cevabı, sorulan soruyu ve onların duvardan tırmanıp gelişlerini düşününce, olayın normal olmadığını ve Allah'ın kendisini imtihan ettiğini anlıyor (38/24) ve hemen Rabbinden mağfiret dileyerek secdeye kapanıyor. İşte bundan sonra Allah, "Biz de onu bağışladık" buyuruyor.
Yine tefsirlerde bununla ilgili İsrailiyyat kaynaklı rivayetleri bir peygamber için bir Müslüman'ın kabul etmesi mümkün değildir. Bu ve benzeri konularda Allah'ın müminleri İfk olayında yeterince ikaz ettiğini görüyoruz.(24/12-16 )
Bilinmelidir ki Allah, elçilerini insanlara göndermek için insanlardan seçmektedir. Elçi olunca da insan olma özelliklerini aynen muhafaza etmektedirler. Bu nedenle insanın muallel olduğu yanılma ve hata etmeleri halinde ilahi ikaz ile düzeltilirler. Bu ilk insan olan Hz. Adem'den beri devam edip gelen Sünnetullah'dır. Her peygamberin hayatında bu nevi düzeltilmelere Kur'an'ın şahadetiyle vakıf olmaktayız. Ancak bu hataları müfessirlerimizin İsrailiyyat kaynaklı yaptıkları rivayetler boyutunda kabul etmek asla doğru değildir. Bütün bilgi ve kabullerimiz Kur'an'da zikredilenler ile sınırlı olmak zorundadır. Bu kitap hem peygamberimizi hem de kıyamete kadar inananları geçmiş, gelecek ve hayatla ilgili en doğru şekilde bilgilendirmek için gönderilmiştir. Gaybî haberlerle ilgili ilahi iradenin yöntemi şöyle açıklanmaktadır:
"(Mağara ehli hakkında kimileri) Karanlığa taş atar gibi;onlar üçtür, dördüncüsü köpekleridir, derler. Veya beştir, altıncıları köpekleridir, derler. Yahut: Yedidir, sekizincileri köpekleridir, derler. "Onların sayısını en iyi bilen Rabbimdir" de. Onları pek az kimseden başkası bilmez. Bu yüzden onlar hakkında Kur'an'da anlatılanların dışında kimseyle tartışma ve onlar hakkında kimseden bir şey de sorma." (18/22) Bu ayetlerde, Rabbinin verdiği bilgi ile iktifa et, denilmektedir. Bizler de geçmiş ve gelecek olan gaybi konularda Kur'an'ın verdiği bilgiler ile yetinmeliyiz. En doğru yöntem budur diyoruz.

SORU 3 : Kadir suresinde geçen Melekler ve Ruh neyi ifade ediyor?

CEVAP: Melek, Allah'ın yarattıklarından olup insan, cin ve melek diye isimlendirdiği üç varlıktan birinin adıdır (2/30-34). Meleklerin, insan, hayat ve kainatın yaşayış ve işleyişinde Allah tarafından belirli hizmetler için görevlendirilmiş olduğunu yine Kur'an'ın beyanıyla biliyoruz.(82/10-12) Kur'an'ın indirilmeye başlandığı o gecede (2/185) yeryüzüne inenler Allah'ın emriyle görevlerini ifa etmek için inmişlerdir. O inenlerden birisi de Ruh'dur. Ruh, Kur'an'da değişik manalarda kullanılmaktadır. İnsana verilen canlılık (13/40,15/29,32/9), Cebrail (2/87, 70/4, 78/38) Kur'an ve Kur'an ayetlerinden her biri (17/85, 58/22) anlamlarında kullanılmıştır. Bunlara dayanarak Kadir suresindeki "Ruh'un" vahyi getiren melek Ruh'ul-Kudüs, yani Cebrail olduğu anlaşılmaktadır. Bunun insanlara verilen ruh ile bir ilgisinin olmadığını düşünüyoruz. Bu nedenle o gecede inen, melekler ve Ruh'tan kastın, melekler ve Cebrail olduğunu düşünüyoruz.

