Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 347 | Kasım  2007

                   

 

 


Güneydoğu’da Son Gelişmeler ve Kuzey Irak Denklemleri
 

Kuzey Irak'tan sızan PKK unsurlarının Güneydoğu Anadolu bölgesinde giriştiği kanlı eylemler sonucunda bölgede ve ülke içinde tansiyon arttı ve askeri operasyon ihtimali güçlendi. Yirminin üzerinde askerin öldüğü hadiseler sonucunda, iç kamuoyunda da hareketlenmeler oldu ve ülkede milliyetçi bir hava esmeye (veya estirilmeye) başladı. Peki gelişmelerin bu hızda cereyan etmesinin ardında gerçekte ne yatıyor olabilir? Resmi yetkililerin beyan ettiği gibi, "Türkiye'nin artık sabrı kalmamış mıdır?" yoksa Türkiye başka bir yere doğru mu çekilmek istenmektedir? Amerika'nın hesapları nelerdir ve bu son gelişmelerin Kuzey Irak denklemine etkileri ne olacaktır? Bu arada PKK'nın akıbeti ile ilgili neler söylenebilir?
Bütün bu sorularla ilgili olarak, evvel emirde ifade edilmesi gereken şey, ortamın böylesine gerildiği durumlarda, medyanın manipülasyonlarına karşı dikkatli olunması gerektiğidir. Bu gibi durumlarda dezenformasyon çok olur ve çoğunlukla da kitleler, ülkenin hakim ideolojisi doğrultusunda hizaya getirilmeye çalışılır. Son olaylardan sonra, kitlelerin sokağa dökülmesinin izahı da burada aranmalıdır. Çünkü Türkiye gibi ülkelerde, kamuoyu, yönlendirilmeye son derece müsaittir. Küllendiği sanılan hisler, kolaylıkla yeniden alevlendirilebilirler. Bu bağlamda, resmi yetkililerin yaptığı "sabrımız taştı" yönündeki açıklamaların, çoğunlukla, daha önceden planlanmış bir senaryonun gereği olarak yapıldığı unutulmamalıdır. O halde, muhtemel senaryolar üzerinde durmak daha doğru olacaktır.
Son hadiseleri gereğince anlayabilmek için, öncelikle 'büyük resmin' iyi tahlil edilmesi gerekmektedir. Bilindiği gibi, Türkiye, Amerika'nın Irak'ta gerçekleştirdiği operasyon sonrasında, bölgeden yönelebilecek tehditlere karşı Amerika ile ortak bir strateji üzerinde görüşmeler yapmış ve sonunda bir 'bölge koordinatörü' atanması kararı çıkmıştı. Bu sonucun belirleyeni de elbette Amerika'nın talepleriydi. Yani Amerika Irak'ta düzeni sağlamakla meşguldü ve Kuzey Irak'tan Türkiye'ye yönelebilecek tehditlerin ortadan kaldırılması konusunda, Irak denklemiyle uyumlu bir stratejinin takip edilmesine özen gösteriyordu. Koordinatörlük uygulamasının Türkiye açısından pratikte bir 'oyalama' durumuna dönüşmesinin nedeni de yine Irak'taki denklemlerin bozulması kaygısıydı. Irak'ta düzenin yeniden kurulması, Amerika'nın bölge politikalarında belirleyici öneme sahipti ve Kuzey'deki Kürt varlığının 'denetimli güvenliği'nin de Irak denklemleri açısından gözetilmesi gerekiyordu. Buna göre, Kürt gruplar, Irak Operasyonu sırasında 'açıktan' Amerika'ya destek verdikleri için Irak siyasetinde 'etkin' bir pozisyonda tutulacaklar, fakat bu durum, nüfus yoğunluğu açısından ilk sırada gelen Şiilerin 'temsil kabiliyetleri'ne zarar verici olmayacaktı. Aynı şekilde, Kürt gruplara verilen destek, onların Kuzey Irak'ta 'bağımsız' bir devlet kurmaları anlamına da gelmeyecekti. Kürtler 'otonom' varlıklarını sürdürecekler, ancak bölge denklemleri açısından zamansız olan bağımsızlık taleplerini geri çekeceklerdi. Böylece kuzeydeki stratejik ortak olan Türkiye de çok fazla rahatsız edilmiş olmayacaktı.
