Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 339 | Şubat  2007

                   

 

 


                           

BEYİN FIRTINASI -II

Arif KAYA

Gün

Doğru i'tikad

Yıllar önce, bir takvim yaprağı geçmişti elime. 31.10.1996 tarihli "Türkiye gazetesi takvimi"ne ait bir yapraktı bu. Arka sahifesinde sohbet adı altında "doğru i'tikad" maddeler halinde sıralanıyordu. Toplam 20 maddeden oluşan bu listeye bir göz atalım dilerseniz.

1.         Kur'an-ı Kerim'in Kelam-ı ilahi olup mahluk (yaratık) olmadığına inanmak.

2.         Kendi imanından şüphe etmemek.

3.         Eshab-ı kiramın tamamını sevmek, hiçbirini kötülememek.

4.         Cennette Allahü tealanın görüleceğine inanmak.

5.         Fıskı bilinmeyen her imamın arkasında namaz kılmak.

6.         Ehl-i kıbleyi tekfir etmemek, yani namaz kılan müslümana işlediği günahlardan dolayı kafir dememek. (Ehl-i kıble denilen kimsenin bir inanışı, manası açık olan kat'i bir delile zıt ise, küfür olur. Böyle bir kimse, namaz kılsa da, her ibadeti yapsa da kafir olur.)

7.         İbadeti imandan parça bilmemek.

8.         Mest üzerine meshin dinden olduğunu kabul etmek.

9.         İyilik ve kötülüğün, hayrın ve şerrin Allahü tealanın takdiri ile olduğuna inanmak.

10.       Mi'racın ruh ve beden ile birlikte olduğuna inanmak.

11.       Tasavvufu inkar etmemek.

12.       Enbiyanın mu'cizesine, evliyanın kerametine inanmak.

13.       Sırat köprüsüne inanmak.

14.       Kıyamet günü yapılacak şefa'ate inanmak.

15.       Kabir sualine inanmak.

16.       Kabir azabının ruh ve bedene olacağına inanmak.

17.       Bugün için dört hak mezhebden birine uymak, mezhepsiz olmamak.

18.       Hazret-i Ebu Bekir ve Hz. Ömer'in halife olduğuna ve üstünlüklerinin halifelik sırasına göre olduğuna inanmak.

19.       Kabir ziyaretinin, peygamberden ve evliyadan yardım istemenin caiz olduğuna inanmak.

20.       Okunan Kur'an-ı Kerimin ve verilen sadakanın sevabını ölülere göndermenin caiz olduğuna, bu sevabların ve duaların ölülere vasıl olarak, azablarının azalmasına sebep olacağına inanmak.