SORU 4 : Kur'an Müslümanlar için tek kaynak mıdır, temel kaynak mıdır? Tek kaynak değilse Kur'an'ın yetersiz kaldığı konulara bir örnek verebilir misiniz?

CEVAP : İslam'ın kaynağı hiç şüphesiz Kur'an'dır. Bu gerçeği Allah, kitabında şöyle açıklıyor: "Allah bir insanla ancak vahiy yoluyla veya perde arkasından konuşur, yahut bir elçi gönderip izniyle ona dilediğini vahyeder. O yücedir, hakîmdir." (42/51); "İşte böylece sana da emrimizle Ruhu/Kur'an'ı vahyettik. Sen, kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat biz onu kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle doğru yola eriştirdiğimiz bir nur kıldık. Şüphesiz ki sen (onunla insanlara) doğru bir yolu göstermektesin."(42/52); "Yeryüzünde yürüyen hayvanlar ve (gökyüzünde) iki kanadıyla uçan kuşlardan ne varsa hepsi ancak sizin gibi bir ümmettir/topluluklardır. Biz o kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Nihayet (hepsi) toplanıp Rablerinin huzuruna getirilecekler."(6/38); "(De ki: Bu Kitap) Allah'tan başkasına ibadet etmemeniz için (indirildi). Şüphesiz ki ben, onun tarafından size (gönderilmiş) bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim." (11/1-2)
Rabbimiz bu gerçekleri Peygamberimizin dilinden insanlığa duyurmuş ve bu mesajla her şeyin hükmünü koyup, sınırını/statüsünü belirlemiştir. İnancın, ibadetin, helal-haram ve farzların, hak ve batılın, dünya ve ahiret'in, hayatın ve ölümün, yeniden diriltilmenin, haşır ve hesabın, cennet ve cehennemin bütün ayrıntılarını bildirmiştir. Bu bilginin kaynağı ise sadece Kur'an'dır. Bunu, mealini vermeye çalıştığımız ayetler ortaya koymaktadır. Bu nedenle peygamberimiz de bütün bildiklerini Kur'an'dan biliyor ve bütün söylediklerini de Kur'an'dan söylüyordu. Çünkü Rabbi ona şöyle buyuruyordu: "Biz onların dediklerini çok iyi biliriz. Sen onların üzerinde bir zorlayıcı değilsin. Tehdidimden korkanlara Kur'an ile öğüt ver." (50/45); "(Bu), kendisiyle insanları uyarman, inananlara öğüt vermen için sana indirilen bir kitaptır. Artık bu hususta kalbinde bir şüphe olmasın." (7/2); "De ki: Bana vahyolunanda, leş veya akıtılmış kan yahut domuz eti -ki pisliğin kendisidir- ya da günah işlenerek Allah'tan başkası adına kesilmiş bir hayvandan başka, yiyecek kimseye haram kılınmış bir şey bulamıyorum. Başkasına zarar vermemek ve sınırı aşmamak üzere kim (bunlardan) yemek zorunda kalırsa bilsin ki Rabbin bağışlayan ve esirgeyendir."(6/145)
Kur'an'la belirlenen hükümleri özelliklerine göre iki bölümde değerlendirmek mümkündür. Birincisi, zamanın ve zeminin değişmesiyle değişmeyenler; ki bunlar değişmeyen eşyanın tabiatını ve insanın fıtratını esas alarak konulmuş hükümlerdir. İlk insan olan Hz. Adem'in fıtratı ile bugün yaşayan bir insanın fıtratında herhangi bir değişiklik söz konusu değildir. Onun fıtratına konulmuş olan fücur ve takva, bugünün insanında da aynıdır. Bu nedenle ödül ve ceza, teşvik ve tehdit, öğüt ve te'dip hep aynı kalmaktadır; insanın zaafları olarak sayılan, nankörlük, acelecilik, zalimlik, cahillik, mala düşkünlük, gözü doymazlık, bencillik, azgınlık… gibi.
