|

Güneydoğu’da Son Gelişmeler ve
Kuzey Irak Denklemleri
Kuzey
Irak'tan sızan PKK unsurlarının Güneydoğu Anadolu bölgesinde giriştiği
kanlı eylemler sonucunda bölgede ve ülke içinde tansiyon arttı ve askeri
operasyon ihtimali güçlendi. Yirminin üzerinde askerin öldüğü hadiseler
sonucunda, iç kamuoyunda da hareketlenmeler oldu ve ülkede milliyetçi
bir hava esmeye (veya estirilmeye) başladı. Peki gelişmelerin bu hızda
cereyan etmesinin ardında gerçekte ne yatıyor olabilir? Resmi
yetkililerin beyan ettiği gibi, "Türkiye'nin artık sabrı kalmamış
mıdır?" yoksa Türkiye başka bir yere doğru mu çekilmek istenmektedir?
Amerika'nın hesapları nelerdir ve bu son gelişmelerin Kuzey Irak
denklemine etkileri ne olacaktır? Bu arada PKK'nın akıbeti ile ilgili
neler söylenebilir?
Bütün bu sorularla ilgili olarak, evvel emirde ifade edilmesi gereken
şey, ortamın böylesine gerildiği durumlarda, medyanın manipülasyonlarına
karşı dikkatli olunması gerektiğidir. Bu gibi durumlarda dezenformasyon
çok olur ve çoğunlukla da kitleler, ülkenin hakim ideolojisi
doğrultusunda hizaya getirilmeye çalışılır. Son olaylardan sonra,
kitlelerin sokağa dökülmesinin izahı da burada aranmalıdır. Çünkü
Türkiye gibi ülkelerde, kamuoyu, yönlendirilmeye son derece müsaittir.
Küllendiği sanılan hisler, kolaylıkla yeniden alevlendirilebilirler. Bu
bağlamda, resmi yetkililerin yaptığı "sabrımız taştı" yönündeki
açıklamaların, çoğunlukla, daha önceden planlanmış bir senaryonun gereği
olarak yapıldığı unutulmamalıdır. O halde, muhtemel senaryolar üzerinde
durmak daha doğru olacaktır.
Son hadiseleri gereğince anlayabilmek için, öncelikle 'büyük resmin' iyi
tahlil edilmesi gerekmektedir. Bilindiği gibi, Türkiye, Amerika'nın
Irak'ta gerçekleştirdiği operasyon sonrasında, bölgeden yönelebilecek
tehditlere karşı Amerika ile ortak bir strateji üzerinde görüşmeler
yapmış ve sonunda bir 'bölge koordinatörü' atanması kararı çıkmıştı. Bu
sonucun belirleyeni de elbette Amerika'nın talepleriydi. Yani Amerika
Irak'ta düzeni sağlamakla meşguldü ve Kuzey Irak'tan Türkiye'ye
yönelebilecek tehditlerin ortadan kaldırılması konusunda, Irak
denklemiyle uyumlu bir stratejinin takip edilmesine özen gösteriyordu.
Koordinatörlük uygulamasının Türkiye açısından pratikte bir 'oyalama'
durumuna dönüşmesinin nedeni de yine Irak'taki denklemlerin bozulması
kaygısıydı. Irak'ta düzenin yeniden kurulması, Amerika'nın bölge
politikalarında belirleyici öneme sahipti ve Kuzey'deki Kürt varlığının
'denetimli güvenliği'nin de Irak denklemleri açısından gözetilmesi
gerekiyordu. Buna göre, Kürt gruplar, Irak Operasyonu sırasında
'açıktan' Amerika'ya destek verdikleri için Irak siyasetinde 'etkin' bir
pozisyonda tutulacaklar, fakat bu durum, nüfus yoğunluğu açısından ilk
sırada gelen Şiilerin 'temsil kabiliyetleri'ne zarar verici olmayacaktı.
Aynı şekilde, Kürt gruplara verilen destek, onların Kuzey Irak'ta
'bağımsız' bir devlet kurmaları anlamına da gelmeyecekti. Kürtler
'otonom' varlıklarını sürdürecekler, ancak bölge denklemleri açısından
zamansız olan bağımsızlık taleplerini geri çekeceklerdi. Böylece
kuzeydeki stratejik ortak olan Türkiye de çok fazla rahatsız edilmiş
olmayacaktı.