Şimdi diyeceksiniz ki "doğru i'tikad" buysa "yanlış i'tikad" nasıl bir şey ve bu "doğru i'tikad" hangi din'in (dünya görüşü'nün) "doğru i'tikad"ı.  Zira i'tikadda zanna, şüpheye yer yoktur. Ve de i'tikadın (akidenin, inancın, imanın, emin olunacak hususların) çerçevesini son elçi Muhammed(a.s)'e bildirilen vahiylerin hepsini içinde barındıran, hiçbirini dışarıda bırakmayan, vahiy olmayan hiçbir sözün de yer almadığı Kur'an çizmiştir. Kur'an'da i'tikada esas olan hususlar dışında hiçbir şey i'tikadın, inancın konusu olamaz. İ'tikad edilen hususlar "manası açık ve kat'i" olmalıdır ki, iman eden veya inkar eden kimse açık seçik bir şekilde, ne yaptığının bilincinde, farkında olarak, tercihini belirlesin, kararını versin. Öyleyse, sakın bu 20 maddelik liste, Allah'ın son elçisi'nin vefatından sonraki asırlarda yaşanılan olaylar, siyasi çekişmeler, tartışılan konularla ilgili olarak oluşturulmuş şu meşhur "ehl-i sünnet ve'l cemaat i'tikadı" diye bilinen şey olmasın. Evet doğru bildiniz, tam üstüne bastınız. Böylece hakim ve ekseriyeti oluşturan zihniyet tarafından kurnaz ve planlı bir şekilde farklı düşünenler, sünnet dışına daha doğrusu İslam dairesi dışına itilivermiş oluverdiler. Bilmezler ki "doğru i'tikad" diye inandıkları, inanılmasını istedikleri şeylerin bir kısmının i'tikadla uzaktan yakından hiç ilgisi yokken, diğer kısmı da zaten yanlış ya da ba'tıl i'tikad kapsamı içindedir. İ'tikada hem de doğru i'tikada aitmiş gibi takdim edilen bu listeden 18. madde bile "Peygamber, Rabbinden kendisine indirilene inandı (i'tikad etti, iman etti, emin oldu), mü'minler de (Bakara/285)" diye bahsedilen i'tikad esaslarından olmadığını göstermeye, kanıtlamaya yeter de artar bile. Zira o gün ne Allah'ın elçisi ne de mü'minler (Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer'in kendisi dahil), Ebu Bekir ve Ömer'in halife olup olmayacağını, sırasını ve de üstünlüklerinin halifelik sırasına göre olduğunu ne biliyorlar, ne de böyle bir şeye i'tikad ediyorlardı. Onlar gaybı bilmedikleri gibi (Allah'ın son elçisine bildirdiği Kur'an hariç), üstünlüğün takvaya yani Allah'tan gereği gibi korkup sakınmayla mümkün olabileceğine i'tikad ediyorlardı. İlerde "doğru i'tikad"lı(!) birilerinin böyle bir konuyu i'tikad konusuna dahil edeceklerini ise nerden bilirlerdi. Bunu bile düşünmekten aciz ve akıl izandan yoksun kişilerin ortalıkta doğru i'tikad diye arz-ı endam etmeleri esef verici değil de nedir? Sanırsınız ki Allah(c.c) ve O'nun Kur'an'da bildirdikleri inkar ediliyor. O gün Allah rasulü ve müminlerin, yalnız 18. madde değil, kalan 19 maddede değinilen hususlar da gündemlerinde yoktu. Olmaması "doğru i'tikad" açısından gerekli idi de. Bırakın tasavvufu inkar etmeyi, böyle