|

Batılılışma Serüveni
Atasoy Müftüoğlu
Batı
Uygarlığı, 15. nci yüzyıldan başlayarak, bugüne kadar devam eden;
birbirini tamamlayan kimi süreçler ve boyutlarla kendisini
somutlaştırıyor. Bu süreçlerin ve boyutların Rönesans, reform, bilimsel
keşifler, aydınlanma ve ilerleme olduğunu biliyoruz. Bu süreçlere,
sanayileşme, teknikleşme, bürokratikleşme, bireycilik, ekonomik
liberalizm gibi süreçleri de ilave edebiliriz.
Batı
Uygarlığı, yükselişe geçtiği tarihten itibaren, sahip olduğu örgütlenme
yeteneği ve etkili propaganda faaliyetleriyle, Batılı olmayan dünyaya
yönelik olarak çok yönlü keşif yolculukları yaptı ve bu dünyanın bütün
kaynaklarını tespit ederek, önce kültürel fetihler gerçekleştirmeye
çalıştı. Bütün keşif girişimleri, faaliyetleri ve yolculukları Batılı
olmayan dünyanın batılılaştırılması/sömürgeleştirilmesi amacı taşıyordu.
Kısaca, batılılaşmaya maruz kalmak demek, emperyalizme maruz kalmak
demekti.
Batılılaştırma, sömürgeleştirme politikaları, Batı'nın dünya siyaseti
içerisinde kendi siyasetini etkili ve belirleyici kılması, dünya
ekonomisi içerisinde kendi ekonomisini etkili kılması, dünya kültürü
içerisinde kendi kültürünü üstün kılması gibi temel ilkeler içeriyordu.
Batı, özellikle modern zamanlar boyunca ideolojik ve ırkçı bir kavram
olarak gündemdedir. Batılılaşma da, insanlık dışı bir egemenlik
biçiminin, sömürgeci bir projenin adıdır. Bu projenin bir parçası da
misyonerlik olarak ortaya çıkmıştır.
Teknik,
bürokratik, endüstriyel Batı kültürü, bütün toplumlara mekanik bir hayat
tarzı dayatıyor, tek boyutlu bir insanı temsil eden Batı kültürü, insani
dünyaları, anlamları, hassasiyetleri erdemleri yok sayıyor. Bu kültürde
bilgi değerden bağımsızlaşıyor. Bu kültürde, indirgemeci ve dışlayıcı
bir kimlik anlayışı temsil ediliyor. Bu kültür, tekelci ve etnosanatrik
bir uygarlık anlayışını temsil ettiği için, farklı kültürlerle,
uygarlıklarla ilişki-etkileşim kurma ihtiyacı duymuyor.
Sömürgeci
düşünce ve yayılma 1492 yılından beri, Batılı olmayan toplumları, baskı
altında tutuyor. Avrupa bu tarihten itibaren meşru ya da gayri meşru
bütün yol ve yöntemleri kullanarak dünyaya açılmıştır. Sömürgeci düşünce
için, zihinlerin kontrol ve işgal edilmesi, pazarların kontrol ve işgal
edilmesinden daha önemli sayılmıştır. Bilginin ve enformasyonun kontrol
edilmesiyle birlikte sömürü, emperyal bir mahiyet kazanmıştır. Tepeden
inmeci bir batılılaşma ve bu batılılaşma adına yürütülen toplumsal
mühendislik yoluyla zihinleri işgal edilen birey ve toplumlar, kendi
inançlarına, kendi kültür ve uygarlık değerlerine yabancılaştırıldılar,
kendi kültür ve uygarlık iklimlerinden uzaklaştırıldılar.
Batı'da
gerçekleşen endüstriyel devrimlerle birlikte her alanda yapısal
dönüşümler yaşandı, bu dönüşümlerin bütün toplumlarda değişik
düzlemlerde etkileri oldu. Bu etkiler her toplumda ilerleme düşüncesinin
gündeme alınması sonucunu doğurdu. İlerleme düşüncesi, yeni bir iktidar,
yeni bir tahakküm, yeni bir sömürü biçimi olarak hayata geçti.