Bu ana denklem içerisinde Irak'ta faaliyet gösteren 'terörist' grupların varlıkları ise elbette 'sorun' oluşturacaktı. Buna Şii ve Sünni kökenli gruplar dahil olduğu gibi, PKK da dahildi. Nitekim Amerika, Irak'ta seçimler yapılıp hükümet oluşturulduktan sonra, özellikle Şii ve Sünni gruplara karşı bu muamelede bulundu. Her ne kadar Irak'taki karışık ortam nedeniyle, uygulamada ciddi sorunlar yaşandıysa da, Amerikan güdümündeki Irak'ın, devlet politikası olarak, 'terörist' grupları ortadan kaldırma siyaseti gütmesi doğaldı. PKK konusunda da esas itibarıyla farklı bir uygulamanın olması mümkün değildi. Bu nedenle, 'genel resim' açısından bakıldığında, zaman PKK'nın aleyhine işliyordu. Fakat kuzeydeki Kürt varlığının, kendi iç denklemleri açısından 'özel' bir durumu vardı. O da şuydu: PKK da netice itibarıyla bir Kürt örgütüydü ve Mart 2003'ten sonra bölgede oluşan yeni şartlar içerisinde, Barzani ve Talabani'ye bağlı güçlerin PKK üzerine gitmesi, kendi zeminlerini zayıflatırdı. Bu ise, sonuç itibarıyla Irak denklemlerini tehlikeye sokardı. İşte bu yüzden, Amerika'nın, bir yandan Irak içindeki 'yasadışı' örgütlerin yok edilmesi siyasetini güderken, bir yandan da, kuzeydeki Kürt gruplar arasındaki dengeleri gözetmesi gerekiyordu. Talabani ve Barzani güçlerinin PKK'ya karşı net bir tavır almamalarının asli nedeni işte bu idi.
Ancak burada şu hususun altını çizmekte fayda vardır. Şayet Irak denklemleri Amerika'nın istediği gibi şekillenirse, yani Irak'taki kargaşa ortamı durulursa, o zaman merkezi yönetimin güçlendirilmesi bir zaruret halini alır ve kuzeydeki dengeler de PKK aleyhine değişir. Çünkü sonuçta Talabani ve Barzani güçleri, Irak denkleminin bir parçasıdırlar ve merkezi hükümet ne kadar güçlenirse, bölgedeki 'yasadışı' unsurların varolma imkanları da o ölçüde azalır. İşte tam da bu noktada gelişmeleri anlamlandırmak mümkün olabilmektedir. Bilindiği gibi 2003 operasyonundan bu yana 4 yılı aşkın bir süre geçmiştir ve Amerika, her geçen gün Irak'ta merkezi otoritenin kurulması yönünde kendini daha fazla baskı altında hissetmektedir. Mart 2003'te Irak'tan geri çekilme süresini maksimum 2 yıl olarak ilan eden Amerika, hem kargaşa ortamının devam etmesi yüzünden hem de Irak'taki varlığını meşrulaştırıcı işlevi olan bu ortamın devamını bizzat kendisi istediği için, askerlerini geri çekmedi. Bu süre zarfında, kendince 'temsil kabiliyeti' olan bir seçim yaptıran ve hükümeti tesis eden Amerika, Irak'ta 'mutlak bir anarşi' ortamının doğmasını önledi. Zaten o dönemde bu kadarı da Amerika'ya yetiyordu. Ancak zaman ilerledikçe merkezi hükümetin güçlendirilmesi kaçınılmaz olacaktı. Aksi taktirde, bu durum bölgenin istikrarsızlaşması tehlikesini beraberinde getirebilirdi.
