|

VASAT ÜMMET
Hüseyin ALAN
Kâinat
yoktan var edilerek yaratılmış, orada bir düzen kurulmuş, yeryüzü de
yaşanılır bir hale getirilmişti. Arz, içinde ve üzerinde taşıdıkları ile
birlikte sakinleri için meskûn ve rızklar hazır halde düzenlenmişti.
Sonra insanoğlu da diğerleri gibi yeryüzünde iskân edilmiş, onlara da
orada bir yaşama süresi tayin edilmişti. Geçici olduğu bildirilen bu
dünya hayatından sonra tekrar geriye dönüşün olacağı, oranın da kalıcı
ve ebedi yurt olarak, ahiret hayatı olduğu ayrıca bildirilmişti. Takdir
edilen ömür süresinde, dünya hayatında bir yolculuk tayin edilmişti.
Yolcuların bu yolculuk süresinde, bütün yapıp etmelerinden dolayı
sınandıkları, tercihlerine göre de ahirette karşılık görecekleri
öğretilmişti. Yolcular irade, bilgilenme dâhil kendilerine lazım gelen
her yetenekle donatıldılar. Nihayet onlar, yanlarında ekstradan bir
kitap ve beraberinde bir rehberle yolculuğa çıkacaklardır. Sonuçta
insanların, kötü yol arkadaşları iblisle beraber, bize göre uzun bir
yolculukları böylece başlamış oluyordu…
Başlangıçta insanlar tek bir ümmet, topluluk idiler. Allah'ın mesajını
dikkate alarak, peygamberi öğretiye ve rehberliğe uygun bir şekilde
yaşıyorlardı. Yaşama biçimleri, tek bir ilkeden hareketle
sürdürülüyordu; yaratıcı olan Allah; emrine de uyulması gereken tek Rab
idi. Kulluk yalnız ona yapılır, yöneliş yalnız o İlah tarafına olurdu.
Gözler o tarafa dikilir, kulaklar oraya dikkat kesilirdi. Fıtratlar
bozulmamış, insanoğlu henüz zalim olmamıştı. Peygamberi davet
değiştirilmemiş, saf haliyle vahye teslim olunmuştu. Kâinattaki düzen
nasıl kusursuz bir halde ve Rabbin emrine uygun olarak işliyorsa,
topluluk arasındaki ilişkiler de aynı şekilde fıtratlara uygun ve
öğretilen biçimde kuruluyordu. Bu halde iken, başka ilahlar ve başka
rabler edinilmemişti. Buna rağmen kötü yol arkadaşları da boş
durmayacaktı…
Derken
insanoğlu, yeryüzüne farklı ümmetler halinde dağıldılar. Şeytan sözünü
tutmuş, önlerinden ve arkalarından yanaştığı yol arkadaşlarından bir
kısmını saptırmıştı. Tıpkı cennette Adem'e yaptığı gibi, Adem'in
oğullarından kendisine uyanları da ikna etmişti. Âdem'in oğullarından
ona uyanlar, ataları gibi yanlıştan dönmek yerine, hatada ısrarcı
oldular. Vahye teslim olan diğerlerinin uyarılarına rağmen bu zulmü
işlediler. Tıpkı kendilerini ikna eden şeytanlar gibi tavır koydular,
öğretiye karşı çıktılar. Meleklerin dediği gibi yeryüzünde fesat çıkmış,
kan dökülmeye başlanmıştı. Buna rağmen kâinattaki diğer varlıklar,
aralarındaki ilişkiler, kendilerine verilen emirlere aynen uydukları
için, düzenleri de bozulmadan devam ediyordu. Fakat insanlar, vahyi terk
edip şeytana/hevalarına uydukları için, kendi aralarındaki düzen de
bozulmuştu. Ama Allah'ın da bildiği vardı ve o gerçekleşiyordu;
yeryüzündeki sınama böylece işlerlik kazanıyor, herkes kendi tercihini
kendisi yapıyordu.