Modernleşme, endüstriyelcilik ve tüketimcilik çok yoğun bir materyalizm
olarak gündelik hayata girdi. Bireycilik, sekülerleşme ve rasyonalizm,
bütün ahlaki bağların, ilgilerin, dayanışmaların sınırsız bir biçimde
çözülmesiyle sonuçlandı.
İslam
toplumlarında, batılılaşma Batı kültürünün yüzeysel-biçimsel
tezahürlerini almak şeklinde ifadesini buldu. Batılılaşma daha çok
niceliksel etkiler doğurmuştur, nitelikli değil. Bu nedenledir ki,
batılılaşmaya maruz kalan toplumlarda büyük bir kültürsüzleşme,
tarihsizleşme, bayağılaşma yaşanmıştır, yaşanmaktadır. Her türlü
taklitçilik, kültür ve uygarlık mirasımızın yoksullaştırılmasına neden
olmuştur. Taklitçilikle birlikte bütünlükler, kuşatıcılıklar,
derinlikler ve nitelikler kaybedilmiştir. Taklitçilikle birlikte
duygusuz ve bilinçsiz akıllar, akılsız ve bilinçsiz duygular harekete
geçmiştir.
Batılılaşma
ile birlikte toplumlarımıza nüfuz eden, yararcılığa indirgenmiş bir
akılcılık, parayı amaç haline getiren kapitalizm, ideolojik bir savaş
aracı haline getirilen laiklik, toplumlarımızı/insanımızı
ruhsuzlaştırmış, insani-ahlaki çerçevesi ve temelleri olan ilişkiler
yararcılık hesaplarına dayalı ilişkilere dönüşmüştür. İnsani-ahlaki
niteliklerini yitiren ve teknikleşen bir dünya, kültürel ve fiziksel bir
soykırım üretme noktasına gelmiştir. İnsani-ahlaki iklim bütünüyle
dejenere olmuştur. Böyle bir ortamda, bütün kötülükler, felaketler
sıradanlaştığı için, bütün bunlardan hiç kimse rahatsız olmamaya
başlamıştır. Hazcı bencillikler, insani içeriği olmayan
ilerleme-kalkınma düşüncesi bütün toplumlarda haksızlıklara,
adaletsizliklere ve eşitsizliklere neden olmuştur. İslam toplumlarında
batılılaşma yönünde tercih yapmak, kültürel ve siyasal sömürge olmayı
kabul etmek anlamına gelmiştir.
1838'de
Gülhane Hatt-ı Hümayun'u ile başlayan batılılaşma hareketleri, kendisini
tehdit altında hisseden Osmanlı İmparatorluğu'nun, yeniden inşa
ihtiyacına cevap vermek üzere tasarlanmıştı. Bu amaçla askeri alanda,
eğitim alanında, hukuki alanda reformlar yapıldı. Batılı anlamda, laik
anlamda bir eğitim anlayışı benimsendi. Sözü geçen alanlardaki reformlar
Avrupa'dan getirtilen konu ile ilgili uzmanlar tarafından
biçimlendirildi. Cumhuriyet Türkiyesi'nde batılılaşma konusundaki
girişimler, Ziya Gökalp'in düşünceleri doğrultusunda; İslamcılık ve
Osmanlıcılık gibi, evrenselci niteliği olan ana akımların bütünüyle
tasfiyesi ile birlikte yeni bir boyut kazandı. İslami etkinin, Osmanlı
etkisinin yok edilebilmesi için, Ziya Gökalp'e göre, İslamiyet öncesi
Türk kültürüne dönmek gerekir. Bu süreç zarfında, İslam'ın kişisel bir
inanca dönüştürülmesi amaçlanmıştır. Türkiye, 1922 yılından beri
zihniyet olarak aynı noktada bulunuyor. Batı uygarlığının dış
göstergeleri saplantılı bir bağnazlıkla savunuluyor. Kendisi olmayı terk
etmiş, batılı olmayı da başaramamış bir ülke olarak, Türkiye kadar hazin
bir noktada bulunan bir başka ülke yoktur. Batılılaşma yönündeki tercihi
ile birlikte, Türkiye'de siyaset her zaman ideolojik baskı altında
tutulmuştur. Bugün de ancak ideolojik çerçeveler, baskılar,
yönlendirmeler altında siyaset yapılabilmektedir. Batılılaşma yönündeki
tercihiyle birlikte Türkiye, stratejik bir belirsizlik, stratejik bir
kararsızlık, stratejik bir tutarsızlık içerisindedir. Batılılaşma
yönünde tercih yaptığı tarihten itibaren Türkiye, hiçbir alanda, hiçbir
olayla ilgili olarak yabancı belirleyiciler olmadan bağımsız bir tavır
geliştirememiştir.