İşte bu yüzden, Amerika, artık Irak'taki merkezi otoriteyi güçlendirmeye çalışmaktadır. Kuzey'deki yasadışı unsurlar da, bu sürecin, kaçınılmaz olarak kendi aleyhlerine işleyeceğini bildikleri için, kendilerince çareler aramaktadırlar. Medyada yer alan: "PKK, Türkiye'yi Kuzey Irak'ta savaşa çekmek istiyor" tarzı haberleri bu bağlamda değerlendirmek mümkündür. Çünkü 'sıkışan' PKK'lı unsurların böylesi bir gelişmeden yararlanacakları açıktır. Fakat Barzani ve Talabani'nin böylesi bir oyuna alet olmayı istemeyecekleri de bellidir. Bu iki Kürt liderin Türk medyasında "PKK'yı koruyor" tarzı bir imaj içerisinde sunulmasına aldanmamak gerekir. Şartlar uygun olduğunda, bu iki lider, bölgedeki varlıklarını güçlendirmek adına, hiç çekinmeden PKK'yı yok etme siyasetine katkı verirler. Bilinmelidir ki, şu an: "PKK'lıları Türkiye'ye teslim etmeyeceğiz" tarzında yaptıkları açıklamalar, Irak iç siyasetine yöneliktir ve kendi varlıklarını ispat kabilindendir. Yoksa iş ciddiye bindiğinde, Talabani ve Barzani'nin ne böyle bir şeyi yapabilecek güçleri vardır ne de yapılacak operasyona ses çıkarmak isteyeceklerdir.
Yoğunlaşan asker kayıplarının ardından Türkiye kanadından yapılan resmi beyanlara ve medyanın 'tutumu'na bakıldığında, 'ana resim'le uyumlu bir tablonun çıktığı da gözlerden kaçmamalıdır. Öyle görünüyor ki, Türkiye, bu kez, farklı bir strateji izleyecektir. İlki, ifade ettiğimiz gibi, Irak denklemlerinin artık Kuzey Irak'ta belirli bir dengeye oturtulması ihtiyacından kaynaklanmaktadır. İkincisi ise, AKP hükümetin, genel siyaset anlayışıyla alakalıdır. AKP, tıpkı Kıbrıs Sorunu'nda izlediği 'farklı' tutum gibi, Güneydoğu meselesinde de farklı bir çözüm istemektedir. Ve bu 'farklılık', Amerika'nın bölgedeki amaçlarıyla uyumludur. AKP, genel siyaset yaklaşımları açısından, bölgede daha önce gerçekleştirilen 'sıcak takip' türü operasyonlara soğuk bakmakta ve olacaksa, çözümü daha 'etkin' tedbirlerde aramaktadır. Zaten şimdiye kadar askeri operasyon konusunda 'ayak direme' şeklinde bir taktik gütmesinin asıl nedeni de budur. Ordu çevreleri çoktandır bu tarz bir operasyon için AKP'yi zorlamakta ancak, iç siyaset açısından kendisini zora sokacak boyutları olduğunu düşünen AKP, bundan uzak durmaktadır. Fakat yaşanan son gelişmelere bakıldığında, AKP'nin de ayak direme tutumunu değiştirdiği gözlemlenmektedir. Peki bunun nedeni ne olabilir?
Bu konuda iki farklı ihtimalden bahsetmek mümkündür. İlki, statükonun AKP'ye ve liberal-demokrat çevrelere karşı bir atağa kalktığı yönündedir. Bu ihtimali destekleyecek kimi hususlar söz konusu olsa da, seçimlerden henüz çıkmış bir ülkede yeniden siyasi istikrarsızlık doğuracak bu çabanın küresel aktörlerden onay almasının zor olduğu belirtilmelidir. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde 'şanslarını deneyen' statükocuların, benzeri bir hamleyi kısa vadede denemeleri pek olası değildir. Fakat bunun tersini düşünmek daha makuldür. Tıpkı seçimlerden güçlü çıkan partilerin sert ekonomik tedbirler alması gibi, 22 Temmuz seçimlerden daha güçlü çıkan AKP'nin de benzeri yönde politikalara yöneleceğini düşünmek daha isabetli olacaktır. Daha doğrusu, Irak denklemlerini artık belli bir dengeye oturtmak isteyen Amerika'nın, seçimlerden güçlü çıkan AKP'yi de zorlayarak, bölgede bir 'çözüm' şansını denemesi ihtimali daha güçlüdür. Bu, hem Amerika'nın çıkarına olacaktır hem de (eğer başarılı olunursa) AKP'nin iç politikada elinin daha da güçlenmesine yarayacaktır. Bölgedeki tansiyonun artmasının ardında Türkiye'deki dengelerden çok Irak denklemlerinin etkili olduğu yönündeki gözlemimiz isabetliyse, bu durumda AKP'nin önündeki alternatiflerin de fazla olmadığı görülecektir.