İnsanoğlu
topluluklar halinde yaşadı hep. Her topluluk kendi iktidarını inşa etti,
kendi medeniyetini kurdu. Onlardan hiç birisi ne vahşi bir hayat yaşadı,
ne de ilkel bir düzen kurdu. Hep kasabaları, şehirleri ve devletleri
oldu. Ama ya Allah'a isyan ederek kibirlendiler ve zulmü
etkinleştirdiler, ya da Allah'ı dikkate alıp teslim olarak adaleti hâkim
kıldılar. Her iki halde bir iktidarları, bir güçleri oldu. Siyasette
temel ideolojileri, ekonomide paylaşım politikaları, sosyal hayatta
dayanışmaları ve üstün tuttukları temel bir değerleri oldu. Onunla
övündüler, onunla üzüldüler ve onunla varlıklarını meşru kıldılar. Her
iki halde de bir düzen kurdular ve işlettiler. Gerek toprağa, ormana,
deniz ürünlerine dayalı, gerekse üretime, ticarete ve dolaşıma dayalı
bir sistemleri ve yapılanmaları oldu. Savaşları bu nedenle çıkarttılar,
barışları bu nedenle sağladılar. İç kargaşalar yaşadılar, dışardan
kuşatıldılar, yıkıldılar, yeniden dirildiler. Kimisi kısa sürede hepten
yok oldu, kimisi uzun süre yaşadı ve yerini başkalarına terk etti.
Bu defa
Allah, her topluluğa ayrı elçiler yolladı. Onlar; hakikatleri yeniden
bildiriyor, itibar edilmesi gereken bir tek ilaha ve sadece ona
teslimiyete çağırıyorlardı. Vahyi öğretiyi bozarak fesadı
yaygınlaştıranları, hevalarına/şeytana uyarak zalimlik taslayanları ve
onlara itibar edenleri ahiret azabı ile sakındırıyorlardı.
İnsanlar, bilmedikleri bir şey ile korkutulmazlar, tanımadıkları bir
şey ile de uyarılmazlardı. Hakkı, hakikati hem biliyorlar hem de
çarpıtıyorlardı. Çünkü bunlar; hem fıtratlarında yüklü, hem de kitabi
bilgilerle desteklenmiş idiler. Dolayısı ile bütün bunlardan
haberdardılar. Buna rağmen onların çoğunluğu şirk koşarak kitabi
hükümleri değiştirmiş, dolayısı ile hakikate sırt dönmüşler ve tuğyan
etmişlerdi. Elçileri dinlemediler, kendilerini değiştirmediler ve karşı
koydular. Elçilere ve onlara uyanları ya yok etmeye kalktılar ya da
ülkelerinden sürgün ettiler.
Topluluklar aynı yerde birbirlerinden ayrıldı, taraflar sertleşti ve
karşılıklı cepheler oluştu. Güç genelde onlardaydı, şartlar çoğunlukla
onların lehine idi. Ama cepheleşme olmadan da bu işler olmuyordu.
Aralarındaki ayrılık böylece gerçekleşecek, bu süreçte Müslümanlar
arınacaktı. Zalim ve hâkim güçler Müslümanlara öldüresiye saldırdılar.
Onların suçları, sadece "rabbim Allah" demeleri ve doğrudan zalim düzene
karşı çıkmalarıydı. Biraz sabırdı, kararlılıktı ve direnmekti; hepsi o
kadar. Sonra inandıkları, her şeyiyle teslim oldukları Allah, her
seferinde vaadini tuttu ve sadece kendisini veli ve vekil kılanları hep
kurtardı. Ama helak edilen topluluklarının içinden onları ayırarak, ama
uygun başka bir yere hicret ettirerek.