Tepeden inme
yöntemlerle, baskılarla ve maço bir söylemle toplumların, halkların ruhu
değiştirilemiyor. Cumhuriyet Türkiyesi'nin ilk ve en kapsamlı girişimi,
İslam'ı dünyevi alandan bütünüyle uzaklaştırmak olmuştur. Bunun için
benzeri görülmemiş baskıcı, otoriter bir laiklik anlayışı
geliştirilmiştir.
Batı'nın her
alanda tek model olarak dayatılması, tarihi bir sapmanın ve tarihi bir
aşırılığın adıdır. Modernleşme hareketleri ile birlikte ırkçılıklar
tırmanışa geçmiştir. Çok kibirli iddialarına rağmen aydınlanma
ideolojileri, ırkçılıklar konusunda engelleyici çerçeveler
geliştirememiştir. Batılılaşma, modernleşme süreçleri içerisinde, her
ötekilik ideolojik olarak icat edilmiştir, her ötekilik tehlikeli olarak
algılanmıştır. Tahakküm ihtirasları, uygarlaştırma görevi olarak
adlandırılmıştır.
Türkiye'de
etnik homojonleştirme Cumhuriyet tarihi boyunca devletin resmi
politikası olmuştur. Hegemonyacı bir kültür farklılıkları bastırmaya
çalışmıştır. Her alanda Batılı hukuki çerçevelere maruz bırakılan
toplumumuza bir diğer yandan da milliyetçilik dayatılmıştır. İlginçtir,
bugün de süreç, Batılı olmakla, milli olmak yönünde çok çelişkili bir
düzlemde varlığını sürdürmektedir. Cumhuriyet tarihi boyunca ne gerçek
anlamda batılılaşma, ne de gerçek anlamda millileşme
gerçekleştirilememiştir. Kurulu düzen, açmazları çoğaltan bir düzendir.
Kurul düzen, İslami etkilerin, tercihlerin, kimliğin ve hassasiyetlerin
aşılabilmesi için, Batılı kavram ve kurumları mutlaklaştırmıştır. İslami
sözcüklerimiz, kavram ve kurumlarımız hayatımızdan çıkarılmıştır.
Kültürel işgal önce kavram ve kurumlarımızı yok etmiş, kültür ve
uygarlığımızı anlamsızlaştırmıştır. Bugün de, toplumlarımızda egemen
kavramların barbarlığı sürmektedir. Batılılaşma adına, Müslümanların
İslami kimliklerini, kültürel, siyasal kimliklerini yok etmek üzere
tasarlanan ideolojik savaş bugün bütün hızıyla sürüyor. Modern tarihin
saldırıları, sömürgeci güdüler, ideolojik güdülenmeler yoğunluklarını
koruyor. Bugünün dünyasında farklılık ayrı olmak anlamına gelebiliyor.
Hayatımızın her safhasında tekelci bakış açılarının, dışlayıcı bakış
açılarının ve bencilliklerin bayağılığı ile karşılaşıyoruz.
İslam
Dünyası toplumlarında, ideolojik seçkinlerin toplumlarımızın
tercihleriyle, hassasiyetleriyle hiçbir ortak yanları yoktur.