İkinci bölüme girenler ise, temel ilkesi Kur'an'da var olmakla birlikte hükmün üzerine uygulanacağı şey zaman ve zemin ile kayıtlı olduğundan, zamanın ve zeminin değişmesiyle değişkenlik gösteren şeylerdir. Bir örnek ile açacak olursak: Allahu Teala bir çok ayette: "namazı kılın zekatı verin" buyuruyor. Tevbe suresi 60. ayette de kimlere verileceğini beyan ediyor. Bu beyan aynı zamanda verileceklerin başında "fakirler" dediğine göre zekat alınacak olanların zenginler olacağı anlaşılıyor. Fakat zengin kimdir? Ne zenginliktir? Bildirilmemiştir. Çünkü insanı zengin kılan şey zaman ve zemin ile ilgilidir. Dün zenginlik olan şey bugün değildir. Türkiye de zenginlik olan şey Avustralya da zenginlik olmayabiliyor. İslam tüm insanlar için olduğuna göre her zaman ve zeminde yaşayanlar için adaleti gözetmek zorundadır.
İşte bu konuda durumu belirlemek zamanın "Ulu'l-Emr'ine" bırakılmıştır. Allah din konusunda bir şeyi asla unutmaz ve ihmal etmez. İlk günden itibaren bunu Peygamberlerin eliyle yaptırmış; sonrada onun sünnetini takip eden müminler eliyle bu sünnet sürdürülmüştür.
Bu konuda peygamberimizin ilk uygulaması sayılabilecek Bedir esirleri konusunda yapmış olduğu istişare ve içtihadı örnek gösterebiliriz. Yeni durumla ilgili Kur'an'da bir hüküm olmadığı için acilen hükme bağlanması gereken esirler konusunu bu şekilde halletmiştir.
Bu hiçbir zaman Kur'an'ın yetersizliği anlamına gelmez. Allah işin tabiatına göre müminlere bu yöntemi bizzat kendisi vermektedir: "Yine onlar, Rablerinin davetine icabet ederler ve namazı kılarlar. Onların işleri, aralarında danışma iledir. Kendilerine verdiğimiz rızıktan da harcarlar." (42/38); "O vakit Allah'tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi. Şu halde onları affet; bağışlanmaları için dua et; iş hakkında onlara danış. Kararını verdiğin zaman da artık Allah'a dayanıp güven. Çünkü Allah, kendisine dayanıp güvenenleri sever." (3/159)
Ameli konulardaki müşküllerimizi halletme konusunda harama düşmediğimiz sürece, işi yapacağımız kimselerin görüş, bilgi ve tecrübelerinden de istifade etmek akıllılıktır. Elbette akleden kimse bu yöntemden istifade ederek daha isabetli sonuçlara ulaşacaktır. Bizim insanımız "içtihat" denilince tüyleri diken diken olmakta, rengi değişmektedir. Adı üzerinde içtihattır. Yani bir kimsenin bir konudaki görüşüdür. İnsan görüşünde isabet edebildiği gibi yanılabilir de. Bu iş tarih boyu da böyle olmuştur. Peygamberimiz de yaptığı içtihatlarından bir kısmında yanılmış ve (yine O'na mahsus olarak) Allah tarafından düzeltilmiştir. Netice bir müşküle çözüm üretmekten ibarettir.
Ancak üretilen bu çözümler üzerinden uzun bir zaman geçmiş olmasından zaman aşımına uğrayarak, olayla arasında intibaksızlıklar doğabilmektedir. Çünkü görüşün dayandığı esas tabiatı gereği zamanla ve zeminle bağlantılıdır. Bunun en açık örneği zekatın nisabını belirleyen miktarların bugün gelmiş oldukları durumdur. Yaşadığı döneme göre zenginlik sayılabilecek olan şeyleri peygamberimiz içinde yaşadığı zaman diliminde şöyle belirlemişti:
Altından yirmi miskal, yaklaşık ağırlığı 96gr. Bugünkü değeri 2500 YTL'dir.