Bu ana denklem içerisinde Irak'ta faaliyet gösteren 'terörist' grupların
varlıkları ise elbette 'sorun' oluşturacaktı. Buna Şii ve Sünni kökenli
gruplar dahil olduğu gibi, PKK da dahildi. Nitekim Amerika, Irak'ta
seçimler yapılıp hükümet oluşturulduktan sonra, özellikle Şii ve Sünni
gruplara karşı bu muamelede bulundu. Her ne kadar Irak'taki karışık
ortam nedeniyle, uygulamada ciddi sorunlar yaşandıysa da, Amerikan
güdümündeki Irak'ın, devlet politikası olarak, 'terörist' grupları
ortadan kaldırma siyaseti gütmesi doğaldı. PKK konusunda da esas
itibarıyla farklı bir uygulamanın olması mümkün değildi. Bu nedenle,
'genel resim' açısından bakıldığında, zaman PKK'nın aleyhine işliyordu.
Fakat kuzeydeki Kürt varlığının, kendi iç denklemleri açısından 'özel'
bir durumu vardı. O da şuydu: PKK da netice itibarıyla bir Kürt
örgütüydü ve Mart 2003'ten sonra bölgede oluşan yeni şartlar içerisinde,
Barzani ve Talabani'ye bağlı güçlerin PKK üzerine gitmesi, kendi
zeminlerini zayıflatırdı. Bu ise, sonuç itibarıyla Irak denklemlerini
tehlikeye sokardı. İşte bu yüzden, Amerika'nın, bir yandan Irak içindeki
'yasadışı' örgütlerin yok edilmesi siyasetini güderken, bir yandan da,
kuzeydeki Kürt gruplar arasındaki dengeleri gözetmesi gerekiyordu.
Talabani ve Barzani güçlerinin PKK'ya karşı net bir tavır almamalarının
asli nedeni işte bu idi.
Ancak burada şu hususun altını çizmekte fayda vardır. Şayet Irak
denklemleri Amerika'nın istediği gibi şekillenirse, yani Irak'taki
kargaşa ortamı durulursa, o zaman merkezi yönetimin güçlendirilmesi bir
zaruret halini alır ve kuzeydeki dengeler de PKK aleyhine değişir. Çünkü
sonuçta Talabani ve Barzani güçleri, Irak denkleminin bir parçasıdırlar
ve merkezi hükümet ne kadar güçlenirse, bölgedeki 'yasadışı' unsurların
varolma imkanları da o ölçüde azalır. İşte tam da bu noktada gelişmeleri
anlamlandırmak mümkün olabilmektedir. Bilindiği gibi 2003 operasyonundan
bu yana 4 yılı aşkın bir süre geçmiştir ve Amerika, her geçen gün
Irak'ta merkezi otoritenin kurulması yönünde kendini daha fazla baskı
altında hissetmektedir. Mart 2003'te Irak'tan geri çekilme süresini
maksimum 2 yıl olarak ilan eden Amerika, hem kargaşa ortamının devam
etmesi yüzünden hem de Irak'taki varlığını meşrulaştırıcı işlevi olan bu
ortamın devamını bizzat kendisi istediği için, askerlerini geri çekmedi.
Bu süre zarfında, kendince 'temsil kabiliyeti' olan bir seçim yaptıran
ve hükümeti tesis eden Amerika, Irak'ta 'mutlak bir anarşi' ortamının
doğmasını önledi. Zaten o dönemde bu kadarı da Amerika'ya yetiyordu.
Ancak zaman ilerledikçe merkezi hükümetin güçlendirilmesi kaçınılmaz
olacaktı. Aksi taktirde, bu durum bölgenin istikrarsızlaşması
tehlikesini beraberinde getirebilirdi.