bir şeyin kabulü bile mü'minim diyen kimseyi i'tikad açısından sıkıntılı, şaibeli bir hale sokup şirke doğru alıp götürmez mi? Sevilmeli, kötülenmemeli dedikleri eshab-ı kiram, Allah ve rasulünü sevip sayar, kendilerinin de "yeryüzünde yürüyen melekler" olmadıklarını bilir ve "hatadan, günahdan beri" olmadıklarının da farkında iken, onlardan nice zaman sonra gelen birilerinin i'tikada, hem de sahih i'tikada, kendilerinin eğrisi doğrusuyla, günahı sevabıyla sevilmeleri, eleştirilmemeleri diye bir madde eklediklerini duysalar şaşar kalırlardı eminim. Bırakın "miracı, evliyanın kerametini, sırat köprüsünü, şefaati, kabir suali ve azabını, evliyadan (ölüden) yardım istemenin caiz olduğunu, okunan Kur'an-ı Kerim'in ve verilen sadakanın sevabını ölülere göndermenin caiz olduğunu" kabul edip i'tikad etmeyi, tam tersine böyle bir i'tikad, sahibini i'tikad (iman, inanç) yönünden altından kalkılmaz, Huzurullah'da hesabı verilemez durumlara düşürür. Yıllar önce Hacc sırasında Mekke'de birtakım kişilerle bu konuları konuşurken, bilinen ve yaygın olanın aksine demin tırnak içinde belirtilen hususlara inanmadığımı, kabul etmediğimi, farklı düşündüğümü söylediğimde içlerinden biri kızgınlıkla ayağa kalkarak "yahu sen de hiçbir şeye inanmıyorsun, elde inanılacak hiçbir şey bırakmadın" diyerek çekip gitmişti. Geleneksel öğretiye göre şekillenen bir kafa yapısına sahip olan, İslam'ı tertemiz, arı-duru kaynağından öğrenmeyenler şunu asla akletmezler ki, ilk insan Adem(a.s)'in i'tikadıyla, Musa(a.s)'nın i'tikadı; İsa(a.s)'nın i'tikadıyla günümüzdeki bir mü'minin i'tikadı, Muhammed(a.s)'in i'tikadıyla kıyamet kopmazdan evvelki bir mü'minin i'tikadı farklı olamaz. İnsan yaratıldığından beri esas olarak yeryüzünde İslam ve küfür olmak üzere iki farklı din (dünya görüşü, inanç, hayat tarzı) varlığını sürdürüyor. İki farklı İslam mı var ki, iki farklı i'tikad olsun. Bundan hareketle i'tikadda mezheb olamayacağını da rahatlıkla söyleyebiliriz. Farklı uygulama, pratik, muamelat, şeriat ve amelde (davranışlarda) mezheb olabilir ama i'tikad esaslarında, inanılacak şeylerin neler olduğu konusunda ihtilaf olamaz, böyle bir ihtilaf rahmet de olmaz. Müslümanım diyenlerin i'tikadını yalnız ve yalnız Kur'an belirlemedikçe, i'tikadla ilgisiz konuları itikad bağlamında ele almaktan kaçınmadıkça, mü'minim diyenler dinini (dünya görüşünü) ciddiye alıp Kur'an'dan öğrenmedikçe, bu yaygın bilgisizlik sürdükçe takvim yapraklarında, basılı ve görsel-işitsel yayınlarda, işporta tezgahlarında bu cinsten "doğru(!) i'tikad"lar pazarlanmaya devam edilecek, belki -laikliği, demokrasiyi inkar etmemek; insan hak ve hürriyetlerine inanmak gibi- yeni maddeler eklenerek ziyadeleştirilip güncelleştirilecektir.

