Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 339 | Şubat  2007

                   

 

 


                           

VASAT ÜMMET

Hüseyin ALAN

Kâinat yoktan var edilerek yaratılmış, orada bir düzen kurulmuş, yeryüzü de yaşanılır bir hale getirilmişti. Arz, içinde ve üzerinde taşıdıkları ile birlikte sakinleri için meskûn ve rızklar hazır halde düzenlenmişti. Sonra insanoğlu da diğerleri gibi yeryüzünde iskân edilmiş, onlara da orada bir yaşama süresi tayin edilmişti. Geçici olduğu bildirilen bu dünya hayatından sonra tekrar geriye dönüşün olacağı, oranın da kalıcı ve ebedi yurt olarak, ahiret hayatı olduğu ayrıca bildirilmişti. Takdir edilen ömür süresinde, dünya hayatında bir yolculuk tayin edilmişti. Yolcuların bu yolculuk süresinde, bütün yapıp etmelerinden dolayı sınandıkları, tercihlerine göre de ahirette karşılık görecekleri öğretilmişti. Yolcular irade, bilgilenme dâhil kendilerine lazım gelen her yetenekle donatıldılar. Nihayet onlar, yanlarında ekstradan bir kitap ve beraberinde bir rehberle yolculuğa çıkacaklardır. Sonuçta insanların, kötü yol arkadaşları iblisle beraber, bize göre uzun bir yolculukları böylece başlamış oluyordu…

Başlangıçta insanlar tek bir ümmet, topluluk idiler. Allah'ın mesajını dikkate alarak, peygamberi öğretiye ve rehberliğe uygun bir şekilde yaşıyorlardı. Yaşama biçimleri, tek bir ilkeden hareketle sürdürülüyordu; yaratıcı olan Allah; emrine de uyulması gereken tek Rab idi. Kulluk yalnız ona yapılır, yöneliş yalnız o İlah tarafına olurdu. Gözler o tarafa dikilir, kulaklar oraya dikkat kesilirdi. Fıtratlar bozulmamış, insanoğlu henüz zalim olmamıştı. Peygamberi davet değiştirilmemiş, saf haliyle vahye teslim olunmuştu. Kâinattaki düzen nasıl kusursuz bir halde ve Rabbin emrine uygun olarak işliyorsa, topluluk arasındaki ilişkiler de aynı şekilde fıtratlara uygun ve öğretilen biçimde kuruluyordu. Bu halde iken, başka ilahlar ve başka rabler edinilmemişti. Buna rağmen kötü yol arkadaşları da boş durmayacaktı…

Derken insanoğlu, yeryüzüne farklı ümmetler halinde dağıldılar. Şeytan sözünü tutmuş, önlerinden ve arkalarından yanaştığı yol arkadaşlarından bir kısmını saptırmıştı. Tıpkı cennette Adem'e yaptığı gibi, Adem'in oğullarından kendisine uyanları da ikna etmişti. Âdem'in oğullarından ona uyanlar, ataları gibi yanlıştan dönmek yerine, hatada ısrarcı oldular. Vahye teslim olan diğerlerinin uyarılarına rağmen bu zulmü işlediler. Tıpkı kendilerini ikna eden şeytanlar gibi tavır koydular, öğretiye karşı çıktılar. Meleklerin dediği gibi yeryüzünde fesat çıkmış, kan dökülmeye başlanmıştı. Buna rağmen kâinattaki diğer varlıklar, aralarındaki ilişkiler, kendilerine verilen emirlere aynen uydukları için, düzenleri de bozulmadan devam ediyordu. Fakat insanlar, vahyi terk edip şeytana/hevalarına uydukları için, kendi aralarındaki düzen de bozulmuştu. Ama Allah'ın da bildiği vardı ve o gerçekleşiyordu; yeryüzündeki sınama böylece işlerlik kazanıyor, herkes kendi tercihini kendisi yapıyordu.

İnsanoğlu topluluklar halinde yaşadı hep. Her topluluk kendi iktidarını inşa etti, kendi medeniyetini kurdu. Onlardan hiç birisi ne vahşi bir hayat yaşadı, ne de ilkel bir düzen kurdu. Hep kasabaları, şehirleri ve devletleri oldu. Ama ya Allah'a isyan ederek kibirlendiler ve zulmü etkinleştirdiler, ya da Allah'ı dikkate alıp teslim olarak adaleti hâkim kıldılar. Her iki halde bir iktidarları, bir güçleri oldu. Siyasette temel ideolojileri, ekonomide paylaşım politikaları, sosyal hayatta dayanışmaları ve üstün tuttukları temel bir değerleri oldu. Onunla övündüler, onunla üzüldüler ve onunla varlıklarını meşru kıldılar. Her iki halde de bir düzen kurdular ve işlettiler. Gerek toprağa, ormana, deniz ürünlerine dayalı, gerekse üretime, ticarete ve dolaşıma dayalı bir sistemleri ve yapılanmaları oldu. Savaşları bu nedenle çıkarttılar, barışları bu nedenle sağladılar. İç kargaşalar yaşadılar, dışardan kuşatıldılar, yıkıldılar, yeniden dirildiler. Kimisi kısa sürede hepten yok oldu, kimisi uzun süre yaşadı ve yerini başkalarına terk etti. 