Elçi, ya
tek başına kaldı ya da az bir taraftar ile bu yolda yürüdü. Bazen de;
becerikli, yetenekli dostları ile yeter sayıya ve şartlara ulaşınca
devlet kurup adaleti yeniden egemen kıldılar; ya kendi ülkelerinde ya da
başka bir yurtta. Böylece fesadı yeryüzünden kaldırdılar…
Tarihin
serüveni buydu, karşılıklı bir mücadele olarak sürdü durdu. Ya Allah'a
ait olacak ve onun hükümlerini yaşayarak savunacaktınız, ya da karşı
çıkıp kendi değerlerinizi korumak adına her yola başvuracaktınız. İki
tarafın da varlık gerekçesi, hayatının anlamı buna bağlıydı çünkü.
Peygamberler gelmeden, tevhidi davet yenilenmeden önce, insanlar genelde
iki ümmettirler. Bu iki topluluğun da kendi temel değerleri, ona uygun
geliştirilmiş yaşama biçimleri vardır. Onlar; ya tevhidi davete uzak
kalmış, uyarıya muhtaç durumda 'ümmi' olanlar, ya da kitabi bilgilere
sahip, peygamberi uyarıdan haberdar, ama hakikati ve tevhidi bilerek
saptırmış 'kitap ehli' olanlar. İkisinin ortasında bir topluluk, bir
ümmet henüz yoktur. Ne zaman bir elçi geldi ise, davet süresinde, işin
tabiatına uygun bir süreçte farklılıklar ortaya çıkmaya başlar. Elçi
başta olmak üzere kendisine tabi olanlar, hep birlikte, çağrının icabına
uygun bir şekillenme başlar. Bu şekillenme, salt bir inançta ve kişisel
bir kabulde değildir. Onu var kılan, ortaya çıkaran şey savunmadır.
Söylenilen ve teslim olunan ilkeleri alenileştirmek ve dünya işlerinde
başka bir duruşla durmaktır bu. Farklılığı, farklı ve özgün şekilde
ortaya koymaktır.
İşte bu
devre yeni, mevcutlardan ayrı ve özgün bir topluluğu çıkartacaktır. Bu
topluluk saflaştırılmış, eklemelerden ve çıkarmalardan ayıklanmış bir
inanç temelleri üzerine, yeniden inşa edilen bir topluluktur. "Sizler,
insanlar arasından çıkartılmış, vasat bir ümmetsiniz…" ayırımı budur.
İnsanlar arasındaki topluluklar ya ifrat ya da tefrit üzerinde inşa
edilmişlerdi. Ama kitabi ilklerden parçalar olmakla beraber, iki halde
de sapkın, iki halde de kitabı terk etmişlerdi. Bunun için onlar
arasından ortada ama kitabi ilkelerin bütünü üzerine inşa edilecek bir
topluluk.
Vasat
ümmet, kitabın başka yerlerinde "hayırlı bir ümmet" olarak da
geçecektir. Ümmet tabiri, belirli bir amaç etrafında toplanmış, bir
kastı olan ve bu kasıtla hareket eden topluluk demektir. Amaç ve kasıt,
teslim olunan ilahın bir tekliğinden hareketle ve kulluğu sadece Allah'a
has kılmakla gerçekleşiyor ve bu temel üzerine oluşturuluyorsa, işte bu
tarif edilen topluluk olmaktadır. Diğerleri de, diğer esaslar üzerine
oturan diğer toplulukları oluşturmaktadır. Esaslı ayırım budur. Bunu, bu
topluluğun, bu esastan hareketle diğer özellikleri takip edecektir:
"Allaha iman ettikten sonra; marufun emri, münkerin nehyi" faaliyetini
sürdürenler, "Kur'anı, mesajını ayakta tutanlar", "peygamberle birlikte
ve ona uyarak, şahitlik, örneklik edenler", "kendi yollarında ancak
kitaba tabi olanlar ve muvaffak olanlar", ve "biz Allah'ınız, ona aidiz
ve yine ona döneceğiz" diyenler.
