|

BEYİN FIRTINASI -II
Arif KAYA
Gün
Doğru
i'tikad
Yıllar
önce, bir takvim yaprağı geçmişti elime. 31.10.1996 tarihli "Türkiye
gazetesi takvimi"ne ait bir yapraktı bu. Arka sahifesinde sohbet adı
altında "doğru i'tikad" maddeler halinde sıralanıyordu. Toplam 20
maddeden oluşan bu listeye bir göz atalım dilerseniz.
1. Kur'an-ı Kerim'in Kelam-ı ilahi olup mahluk (yaratık)
olmadığına inanmak.
2. Kendi imanından şüphe etmemek.
3. Eshab-ı kiramın tamamını sevmek, hiçbirini kötülememek.
4. Cennette Allahü tealanın görüleceğine inanmak.
5. Fıskı bilinmeyen her imamın arkasında namaz kılmak.
6. Ehl-i kıbleyi tekfir etmemek, yani namaz kılan müslümana
işlediği günahlardan dolayı kafir dememek. (Ehl-i kıble denilen kimsenin
bir inanışı, manası açık olan kat'i bir delile zıt ise, küfür olur.
Böyle bir kimse, namaz kılsa da, her ibadeti yapsa da kafir olur.)
7. İbadeti imandan parça bilmemek.
8. Mest üzerine meshin dinden olduğunu kabul etmek.
9. İyilik ve kötülüğün, hayrın ve şerrin Allahü tealanın takdiri
ile olduğuna inanmak.
10.
Mi'racın ruh ve beden ile birlikte olduğuna inanmak.
11.
Tasavvufu inkar etmemek.
12.
Enbiyanın mu'cizesine, evliyanın kerametine inanmak.
13.
Sırat köprüsüne inanmak.
14.
Kıyamet günü yapılacak şefa'ate inanmak.
15.
Kabir sualine inanmak.
16.
Kabir azabının ruh ve bedene olacağına inanmak.
17.
Bugün için dört hak mezhebden birine uymak, mezhepsiz olmamak.
18.
Hazret-i Ebu Bekir ve Hz. Ömer'in halife olduğuna ve üstünlüklerinin
halifelik sırasına göre olduğuna inanmak.
19.
Kabir ziyaretinin, peygamberden ve evliyadan yardım istemenin caiz
olduğuna inanmak.
20.
Okunan Kur'an-ı Kerimin ve verilen sadakanın sevabını ölülere
göndermenin caiz olduğuna, bu sevabların ve duaların ölülere vasıl
olarak, azablarının azalmasına sebep olacağına inanmak.
Şimdi
diyeceksiniz ki "doğru i'tikad" buysa "yanlış i'tikad" nasıl bir şey ve
bu "doğru i'tikad" hangi din'in (dünya görüşü'nün) "doğru i'tikad"ı.
Zira i'tikadda zanna, şüpheye yer yoktur. Ve de i'tikadın (akidenin,
inancın, imanın, emin olunacak hususların) çerçevesini son elçi
Muhammed(a.s)'e bildirilen vahiylerin hepsini içinde barındıran,
hiçbirini dışarıda bırakmayan, vahiy olmayan hiçbir sözün de yer
almadığı Kur'an çizmiştir. Kur'an'da i'tikada esas olan hususlar dışında
hiçbir şey i'tikadın, inancın konusu olamaz. İ'tikad edilen hususlar
"manası açık ve kat'i" olmalıdır ki, iman eden veya inkar eden kimse
açık seçik bir şekilde, ne yaptığının bilincinde, farkında olarak,
tercihini belirlesin, kararını versin. Öyleyse, sakın bu 20 maddelik
liste, Allah'ın son elçisi'nin vefatından sonraki asırlarda yaşanılan
olaylar, siyasi çekişmeler, tartışılan konularla ilgili olarak
oluşturulmuş şu meşhur "ehl-i sünnet ve'l cemaat i'tikadı" diye bilinen
şey olmasın. Evet doğru bildiniz, tam üstüne bastınız. Böylece hakim ve
ekseriyeti oluşturan zihniyet tarafından kurnaz ve planlı bir şekilde
farklı düşünenler, sünnet dışına daha doğrusu İslam dairesi dışına
itilivermiş oluverdiler. Bilmezler ki "doğru i'tikad" diye inandıkları,
inanılmasını istedikleri şeylerin bir kısmının i'tikadla uzaktan
yakından hiç ilgisi yokken, diğer kısmı da zaten yanlış ya da ba'tıl
i'tikad kapsamı içindedir. İ'tikada hem de doğru i'tikada aitmiş gibi
takdim edilen bu listeden 18. madde bile "Peygamber, Rabbinden kendisine
