|

“İmparatorluk Olmak
Sadece Bir
Arzudan
Kaynaklanmıyor”(2)
- Herfried
Münkler İle Söyleşi -
Çev: Kamil
Cengiz www.zeithistorische-forschungen.de
(geçen
sayıdan devam)
2. Bir
araştırma konusu olarak imparatorluklar
Emperyal
tarih eski tarihçiler tarafından çoğu zaman büyük imparatorlukların
yükselişi ve yıkılışı olarak anlatılmıştır. Sizin kitabınızın temelinde
de düzenli olarak tekrar edegelen şekillerden oluşan bir çeşit çevrimsel
model yatmaktadır. Diğer taraftan okuma esnasında, istikrarlı
imparatorluklar için bir eylem kılavuzu vermeye çalıştığınız izlenimi
uyanmaktadır. Bugünkü imparatorluklara güçlerini artırmaları yönünde
"Augustçu eşik"i aşmaları için yardım mı etmek istiyorsunuz?
Bütün
imparatorluklar, hatta prensipte bütün siyasi düzenler, çevrim içinde
tasvir edebileceğimiz bir tarih yaşamaktadırlar. Bu çevrimlerin bazıları
görece açık geometrik eğri çizgiler oluşturmaktadırlar. Diğer
imparatorluklarda yükseliş zamanından sonra üst çevrim alanında uzun bir
zaman duraklama ve çağdaşları için neredeyse farkedilemeyecek bir iniş
yaşanmaktadır. Ben şimdi kendimi bir açıklama zorunluluğuyla karşı
karşıya buldum. Çeşitli eğri çizgiler nasıl oluşmaktadır? "Augustçu
eşik" kavramıyla hangi durumlarda emperyal düzen sistemlerinin -mesela
Romalılar ve Çinliler gibi- uzun bir zaman dilimini geçmeyi
başardıklarını açıklamaya çalışıyorum. Haklısınız, bu durumun izahı
bugün söylediğimiz gibi iyi yönetişim için tavsiyelere de götürmektedir.
Eğer politikacılar bunlardan emperyal gücün sivilleştirilmesi yönünde
eylem kılavuzları çıkarırlarsa itirazım olmaz.
Bu arada
sizin araştırmalarınız açıkça daha geniş trendin içine girmektedir.
İmparatorluklar eski emperyalizm teorileriyle daha çok negatif
değerlendirilirken, artık, "iyi imparatorluk"u arama tandansı
sezilmektedir.(12) Bunda muhtemelen (görünürde) istikrarlı dünya düzeni
modellerine olan bir ihtiyaç mı ifadesini buluyor? Soğuk Savaş her ne
kadar tehlikeli de olsa belli bir istikrar içermişti ve imparatorluk bir
çok emniyetsizliklerin bulunduğu şu zamanlarda belki bir istikrar unsuru
olabilir.
Bu genel
formuyla isabetli bir açıklama olabilir. Sovyetlerin yıkılışından sonra
düştüğümüz açık olmayan durum istikrar oluşturan faktörlere olan özlemde
ifadesini bulan belli bir kaygı oluşturuyor. Fakat burada perspektifi
değiştirmek lazım: İmparatorlukların uzun zaman boyunca bu kadar
negatif değerlendirilmeleri özde Alman ve Avrupa tarihiyle bağlantılı
bir problemdir. Emperyal düzenlerin 60lı ve 70li yıllara kadar yıkılışı,
kendi tarihlerini bir başarısızlık değil, fakat başarılı bir öğrenim
süreci olarak göstermek isteyen Avrupa'da siyasi zihniyetin antiemperyal
bir boyaya bürünmesine yol açtı.
Elbette kimi
imparatorlukların kurulması -ya da nasyonal sosyalizmde olduğu gibi,
kurulmaya çalışılması- geride koskoca bir kan izi ve imha bıraktı.
Görece uzun zaman en üst çevrim parçasında duran başka imparatorluklar
ise buna karşın, çok güçlü medenileştirici fonksiyon üstlendiler, yani
emperyal alanın içinde ilerleme, kültür, teknoloji, refah getirdiler.