Vasat
ümmet veya hayırlı bir topluluk olarak nitelendirilen, özellikleri ve
hedefleri yukarda belirtilen, dolayısı ile diğer topluluklardan,
taşıdıkları itibarı ile ayrılanlar Müslümanlardır. Müslümanların
oluşturdukları topluluklardır. Onlar, içinde yaşadıkları topluluktan,
dolayısı ile onları toplum kılan sistemlerinden ayrı bir sisteme tabi
oldukları için ayrıdırlar. Yine onlar; hakkın kendi aralarında tesisi,
diğerlerine tebliği ve savunması konusunda örneklik edecekler, yapıp
etikleri her konuda ancak Allah'ı dikkate alıp onun buyruklarını iktidar
kılma konusunda çalışacaklardır. İşte bunun için ve bu kasıtla ayrı bir
topluluk oluşturacaklardır. Bunun için gereken her ne ise, onu hedef
tutarak çalışacaklar, giderek bu uğurda eksiklerini tamamlayacaklardır.
Allah'ın yardımı ile muvaffak olduklarında da, münkerleri bastırıp,
marufları yaygınlaştıracaklardır. Fesadın kaldırılması, zulmün alaşağı
edilmesi, tek kişi iken de, çok kişi iken de ancak böyle mümkündür.
Ayırım olmadan, ayrılığın farkları ortaya çıkarılmadan, farklılıklarını
ortaya çıkaranların kendi aralarında bu farkları yaşama geçirmeden,
ilkelerini ayakta tutmadan mümkün değildir bu…
Topluluk
dediğimiz, kuru kalabalıklar, belirlenmiş hedefi gerçekleştirince emekli
olanlar, uzun soluklu mücadeleden yılgın ve yorgun çıkanlar, Allah'ın
adamı olmaktan başka hesap tutarak niyetlerini bozanlar, çalışmalarda
Şeytan'a ve hevasına geçit verenler vs. bir dalga ile gelip başka bir
dalga ile dağılanlar değildir. Ya da, sadece dünyalık hesapla, karşı
çıkılması gereken düzen sahipleri ile uzlaşanlar, onların ilkeleri
gölgesinde şekillenenler, esası göz ardı edip mücadeleyi ayrıntılarda
boğanlar, insani hastalıkları ve yetersizliklerini kardeşlerine
hamledenler hiç değildir. O nedenle, katkı sunması, canlılık katması
gerektiği halde yük olanlar, niyetlerini ıslah etmesi gerektiği halde
fesadı yayanlar, şerefini ve izzetini beraberliğin dışında başka
şeylerde arayanlar, öncelikle kendilerini hesaba çekmeliler. Allah'a
sunacağı geçerli bir mazeret olmayanlar, kardeşlerine yük olmaktan
sakınmalılar…
Vasat
ümmeti oluşturanların, yani kitabi hükümlere teslim olanların ibadeti ve
kulluğu, kalbi bir tasdik, deruni bir inanç ve ritüellerden ibaret
şeyler değildir. Tam tersine, dünyevi olaylar karşısında, her şeyi
kapsar bir biçimde ve eski bildiklerinin dışında bir başka duruş
gösterenlerdir. Namaz, bu söylenenlerin hepsinin özet bir ikrarı ve
duruşudur. Tekbir, (kimin dikkate alınacağı) kıyam, (ne için ayağa
kalkılacağı) kıraat, (nelerin geçerli kılınacağı) rükû, (kime
yaranılacağı) sücud, (kime teslim olunacağı)… Vasat ümmetin üyeleri,
daha önce bağlı oldukları tüm bağları çözecekler, beraatı
gerçekleştireceklerken, Allah'ı vekil kılarak kendi aralarında yeni bir
bağ, bir velayet, bir asabiyet kuracaklardır. Tekbir budur, Allah'a
yöneliş budur, secde budur, kıyam budur ve sadece onu dikkate almak
budur. Topluluğun yüzü Kâbe'ye çevrilirken, Kâbe'nin de rabbi olana
dönülmesi, onun ilkelerine dikkat edilmesi istenir ve bu yönelişten kast
edilmesi gereken de budur. Bu diğerlerinden yüz çevirmenin, beri olmanın
başka bir ifadesidir. Dolayısı ile esas olan, diğerleri ile karışmak,
değerlerde ortaklık etmek değildir. Böylece, önce hak gelecek,
taşıyanları üzerinde hâkim olacak ve sonuç olarak da batıl yok
olacaktır.