indirilene inandı (i'tikad etti, iman etti, emin oldu), mü'minler de
(Bakara/285)" diye bahsedilen i'tikad esaslarından olmadığını
göstermeye, kanıtlamaya yeter de artar bile. Zira o gün ne Allah'ın
elçisi ne de mü'minler (Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer'in kendisi dahil), Ebu
Bekir ve Ömer'in halife olup olmayacağını, sırasını ve de
üstünlüklerinin halifelik sırasına göre olduğunu ne biliyorlar, ne de
böyle bir şeye i'tikad ediyorlardı. Onlar gaybı bilmedikleri gibi
(Allah'ın son elçisine bildirdiği Kur'an hariç), üstünlüğün takvaya yani
Allah'tan gereği gibi korkup sakınmayla mümkün olabileceğine i'tikad
ediyorlardı. İlerde "doğru i'tikad"lı(!) birilerinin böyle bir konuyu
i'tikad konusuna dahil edeceklerini ise nerden bilirlerdi. Bunu bile
düşünmekten aciz ve akıl izandan yoksun kişilerin ortalıkta doğru
i'tikad diye arz-ı endam etmeleri esef verici değil de nedir? Sanırsınız
ki Allah(c.c) ve O'nun Kur'an'da bildirdikleri inkar ediliyor. O gün
Allah rasulü ve müminlerin, yalnız 18. madde değil, kalan 19 maddede
değinilen hususlar da gündemlerinde yoktu. Olmaması "doğru i'tikad"
açısından gerekli idi de. Bırakın tasavvufu inkar etmeyi, böyle bir
şeyin kabulü bile mü'minim diyen kimseyi i'tikad açısından sıkıntılı,
şaibeli bir hale sokup şirke doğru alıp götürmez mi? Sevilmeli,
kötülenmemeli dedikleri eshab-ı kiram, Allah ve rasulünü sevip sayar,
kendilerinin de "yeryüzünde yürüyen melekler" olmadıklarını bilir ve
"hatadan, günahdan beri" olmadıklarının da farkında iken, onlardan nice
zaman sonra gelen birilerinin i'tikada, hem de sahih i'tikada,
kendilerinin eğrisi doğrusuyla, günahı sevabıyla sevilmeleri,
eleştirilmemeleri diye bir madde eklediklerini duysalar şaşar kalırlardı
eminim. Bırakın "miracı, evliyanın kerametini, sırat köprüsünü, şefaati,
kabir suali ve azabını, evliyadan (ölüden) yardım istemenin caiz
olduğunu, okunan Kur'an-ı Kerim'in ve verilen sadakanın sevabını ölülere
göndermenin caiz olduğunu" kabul edip i'tikad etmeyi, tam tersine böyle
bir i'tikad, sahibini i'tikad (iman, inanç) yönünden altından kalkılmaz,
Huzurullah'da hesabı verilemez durumlara düşürür. Yıllar önce Hacc
sırasında Mekke'de birtakım kişilerle bu konuları konuşurken, bilinen ve
yaygın olanın aksine demin tırnak içinde belirtilen hususlara
inanmadığımı, kabul etmediğimi, farklı düşündüğümü söylediğimde
içlerinden biri kızgınlıkla ayağa kalkarak "yahu sen de hiçbir şeye
inanmıyorsun, elde inanılacak hiçbir şey bırakmadın" diyerek çekip
gitmişti. Geleneksel öğretiye göre şekillenen bir kafa yapısına sahip
olan, İslam'ı tertemiz, arı-duru kaynağından öğrenmeyenler şunu asla
akletmezler ki, ilk insan Adem(a.s)'in i'tikadıyla, Musa(a.s)'nın
i'tikadı; İsa(a.s)'nın i'tikadıyla günümüzdeki bir mü'minin i'tikadı,
Muhammed(a.s)'in i'tikadıyla kıyamet kopmazdan evvelki bir mü'minin
i'tikadı farklı olamaz. İnsan yaratıldığından beri esas olarak
yeryüzünde İslam ve küfür olmak üzere iki farklı din (dünya görüşü,
inanç, hayat tarzı) varlığını sürdürüyor. İki farklı İslam mı var ki,
iki farklı i'tikad olsun. Bundan hareketle i'tikadda mezheb
olamayacağını da rahatlıkla söyleyebiliriz. Farklı uygulama, pratik,
muamelat, şeriat ve amelde (davranışlarda) mezheb olabilir ama i'tikad
esaslarında, inanılacak şeylerin neler olduğu konusunda ihtilaf olamaz,
böyle bir ihtilaf rahmet de olmaz. Müslümanım diyenlerin i'tikadını
