Derin
Devlet Sorunu
Avni
Özgürel/ 07.02.2007/Radikal
Özel
hayatımızda olduğu gibi toplum hayatımızda da olayların sorumluluğunu
muhayyel, engellenemez ve baş edilemez bir güce dayandırma
eğilimindeyiz. Başımıza gelen her felaketi 'kara baht'la izah edişimiz,
işlediğimiz her suçu 'Şeytan'a, ya da 'kör talihe' bağlayıp kendimizi
'kader kurbanı' sayışımız bunun sonucu.
Gerçeğe,
onu yalın haliyle kabullenmeye uzak durmayı seviyoruz.
Hastalık
teşhisi konulduğunda, ya tahlillerde bir karışıklık ya da onları
değerlendirmede hata yapıldığı inancıyla doktor doktor dolaşmamızdan
tutun, olaylarda hakiki saiki bir yana bırakıp esrarengiz izahlar
peşinde koşma merakımıza kadar uzanan zihin yolculuğu hevesimize kadar
yansıyan bir hal bu.
Doğal
olarak siyaset veya gazetecilik yaparken de sıyrılıyor değiliz
ruh/karakter özelliklerimizden.
Dünyada
veya Türkiye'de meydana gelen bir hadiseyi yorumlamakta kolaylık
sağlayan sabıkalılar listesine sahip olmak bireysel/ toplumsal/siyasal
sorumluluktan kurtarıyor bizi. Yahudiler, Amerika, dönmeler, masonlar,
MİT, CIA, Mossad, IMF, Ermeni diasporası, Yunan lobisi vs.
'Derin
devlet' işte bu heyülanın 'yüzük taşlarından' biri.. İhtilaller,
suikastlar gerçekleştiren, bir kadroyu iktidar yapan ya da iktidardan
eden, toplumu yönlendiren, her yerde eli kolu olan, sürekli entrika
planlayan, her meslekten her meşrepten insanı kullanan, her kirli işe
müdahil!.. Devletin içinde, devlet bütün imkânlarını kullanan ama bir
şekilde dahil değil; ne meşru otoriteye ne hiyerarşiye tabi! Yargı
erkiyle selam/sabahtan azade, kendi hukukuna sahip!
Bunun
varlığına biz vatandaşlar olarak inanıyoruz; devleti yönetme mevkiinde
olan, kısa bir süre sonra tüm devlet çarkının zirvesine çıkması, yani
'derin' denilene de hükmetme konumuna gelmesi muhtemel olan başbakan da
inanıyor... Zira cumhurbaşkanı seçimi sürecinde kendisinin adaylığını
engellemeye dönük komplo beklentisi içinde... Hrant Dink suikastının
Trabzon'dan başlayıp İstanbul'da devam eden bir 'polis zafiyeti' sonucu
gerçekleştiğini kabullenmesi imkânsız. Keza olanca başarı iddiasının ve
rakamlarla çizilmeye çalışılan parıltılı tablonun aksine, Türkiye
gerçeğinin önümüze gün geçtikçe daha fazla şiddete, suça yönelen bir
toplum fotoğrafı koyduğunu da...
Devlet
istihbaratının operasyonları, askerin, Emniyet'in bünyesinde entrika
çeviren gruplar, çeteleşme yok mu, var elbette. Geçmişte kimi suçluların
onları kullandığını zanneden kurumları adeta esir aldığına tanık olduk.
Her dönemde oldu, pek çok ülkede oluyor. Ancak unutulmaması gereken
husus, bu grupların siyasetin ipleri elinden kaçırdığı ya da söz konusu
çetelerden medet umarak onlarla dans ettiği dönemlerde etkinlik
kazandığıdır. Kaldı ki 'çeteleşme' sadece eli silahlı adamların
maddi/siyasi çıkar sağlama faaliyetinden ibaret de değildir.
Bankacısından hukukçusuna, gazetecisinden istihbaratçısına,
siyasetçisine varana kadar farklı meslekten kişilerin uluslararası
alanda destek sağlayarak belirlediği hedefe ulaşmak için
örgütlenebildiğinin sayısız örneği var. Şili'de Allende'yi deviren
sadece CIA değildi; Sovyet imparatorluğu ülke yönetimine KGB
Başkanlığı'ndan gelen Andrapov'un keyfi öyle istediği için yıkılmadı.
Ama bizde de ne 27 Mayıs'ın, ne 12 Mart'ın, 12 Eylül'ün ve 28 Şubat'ın
tek izahı 'derin devlet' değildir. Susurluk hadisesinin de. Geride her
zaman 'siyasi çözülme ve zaaf' vardır..
Daha
önceki gün ortaya çıktı: Yargıtay hâkimi seviyesinde destek bulan fuhuş
şebekesinin varlığı. 'Neşter Operasyonu' diye adlandırılan soruşturma
çerçevesinde nelerin su yüzüne çıktığını da hatırlayın. Yakalanan pek
çok çetede yetkili konumda asker ve polis var. Bunları 'derin devlet'
diye görmek yapılabilecek en büyük hatadır. Derin devlet diye işaret
ettiğimizde, hele hele bu iddia Başbakan'ın ağzından çıktığında, olay
kimilerinin gözünde 'görmezlikten gelinebilir' nitelik kazanıyor, adi
suçlulara 'kimlik' vehmedilmiş oluyor.
En
önemlisi, derin devlet diye 'Ogün'ü işaret etmekle gerçek derin
tuzaklar, onun planlayıcıları perdeleniyor.