Bu defa Allah, her topluluğa ayrı elçiler yolladı. Onlar; hakikatleri yeniden bildiriyor, itibar edilmesi gereken bir tek ilaha ve sadece ona teslimiyete çağırıyorlardı. Vahyi öğretiyi bozarak fesadı yaygınlaştıranları, hevalarına/şeytana uyarak zalimlik taslayanları ve onlara itibar edenleri ahiret azabı ile sakındırıyorlardı.

 İnsanlar, bilmedikleri bir şey ile korkutulmazlar, tanımadıkları bir şey ile de uyarılmazlardı. Hakkı, hakikati hem biliyorlar hem de çarpıtıyorlardı. Çünkü bunlar; hem fıtratlarında yüklü, hem de kitabi bilgilerle desteklenmiş idiler. Dolayısı ile bütün bunlardan haberdardılar. Buna rağmen onların çoğunluğu şirk koşarak kitabi hükümleri değiştirmiş, dolayısı ile hakikate sırt dönmüşler ve tuğyan etmişlerdi. Elçileri dinlemediler, kendilerini değiştirmediler ve karşı koydular. Elçilere ve onlara uyanları ya yok etmeye kalktılar ya da ülkelerinden sürgün ettiler.

Topluluklar aynı yerde birbirlerinden ayrıldı, taraflar sertleşti ve karşılıklı cepheler oluştu. Güç genelde onlardaydı, şartlar çoğunlukla onların lehine idi. Ama cepheleşme olmadan da bu işler olmuyordu. Aralarındaki ayrılık böylece gerçekleşecek, bu süreçte Müslümanlar arınacaktı. Zalim ve hâkim güçler Müslümanlara öldüresiye saldırdılar. Onların suçları, sadece "rabbim Allah" demeleri ve doğrudan zalim düzene karşı çıkmalarıydı. Biraz sabırdı, kararlılıktı ve direnmekti; hepsi o kadar. Sonra inandıkları, her şeyiyle teslim oldukları Allah, her seferinde vaadini tuttu ve sadece kendisini veli ve vekil kılanları hep kurtardı. Ama helak edilen topluluklarının içinden onları ayırarak, ama uygun başka bir yere hicret ettirerek.

Elçi, ya tek başına kaldı ya da az bir taraftar ile bu yolda yürüdü. Bazen de; becerikli, yetenekli dostları ile yeter sayıya ve şartlara ulaşınca devlet kurup adaleti yeniden egemen kıldılar; ya kendi ülkelerinde ya da başka bir yurtta. Böylece fesadı yeryüzünden kaldırdılar…

Tarihin serüveni buydu, karşılıklı bir mücadele olarak sürdü durdu. Ya Allah'a ait olacak ve onun hükümlerini yaşayarak savunacaktınız, ya da karşı çıkıp kendi değerlerinizi korumak adına her yola başvuracaktınız. İki tarafın da varlık gerekçesi, hayatının anlamı buna bağlıydı çünkü.

Peygamberler gelmeden, tevhidi davet yenilenmeden önce, insanlar genelde iki ümmettirler. Bu iki topluluğun da kendi temel değerleri, ona uygun geliştirilmiş yaşama biçimleri vardır. Onlar; ya tevhidi davete uzak kalmış, uyarıya muhtaç durumda 'ümmi' olanlar, ya da kitabi bilgilere sahip, peygamberi uyarıdan haberdar, ama hakikati ve tevhidi bilerek saptırmış 'kitap ehli' olanlar. İkisinin ortasında bir topluluk, bir ümmet henüz yoktur. Ne zaman bir elçi geldi ise, davet süresinde, işin tabiatına uygun bir süreçte farklılıklar ortaya çıkmaya başlar. Elçi başta olmak üzere kendisine tabi olanlar, hep birlikte, çağrının icabına uygun bir şekillenme başlar. Bu şekillenme, salt bir inançta ve kişisel bir kabulde değildir. Onu var kılan, ortaya çıkaran şey savunmadır. Söylenilen ve teslim olunan ilkeleri alenileştirmek ve dünya işlerinde başka bir duruşla durmaktır bu. Farklılığı, farklı ve özgün şekilde ortaya koymaktır.