İmparatorlukların "iyi" ya da "kötü" olarak ahlaki değerlendirmeleriyle
ilgili merkezi sorunun yanında daha soğuk, bundan soyutlanan iktidarın
fiziği de var ve ben her ikisini gözönünde bulundurmaya çalıştım.
Hem Alman
hem de Anglo-Amerikan alanı kapsayan bugünkü emperyal tarih
araştırmaları konjonktürünü geçici bir moda olarak görmek mümkün müdür?
"Alansal Dönüş" ve İkonik Dönüş'ten sonra şimdi de "Emperyal Dönüş."
Emperyal tarih araştırmalarının uzun vadeli hedefleri nedir, onlarla
hangi gündem takip ediliyor?
Ben kendim
bile konuya nispeten naif yaklaştım. Aslında emperyal tarih de
yapmıyorum, fakat siyaset bilimi perspektifinden emperyal düzenlerin
yapısal unsurlarını tespit etmeye çalışıyorum. Bunu yaparken, siyaset
bilimi ve hatta tarih bilimi ansiklopedilerinde "imparatorluk" kavramı
hakkında çok az şeyin olması beni şaşırttı. Benim için önemli olan
siyasi bir düzen kavramını (geri) kazanmaktı ve çok-merkezli düzenler
yerine merkez-uç-düzenleri tasvir etmekti. Bunun üstüne beni
ilgilendiren ikinci bir nokta geldi: ABD hakkında son zamanlarda çok
serbest bir şekilde kullanılan ifadelerin arkasında kavramsal olarak ne
bulunmaktadır? Tarihi gözlemler temelinde gelecekle de ilgili daha
sağlam hükümlere varmak mümkün müdür? (13)
Sorunuzu
daha genel cevaplandırmak için: Benim emperyal düzen şekilleriyle
ilgilenmenin entellektüeller tarafından canı sıkılmış bir dinleyici
kitlesinin ilgi-ekonomisini işletmek için üretilmiş bir moda olmadığı
konusunda kesin kanaatim var. Daha çok sözkonusu olan bizi uzun zaman
daha meşgul edecek bir problem ve bir problem bilincidir: Devletin sevk
ve idare ve entegrasyon gücü zayıfladığında neler olmaktadır? Dramatik
ve hızlı değişen bir dünyada tarihten ne öğrenebiliriz? 19. ve 20.
yüzyılı aşan keşiflere olan artan bir ihtiyaç sözkonusu, çünkü bu zaman
dilimlerinden elde ettiğimiz kesinlikler artık bizi taşımıyor. Bu
nedenle imparatorluklarla meşguliyet oldukça önemlidir.
Kitabınızın
birçok pasajı, tasvir edilen hadiseler ve yapılar çok geçmişte
kaldıkları halde şimdiki zamanda formüle edilmiş. Devirleri aşan bu
kıyaslar gerçekten mümkün müdür? Bu tür zaman atlamalarına aslında
müsade etmeyen -mesela kapitalizm, globalizm, medyalize olmak ile
bağlantılı- kırılmalar hakkında daha çok konuşmamız gerekmez mi ?
İlgili
devrin özelliklerini ön plana çıkarmak tipik bir tarihçi itirazıdır...
Aynen.
Ben itirazı
aslında silmek de istemiyorum. Elbette bu tür kıyaslarda devrin
spesifikliğini gözönünde bulundurmak lazım ve materyal ve bilgi olarak
ihtiyaç hissettiğim şeyi özde tarihçilerde ve onların arı
çalışkanlığıyla ortaya koydukları malumatlarda bulabildim. Fakat
"imparatorluk" kavramı bir işe yarayacaksa, çeşitli imparatorlukların
sahip oldukları fonksiyon muadillerini belirleme durumunda olabilmek
lazım. Michael Mann'a dayanarak ortaya koyduğum dört güç çeşitleriyle
(askeri, ekonomik, siyasi, ideolojik güç)(14) çok farklı zamanlar için
farklı çeşitlerde doldurulabilecek soyut kategoriler elde etmeye
çalıştım. Bu metod tabiki riskli, fakat ürünü o kadar çok şey vadedici
ve enteresan ki, bundan vazgeçemeyiz. Tarihçiler daha sonra detayda
benim siyaset teorisiyle ilgili kategorilerimin ne kadar inandırıcı olup
olmadığını değerlendirmek zorundalar. Ve mesela hiç ilgilenmediğim
Karolenjiyenler İmparatorluğu için beşinci bir güç çeşidinin eklenip
eklenmemesi gerektiğini ortaya koyabilirler.