Kendilerini İslam ve Osmanlı karşıtı olarak konumlandıran seçkinlerin
tavırları hiçbir zaman değişmemiştir; seçkinler, her şeyi
halkın-toplumun tercih ve hassasiyetlerine rağmen savunabilmişlerdir.
İdeolojik
seçkinler, İslam'ın bütün etkilerinin ortadan kaldırılması için bugün de
mücadelelerini sürdürüyor. İslam'ın kökten dışlanması için, topluma
sürekli olarak, mutlak bir yöneliş adına, batılılaşma, akılcılık ve
çağdaşlık gibi sorunlu kavramlar telkin edilmektedir. Kökten
laikleştirme ve İslam karşıtı tutum bir hezeyan halini almıştır.
Modernlik,
çağdaşlık, batılılaşma, teknik akılcılık, her konuda kirlilik üretiyor.
Maddesel hırslar, ihtiraslar insanlığın yok oluşunu hazırlıyor. Devasa
yalanlarla sürdürülen batılılaşma ve çağdaşlaşma toplumlarımızın ruhsal
anlamda kötürümleşmesine neden oluyor. Ailenin kollayıcı, koruyucu
etkisi/otoritesi sarsılıyor. Ailenin ahlaki yön veren etkisi kayboluyor.
Bugünün insanının iç dünyası yok edilmiştir. Bilimin aşırı, kibirli
iddiaları, maddesel hırsları kontrol edemiyor. Irkçılıkların,
bencilliklerin, benmerkezciliklerin neden olduğu kötülükler artıyor,
çevre kirlenmesinin, nükleer ve biyokimyasal silahların, iklim
değişikliklerinin neden olduğu felaketler büyüyor. Petrol baronlarının
çıkarları için ülkeler işgal ediliyor, katliamlar yapılıyor. Cinsel
özgürlük adına utanç verici her şey ve hayasızlık sıradanlaşıyor;
hayasızlık, iffetsizlik batılılaşma adına, modernlik adına
savunulabiliyor. Hayasızlık, iffetsizlik hiçbir şekilde hoş görülemez.
Hayasızlığın, iffetsizliğin özgürlükle bir ilişkisi olamaz. İnsan,
manevi, ahlaki yanıyla saygınlık kazanır. İnsan, hayvani yanını öne
çıkardığında her türlü saygınlığını kaybeder. Yalnızca hayvanlar
fiziksel organlarını teşhir etmekten utanmazlar. Edep ve haya büyük bir
medeniyet ölçüsüdür. İnsanın insanlığa yaraşır bir hayat kurması için,
insanın evrensel fıtrata özgü değerleri temsil etmesi gerekir.
Uyuşturucu kullanma özgürlüğü diye bir özgürlük olamaz, şiddet
özgürlüğü, fuhuş özgürlüğü, alkolizm özgürlüğü olamaz. Bugün, duyuları
ve bilinci uyuşturan ve muhakeme etme yetisini yok eden görsel şiddet,
batılı bir moda olarak büyük bir salgın gibi yayılmaktadır. Batılılaşma
adına mitik söylemlerle, ideolojik söylemlerle İslam'ın saygınlığını yok
etmeye yönelik çok yönlü kampanyalar gerçekleştirilmektedir.
Kültürel
kimliklerini, özelliklerini, niteliklerini yitiren bireyler ve
toplumlar, başka kültürler tarafından kolaylıkla ilhak edilebiliyor.
Batılı olmayan toplumlarda, batılılaşma bir uygarlaşma misyonu olarak
algılanabiliyor. Müslüman toplumlar, batılı gibi olma yolunda çok yönlü
olarak sürekli baskılanıyor. Modern zamanlar boyunca, Batılı olmayan
kültürler, batılılar tarafından aşağılandı. Batılılaşma baskısına maruz
kaldıkları için, kendi gerçekliklerinden kopan toplumlar-kültürler,
hiçbir şekilde ve hiçbir anlamda hayatiyet sahibi olamadılar. Bugün her
toplumda maalesef yalnızca Avrupa'ya özgü olgular genelliştiriyor.