İşte bu devre yeni, mevcutlardan ayrı ve özgün bir topluluğu çıkartacaktır. Bu topluluk saflaştırılmış, eklemelerden ve çıkarmalardan ayıklanmış bir inanç temelleri üzerine, yeniden inşa edilen bir topluluktur. "Sizler, insanlar arasından çıkartılmış, vasat bir ümmetsiniz…" ayırımı budur. İnsanlar arasındaki topluluklar ya ifrat ya da tefrit üzerinde inşa edilmişlerdi. Ama kitabi ilklerden parçalar olmakla beraber, iki halde de sapkın, iki halde de kitabı terk etmişlerdi. Bunun için onlar arasından ortada ama kitabi ilkelerin bütünü üzerine inşa edilecek bir topluluk.

Vasat ümmet, kitabın başka yerlerinde "hayırlı bir ümmet" olarak da geçecektir. Ümmet tabiri, belirli bir amaç etrafında toplanmış, bir kastı olan ve bu kasıtla hareket eden topluluk demektir. Amaç ve kasıt, teslim olunan ilahın bir tekliğinden hareketle ve kulluğu sadece Allah'a has kılmakla gerçekleşiyor ve bu temel üzerine oluşturuluyorsa, işte bu tarif edilen topluluk olmaktadır. Diğerleri de, diğer esaslar üzerine oturan diğer toplulukları oluşturmaktadır. Esaslı ayırım budur. Bunu, bu topluluğun, bu esastan hareketle diğer özellikleri takip edecektir: "Allaha iman ettikten sonra; marufun emri, münkerin nehyi" faaliyetini sürdürenler, "Kur'anı, mesajını ayakta tutanlar", "peygamberle birlikte ve ona uyarak, şahitlik, örneklik edenler", "kendi yollarında ancak kitaba tabi olanlar ve muvaffak olanlar", ve "biz Allah'ınız, ona aidiz ve yine ona döneceğiz" diyenler.

Vasat ümmet veya hayırlı bir topluluk olarak nitelendirilen, özellikleri ve hedefleri yukarda belirtilen, dolayısı ile diğer topluluklardan, taşıdıkları itibarı ile ayrılanlar Müslümanlardır. Müslümanların oluşturdukları topluluklardır. Onlar, içinde yaşadıkları topluluktan, dolayısı ile onları toplum kılan sistemlerinden ayrı bir sisteme tabi oldukları için ayrıdırlar. Yine onlar; hakkın kendi aralarında tesisi, diğerlerine tebliği ve savunması konusunda örneklik edecekler, yapıp etikleri her konuda ancak Allah'ı dikkate alıp onun buyruklarını iktidar kılma konusunda çalışacaklardır. İşte bunun için ve bu kasıtla ayrı bir topluluk oluşturacaklardır. Bunun için gereken her ne ise, onu hedef tutarak çalışacaklar, giderek bu uğurda eksiklerini tamamlayacaklardır. Allah'ın yardımı ile muvaffak olduklarında da, münkerleri bastırıp, marufları yaygınlaştıracaklardır. Fesadın kaldırılması, zulmün alaşağı edilmesi, tek kişi iken de, çok kişi iken de ancak böyle mümkündür. Ayırım olmadan, ayrılığın farkları ortaya çıkarılmadan, farklılıklarını ortaya çıkaranların kendi aralarında bu farkları yaşama geçirmeden, ilkelerini ayakta tutmadan mümkün değildir bu…

Topluluk dediğimiz, kuru kalabalıklar, belirlenmiş hedefi gerçekleştirince emekli olanlar, uzun soluklu mücadeleden yılgın ve yorgun çıkanlar, Allah'ın adamı olmaktan başka hesap tutarak niyetlerini bozanlar, çalışmalarda Şeytan'a ve hevasına geçit verenler vs. bir dalga ile gelip başka bir dalga ile dağılanlar değildir. Ya da, sadece dünyalık hesapla, karşı çıkılması gereken düzen sahipleri ile uzlaşanlar, onların ilkeleri gölgesinde şekillenenler, esası göz ardı edip mücadeleyi ayrıntılarda boğanlar, insani hastalıkları ve yetersizliklerini kardeşlerine hamledenler hiç değildir. O nedenle, katkı sunması, canlılık katması gerektiği halde yük olanlar, niyetlerini ıslah etmesi gerektiği halde fesadı yayanlar, şerefini ve izzetini beraberliğin dışında başka şeylerde arayanlar, öncelikle kendilerini hesaba çekmeliler. Allah'a sunacağı geçerli bir mazeret olmayanlar, kardeşlerine yük olmaktan sakınmalılar…