Yanısıra
şunu da ifade edeyim: Belki sizin dile getirdiğiniz kaygılar, spesifik
Almanlara has ve Alman tarih bilimi geleneğinden beslenmektedir.
Görebildiğim kadarıyla Amerikan ve İngiliz tarihçiler büyük çizgileri
belirlemede zorlanmıyorlar. Özel olana yönelme, siyasi bölgeciliğin
entellektüel bir ifade biçimi de olabilir, buna karşın emperyal
sistemlerin merkezlerindeki tarihçiler çok daha rahat yüzyılların
ötelerine bakabiliyorlar. Eğer imparatorlukların düzenleyici ve barışı
sağlayıcı başarılarını daha güçlü bir şekilde önplana koyuyorsam ve ta
baştan antiemperyalist bir dil benimsemiyorsam, bu durum - Almanya'da
makul sebeplerden dolayı uzun zaman denenmemiş - siyasi ve tarihi bakış
açısının bir nevi normalleşmesidir.
3. Avrupa ve
Amerika
İmparatorluklara bakış Avrupa'nın bugünkü öz anlayışıyla ilgili de
bilgiler tazammun etmektedir. Ulrich Beck Avrupa'yı "farklı olan
Amerikan imparatorluğuyla aynı göz hizasına koymayı" savunmaktadır.
Büyük bir ulus olarak Avrupa vizyonu karşısına "hukukun ve uzlaşmanın
Avrupai imparatorluğu" olacak kozmopolit bir Avrupa vizyonunu
savunmaktadır.(15) Avrupa Birliği bir imparatorluk olarak anlaşılabilir
mi? Ya da gelecekte kendisini bir imparatorluk olarak mı organize
etmeli? Kitabınızda şu programatik sonuç cümlesi bulunmaktadır:
"Avrupa'nın geleceği [...] imparatorlukların düzen modelinden alıntılar
yapmadan edemez."(16)
İmparatorlukların hareketlerine bakışta misyon ve räson arasında ayrım
yapmak gerekmektedir. Misyon imparatorluğun, bir alanın önplana çıkmış
tek aktörü olarak meşruiyetini aldığı, kendisine biçtiği vazifedir.
Devletlerin böyle bir misyona ihtiyaçları yoktur, çünkü onlar düzen
içinde eğilim olarak olarak eşit haklara sahiptirler. Räson kavramı,
ister hikmet-i hükümet isterse emperyal hikmet olsun, daha çok bir
imparatorluğun sınırlı kaynak ve imkanlarına işaret ediyor. Emperyal
politika çoğu zaman misyon ve räson arasında gidip gelmektedir - bugün
ABD örneğinde misyoncu Neocon'lar ekibi ile räson temsilcileri olarak
neo-realistler arasındaki kavgada gözlemlenebildiği gibi.
Ulrich
Beck'le ilgili ise şunu söyleyebilirim: o bir eski misyoncu. Daha
Yugoslavya'daki çözülme savaşlarında bile askeri müdahaleleri dünya
politikasının meşrulaştırılması olarak kabul etti, fakat Räson-tarafını,
yani gönderen ülkelerin böyle bir müdahalenin yüklerini taşıma
konusundaki sınırlı güçlerini çok az göz önüne aldı. Avrupa Birliği'yle
ilgili de yine misyoncu bir edayla konuşmaktadır. Avrupalı oldukları
için kalpleri açılıyor. Fakat utanç verici olan şey, gelişen Avrupa'nın
aynı zamanda orada sığınma arayan Afrikalı mültecileri reddetmesidir -
Beck'in Avrupalılara isnad ettiği nurlu haleden bu noktada pek bir şey
göremiyoruz.