Şehit türleri (!)

Şehit şehittir, türleri mi olur demeyin. Olmaz ama insanoğlu bu olduruyor, kendini avutsa, yanıltsa bile. Şehit kavramını lügat anlamı ile ele alacak olursanız her inancın (dünya görüşünün, dinin) o din, o ideoloji için canını ortaya koyan şehitleri (fedai, serdengeçti) vardır, tarih boyunca da olmuştur. Hatta insan yalnız inandığı dava, inanç, dünya görüşü için değil kahramanlık, toprak, devlet, vatan, millet, kabile, aile, kadın, mal mülk gibi şeyler için de hayatını ortaya koyabilir. Bizim burada bahsettiğimiz inanç (dünya görüşü) ve o inançla bağlantılı değerler için ölümü göze alma, canından vazgeçmedir. Ölmez de yaralı ya da hiç yara almadan sağ kalınırsa gazi'likten bahsedilir ki o da şehit kavramıyla ilişkilidir, iki iyilikten biridir. Kavram olarak şehitlik ise İslam'ın öz be öz malıdır. İnsanı ve tüm evreni Yaratan'ın verdiği bir payedir, rütbedir, onurlandırmadır. Ve yeryüzündeki ilk mü'minden beri de vardır. Şehitlik payesini almanın Kur'an'a baktığımızda iki şartı vardır. İlki mü'min olmak yani Allah'a teslim olmak, hiçbir şeyi ve kimseyi O'na ortak koşmamak, O'nun rızasını, hoşnutluğunu kazanmayı hayatının hedefi yapmak, O'nun öğütlerini baş üstü tutmaktır. İkincisi de Allah yolunda öldürülmek yani O'nun yüce adını yüceltmek (ilay-ı kelimetullah), dinini korumak ve yaymak, insanları kula kulluktan kurtarmak, insanlarla Allah'ın dini İslam arasındaki engelleri ortadan kaldırmak, yeryüzündeki zulmü, fitneyi, fesadı (bozgunculuğu) ortadan kaldırmak, hakkı batıla, İslam'ı diğer dinlere (dünya görüşlerine) galebe çalmak için malın, mesainin, tüm imkanların ortaya konulduğu gibi canın da ortaya konulmasıdır. İşte o zaman şehit olarak vasıflanıp türlü nimetlerle rızıklanılmakta, ebedi saadete nail olunmaktadır. Allah rasulünün Bedir harbi öncesinde "genişliği yer ve gök kadar olan cennete koşun" demesi bu ilahi vaad nedeniyledir. Elbette bir mü'minin O'nun verdiği canı O'nun yoluna adayıp, sevdiklerini ve sevdiği her şeyi bırakıp ölümü göze alması gerçekten az bir şey değil, çok büyük bir şeydir. Ve tabii ki karşılığı da dünya hayatı ve onunla ilintili her şeyden daha hayırlı ve daha süreklidir. Hal böyleyken ve şehadet (ve tabii ki gazilik) ile ilgili her şey Kur'an'da açık seçik anlatılmışken, ne yazık ki öncelikle müslümanım diyenler "şehit" kavramını sulandırdılar, sıradanlaştırdılar. Cennetin sahibi adeta kendileri imiş gibi bu rütbeyi "Allah yolunda öldürülme" dışında birçok kişiye dağıtmaya başladılar. Tabii ki bunu da Allah rasulüne söyleterek yaptılar. Suda boğulan, boğularak ölen, ateşte yanan, bina, yıkıntı altında ölen, taun(veba)dan ölen, sıtmadan ölen, akrep sokmasından ölen, karnında çocuğu olduğu halde ya da doğururken ölen, gurbet ilinde, ilim yolunda, cuma günü ya da gecesinde ölen her müslüman şehit kabul edildi. Hatta daha da ileri gidilerek "deniz tutması sebebiyle (gemide) kusan kimseye şehid sevabı, boğularak ölene de iki şehid sevabı" bahşedilmiştir(!). İlginçtir hadislerin toplandığı kitapta şecaat arzedercesine "böylece, Resulullah (asv), İslam'ın şehadet anlayışını "Allah yolunda öldürülme"nin dışına çıkarmış olmaktadır" denilerek Allah rasulüne iftira edilip, Kur'an'a aykırı hareket eden bir peygamber portresi resmedilmiştir. İslam'la ilintili değerler için "(mal, can, inanç, aile-ırz) müdafaa sırasında ölen şehittir" denilirken bile bu müdafaanın "sultan"a karşı yapılmaması gerektiği, onun istisna olduğu, zulüm sultandan geldiği takdirde ona sabredilmesi, isyan edilmemesi hususunda Resulullah(asv)ın çok sayıda tavsiyelerini nazar-i dikkate alan alimlerin, sultana karşı gelmeye fetva vermedikleri, hatta bu hususta icmadan bahsedildiği belirtilmiştir. [Dördüncü fasıl, Şehidler hakkında, Kütüb-i Sitte muhtasarı tercüme ve şerhi, Prof. Dr. İbrahim Canan, 5. cilt, Akçağ yayınevi, 1988, Ankara, 256-266] Bu nasıl bir alimliktir ki anlayan varsa beri gelsin. Böyle alimleri olan bir ümmetin zalimi bol olmaz mı? Böyle alimleri olan bir ümmet iflah olur mu, iki yakası bir araya gelir mi? Gelene geçene şehitlik payesi dağıtıp üstüne üstlük bir de her şehide 70.000 kişiye şefaat hakkı tanıyınca değme ümmetin keyfine(!). İslama ait nice kavram gibi şehadet kavramı da istismar edildi, içi boşaltılıp başka şeylerle dolduruldu. Kimse öldürülen kişinin kimliğine, taşıdığı dünya görüşüne, hayatta