Gümüşten 200 dirhem yaklaşık 640gr. Bugünkü bedeli: 160 YTL'dir.
Koyundan 40 adet, o da değer olarak 40x200=8000 YTL'dir.
Deveden 5 adet, onun değeri de 5x2000= 10000 YTL'dir.
Sığırdan 30 adet, onun değeri de 30x2000= 60000 YTL'dir.
Şimdi bunların üzerinde düşünelim. Bunların hepsi de o gün, zengin olmanın en asgari seviyesini belirleyen bir zenginlik iken, bugün aralarında uçurumlar bulunan bir değer haline gelmiştir.
İşte bugün yeniden belirlenmesi gereken şey, zekat alınabilecek zenginlik miktarının ne olduğudur. İki yüz dirhem gümüşün bedeli olan bu günün parasıyla 160 YTL'si olanı zengin kabul etmenin hak ve adaletle izahı mümkün değildir. Bunun sebebi harici şartların (enflasyon denilen şeyin) bir takım reel değerleri az, bazılarını da çok değer kaybına uğratmış olmasıdır. İşte bu zaman ve zeminle alakalıdır. Türkiye şartlarında bir koyunun bedeli yaklaşık 200 YTL iken Avustralya'da ise kıyaslanamayacak kadar ucuz olması da malın bulunduğu zeminle alakalıdır.
Yaptığımız işlerde hak ve adalet üzere olmak, bunları yeniden ele alarak beş devenin zenginlik sayıldığı dönemdeki ekonomik değerinin, bugün neye tekabül ettiğini tespitten geçmektedir. Aksi halde yapılan uygulamaların İslam adına zulüm olacağı izahtan varestedir. O gün nisap/zenginlik olarak kabul edilen değer ve miktarların da bu yöntemle teker teker ele alınması gerekmektedir diyoruz.
Kur'an'ın dışında kalan tefsir, hadis, siyer, fıkıh, kelam ve İslam tarihi gibi kaynaklar dinin kaynağı değil, dindar insanların dinin kaynağından anladıklarının ve bu anlayışla yaptıkları uygulamaların ifadeleridirler.
Bize gelene kadar uzun bir zaman diliminde bunca insanın el emeği göz nuruyla ortaya koyduğu hayat tecrübesini görmezden gelmek akıl karı değildir. Bunlar bizim kültür mirasımızdır. Bu mirastan gereği gibi istifade etmek için, Kur'an'ın süzgecinden geçirerek uygun olanını alır, olmayanını bırakırız. Süpürüp almak doğru olmadığı gibi, süpürüp atmak da doğru değildir. Her zaman ve zeminde doğrular Müslüman'ın kayıp malıdır; bulduğu yerde alır.

KADİR TAHA / ÇORUM

SORU : Bakara Suresinin 72-73. ayetlerini çeşitli meallerden araştırdığımızda karşımıza farklı farklı açıklamalar çıkıyor. Kuran'ın anlaşılır olduğunu düşünen birisi olarak bu ayetlere baktığımda şaşkınlığımı gizleyemiyorum. Aşağıda aktardığım meallerden de bunu görmek mümkün. Özellikle 73. ayette geçen ineğin parçası ile vurarak ölünün dirileceği İsrailoğulları'na gösterilmiş bir mucize mi acaba? İneğin kesilmesi ile sınanan İsrailoğulları çok kez direnmelerine, mazeret uydurmalarına karşın zor da olsa ineği keserek emre itaat ediyorlar. Ancak, bir kişiyi öldürmeleri ve cesede bu ineğin parçası ile vurmak olsa olsa bir mucizedir diye düşünüyorum. Muhammed Esed mealinde ise bir 'prensip'ten bahsediliyor. Nedir bu prensip? Biz Müslümanların en önemli amacı ve görevi Kur'an-ı Kerim'i okumak, anlamak ve hayata aktarmaktır. Böyle bir amaç edinirken ve çevremiz de bunu aktarırken bazen bu tip ayetlerle muhatap oluyoruz. Kur'an'ın evrenselliğine inanan biri olarak, okuduğum ayetlerin günümüze yansımasını özellikle üzerinde durulması gereken önemli bir konu olduğunu düşünüyorum. Bu ayetleri nasıl hayata aktarabiliriz? Kur'an'ın üçte ikisinde geçmiş kavimlerin başından geçen olaylar aktarılıyor ve bizim bu olaylardan ders almamız amaçlanıyor. Bu ayetten nasıl bir ders çıkarabiliriz? Bu konuda sizin çalışmalarınızdan edindiğiniz daha geniş bir görüş açısı olacağını umuyorum. Şimdiden göstermiş olduğunuz ilgi ve alakaya teşekkür ediyorum. Allah'a emanet olun.