Diğer
taraftan Avrupalıların emperyal bir görevlerinin olduğunu ve buna göre
de davrandıklarını itiraf ederim. Bu cümleden olarak komşu devletlerin
-mesela Ukrayna'da- durumlarına müdahale ediyorlar - orada emin
oldukları (piyasa ekonomisi, insan hakları vs. gibi) belirli düzenleme
mekanizmalarını ilka etmek için. Beck'den farklı olarak emperyal hikmete
daha kesin bir bakışımın olduğunu düşünüyorum, yani misyon talebinden
kaçınılmaz olarak oluşan imparatorluğun aşırı genişleme problemine.
Belli bir noktadan sonra emperyal merkezin halkları karşı koymaya
başlıyorlar ve refahlarını tattıklarını ve onu uç noktaların gerekleri
için harcamak istemediklerini söylüyorlar. İmparatorluğa radikal karşıt
model, iki taraflı anlaşmalarla Avrupa Birliği'nin avantajlarını garanti
altına alan ve fakat bununla bağlantılı yükleri dışarıda tutmak isteyen
İsviçre'dir.
Uluslararası
ilişkilerde başka düzen modelleri de mevcut, mesela daha çok eşitlikçi
uluslar üstü yapılar iki savaş arası dönemdeki Cemiyet-i Akvam ya da
bugünkü BM gibi. Bu tür uluslararası hukuki yapıların emperyal iktidar
şartlarıyla ilişkisi nasıldır?
Avrupa'da
geliştirilen uluslararası hukukun iki tarafı vardı. İspanyollar bir
taraftan emperyal unsuru Yeni Dünya'da geniş çaplı mühahale hakkıyla
vurguladılar: Eğer Kızılderililer Hıristiyan misyonunu bloke ederlerse,
bu durumda adil bir savaş olarak şiddet yağmuruna tutulabilirler,
misyonu mümkün kılabilmek için. Diğer taraftan yine İspanyollar ve daha
sonra belirleyici bir şekilde Hugo Grotius tarafından tamamen farklı bir
konsept geliştirildi: "Westfalya Sistemi"nde yazılı hukuk haline
getirilen eşit haklara sahip aktörler ve muharipler (bellum iustum ex
utraque parte) fikri. Bu devletlerin birbirlerini karşılıklı tanıyan
sistem Avrupa'da görece uzun bir zaman başarılı oldu, çünkü devletlerin
becerileri ve düzen yapıları tandans olarak eşit idi.
İlk etapta
Avrupai olarak şekillenen Cemiyet-i Akvam ve daha sonra BM ile bu modeli
küreselleştirme çabasına girildi - geleceğe yönelik, henüz
sağlamlaşmamış devletlerin gelecek 20 yıl içinde Ekonomik Kalkınma ve
İşbirliği Örgütü (OECD) devletlerine yetişmeleri ümidiyle. Bu arada bu
ümidin bir yanılsama olduğu ortaya çıktı ve bu tür kurgusal denemelerle
artık siyasi bakımdan inandırıcı çalışmak mümkün değildir. Bir çok dünya
bölgesinde devletler çözülme aşamasındalar ve uluslararası iktidar
ilişkileri hiyerarşik kalmaya devam ediyorlar ve daha eşitlikçi
olmuyorlar. Her ne kadar eşitliği arzu etsek de ve belki teşvik
edebilsek bile, mevcut veriler böyle ve başka türlü değil.
Ayrıca bu
durum BM içindeki mevcut güç dengelerine de yansımış durumdadır. Genel
Kurul gibi eşitlikçi yapıların yanısıra 40lı ve 50li yılların iktidar ve
nüfuz yapıları bulunmaktadır. Güvenlik Konseyi'ndeki daimi üyeler İkinci
Dünya Savaşı'nın galipleri ve Çin'dir, yani resmi nükleer güçler. Bu bir
nevi BM'deki emperyal unsurdur.