Tepeden inmeci düşüncelerle, klişelerle, kavramlarla terörize
edilebiliyoruz. Modern kavramlar, kimi ırkların, kimi ulusların, kimi
ideolojilerin çıkarlarını korumaya yönelik işlevler taşıyor. İnsan
fıtratının, ruhunun, tabiatının; ulusal, ırksal, toplumsal sınırları
aşan, evrensel anlamları kuşatan bir mahiyet taşıdığını bilmek
gerekiyor. Her tür bencillik ve benmerkezcilik insanları, toplumları
sefil bir hayata mahkum ediyor. Benmerkezcilikler aşılmadığı taktirde
erdemli ilişkiler geliştirilemeyeceği gibi, erdemli toplumlar da
oluşturulamaz. Maddi-teknik-endüstriyel Batı uygarlığı, insani erdemleri
esas alan bir toplum kuramaz.
Güçlü ve
etkili olan, güçsüz ve etkisiz olanı kuşatıyor, etkisi altına alıyor,
yönetiyor ve yönlendiriyor. Güçsüz, güçlüye öykünüyor ve onu taklit
ediyor. Avro-Amerikan etkiler ve kısıtlamalar altındaki toplumlar bir
türlü bağımsız siyasal tercihler yapamıyor. Sağlıklı ve tutarlı bir
çözümleme yapabilmek için Doğu-Batı etiketlerini mutlaklaştırmamak
gerekiyor. Batılılar kendi kültürlerini tek ve eşsiz telakki ettikleri
için; bu konuda aşırı bir narsisizm içerisinde bulundukları için; aşırı
bir kibir içerisinde bulundukları için; Doğu'yu nesneleştirmeye
çalışıyor. Batılıların, Doğu'ya yönelik ideolojik ve önyargılı
yaklaşımları sorunları derinleştiriyor. Hemen her dönemde olduğu gibi,
bugün de ideolojik saplantılar, aşırılıklar, uluslararası anlayışı
geliştirme çabaları önünde büyük bir engel teşkil ediyor. İdeolojik
aşırılıklar haksızlık duygularına neden oluyor, haksızlık duyguları da
bütün dünyada infial ve nefret duygularına yol açıyor. Şiddetin
nedenlerini anlayabilmek için, küresel zorbalığı izlemek gerekiyor.
Askeri, ekonomik ve siyasal egemenlik tutkusu Batı'yı barbarlaştırıyor.
Batı'nın,
Doğu ile olan ilişkilerinde belirleyici olan temel unsur, etnosantrizme
dayalı Batı'lı yanılsamalardır. Doğu-batı kavramları günümüzde coğrafi
kavramlar olarak değil, ideolojik kavramlar olarak kullanılıyor. Doğu
ile Batı'nın dünyayı farklı bir şekilde algıladıkları ve
deneyimledikleri bir gerçek. Batı yalnızca formel mantığı temsil ediyor,
tek boyutlu bir hayat/dünya anlayışını temsil ediyor. Doğuluların
ilgileri daha çok insani alana ilişkin iken, Batı'nın ilgileri daha çok
nesnelere yöneliktir. Doğu, tecrübeye dayalı gerçekliği temsil ederken,
Batı deneye dayalı gerçekliği temsil ediyor. Batı bugün içerisinde
yaşadığımız süreçleri Haçlıların rövanşı olarak görüyor. Kültürel
tekbenciliğin egemen olduğu bir dünya, bu katı tavrı sebebiyle her türlü
gerçek diyaloga kapalı bulunuyor. Batı, İslam dünyasına yönelik olarak
sorgulayıcı bir dil kullanıyor. Batı'ya özgü hiçbir kavram ve kurum
kesinlikle sorgulanamıyor.