CEVAP : Evet birinci olarak bu olay, Hz. Musa hayatta iken gerçekleşmiş bir olaydır ve bir ayettir/mucizedir. Olayın seyri 67. ayetten başlayarak 73. ayette noktalanıyor. Özellikle kesilmesi istenen malum sığır 72. ayette işlenen cinayetin tarihi ile çakışmaktadır. Katili bilinmeyen ve büyük bir kargaşaya yol açan bu olayı aydınlatmak için Allah Teala onlara böyle bir yol izleterek takdir ettiği hedefe ulaştırıyor. İşin sonunda kesilen sığırın etinden bir parçayla öldürülen insana vurmalarını istiyor. Bununla iki şeyi hedeflediğini görüyoruz: Birincisi ölüleri nasıl dirilteceğini onlara göstermek, ikincisi de onların gizledikleri şeyi açığa çıkararak dilediği her şeye kadir olduğunu da ortaya koymaktır. "Onların bir mekri varsa Allah'ın da bir mekri vardır. Allah ise mekrinde yanılmayandır/galip gelendir ve hesabını tutturandır" ayeti tecelli ediyor. Mağara ehlini uyutup uyandırmasında göstermiş olduğu hikmet gibi.
Bahsedilen prensip, toplumsal olayların aydınlatılmasında uygun düşen bu ve benzeri yöntemler uygulanarak kapalı kalmış olaylar aydınlatılabilir. Yahut bizlere kapalı olsa da hiçbir zaman bu olaylar ve failleri Allah'a gizli kalmayacaktır. Allah onu isterse bu dünyada, dilerse ahirette mutlaka açığa çıkaracaktır. Bizlerin böyle bir imana sahip olmamız öğretilmektedir. Kur'an'da Yusuf (as) ile kardeşlerinin hikayesinde: "İşte Yusuf'a biz böyle bir çareye başvurmasını öğrettik; yoksa melikin dinine göre kardeşini alıkoyamayacaktı"(12/76) buyurulduğu gibi.
Bir başka yöntem: Basit bir hırsızlık olayında hırsızı bulmak için öğretmen sınıfı toplar ve herkese birer kibrit çöpü verir. Ve şu telkinde bulunur: "Biraz dışarıya çıkıp dolaşın on dakika sonra herkes tek sıra halinde burada hazır olacak. Herkes elindeki çöpü benim elimdeki çöple karşılaştırıp yerine oturacak, bu işi yapanın çöpü bir santim uzayacağından onu bulabileceğiz." Bunu duyan ve suçlu olan çocuk dışarı çıkınca çöpün ucundan öğretmenin uzayacak dediği için bir santim kırar. İçeri girince öğretmenin elindeki çöple karşılaştırınca, çöpü kıran zokayı yutmuş ve kendini ele vermiştir. İşte Musa (as) eliyle uygulatılan olay da cinayeti aydınlatıcı böyle bir yöntemdir. Fakat Peygamber eliyle mucize olarak tezahür ediyor. Bunun aynısını bizim uygulamamız mümkün değildir. Çünkü Peygamber hayatta iken onun tarafından Allah'ın izniyle olmaktadır. Aynen İsa (as)'ın çamurdan kuş yapıp üfleyince Allah'ın izniyle uçurması, alaca hastalığını, anadan doğma körleri tedavisi gibi, Allah'ın elçilerine verdiği bir mucizedir.