yalnız ve yalnız Kur'an belirlemedikçe, i'tikadla ilgisiz konuları
itikad bağlamında ele almaktan kaçınmadıkça, mü'minim diyenler dinini
(dünya görüşünü) ciddiye alıp Kur'an'dan öğrenmedikçe, bu yaygın
bilgisizlik sürdükçe takvim yapraklarında, basılı ve görsel-işitsel
yayınlarda, işporta tezgahlarında bu cinsten "doğru(!) i'tikad"lar
pazarlanmaya devam edilecek, belki -laikliği, demokrasiyi inkar etmemek;
insan hak ve hürriyetlerine inanmak gibi- yeni maddeler eklenerek
ziyadeleştirilip güncelleştirilecektir.
Şehit
türleri (!)
Şehit
şehittir, türleri mi olur demeyin. Olmaz ama insanoğlu bu olduruyor,
kendini avutsa, yanıltsa bile. Şehit kavramını lügat anlamı ile ele
alacak olursanız her inancın (dünya görüşünün, dinin) o din, o ideoloji
için canını ortaya koyan şehitleri (fedai, serdengeçti) vardır, tarih
boyunca da olmuştur. Hatta insan yalnız inandığı dava, inanç, dünya
görüşü için değil kahramanlık, toprak, devlet, vatan, millet, kabile,
aile, kadın, mal mülk gibi şeyler için de hayatını ortaya koyabilir.
Bizim burada bahsettiğimiz inanç (dünya görüşü) ve o inançla bağlantılı
değerler için ölümü göze alma, canından vazgeçmedir. Ölmez de yaralı ya
da hiç yara almadan sağ kalınırsa gazi'likten bahsedilir ki o da şehit
kavramıyla ilişkilidir, iki iyilikten biridir. Kavram olarak şehitlik
ise İslam'ın öz be öz malıdır. İnsanı ve tüm evreni Yaratan'ın verdiği
bir payedir, rütbedir, onurlandırmadır. Ve yeryüzündeki ilk mü'minden
beri de vardır. Şehitlik payesini almanın Kur'an'a baktığımızda iki
şartı vardır. İlki mü'min olmak yani Allah'a teslim olmak, hiçbir şeyi
ve kimseyi O'na ortak koşmamak, O'nun rızasını, hoşnutluğunu kazanmayı
hayatının hedefi yapmak, O'nun öğütlerini baş üstü tutmaktır. İkincisi
de Allah yolunda öldürülmek yani O'nun yüce adını yüceltmek (ilay-ı
kelimetullah), dinini korumak ve yaymak, insanları kula kulluktan
kurtarmak, insanlarla Allah'ın dini İslam arasındaki engelleri ortadan
kaldırmak, yeryüzündeki zulmü, fitneyi, fesadı (bozgunculuğu) ortadan
kaldırmak, hakkı batıla, İslam'ı diğer dinlere (dünya görüşlerine)
galebe çalmak için malın, mesainin, tüm imkanların ortaya konulduğu gibi
canın da ortaya konulmasıdır. İşte o zaman şehit olarak vasıflanıp türlü
nimetlerle rızıklanılmakta, ebedi saadete nail olunmaktadır. Allah
rasulünün Bedir harbi öncesinde "genişliği yer ve gök kadar olan cennete
koşun" demesi bu ilahi vaad nedeniyledir. Elbette bir mü'minin O'nun
verdiği canı O'nun yoluna adayıp, sevdiklerini ve sevdiği her şeyi
bırakıp ölümü göze alması gerçekten az bir şey değil, çok büyük bir
şeydir. Ve tabii ki karşılığı da dünya hayatı ve onunla ilintili her
şeyden daha hayırlı ve daha süreklidir. Hal böyleyken ve şehadet (ve
tabii ki gazilik) ile ilgili her şey Kur'an'da açık seçik anlatılmışken,
ne yazık ki öncelikle müslümanım diyenler "şehit" kavramını
sulandırdılar, sıradanlaştırdılar. Cennetin sahibi adeta kendileri imiş
gibi bu rütbeyi "Allah yolunda öldürülme" dışında birçok kişiye
dağıtmaya başladılar. Tabii ki bunu da Allah rasulüne söyleterek
yaptılar. Suda boğulan, boğularak ölen, ateşte yanan, bina, yıkıntı
altında ölen, taun(veba)dan ölen, sıtmadan ölen, akrep sokmasından ölen,
karnında çocuğu olduğu halde ya da doğururken ölen, gurbet ilinde, ilim
yolunda, cuma günü ya da gecesinde ölen her müslüman şehit kabul edildi.