Günümüz
dünyasında bütün haber-enformasyon endüstrileri ideolojik olarak denetim
altında bulunuyor. Hemen her konu, küresel irade tarafından ustalıkla
manipüle edilebiliyor. Bu nedenle, hemen her yolla batılılaşma
ebedileştirilmeye çalışılıyor, batılı kavram ve kurumlar
militanlaştırılıyor. Bugünün dünyasında gerçek egemenlik enformasyonun
egemenliği olduğu için, kamuoyu her konuda bir tüketim nesnesi gibi
istenilen doğrultuda üretiliyor. Bütün kavramlar, ideolojik sömürü
adına, gerçek anlamlarından çok uzak bir bağlamda tüketilebiliyor.
İdeolojik saplantılar nedeniyle, Batı ile İslam dünyası arasında gerçek
anlamda bir ilişki yok; uygarlıklar ve kültürler arasında gerçek anlamda
bir ilişki yok. Batı, ötekileştirdiği, nesneleştirdiği İslam
toplumlarının dini ve kültürel referanslarını anlamak için, düşünce
sisteminin mantığını anlamak için bir çaba göstermiyor, böyle bir çabaya
ihtiyaç duymuyor. Halen, daha çok kültürel planda sürdürülen Haçlı
Seferleri, ideolojik ve ırkçı kavramlarla sürdürülüyor.
Bugünün
tarihi ideolojik bir boyut ve içerik kazandığı için, ideolojik dışlamayı
esas alıyor. İdeolojik dışlama ise çatışmaları ve karşıtlıkları
derinleştiriyor. İdeolojik dışlama farklılıkları anlama yolundaki
girişimleri yok ediyor. Her durumda, Batı'yı mutlaklaştırmak üzere,
keyfi kurgular, mitsel kurgular imal ediliyor. Batı kültürü, kavram ve
kurumları mutlaklaştırılınca; Batı dışı kültürlerin, kavram ve
kurumların hiçbir değeri ve önemi kalmıyor. Bugün, Batılı kimliği mitsel
bir kimlik haline getirilmiştir. Avrupalılar, her dönemde kendilerini
"seçilmiş ırk" olarak gördüler. Batılılaşmanın etkisini sürdürdüğü bir
çağda yaşadığımız için, bu çağda her türlü safsataya kolaylıkla
inanılabiliyor. Bu çağda, hemen her gün yeni bir pagan kültü ve yeni
idoller piyasaya çıkabiliyor. Her türlü başıboşluk, her türlü
sorumsuzluk, her türlü müptezellik özgürlük anlamına geliyor. Postmodern
birey neye inanacağını bilemediği gibi, neye inanmayacağını da bilmiyor.
Din'den, ahlaktan bağımsız postmodern akıl, hiçbir bağnazlığı, hiçbir
barbarlığı önleyemiyor. Araçsal akılcılık, insani varoluşu tek boyuta
indirgediği için, insan büyük ölçüde kısıtlanıyor.
Doğu-batı
kavramları insanlığı kamplara bölmeyi amaçlayan ayrımcı kavramlar olarak
kullanılıyor. Oryantalizmin, Doğu'yu sömürgeleştirmek üzere siyasal
olarak programlanmış bir hareket olduğunu biliyoruz. Postmodern dünyada
insani ilişkilerde nitelik yok oluyor. Bugünün kültür ve uygarlığı
fiziksel dünyaya hitap ediyor. Dünyevi güç ve zenginlik fosilleştirici
etkiler oluşturuyor. Etobur bir erotik kültür, cinsel belirsizlikleri
doğuruyor. Kadınlara özgü nitelikler belirsizleştiği gibi, erkeklere
özgü nitelikler de belirsizleşiyor.
İslam
Dünyası bir bunalım döneminde batılılaşmaya maruz kaldı. Bu bunalım,
İslami düşünce hayatının modernliğe tutarlı, bütüncül, kuşatıcı bir
yanıt vermesiyle aşılabilirdi. Tarihten dışlanan bir düşünce ve siyaset,
ancak inzivada varlığını sürdürebiliyor. İnziva-riyazet ilgisi ve
kültürü, mistik heyecanlar ve coşkularla sınırlı bir dini hayat, modern
saldırılara yanıt veremedi. Bugün de, biz Müslümanların en büyük
sorunumuz evrensel bir İslami çerçeve, evrensel bir referans sistemi
oluşturamamaktır.
