|

BEREKET
Be-re-ke
kelimesi, Arapça'da sebat etmek, kalmak, gayret etmek, devam etmek,
devamlı yağmur yağması, anlamlarına gelir. Bu kökten türeyen bereket,
artma, fazlalaşma, mutluluk ifadesi olarak kullanılır. Türkçe sözlükte
de bolluk, çokluk, feyiz, genişlik, hayır ve saadet anlamları
sayılmıştır. Bereke'nin mastarı olan 'bürük' ise "devenin bir yere
çökmesi ve orada kalmasıdır." Buna bağlı olarak bereket kelimesi devenin
çöküp kalmasına benzer şekilde, istenilen, hoş karşılanan, memnuniyete
sebep olan şeylerin süreklilik gösterdiği durumları anlatmak üzere
kullanılmıştır. Maddi anlamda kazancın, gelirin, üretimin sürekli bolluk
göstermesi, refahın artması olarak anlaşılan bereket, manevi anlamda ise
süreklilik arz eden huzur ve saadet olarak tanımlanabilir. Kelime,
içerisinde yücelik, azamet, bolluk, sebat, hayır ve hasenat anlamlarını
da bulundurur.
Bereket,
İslam'dan önceki dönemlerde de insanlar tarafından ilahi bir lütuf
olarak algılanmış ve toplumlar kendi ilahlarına, bunun için dua
etmişler, adaklar adamışlardır. Ancak dualarını ve adaklarını sadece
Allah'a ithaf etmek yerine, kendi yaptıkları ilahlara yapmışlar, tek
bereket sahibi olarak Allah'ı görmemişlerdir. Hıristiyan ve Yahudilerde
de aynı şekilde bereket için dualar mevcuttur ancak bu dinlerin
mensuplarında da, paganistlerde olduğu gibi, şirke bulaşmış bir bereket
anlayışı söz konusudur. Hıristiyanlıkta da Yahudilikte de Allah'tan
başka, din adamlarının da bereket verebileceği ve mübarek kılabileceği
kabul edilmektedir. Papazların haç çıkararak kişileri takdis etme işlemi
de onları mübarek kılmaları anlamına gelmektedir. Bereketin din adamları
eliyle dağıtıldığına inanmaktadırlar. Müslüman toplumlarda da bazı
efendilerin, şeyhlerin gittikleri yere bereket götürdükleri, bereketin
onların ellerinden sadır olduğu gibi yanlış inanışlar söz konusudur.
Benzer şekilde, Hıdırellez merasimleri, "Hızır eli değmiş" gibi
ifadeler, ticarethanelere bereket getirsin diye asılan "karınca duası"
levhaları, tavşan ayağı, nal gibi nesneler de bu yanlış inanışlardandır.
Oysa ki
bereketin kaynağı sadece Allah'tır. Ancak O bereket verir ve mübarek
kılabilir. O'nun hiçbir aracıya ihtiyacı yoktur bereket vermek için.
Eğer bir kimseyi ya da bir yeri Allah mübarek kılmazsa hiçbir kuvvet
bunu tersine çevirip orayı mübarek kılıp bereket dağıtamaz. Allah'ın
mübarek kıldığını da hiç kimse değiştiremez. Bu nedenle İslam'ın bereket
anlayışı tevhidi bir anlayıştır. Diğer bütün din ve inanış şekillerinden
farklıdır. Allah bereket versin diye, bir takım kişilerden, nesnelerden
ya da gecelerden aracılık beklemek İslam'ın tevhidi ruhuna aykırıdır ve
insanı şirke götürür. Kur'an bereketi yalnızca Allah'a izafe eder.
Rahmetin ve bereketin kaynağı yalnızca O'dur.
Kur'an'da
dokuz ayette Yüce Allah'ın önemli bir sıfatı olarak "Tebareke" kelimesi
kullanılmaktadır. "Tebareke" kelimesi bereket kelimesinin mübalağasıdır.
Çok azametli, sıfat ve fillerinde herkesten üstün, iyiliğin kaynağı
anlamlarına gelmektedir. Mülk suresi birinci ayeti bunu gayet net bir
şekilde ortaya koyar: "En yüce ve mübarek olan (tebareke) O'dur ki
kâinatın saltanatı elindedir. O her şeye kadirdir."(Mülk 67/1) Tebareke
kelimesinin geçtiği bütün ayetlerde, Allah'ın insanlara lütfettiği ve
onun sonsuz kudretini yansıtan nimetler vurgulanmaktadır: Furkan'ı
indiren (25/1); altından ırmaklar akan cennetler veren, köşkler kılan
(25/10); gökte burçlar kılan, onların içinde bir aydınlık ve nurlu bir
ay var eden (25/61); yeri yerleşim alanı, göğü bina kılan ve insanı en
güzel şekilde yaratan, temiz besinlerle rızıklandıran (40/64); gökleri
ve yeri altı günde yaratan, birbirini kovalayan geceyi ve gündüzü, aya
ve güneşe emriyle boyun eğdiren (7/54); göklerin, yerin ve ikisi
arasındakilerin sahibi olan (43/85); celal ve ikram sahibi (55/78); bir
nutfeden en güzel şekilde insanı yaratan (23/14) Allah'ın şanı çok
yücedir.