iken nasıl bir hayat sürdüğüne, ne uğrunda canını ortaya koyduğuna, Allah yolunda olup olmadığına bakılmadı bile. Bu kavramın cazibesi o kadar güçlü ve de bu kavram ölümü o kadar anlamlı ve değerli kılıyor ki, İslam'a, İslami birçok kavrama soğuk bakan, hatta rahatsız olanlar bile bu kavramı kullanmaktan kendilerini alamadı, alamıyor da. Bu kavram nedeniyle gencecik insanlar hayatının baharında ölüme bir gül bahçesine girercesine koşuyor, geride bıraktığı sevenleri bu kavramla teskin olup acılarını yüreklerine gömüp bağırlarına taş basıyorlar. Şehadet kavramı, geçmişte asıl yerinden kopartılıp sulandırıldığı gibi, günümüzde de gerek kelime gerekse kavram anlamı ile başka dünya görüşlerine, başka hususlara ait kelimelerle birlikte anılmaya da başlandı. İslam şehidi diye bir terim yokken, günümüzde görev şehidi, devrim şehidi, müzik şehidi, cumhuriyet şehidi, demokrasi şehidi gibi şehit türlerinden bahsedilir oldu. Üstelik şehit kavramı yer yer İslam ümmeti (milleti) boyutunda değil de kavmi, yerel, ulusal, coğrafi boyutta tanımlanmaya başlandı. Hatta bir ara bir şiirde Çanakkale şehitlerinin Bedir harbinde şehit düşenlerle kıyaslanması bile, onların çöl bedevisi olduklarından bahisle bazı kimselerde rahatsızlık bile yarattı. Bu mentaliteye göre sanırsınız ki, şehadet Türk olanlara mahsus bir payedir. Yazılı ve görsel medyanın büyük kısmında, İslam coğrafyasının başka yerlerinde "Allah yolunda öldürülen"lere şehit dememek için büyük bir itina gösterildi. Elbetteki bugün müslümanların yaşadığı fiili işgal altında bulunan coğrafyalarda iştişhadi (şehadet) eylemi diye adlandırılan her eylem gerçekten öyle midir, değil midir tartışılmalı, titizlikle ele alınmalıdır. Günümüzde savaşlar eskiden olduğu gibi iki ordunun karşılıklı bir meydanda harbetmesi şeklinde olmuyor ne yazık ki. Kaldı ki haklı bir savaşta müslümanların teşkil ettiği bir orduda nefer olunsa bile, zahirde öyle görünse de eğer kişinin niyeti ganimet, kahramanlık, şan ve şeref ise, şehit olarak nitelense bile yine de rıza-i ilahi'ye eremeyip ahirette kişinin iki eli iki yanına düşebilir. Yeryüzünde İslam'ın tebliğinin önündeki engellerin kaldırılması, yeryüzünü ifsad edip bozgunculuk çıkaranlara dur denilmesi, zulmün, kula kulluk edilmenin önüne geçilmesi, yeryüzünde zayıf, çaresiz düşürülmüş (mustazaf), sömürülmüş, her türlü eziyete, haksızlığa uğratılmış çocuk, yaşlı, kadın, erkekler için mücadele etmek asıl amaç haline getirilmediği gibi her devlet, özellikle ulusal devletler kendi varlıklarını ne yapıp yapıp korumanın telaşına düşmüşler, savunmacı ve başka yerlerde olup bitene nasılsa bize dokunmuyor diye umursamaz bir haldeler sanki. Gelişmeleri, sadece kendi hudutlarıyla ve yakın komşularının kendisiyle olan münasebetleri bağlamında ilgiye değer buluyorlar. Vatan sevgisi öncelenip Allah sevgisinin önüne geçirilmiş gibi nerdeyse. Vatan toprağı kutsal addedilip onun uğrunda ölmekle sınırlı tutuldu şehitlik kavramı sanki. Aleme nizam (dünyaya düzen) vermek isteyen sulta sahibi zalim güçler, kendilerine direnen, uzlaşmayan, onların politikalarına, emellerine hizmet etmeyenlere hiç müsamaha göstermedikleri gibi, ölümü de hayat kadar olağan gören, Allah'ın rızasını kazanmak için canını Allah yolunda veren, O'na verdiği sözden dönmeyen muvahhid müslümanlardan elbette hoşnut değildir. Tahrif edilmemiş Tevrat, İncil'de olduğu gibi Kur'an'da da Allah'ın kendi yolunda canını veren mü'minlere bahşettiği şehitlik (ve de gazilik) kavramının sulandırılmasına, içinin boşaltılıp istismar edilmesine, başka kelimelerle yan yana getirilmesine, saptırılmasına seyirci kalmayıp Kur'an'a ait diğer kavramlar gibi sahip çıkmak, olmazsa olmaz bir gerekliliktir. Hasıl-ı kelam (sözün özü) şehidin türü filan olmaz. Şehit şehittir. O, hayatta iken olduğu gibi ölürken de Allah'ın yerde de, gökte de tek ilah olduğuna, O'ndan başka ilahlık taslayanların sahte olduğuna, yegane Galib ve Muktedir olanın O olduğuna canıyla kanıyla şahitlik etmektedir. Canını, kanını O'na sunanlar elbette Rableri katında ölü değil diridirler. Onlar O'nun yolunda ölümü göze alıp gerçek hayatı (diriliği) seçmişlerdir. Hayatıyla da, ölümüyle de Allah'ın varlığı, birliği, kudretine şahitlik (şehadet) edenlere selam olsun. Ne mutlu onlara.

E-posta: arifkaya65@gmail.com

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...