Güçsüzleştirilen kültürlerin, güçlü kültürlerin etki alanına girmesi ve
orada değişime uğraması kaçınılmaz bir durumdur. Varoluş alanına çıkmak,
gereği gibi varolmak için, kendi zamanımızı etkilememiz, kendi
zamanımıza kendi renklerimizi kazandırmamız gerekir. Kendi zamanında
yaşayamayan bir düşünce kendi zamanını etkileyemez. İslam Ümmetinin
siyasal varoluşu ve etkisi, düşünsel-entelektüel varoluş ve etkisini
gerçek kılmasıyla mümkün olabilir. Siyasal etki, entelektüel, düşünsel
etki ile birlikte sağlanabilir. Tarihten ders almak için, yanlışları
tekrar etmemek gerekir. Yeni koşullar, yeni sorunlar, yeni çözümler ve
yeni yaklaşımlar ister.
Batılılaşma
bütün toplumlarda olduğu gibi, toplumumuzda da, toplumsal pratiklerin
laikleşmesi şeklinde somutlaştı. Batılılaştırılmış toplumlarda bütün
ilişki biçimleri, bütün tercihler dünyasallaştırıldı. Batılılaşan
toplumlarda kültür ve uygarlık değerlerini yok eden süreçler yaşandığı
gibi, çözülme, çatışma, bunalım ve belirsizlik süreçleri de yaşandı.
Batılılaşmanın kültürel anlamda köksüzleştirici, kitleselleştirici
etkileri oldu. Kültürsüzleştirici, kimliksizleştirici, soysuzlaştırıcı,
batılılaşma serüveni karşısında bugün bireyler ve toplumlar bir yanda
güçlü aidiyet duyguları arıyor, bir diğer yanda tepkici ve dışlayıcı
milliyetçiliklere başvuruyor. Postmodern dünya, hayatın her alanında
nihilist oluşumlara neden oluyor. Her yerde ideolojik hezeyanlarla
karşılaşıyoruz. Mekanikçi bir rasyonalizm, iktisadi aklı ve piyasa
söylemini mutlaklaştırıyor.
Batı kültürü
emperyal bir kibir içerisindedir. Bu kibir sebebiyle Batı, öteki'ne
karşı duyarsızdır, ilgisizdir, kayıtsızdır. Olaylara ve sorunlara
pozitivist akılla yaklaşan Batı, endüstriyel alanda başarılı olduğu
halde toplumsal sorunlar konusunda büyük bir başarısızlığa mahkum
olmuştur. Pozitivist akıl ve mantık, şeylerin özü ile değil,
görünüşleriyle ilgileniyor, dünyayı yalnızca dışsal dünya ile
sınırlandırıyor.
Tarih
yalnızca olayları kaydetmek değildir.
Tarih
olayların nedenlerini anlamaya çalışmak olduğu gibi, sonuçlarını da
değerlendirmek ve sorgulamak durumundadır. Kes-yapıştır tarzı bir tarih
anlayışıyla tarihin ruhu kavranamaz. Tarihsel olaylara, gelişmelere
karşı tarafsız olamayız, tarih karşısında bir tavrımız olmalıdır.
Maddeci bir çerçevesi olan her batılılaşma hareketi, etkili olduğu
toplumları ruhsuzlaştırıyor, yozlaştırıyor ve yabancılaştırıyor,
kuralsızlaştırıyor, hissizleştiriyor. Günümüzde, Batı, İslam Dünyası
karşısında emperyal ihtiraslar ve jakoben hayaller içerisindedir. Avrupa
ölçütlerine uymadığı düşünülen ülkeler siyasal abluka altına
alınmaktadır, bu tür ülkelere karşı siyasal savaş sürdürülmektedir.