Vasat ümmeti oluşturanların, yani kitabi hükümlere teslim olanların ibadeti ve kulluğu, kalbi bir tasdik, deruni bir inanç ve ritüellerden ibaret şeyler değildir. Tam tersine, dünyevi olaylar karşısında, her şeyi kapsar bir biçimde ve eski bildiklerinin dışında bir başka duruş gösterenlerdir. Namaz, bu söylenenlerin hepsinin özet bir ikrarı ve duruşudur. Tekbir, (kimin dikkate alınacağı) kıyam, (ne için ayağa kalkılacağı) kıraat, (nelerin geçerli kılınacağı) rükû, (kime yaranılacağı) sücud, (kime teslim olunacağı)… Vasat ümmetin üyeleri, daha önce bağlı oldukları tüm bağları çözecekler, beraatı gerçekleştireceklerken, Allah'ı vekil kılarak kendi aralarında yeni bir bağ, bir velayet, bir asabiyet kuracaklardır. Tekbir budur, Allah'a yöneliş budur, secde budur, kıyam budur ve sadece onu dikkate almak budur. Topluluğun yüzü Kâbe'ye çevrilirken, Kâbe'nin de rabbi olana dönülmesi, onun ilkelerine dikkat edilmesi istenir ve bu yönelişten kast edilmesi gereken de budur. Bu diğerlerinden yüz çevirmenin, beri olmanın başka bir ifadesidir. Dolayısı ile esas olan, diğerleri ile karışmak, değerlerde ortaklık etmek değildir. Böylece, önce hak gelecek, taşıyanları üzerinde hâkim olacak ve sonuç olarak da batıl yok olacaktır.

"Şüphesiz ki bu Kur'an, en doğru yola iletir." Değiştirilmiş ve saptırılmış olana uyulmayacaktır. "Biz Musa'ya kitabı verdik ve İsrail oğullarına, benden başkasını vekil edinmeyin (dayanıp güvenmeyin) diye bu kitabı hidayet rehberi kıldık" (İsra 9 ve 2). İnzal edilmiş kitabı, vahyi hükümleri uygulayan topluluklar devlete kavuşacaklar, terk eden topluluklar da tıpkı İsrail oğulları gibi, toplulukları dağılacak ve siyasi kölelikle karşılaşacaklardır (İsra 4-5). Tıpkı, Kâbe'nin Rabbini terk eden, İbrahimi geleneği değiştiren ama yeni elçiye de uymayan, Kureyş topluğunun da yıkıldığı gibi. 

 Vasat ümmet, Mekke şartlarında da, Medine şartlarında da olması gereken bir şeydir. Bunun için, illa ki devlet şartı yoktur. Hz. Musa da olduğu gibi, Hz. Muhammed ve ona tabii olanlar da hem Mekke'de, hem de Medine'de ayrı bir topluluk oluşturdular. "Onlar, Rablerinin davetine icabet ederler ve namazı ikame ederler. Onların işleri, aralarında şura iledir. Kendilerine verdiğimiz rızktan da harcarlar. Bir haksızlığa uğradıkları zaman, (aralarında) yardımlaşırlar." (Şura 38-39) Ayetler Mekke'de nazil olmuştur ve anlamı gayet açıktır: Burada bir fertten değil, bir topluluktan bahsediliyor. Bu topluluk belli ki, öncelikle bir inanç etrafında toplanmışlardı. Ekonomik sistemleri ve kaynakları vardı. Sosyal bir varlık halinde, hiyerarşik yapıya ve bir reise sahiptiler. Aralarındaki ilişkiler, karşılıklı danışma ve dayanışma çerçevesinde ama inançları doğrultusunda çözülüyordu. Nihayet, doğal olarak kendilerini koruyacak bir çemberi de oluşturmuşlardı… Burada eksik olan tek şey kalmıştır, o da kendilerine ait bir toprak parçasıdır. Ama onun eksikliği, bu topluluk için, topluluğun inşası için eksiklik sayılmıyordu…

Kitabi hükümlere uyarak, elçinin rehberliğinden örnek ve cesaret alarak, vasat bir ümmeti inşa etmek ve bu uğurda çaba sarf etmek, Allah'a inanan herkesin bir kulluk görevidir. Güç ve yeterlilik mesabesinde savunmak, vüsatler ölçüsünde katkı sağlamak, bu hedefe yönelerek bu doğrultuda iş tutmak, inancını diri tutmak isteyen herkese vazifedir. Esası gözden kaçırmadan, dünyaya ve olup bitenlere dair bir söylem ve kendine has bir duruş ortaya koymak bir Müslüman'ın temel görevidir. Birlik ve dirliğini gerçekleştiremeyenler, ya da kaybedenler, dağılmaya ve köleliğe mahkûmdurlar. Kölelerin izzeti, şerefi ve onuru olmaz. Efendilerin onlara bahşettiği şeylerle yetinenler, ondan gördüğü itibarı izzet sayanlar Allah nezdinde bir şey bulamazlar. Bu dünya hayatı çabucak geçecek ve ölüm aniden gelecektir… Vesselam.  

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...