Hatta daha da ileri gidilerek "deniz tutması sebebiyle (gemide) kusan
kimseye şehid sevabı, boğularak ölene de iki şehid sevabı"
bahşedilmiştir(!). İlginçtir hadislerin toplandığı kitapta şecaat
arzedercesine "böylece, Resulullah (asv), İslam'ın şehadet anlayışını
"Allah yolunda öldürülme"nin dışına çıkarmış olmaktadır" denilerek Allah
rasulüne iftira edilip, Kur'an'a aykırı hareket eden bir peygamber
portresi resmedilmiştir. İslam'la ilintili değerler için "(mal, can,
inanç, aile-ırz) müdafaa sırasında ölen şehittir" denilirken bile bu
müdafaanın "sultan"a karşı yapılmaması gerektiği, onun istisna olduğu,
zulüm sultandan geldiği takdirde ona sabredilmesi, isyan edilmemesi
hususunda Resulullah(asv)ın çok sayıda tavsiyelerini nazar-i dikkate
alan alimlerin, sultana karşı gelmeye fetva vermedikleri, hatta bu
hususta icmadan bahsedildiği belirtilmiştir. [Dördüncü fasıl, Şehidler
hakkında, Kütüb-i Sitte muhtasarı tercüme ve şerhi, Prof. Dr. İbrahim
Canan, 5. cilt, Akçağ yayınevi, 1988, Ankara, 256-266] Bu nasıl bir
alimliktir ki anlayan varsa beri gelsin. Böyle alimleri olan bir ümmetin
zalimi bol olmaz mı? Böyle alimleri olan bir ümmet iflah olur mu, iki
yakası bir araya gelir mi? Gelene geçene şehitlik payesi dağıtıp üstüne
üstlük bir de her şehide 70.000 kişiye şefaat hakkı tanıyınca değme
ümmetin keyfine(!). İslama ait nice kavram gibi şehadet kavramı da
istismar edildi, içi boşaltılıp başka şeylerle dolduruldu. Kimse
öldürülen kişinin kimliğine, taşıdığı dünya görüşüne, hayatta iken nasıl
bir hayat sürdüğüne, ne uğrunda canını ortaya koyduğuna, Allah yolunda
olup olmadığına bakılmadı bile. Bu kavramın cazibesi o kadar güçlü ve de
bu kavram ölümü o kadar anlamlı ve değerli kılıyor ki, İslam'a, İslami
birçok kavrama soğuk bakan, hatta rahatsız olanlar bile bu kavramı
kullanmaktan kendilerini alamadı, alamıyor da. Bu kavram nedeniyle
gencecik insanlar hayatının baharında ölüme bir gül bahçesine
girercesine koşuyor, geride bıraktığı sevenleri bu kavramla teskin olup
acılarını yüreklerine gömüp bağırlarına taş basıyorlar. Şehadet kavramı,
geçmişte asıl yerinden kopartılıp sulandırıldığı gibi, günümüzde de
gerek kelime gerekse kavram anlamı ile başka dünya görüşlerine, başka
hususlara ait kelimelerle birlikte anılmaya da başlandı. İslam şehidi
diye bir terim yokken, günümüzde görev şehidi, devrim şehidi, müzik
şehidi, cumhuriyet şehidi, demokrasi şehidi gibi şehit türlerinden
bahsedilir oldu. Üstelik şehit kavramı yer yer İslam ümmeti (milleti)
boyutunda değil de kavmi, yerel, ulusal, coğrafi boyutta tanımlanmaya
başlandı. Hatta bir ara bir şiirde Çanakkale şehitlerinin Bedir harbinde
şehit düşenlerle kıyaslanması bile, onların çöl bedevisi olduklarından
bahisle bazı kimselerde rahatsızlık bile yarattı. Bu mentaliteye göre
sanırsınız ki, şehadet Türk olanlara mahsus bir payedir. Yazılı ve
görsel medyanın büyük kısmında, İslam coğrafyasının başka yerlerinde