ABD uzun
zaman "dünyaya barış, özgürlük ve mutluluk götürmeyi kendi tarihi
misyonları olarak [gördüler]"(17) Bu emperyal görevlendirilmişlik
bilinci ile aslında kendi kaderini belirleme hakkını ve karşılıklı
saygıyı içeren özgürlük vaadi arasında çözülmesi imkansız bir çelişki
bulunmuyor mu? Bununla daha genel bir sorun bağlantılı: Charles Tilly
imparatorlukların gerçi demokratik unsurlar içerebileceklerini, fakat
toplu olarak bakıldığında tanım gereği demokratik olmadıkları tezini
savunuyor.(18)
Demokrasilerin eşitlikçi bir yığışım içinde çalıştıklarını varsaymamız
durumunda emperyal yapılarla elbette uyumlu olmaz. Fakat demokrasi
kelimesini aldığımız düzen, M.Ö. 5. yüzyılın Atinası, en azından
Perikles zamanında oldukça emperyal bir politika izlemişti. Bu açıdan
demokrasi ve emperyal hakimiyet birbirlerini prensip olarak dışlamazlar.
Temel sorun ise, uçların hangi hakları ve nüfuzları elde edecekleri.
Emperyal düzen yapılarına sahip demokrasiler uçların bastırılması
imkanlarında sınırlılar. Onlar emperyal unsuru dizginleyen iç kontrol
mekanizmalarına sahipler.
ABD gibi bir
demokrasi kendisini bir imparatorluk olarak algılarsa ya da bir
imparatorluğa doğru gelişirse, bunun içte militarize ve bürokratize olma
şeklinde bir toplumsal siyasi geri tepmesi olabilir mi?
Bunu
söyleyemem. Doğru olan, Amerikan vatandaşının dünya politikasının
gidişatı üzerinde bir Alman'dan daha büyük bir nüfuzunun olduğudur,
çünkü Amerikalılar Başkanı seçiyorlar ve Başkanın Alman Başbakanından
siyasi olarak daha büyük bir ağırlığı vardır. Bu bizim için biraz hoş
değil, fakat prensipte bir sorun teşkil etmiyor. Önemli olan,
demokrasinin emperyalliğe bir çeşit 'kontrol ve denge' unsuru olarak
hizmet etmesi, bugünkü ABD'nin durumda olduğu gibi.
İki
imparatorluğun karşılaşması durumunda hangi çatışmalar olasıdır ya da
hangi düzenleme şekilleri mevcuttur - mesela Avrupa bir imparatorluk
haline gelir ve Amerika'yla rekabete girerse?
Ben bu
durumu oldukça ihtimal dışı olarak görüyorum, tıpkı bazıları tarafından
dile getirilen Çin ve ABD'nin çatışmasını ihtimal dışı gördüğüm gibi.
Burada aslında daha çok ABD'nin emperyalliği iki düzeyde pratize
etmeleri beklenmeli, birincisi Amerikan çift kıtası için daha dar bir
anlamda emperyallik ve ikincisi global düzenleyicilik rolü.
Emperyalliğin birinci düzeyini benzeri şekilde Avrupalılar, Çinliler ve
muhtemelen Hindliler elde edebilirler, oralardaki dev ekonomik büyüme
oranlarının uzun süreli olmayacağını ve sosyal politik yatırımların dev
güçleri bağlayacağını da göz önünde bulundurmalı. İmparatorlukların
muhtemel çatışmasını en azından ben göremiyorum. Evvela ABD'ye global
rolünde rekabet edebilecek bir aktör ufukta gözükmemektedir. Hatta
Avrupalılar için global perspektifte İsviçre hakkında söylediklerimi
pratize etmek daha şık: Biz bir çok şeyden kendimizi dışta tutup
sevinçle barış getirisini tadıyoruz. İmparatorluk olmak sadece saf bir
arzu değildir.
4. Metodik
ve Biyografik Bilgiler
Siz daha
önce "İmparatorluklar" kitabı için tarihçilerin ön çalışmalarına
dayandığınızı ifade etmiştiniz. Bu konuyla ilgili tarihçilerin ve
siyaset bilimcilerin yaklaşımları ne kadar ayrışmaktadır?