Tebareke
dışında bereket kelimesi Kur'an'da, türevleriyle birlikte, 23 yerde
geçmektedir. Bunlardan 3 tanesinde 'berekât' şeklinde çoğul ifadesi
kullanılmaktadır. Hûd suresi 48. ayette belirtildiği üzere, tufandan
sonra Hz. Nuh ve ona inananlara, "Allah'ın selam ve bereketleriyle"
gemiden inin emri verilmiştir. Onlara, çektikleri sıkıntılara karşılık
olmak üzere hem Allah'ın selamı verilmiş hem de bolluk ihsan edilmiştir.
Aynı surenin 73. ayetinde, Hz. İbrahim'in yaşlı karısının, Allah'tan bir
rahmet ve bereket olmak üzere bir çocukla müjdelenmesi konu
edilmektedir. A'râf suresi 96. ayette de ilahi mesajı yalanlayan
toplumlar için "eğer inansalardı yerden ve gökten bereketler
verilecekti" denilmektedir. Onların 'yalanlayanlar' oldukları için
kaybettikleri belirtiliyor. Bu ayetlerde gökten ve yerden verilecek
olanların, yağacak yağmur, topraktan sağlanacak verimlilik, madenler,
sular, doğal kaynaklar ve bunlardan sağlanabilecek hayırlar olduğu
anlaşılmaktadır.
Mübarek
kelimesi ise Kur'an'da, örnekleme şeklinde, hem peygamberlerle birlikte
hem de bazı yer isimleriyle birlikte kullanmaktadır. Hz. İbrahim, Musa,
İsa, İshak peygamberler mübarek olarak anılmıştır (37/113; 19/31; 27/8).
Kur'an "mübarek bir gecede" indirilmiştir (44/3); o mübarek bir kitaptır
ve mübarek bir öğüttür (6/92; 21/50; 38/29). Yeryüzünde ilk kurulan ev,
Kâbe, mübarektir (3/96). Ayrıca, yeryüzü bereketlendirilmiştir (7/137);
yukarıdan inen su (50/9) ve yerden biten zeytin ağacı mübarektir
(24/35). Bunların yanında mübarek olarak anılan yerler ve şehirler ise,
Tûr ve Mescid-i Aksa'nın çevresidir (28/30; 17/1; 23/29; 21/71, 81;
34/18). Kur'an, evlere girildiğinde de, Allah tarafından bereket ve
güzellik dileyerek birbirimizi selamlamayı öğütlemektedir (24/61). Bu
ayetlerde hayrı ve saadeti nelerin bollaştırdığı açıkça görülmektedir.
Allah'ın insanlara ilettiği mesaj, onu ulaştıranlar, onun okunduğu ve
uygulandığı yerler insanlar için hayrın, bolluğun, saadetin kaynağıdır
ve mübarektirler.
Bu
noktada "mübarek geceler"le ilgili bir ayrıntıyı belirtmek gerekir.
Kur'an'ın indiği gece mübarektir, çünkü o gece Kur'an ile insan müşerref
olmuş, hayra giden yol gösterilmiştir. O geceyi bereketli kılan bu
özelliğidir. Ondan sonraki gecelerin biri diğerinden farklı değildir. O
gecenin yıldönümlerinde hayır beklemek İslam'î anlayışa aykırıdır.
Kur'an'ın ilk indiği gecedir kast edilen. İnsanın hayatına ve yaşadığı
gecelere bereket ve rahmet katan ancak müminlerin takvasıdır, Allah'a
olan yakınlıklarıdır. Yoksa takvim yaprağına bakılarak bereket
beklenmez.
'Tebrik'
kelimesi, mübarek olmasını dileme, 'teberrük' de mübarek görme anlamına
gelir. Bizim günlük konuşma dilimize de iyice yerleşmiş olan 'mübarek'
kelimesi buradaki ifadelere yakın anlamlarda kullanılmaktadır. "Mübarek
insan" derken, insanlara hayrı dokunan, müslüman kişiler kastedilir;
"Allah mübarek etsin" derken, yaptığınız iş, sağladığınız kazanç
Allah'tan bir bereket getirsin dileği vardır; "bayramınız mübarek olsun"
derken de yine, ulaştığımız bayramlar Allah'tan gelecek rahmet için bir
vesile olsun, Allah şükrümüzü kabul etsin dileği vardır. "Allah bereket
versin", "kesenize bereket", "bereketini gör", "helal kazanılmayan malda
bereket yoktur" gibi ifadeler neredeyse her gün kullandığımız
ifadelerdendir.