Ancak bu ayetlerden yaşamımız için çıkaracağımız dersler vardır. İnanmalıyız ki Allah için gizli bir şey yoktur. Allah kimin gizlediğini açığa çıkarmak isterse sebeplerini halk eder ve dilerse bu dünyada dilerse ahirette açığa çıkartır. O'nun için imkansız diye bir şey yoktur. O halde açıklandığı zaman yüzümüzün kızarmayacağı işlerle iştigal etmeliyiz ve bu öğüdü hem kendimize, hem de çevremize vermenin gayreti içinde olmalıyız. Bunu ancak bu şekilde gerçekleştirebiliriz.
Kur'an'da geçmiş kavimlerin yaşamış olduğu hayat kesitlerinin bize nakledilmesinin amacı, gerçek olarak yaşanmış olan bu olayların, sebep ve sonuçlarının doğru bir biçimde ortaya konularak bizlerin ibret alması/ders alması istenmektedir. İnkar edenlerin, isyan edenlerin, Peygamberlerini öldürenlerin, inkarını gizleyen münafıkların, gizli-açık Allah'tan korkanların, gerçekten inananların, sabredip katlananların, Allah için yaşayıp Onun için ölenlerin, inandım deyip sonra da dosdoğru olanların hayat serüvenlerinin anlatılmasının sebebi hikmeti, bizlere Allah'ın rızasına eren örnekler sunularak, doğru bir yaşam tarzı ortaya koymamız istenmektedir. Zaten Kur'an'ın tamamı bir ibret ve öğütten ibaret değil midir? Biz bu Kur'an'ı öğüt olsun diye kolaylaştırdık öğüt alan yok mudur?" (54/17,22,32,40). Allah bunu bir surede dört kez tekrarlıyor.
"Yusuf ve kardeşlerinin kıssasında soranlar için ibretler vardır."(12/7) Bu kıssaları bu gözle yeniden okuyup üzerinde düşünelim. Allah, hesabını tutturmak için Yusuf'u hangi badirelerden geçirerek Mısır'a yerleştiriyor? Bununla kimleri, ne tür bir imtihandan geçiriyor göreceksiniz. Sure baştan sona ibret sahneleriyle doludur. Musa (as) da anne kucağından Nil'in soğuk sularına bırakılıyor ve oradan da Firavunun sarayına yerleştiriliyor. Allah elbette bunların hiç birisini hikaye olsun diye anlatmıyor. Bununla hem elçisinin hem de elçinin yolundan kıyamete kadar gideceklerin gönlünü pekiştirmek, olayların arkasındaki ilahi iradeyi göstererek, hiçbir şeyin tesadüfün eseri olmadığını ve olamayacağını anlamamızı sağlıyor. Bir ayetiyle nice hikmetleri gözler önüne seriyor ki, insanlar düşünüp anlasınlar diye.
Usul kitaplarında Peygamberimizden naklen, Kur'an'ın beş vecih üzere nazil olduğu konusunda bir rivayet yapılmaktadır. Konuya ışık tutacağına inandığımız için sizlerle paylaşmak istiyoruz: "Kur'an beş vecih üzere nazil oldu: Helal, haram, muhkem müteşabih ve emsal. Helali işleyin, Haramdan kaçının, Muhkeme tabi olun, Müteşabihe inanın ve emsalden de ibret alın" (Beyhaki, Ebu Hureyre'den nakletmiştir).
İmanın konusu olan ayetlere inanarak, amelin konusu olan ayetler ile amel ederek, Öğüt almamız gerekenlerden de öğüt alarak hayatımıza aktarmalıyız.
"Bu Kur'an, bütün insanlığa bir açıklamadır; Allah'tan gereği gibi korkanlar için de bir hidayet ve öğüttür.(3/138)
 

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...