"Allah yolunda öldürülen"lere şehit dememek için büyük bir itina
gösterildi. Elbetteki bugün müslümanların yaşadığı fiili işgal altında
bulunan coğrafyalarda iştişhadi (şehadet) eylemi diye adlandırılan her
eylem gerçekten öyle midir, değil midir tartışılmalı, titizlikle ele
alınmalıdır. Günümüzde savaşlar eskiden olduğu gibi iki ordunun
karşılıklı bir meydanda harbetmesi şeklinde olmuyor ne yazık ki. Kaldı
ki haklı bir savaşta müslümanların teşkil ettiği bir orduda nefer olunsa
bile, zahirde öyle görünse de eğer kişinin niyeti ganimet, kahramanlık,
şan ve şeref ise, şehit olarak nitelense bile yine de rıza-i ilahi'ye
eremeyip ahirette kişinin iki eli iki yanına düşebilir. Yeryüzünde
İslam'ın tebliğinin önündeki engellerin kaldırılması, yeryüzünü ifsad
edip bozgunculuk çıkaranlara dur denilmesi, zulmün, kula kulluk
edilmenin önüne geçilmesi, yeryüzünde zayıf, çaresiz düşürülmüş
(mustazaf), sömürülmüş, her türlü eziyete, haksızlığa uğratılmış çocuk,
yaşlı, kadın, erkekler için mücadele etmek asıl amaç haline
getirilmediği gibi her devlet, özellikle ulusal devletler kendi
varlıklarını ne yapıp yapıp korumanın telaşına düşmüşler, savunmacı ve
başka yerlerde olup bitene nasılsa bize dokunmuyor diye umursamaz bir
haldeler sanki. Gelişmeleri, sadece kendi hudutlarıyla ve yakın
komşularının kendisiyle olan münasebetleri bağlamında ilgiye değer
buluyorlar. Vatan sevgisi öncelenip Allah sevgisinin önüne geçirilmiş
gibi nerdeyse. Vatan toprağı kutsal addedilip onun uğrunda ölmekle
sınırlı tutuldu şehitlik kavramı sanki. Aleme nizam (dünyaya düzen)
vermek isteyen sulta sahibi zalim güçler, kendilerine direnen,
uzlaşmayan, onların politikalarına, emellerine hizmet etmeyenlere hiç
müsamaha göstermedikleri gibi, ölümü de hayat kadar olağan gören,
Allah'ın rızasını kazanmak için canını Allah yolunda veren, O'na verdiği
sözden dönmeyen muvahhid müslümanlardan elbette hoşnut değildir. Tahrif
edilmemiş Tevrat, İncil'de olduğu gibi Kur'an'da da Allah'ın kendi
yolunda canını veren mü'minlere bahşettiği şehitlik (ve de gazilik)
kavramının sulandırılmasına, içinin boşaltılıp istismar edilmesine,
başka kelimelerle yan yana getirilmesine, saptırılmasına seyirci
kalmayıp Kur'an'a ait diğer kavramlar gibi sahip çıkmak, olmazsa olmaz
bir gerekliliktir. Hasıl-ı kelam (sözün özü) şehidin türü filan olmaz.
Şehit şehittir. O, hayatta iken olduğu gibi ölürken de Allah'ın yerde
de, gökte de tek ilah olduğuna, O'ndan başka ilahlık taslayanların sahte
olduğuna, yegane Galib ve Muktedir olanın O olduğuna canıyla kanıyla
şahitlik etmektedir. Canını, kanını O'na sunanlar elbette Rableri
katında ölü değil diridirler. Onlar O'nun yolunda ölümü göze alıp gerçek
hayatı (diriliği) seçmişlerdir. Hayatıyla da, ölümüyle de Allah'ın
varlığı, birliği, kudretine şahitlik (şehadet) edenlere selam olsun. Ne
mutlu onlara.
E-posta:
arifkaya65@gmail.com |