Tarihçilerde
bulduğum şeyin tamamı neredeyse sadece belli bir imparatorluğun
tarihinin tasviriydi. En azından Alman tarihçiliğinde son onyıllarda
daha geniş karşılaştırmalı çalışmalar yapılmadı, fakat anlatıcı ya da
yapısal tarihi formda özel çalışmalar gerçekleştirildi. Ben kendim çok
genel bir konuyla meşgul olduğumdan kaynaklarla çalışmadım, fakat
ikincil kaynaklardaki analizlere dayandım. Benim hedefim tek tek
imparatorluklarla ilgili çok yoğun bir araştırma değildi. Benim asıl
üzerinde durduğum konu kitabın altbaşlığında ifade edilen "Dünya
hakimiyetinin mantığı"dır. Bu yapısal açılar Alman tarihçileri
tarafından henüz analiz edilmiş değillerdir - fakat Amerikan tarihçileri
tarafından bunlar yapılmıştır. Amerikan yazarlarında bir tarihçinin mi
yoksa bir siyaset bilimcisinin mi yazdığını çıkarmak zor olmaktadır,
buna karşın Almanya'da bunun farkına hemen varılmaktadır.
Anglo-Amerikan alanda "İmparatorluk Araştırmaları" ile ilgili daha uzun
bir gelenek mevcuttur, tabi kendi emperyal geçmişlerini daha ayrıntılı
araştırma ihtiyacı da bulunduğundan. Bir Alman tarihçisi ya da siyaset
bilimcisi olarak bu tür çalışmalardan ne kadar esinlenebiliriz?
Niall
Ferguson ya da Paul Kennedy gibi yazarlardan çok faydalandım. "Augustçu
eşik" kavramını kitapta kaynağını verdiğim gibi Michael Doyle'dan
alıntıladım ve genişlettim. Genel olarak özellikle Biritanyalılar'ın
sadece kendi İmparatorluklarının tarihi olduğu için konuyla
ilgilenmiyorlar, fakat genel olarak siyasi düzen modellerini Almanya'dan
daha çok inceliyorlar.
Farklı
perspektifler herhalde disiplinlerarası zıtlıklardan (tarih vs. siyaset
bilimi) daha çok çerçeve şartlar ve siyasi kültürün geleneklerinden
kaynaklanmaktadır.
Evet,
siyaset bilimi için aynı şeyi söyleyebilirim. Gerçekten de bu meslekte
süt oranlarına kadar AB-düzenlemelerini incelemek için ne kadar enerji,
zeka ve zamana yatırım yapıldığını görmek insanı şaşırtıyor, buna karşın
karşı karşıya kaldığımız global sorunlar mesela Afganistan ve Afrika,
hükümetle ilgisi olmayan insani yardım organizasyonlarının yayınlarına
bırakılmaktadır.
Dipnotlar:
12. Krş.
Thomas Steinfeld'in oturum raporu, Reich ohne Herrscher. Gesucht wird
das gute Imperium: Eine Debatte in Schweden, in: Süddeutsche Zeitung,
29.6.2005, S. 14, ya da Robert Kagan, The Benevolent Empire, in: Foreign
Policy 111 (Summer 1998), S. 24-35.
13.
Redaksiyonun değinisi: Bu sayıdaki Michael Hochgeschwender makalesine
bakınız.
14. Krş.
Münkler, Imperien (Anm. 1), v.a. S. 79. O Michael Mann'a dayanmaktadır,
Geschichte der Macht, 3 Cilt, Frankfurt a.M. 1990-1998.
15. Ulrich
Beck, Das kosmopolitische Empire. Ein Plädoyer für ein Europa jenseits
des Nationalstaats, in: Internationale Politik 60 (2005) H. 7, S. 6-12,
Zitate S. 10f. Krş. Aynı kişi/Edgar Grande, Empire Europa: Politische
Herrschaft jenseits von Bundesstaat und Staatenbund, in: Zeitschrift für
Politik 52 (2005), S. 397-420, ve Alan Posener, Empire Europa. Nicht
Amerika ist das Imperium von heute, sondern Europa, in: Internationale
Politik 61 (2006) H. 1, S. 60-67.
16. Münkler,
Imperien (Dipnot 1), S. 254.
17. Peter
Bender, Imperium als Mission. Rom und Amerika im Vergleich, in: Blätter
für deutsche und internationale Politik 50 (2005), S. 851-863, hier S.
862.
18. Charles
Tilly, How Empires End, in: Karen Barkey/Mark von Hagen (Neşr.), After
Empire. Multiethnic Societies and Nation-Building. The Soviet Union and
the Russian, Ottoman, and Habsburg Empires, Colorado 1997, S. 1-11,
burada S. 7. |