Peki 'terörün belinin kırılması' olarak AKP'nin önünde duran bu yeni seçeneğin, 'kalıcı' bir çözüm olması mümkün müdür? Bu, siyaseten belki bazı sorunların hallini beraberinde getirebilir ancak bölgedeki sorunların köklü çözümünü temin edemez. Zira sorunların asıl nedeninin 'milliyetçilik'ten kaynaklandığına kuşku yoktur. Hem Türkiye'nin hem de bölgedeki Kürt grupların davranış ve tutumlarını belirleyen asli etken, milliyetçiliktir ve bu konuda bir köklü değişim gerçekleşmediği taktirde, bölgedeki sorunların süreceğine kuşku yoktur. Bu noktada, sorunun kökeninde 'dış güçlerin parmağı'nın yattığını söyleyenler de yanılmaktadırlar; çünkü dış güçlerin parmağı bir dereceye kadar etkili olabilir. O da zaten bölge insanının bu konudaki zaafını gösterir. Yani kendi içinde güçlü olan yapılar, birilerinin parmağı var diye yıkılmazlar. Fakat yapılar güçsüzse, o zaman birilerinin müdahalesi tabii ki sorun doğurur. O yüzden, asıl mesele, dış güçlerin parmağı vs. değil, bölge insanının tutmuş olduğu yolun yanlış olmasıdır. Milliyetçiliği, hem Türkleri hem de Kürtleri birbirine kırdıran asli unsur olarak görmek gerekir. Yeri geldiğinde: "bizi birbirimize düşürmek için bunları yapıyorlar. Bizler Kürt-Türk bin yıldır birlikte kardeşçe yaşıyoruz" demesini bilenler, bu "bin yıllık birlikteliği" sağlayan şeyin esas itibarıyla İslam olduğunu inkar etmemelidirler. Çünkü milliyetçilik denilen şey, İslam dünyasına Batı'dan ithal olunmuştur ve Müslümanlar arasındaki etkisinin de en çok 200 yıllık bir mazisi vardır. Son iki yüz yılda Müslümanların yaşadığı topraklardaki acıların başlıca nedeninin esas itibarıyla milliyetçilikten kaynaklandığı besbellidir. O halde, soruna kalıcı çözüm aranıyorsa, ne yapıp edip, bu illetten kurtulmak ve dillere pelesenk olmuş "bin yıllık kardeşiz" sözünün gereği olarak, yeniden İslam'a dönmek lazımdır. Türkiye'yi de bölgedeki Kürt unsurları da rahatlatacak olan şey budur. Ve bu konuda inisiyatif başkalarından gelmeyecektir. Kavimler kendilerini değiştirmeye çalışacaktır. Eğer bunu yapmazlarsa, elin gavuru elbette zayıf noktalarımızı bulup kullanmak isteyecektir. Amerika (veya bir başka ülke), tabii ki bölgede kendi çıkarını korumak için çalışacaktır. Bunun için gerekirse, kavimler arasında nifak sokacak, gerekirse birini diğerine kırdıracak, gerekirse başımıza kalıcı ayrılıklar doğuracak sorunlar musallat edecektir. Önemli olan bölge insanının bu tuzaklara düşmemesidir. Tuzağa düşmeye müsait insanları, tuzağa düşürecek birileri illaki olur. O yüzden, bölge insanının kurtuluşu için, 200 yıllık yanlıştan dönmekten başka çare yoktur. Bölgedeki Kürt nüfusun belli bir kesimine yön veren kimi Kürt liderlerin artık bu gerçeği görmesi gerekmektedir. Yaptıkları yanlışı daha önce Türkler de yapmıştır ve bunun zararını sonuçta Türkler gibi Kürtler de görmüştür. Şimdi Kürtler aynı yanlışı yaparsa, bunun zararını başta bölgedeki Kürt halkı sonra da diğer halklar görür. O yüzden, ulusçu Kürtlerin gittikleri yolun yol olmadığını görme zamanı gelmiştir. Türkler, Kürtler, Farslar, Araplar, hep İslam'la izzet bulmuşlardır ve bundan sonra da böyle olacaktır. Bu yoldan başkasını benimseyenler ise, başkalarının emellerine alet olmakla kalmayıp, kendi halklarına da zarar vermiş olacaklardır.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...

www.iktibas.info www.iktibas.info