İslam Dünyası ile olan ilişkilerinde Batı, gerçek kavramlara
başvurmuyor, bütün yaklaşımlar ideolojik bir temelde gerçekleşiyor.
Tarih, olaylar, gelişmeler, ideolojik amaçlar doğrultusunda
saptırılıyor.
Batı, hangi
alanda olursa olsun geliştirdiği bütün çerçeveleri bütün dünya için
geçerli sayabiliyor. Batılı çerçevelerden bağımsız tercihler yapmak çok
ağır bedeller ödemek anlamına geliyor. Pragmacılığı seçen batılı
düşünce, bu seçimi sebebiyle bugün büyük ölçüde teknikleşmiştir.
Batılılaşma çok yönlü bir tahakküm biçiminin adıdır. Küreselleşme,
batılılaşmanın en yeni aşaması olarak değerlendirilmelidir. Bugün, İslam
Dünyası toplumlarında sömürgeci ideolojik savaş yerli seçkinler
aracılığıyla sürdürülüyor. Yerli seçkinler tarafından sürdürülen
ideolojik savaş toplumlarımızın hayatını her alanda yoksullaştırıyor.
Batılı
zihinsel çerçeve, daha çok ilerleme düşüncesiyle tanımlanabilir.
İlerleme düşüncesi, bütün toplumlarda geleneksel yapıların,
düşüncelerin, kavramların ve hayat tarzlarının bir belirsizlik içerisine
girmesi sonucunu doğurmuştur. Bugün, İslam toplumlarının en önemli
sorunu, batılılaşma sorunudur. Batılılaşma toplumlarımızda psikolojik
bir yenilginin, kültürel bir yenilginin yansıması olarak varlığını
sürdürüyor. "Az gelişmiş" olarak etiketlenen, aşağılanan ülkeler, bugün
hala batılılaşmayı tek mümkün yol olarak görebiliyor.
İslam
toplumları, entelektüel durgunluk, geri çekilme ve gerileme nedeniyle,
karşı karşıya bulunduğu meydan okumalara kendine özgü yaklaşımlarla
bütüncül cevaplar veremedi. Evrensellik yeteneği ve ufku olan İslam
düşünce, kültür hayatı içe kapanınca, kapalı bir kültüre dönüştü. Hangi
konuda olursa olsun edilgen, alıcı konumda bulunmak, toplumlarımızı,
düşünsel, kültürel, entelektüel, bilimsel alanda atalete ve meskenete
sevk etmiştir, sevk etmektedir. Bu durum, zihinsel bir deformasyona
neden olmaktadır.
Teknik
tarafından kuşatılan dünya, dünyanın teknikleşmesi, dünyayı ölçülebilir
ve sayılabilir bir dünya haline getirdi. Batılılaşan toplumlar yalnızca
hesap yapan bir düşünceye yöneldiler. Yalnızca hesap yapan düşüncenin
insanı/toplumu düşüncesizleştirebileceğini/ruhsuzlaştırabileceğini
öngöremediler. Pozitivist bir içerik ve pozitivist bir ufukla sınırlı
her batılılaşma girişimi tek boyutlu bir düşünce biçimi doğurdu.
Batılılaşma her toplumda modern ve laik efsanelerin, hurafelerin baskısı
altında sürdürüldü.
Toplumlar/halklar, her alanda gerçekleştirdikleri bağımsız
etkinliklerle, çabalarla, eylemlerle, mücadelelerle tarihe girerler.
Etkinleri, eylemleri, mücadeleleri olmayan toplumların/halkların tarihi
de olamaz.
Kendi
hayatlarını, kendi toplumlarını, kendi inanç ve düşünceleri
doğrultusunda oluşturamayan/biçimlendiremeyen toplumlar, egemen tarihin
nesnesi olmaya mahkum olur.
Varoluşumuzu
kendi eylemlerimiz, etkinliklerimiz ve mücadelelerimizle kanıtlamalı;
kendi hayatımızı, kendi inançlarımızla biçimlendirme güç ve iradesinin
farkına varmalıyız. |