İşte bu yüzden, Amerika, artık Irak'taki merkezi otoriteyi güçlendirmeye
çalışmaktadır. Kuzey'deki yasadışı unsurlar da, bu sürecin, kaçınılmaz
olarak kendi aleyhlerine işleyeceğini bildikleri için, kendilerince
çareler aramaktadırlar. Medyada yer alan: "PKK, Türkiye'yi Kuzey Irak'ta
savaşa çekmek istiyor" tarzı haberleri bu bağlamda değerlendirmek
mümkündür. Çünkü 'sıkışan' PKK'lı unsurların böylesi bir gelişmeden
yararlanacakları açıktır. Fakat Barzani ve Talabani'nin böylesi bir
oyuna alet olmayı istemeyecekleri de bellidir. Bu iki Kürt liderin Türk
medyasında "PKK'yı koruyor" tarzı bir imaj içerisinde sunulmasına
aldanmamak gerekir. Şartlar uygun olduğunda, bu iki lider, bölgedeki
varlıklarını güçlendirmek adına, hiç çekinmeden PKK'yı yok etme
siyasetine katkı verirler. Bilinmelidir ki, şu an: "PKK'lıları
Türkiye'ye teslim etmeyeceğiz" tarzında yaptıkları açıklamalar, Irak iç
siyasetine yöneliktir ve kendi varlıklarını ispat kabilindendir. Yoksa
iş ciddiye bindiğinde, Talabani ve Barzani'nin ne böyle bir şeyi
yapabilecek güçleri vardır ne de yapılacak operasyona ses çıkarmak
isteyeceklerdir.
Yoğunlaşan asker kayıplarının ardından Türkiye kanadından yapılan resmi
beyanlara ve medyanın 'tutumu'na bakıldığında, 'ana resim'le uyumlu bir
tablonun çıktığı da gözlerden kaçmamalıdır. Öyle görünüyor ki, Türkiye,
bu kez, farklı bir strateji izleyecektir. İlki, ifade ettiğimiz gibi,
Irak denklemlerinin artık Kuzey Irak'ta belirli bir dengeye oturtulması
ihtiyacından kaynaklanmaktadır. İkincisi ise, AKP hükümetin, genel
siyaset anlayışıyla alakalıdır. AKP, tıpkı Kıbrıs Sorunu'nda izlediği
'farklı' tutum gibi, Güneydoğu meselesinde de farklı bir çözüm
istemektedir. Ve bu 'farklılık', Amerika'nın bölgedeki amaçlarıyla
uyumludur. AKP, genel siyaset yaklaşımları açısından, bölgede daha önce
gerçekleştirilen 'sıcak takip' türü operasyonlara soğuk bakmakta ve
olacaksa, çözümü daha 'etkin' tedbirlerde aramaktadır. Zaten şimdiye
kadar askeri operasyon konusunda 'ayak direme' şeklinde bir taktik
gütmesinin asıl nedeni de budur. Ordu çevreleri çoktandır bu tarz bir
operasyon için AKP'yi zorlamakta ancak, iç siyaset açısından kendisini
zora sokacak boyutları olduğunu düşünen AKP, bundan uzak durmaktadır.
Fakat yaşanan son gelişmelere bakıldığında, AKP'nin de ayak direme
tutumunu değiştirdiği gözlemlenmektedir. Peki bunun nedeni ne olabilir?
Bu konuda iki farklı ihtimalden bahsetmek mümkündür. İlki, statükonun
AKP'ye ve liberal-demokrat çevrelere karşı bir atağa kalktığı
yönündedir. Bu ihtimali destekleyecek kimi hususlar söz konusu olsa da,
seçimlerden henüz çıkmış bir ülkede yeniden siyasi istikrarsızlık
doğuracak bu çabanın küresel aktörlerden onay almasının zor olduğu
belirtilmelidir. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde 'şanslarını deneyen'
statükocuların, benzeri bir hamleyi kısa vadede denemeleri pek olası
değildir. Fakat bunun tersini düşünmek daha makuldür. Tıpkı seçimlerden
güçlü çıkan partilerin sert ekonomik tedbirler alması gibi, 22 Temmuz
seçimlerden daha güçlü çıkan AKP'nin de benzeri yönde politikalara
yöneleceğini düşünmek daha isabetli olacaktır. Daha doğrusu, Irak
denklemlerini artık belli bir dengeye oturtmak isteyen Amerika'nın,
seçimlerden güçlü çıkan AKP'yi de zorlayarak, bölgede bir 'çözüm'
şansını denemesi ihtimali daha güçlüdür. Bu, hem Amerika'nın çıkarına
olacaktır hem de (eğer başarılı olunursa) AKP'nin iç politikada elinin
daha da güçlenmesine yarayacaktır. Bölgedeki tansiyonun artmasının
ardında Türkiye'deki dengelerden çok Irak denklemlerinin etkili olduğu
yönündeki gözlemimiz isabetliyse, bu durumda AKP'nin önündeki
alternatiflerin de fazla olmadığı görülecektir.