"Şüphesiz
ki bu Kur'an, en doğru yola iletir." Değiştirilmiş ve saptırılmış olana
uyulmayacaktır. "Biz Musa'ya kitabı verdik ve İsrail oğullarına, benden
başkasını vekil edinmeyin (dayanıp güvenmeyin) diye bu kitabı hidayet
rehberi kıldık" (İsra 9 ve 2). İnzal edilmiş kitabı, vahyi hükümleri
uygulayan topluluklar devlete kavuşacaklar, terk eden topluluklar da
tıpkı İsrail oğulları gibi, toplulukları dağılacak ve siyasi kölelikle
karşılaşacaklardır (İsra 4-5). Tıpkı, Kâbe'nin Rabbini terk eden,
İbrahimi geleneği değiştiren ama yeni elçiye de uymayan, Kureyş
topluğunun da yıkıldığı gibi.
Vasat
ümmet, Mekke şartlarında da, Medine şartlarında da olması gereken bir
şeydir. Bunun için, illa ki devlet şartı yoktur. Hz. Musa da olduğu
gibi, Hz. Muhammed ve ona tabii olanlar da hem Mekke'de, hem de
Medine'de ayrı bir topluluk oluşturdular. "Onlar, Rablerinin davetine
icabet ederler ve namazı ikame ederler. Onların işleri, aralarında şura
iledir. Kendilerine verdiğimiz rızktan da harcarlar. Bir haksızlığa
uğradıkları zaman, (aralarında) yardımlaşırlar." (Şura 38-39) Ayetler
Mekke'de nazil olmuştur ve anlamı gayet açıktır: Burada bir fertten
değil, bir topluluktan bahsediliyor. Bu topluluk belli ki, öncelikle bir
inanç etrafında toplanmışlardı. Ekonomik sistemleri ve kaynakları vardı.
Sosyal bir varlık halinde, hiyerarşik yapıya ve bir reise sahiptiler.
Aralarındaki ilişkiler, karşılıklı danışma ve dayanışma çerçevesinde ama
inançları doğrultusunda çözülüyordu. Nihayet, doğal olarak kendilerini
koruyacak bir çemberi de oluşturmuşlardı… Burada eksik olan tek şey
kalmıştır, o da kendilerine ait bir toprak parçasıdır. Ama onun
eksikliği, bu topluluk için, topluluğun inşası için eksiklik
sayılmıyordu…
Kitabi
hükümlere uyarak, elçinin rehberliğinden örnek ve cesaret alarak, vasat
bir ümmeti inşa etmek ve bu uğurda çaba sarf etmek, Allah'a inanan
herkesin bir kulluk görevidir. Güç ve yeterlilik mesabesinde savunmak,
vüsatler ölçüsünde katkı sağlamak, bu hedefe yönelerek bu doğrultuda iş
tutmak, inancını diri tutmak isteyen herkese vazifedir. Esası gözden
kaçırmadan, dünyaya ve olup bitenlere dair bir söylem ve kendine has bir
duruş ortaya koymak bir Müslüman'ın temel görevidir. Birlik ve dirliğini
gerçekleştiremeyenler, ya da kaybedenler, dağılmaya ve köleliğe
mahkûmdurlar. Kölelerin izzeti, şerefi ve onuru olmaz. Efendilerin
onlara bahşettiği şeylerle yetinenler, ondan gördüğü itibarı izzet
sayanlar Allah nezdinde bir şey bulamazlar. Bu dünya hayatı çabucak
geçecek ve ölüm aniden gelecektir… Vesselam. |