Allah'ın
rızası doğrultusunda çaba gösteriyor olmak bereket beklemenin ön
şartıdır. O'nun rızasına muhalif bir konuda bereket beklenemez. Bir
Müslüman elinden geleni yaptıktan sonra tevekkül edip, Allah'ın
bereketini bekler. Allah dilediği kadar, çabaları bereketlendirir. O'nun
neyi ne kadar bereketlendireceği insan için meçhuldür, biz ancak O'na
sığınıp doğru olanı yapmakla mükellefiz. Helal kazanmak, helal harcamak,
şükrümüzü ifa etmek, kulluğun gereklerinden sapmamak gerekir. Bireylerin
bu çabalarıyla şekillenen toplumlarda ise bereketin nasıl geleceğini
yine Kur'an'da görmekteyiz. A'raf suresi 96. ayette şöyle
buyurulmaktadır: "O ülkelerin halkı inansalar ve sakınsalardı, elbette
onların üstüne gökten ve yerden nice bereket kapıları açardık, fakat
yalanladılar, biz de ettikleri yüzünden onları yakalayıverdik."
Bu ayette
toplumsal vurgu öne çıkmaktadır. Bazı bireylerin 'ilahi mesajı
yalanlıyor olması' değil, toplumun geneline yayılmış bir inkar durumunun
söz konusu olduğu görülüyor. Bu ayete göre eğer bir toplum İslam'a
teslim olursa o toplumu Yüce Allah nimetleriyle destekleyecektir. Yani
bir toplum, Allah'tan korkar, emirlerine uyar, nimetlerine şükreder,
yoksullarını gözetir, zekatını verir, cimrilik etmekten uzaklaşır,
hevasını kontrol eder hale gelirse, ve ilaahir, Allah da o toplumu
bereketiyle zenginleştirir.
Toplum bu
özelliklere sahip olduğu sürece gücüne güç katar, Müslümanlar hem
bolluğa kavuşur hem de saadet bulurlar, tıpkı İslam'ın ilk dönemlerinde
olduğu gibi. İslami hassasiyetlerin yüksek olduğu, fikri ve ameli
canlılığın olduğu dönemlerde, Allah Müslümanları lütfuyla
zenginleştirmiş, İslam'ı tebliğ konusunda çabalarını da
bereketlendirmiştir. İslam dünya üzerinde her yöne yayılırken, ruhundaki
canlılığı da oralara taşımış, İslam coğrafyası huzurun ve bereketin
simgesi haline gelmiştir. Ta ki özünde taşıdığı canlılığı kaybedene
kadar.
Müslüman
bir toplum içerisinde bereketin altyapısını oluşturan en önemli unsur
sadaka ve infaktır. İslam, Müslümanların kazandıklarından sadaka
vermelerini ve infak etmelerini emreder. Güçsüzler, yoksullar, yetimler,
bakıma muhtaç olanlar bu şekilde doyurulup gözetilirler. "Onların
mallarından sadaka al, bununla onları temizlemiş, arındırmış olursun…"
(9/103); "Mallarını Allah yolunda infak edenlerin örneği yedi başak
bitiren, her bir başakta yüz tane bulunan bir tek tanenin örneği
gibidir. Allah, dilediğine kat kat arttırır. Allah (ihsanı) bol olandır,
bilendir." (2/261) Bu sayede, Allah'ın bahşettiği zenginlikten ihtiyaç
sahiplerinin de bir pay alması sağlanmış olur. Müminler arasında
dayanışma artar, toplum içinde sosyal bir denge kurulur. Bir kısım tok
iken bir kısım aç gezmez, lütfedilen nimetler toplumun her kesimine bir
fayda sağlamış olur. Neticede ise o toplum Allah'ın vaat ettiği berekete
kavuşur.
Ne var ki
toplum bu özelliklerini kaybederse Allah'ın bereketi de o toplumdan
uzaklaşır. Bir toplumun bolluk içinde olması Allah'ın o toplumu
bereketli kıldığı anlamına gelmez. Bugün zenginliğiyle gözleri
kamaştıran Batı ülkeleri, 'saadet' söz konusu olduğunda aynı şekilde
zengin görünmüyorlar. Kendisini müstağni sayan Batı'nın materyalist,
heva ve heves üzerine kurulu medeniyeti, kendisinde bir servet yığılımı
sağlamasına rağmen sosyal yaralarını tedavi edememektedir. Batı
medeniyeti refah, mutluluk, zenginlik vaadiyle dünyanın dört köşesine
yayılırken, götürdüğü ise sadece acı ve zulüm olmuştur. Çıkarları
doğrultusunda dünyanın kaynağını sömürmüş ama ardında milyonlarca aç
insan bırakmıştır. Maddiyat peşinde koşan sistem önünde engel
çıkarabilecek her türlü değer yargısını ayakları altına almaktadır.
Böyle bir düzen içerisinde Allah'ın bereketinden söz etmek mümkün
olabilir mi!
Bereketin
Allah'tan geldiğine iman eden müminler, O'nun verdiği nimetlere
şükürlerini ihmal etmeyip, yaptıkları sadakaları artırdıkça, Allah da
onlara verdiği 'bolluk ve saadeti' artıracaktır. İbrahim suresi yedinci
ayette şöyle buyurulmaktadır; "Hatırlayın ki, rabbiniz size; 'Eğer
şükrederseniz elbette size nimetimi artıracağım ve eğer nankörlük
ederseniz hiç şüphesiz azabım çok şiddetlidir' diye bildirmişti."
|