Peki 'terörün belinin kırılması' olarak AKP'nin önünde duran bu yeni
seçeneğin, 'kalıcı' bir çözüm olması mümkün müdür? Bu, siyaseten belki
bazı sorunların hallini beraberinde getirebilir ancak bölgedeki
sorunların köklü çözümünü temin edemez. Zira sorunların asıl nedeninin
'milliyetçilik'ten kaynaklandığına kuşku yoktur. Hem Türkiye'nin hem de
bölgedeki Kürt grupların davranış ve tutumlarını belirleyen asli etken,
milliyetçiliktir ve bu konuda bir köklü değişim gerçekleşmediği
taktirde, bölgedeki sorunların süreceğine kuşku yoktur. Bu noktada,
sorunun kökeninde 'dış güçlerin parmağı'nın yattığını söyleyenler de
yanılmaktadırlar; çünkü dış güçlerin parmağı bir dereceye kadar etkili
olabilir. O da zaten bölge insanının bu konudaki zaafını gösterir. Yani
kendi içinde güçlü olan yapılar, birilerinin parmağı var diye
yıkılmazlar. Fakat yapılar güçsüzse, o zaman birilerinin müdahalesi
tabii ki sorun doğurur. O yüzden, asıl mesele, dış güçlerin parmağı vs.
değil, bölge insanının tutmuş olduğu yolun yanlış olmasıdır.
Milliyetçiliği, hem Türkleri hem de Kürtleri birbirine kırdıran asli
unsur olarak görmek gerekir. Yeri geldiğinde: "bizi birbirimize düşürmek
için bunları yapıyorlar. Bizler Kürt-Türk bin yıldır birlikte kardeşçe
yaşıyoruz" demesini bilenler, bu "bin yıllık birlikteliği" sağlayan
şeyin esas itibarıyla İslam olduğunu inkar etmemelidirler. Çünkü
milliyetçilik denilen şey, İslam dünyasına Batı'dan ithal olunmuştur ve
Müslümanlar arasındaki etkisinin de en çok 200 yıllık bir mazisi vardır.
Son iki yüz yılda Müslümanların yaşadığı topraklardaki acıların başlıca
nedeninin esas itibarıyla milliyetçilikten kaynaklandığı besbellidir. O
halde, soruna kalıcı çözüm aranıyorsa, ne yapıp edip, bu illetten
kurtulmak ve dillere pelesenk olmuş "bin yıllık kardeşiz" sözünün gereği
olarak, yeniden İslam'a dönmek lazımdır. Türkiye'yi de bölgedeki Kürt
unsurları da rahatlatacak olan şey budur. Ve bu konuda inisiyatif
başkalarından gelmeyecektir. Kavimler kendilerini değiştirmeye
çalışacaktır. Eğer bunu yapmazlarsa, elin gavuru elbette zayıf
noktalarımızı bulup kullanmak isteyecektir. Amerika (veya bir başka
ülke), tabii ki bölgede kendi çıkarını korumak için çalışacaktır. Bunun
için gerekirse, kavimler arasında nifak sokacak, gerekirse birini
diğerine kırdıracak, gerekirse başımıza kalıcı ayrılıklar doğuracak
sorunlar musallat edecektir. Önemli olan bölge insanının bu tuzaklara
düşmemesidir. Tuzağa düşmeye müsait insanları, tuzağa düşürecek birileri
illaki olur. O yüzden, bölge insanının kurtuluşu için, 200 yıllık
yanlıştan dönmekten başka çare yoktur. Bölgedeki Kürt nüfusun belli bir
kesimine yön veren kimi Kürt liderlerin artık bu gerçeği görmesi
gerekmektedir. Yaptıkları yanlışı daha önce Türkler de yapmıştır ve
bunun zararını sonuçta Türkler gibi Kürtler de görmüştür. Şimdi Kürtler
aynı yanlışı yaparsa, bunun zararını başta bölgedeki Kürt halkı sonra da
diğer halklar görür. O yüzden, ulusçu Kürtlerin gittikleri yolun yol
olmadığını görme zamanı gelmiştir. Türkler, Kürtler, Farslar, Araplar,
hep İslam'la izzet bulmuşlardır ve bundan sonra da böyle olacaktır. Bu
yoldan başkasını benimseyenler ise, başkalarının emellerine alet olmakla
kalmayıp, kendi halklarına da zarar vermiş olacaklardır. |