Türkiye-Amerika İlişkileri Görüldüğünden Çok Daha Sağlıklı
Mensur
Akgün/ 21.02.2007/ Referans
Amerika
ile Türkiye arasında imzalanan ilk antlaşma Türk kaynaklarına göre 5
Ekim 1831, Amerikan belgelerine göre 7 Mayıs 1830 tarihini taşır. Yunan
ayaklanması sırasında Navarin'de donanması yakılan Bab-ı Âli'nin
müttefik arayışının parçası olarak imzalanmıştır. Açık hükümleri ticari
nitelikle, gizli kısmı ise savaş gemisi almaya yöneliktir.
Ancak
Bab-ı Âli istediklerini elde edemez. Ne savaş gemisi yaptırabilir ne de
Amerika'nın dostluğunu ve desteğini kazanır. Zaten kendine Monroe
Doktrini'ni şiar edinen Amerika'nın başka kıtalarda ve özellikle de
Avrupalıları ilgilendiren bölgelerde işi yoktur. I. Dünya Savaşı'na bile
istemeye istemeye girer. Fikir babası kendi başkanı olmasına rağmen
Milletler Cemiyeti içinde yer almaz.
Amerika
ancak II. Dünya Savaşı ile birlikte kürsel siyaset sahnesine adımını
atar. Attıktan sonra orada kalır ve kaldığı sürece de Türkiye'nin
çıkarlarını kollamaya gayret eder. Türk-Amerikan ilişkilerinin gerçek
dönüm noktası, güvertesinde Japonya'nın teslim antlaşmasının imzalandığı
Missouri zıhlısının iki destroyer eşliğinde Dolmabahçe önüne demir
attığı 5 Nisan 1946'dır.
Ziyaretin
görünürdeki nedeni savaş sırasında ölen büyükelçimiz Mehmet Münir
Ertegün'ün naaşını Türkiye'ye getirmekti. Normal şartlar altında çok
daha kolay ve masrafsız yollardan yapılabilecek bu "taşıma işi" Amerikan
yönetiminin Sovyetler Birliği karşısında daralan Türkiye'ye destek
vermeyi kararlaştırması sayesinde önemli bir siyasi jeste dönüştü ve işe
de yaradı.
Türk
limanlarını ziyaret eden bu güçlü gemi sayesinde Türkiye üstündeki
Sovyet baskısı hafifledi. Boğazlarda üs ve doğu sınırlarında değişiklik
talep eden Moskova'yı yumuşattı. Çok geçmeden de Türkiye, Truman, hemen
onun ardından da Marshall yardımından yararlandı. Çeşitli gerekçelerle
eleştirilse de verilen yardımlar sayesinde Türkiye, ordusunu
modernleştirme ve altyapısını güçlendirme imkânı buldu. Ayrıca Avrupa
kurumları içinde de yer almaya başladı.
NATO
kurulduğunda dışarıda kalmamıza karşılık Kore Savaşı konjonktüründe üç
yıl içinde Amerika sayesinde üye olduk. Amerika 1950'li, 1960'lı,
1970'li yıllarda Türkiye'ye yoğun bir şekilde askeri ve ekonomik destek
verdi. Bu desteğini günümüze değin de sürdürdü. Başımız ne zaman sıkışsa
Amerika'yı yanımızda bulduk. Öcalan yakalanırken de Amerika, Türkiye'nin
yanındaydı, Kıbrıs sorunu için destek istediğimizde de.
Tüm
devletler arası ilişkilerde olduğu gibi Amerika-Türkiye ilişkilerinde de
zaman zaman sorunlar yaşandı. İnönü 1964'te Kıbrıs'a "Siz siyasi olarak
müdahale etmezseniz biz askeri olarak müdahale ederiz" dediğinde Johnson
kendisine mektup yazıp "Bizim size verdiğimiz silahları kullanamazsınız,
Sovyetler işe karışırsa NATO size yardım etmeyebilir" gibi şeyler
söyledi. Ve tabii biz de çok kızdık. Ama Amerika yine de yardım etti.
Soruna müdahale edip Rum saldırılarının durdurulmasını sağladı.
Bazen
çuvallar, bazen de Amerikan subaylarının sarhoş kullandıkları arabalar
yüzünden sorunlar yaşadık. Kıbrıs'a müdahale edince ambargoya maruz
kaldık. Üslerde tatsızlıklar oldu. Türkiye'nin rızası olmadan bazı
şeyler yapıldı. Washington, Ankara'dan vermeyeceği tavizler istedi,
Ankara da Washington'dan çok şey bekledi. Fakat genel olarak
baktığımızda 1946'dan bu yana Amerika-Türkiye ilişkilerinde ciddi hiçbir
sorun yaşanmadı.
Bana
kalırsa bundan sonra da yaşanmayacak. Amerikan Kongresi 1915 trajedisini
"soykırım" olarak tanıyan yasa çıkartsa da yaşanmayacak, çıkartmasa da.
Türkiye, Irak'a müdahale etmek zorunda kalsa da kalmasa da. İki ülke
ilişkilerinin çok köklü bir geçmişi var ve stratejik çıkarlar pek çok
alanda örtüşüyor. Eğer bugün bir kriz durumu var gibi gözüküyorsa bu
büyük ölçüde tarafların birbirini yanlış anlamasından kaynaklanıyor.
Amerika-Türkiye ilişkilerini etkileyen şeyler ikili ilişkilerin seyri
dışında alanlardan kaynaklanıyor. Türkiye, Amerika'nın kendi koyduğu
kurallara daha sadık olmasını, dünya düzenini altüst edecek işler
yapmamasını bekliyor. Iran'a daha farklı bakmasını, Filistin sorununun
çözümü konusunda daha yapıcı bir tutum takınmasını istiyor. Onlar da
zaten giderek farklı bakmaya, daha adil olmaya başladı.
Şimdi
sıra bizde, onların yanlış anlamalarını ortadan kaldırmakta. Dışişleri
Bakanı ve Genelkurmay Başkanı geçen günlerde denedi. Ama yetmez, taşın
altında eli olan herkesin denemesi gerek...