Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 339 | Mart  2007

                   

 

 


 

DÜŞÜNCENİN OKULLAŞMASI

M.Kürşad ATALAR

Düşünce, bir bireyin şahsında da yetkinleşebilir, bir kolektif faaliyetin ürünü olarak da zaman içerisinde olgunlaşıp, okullaşabilir. Burada Batı düşünce tarihinden iki, İslam düşünce tarihinden de bir örnek temelinde, beşeri düşüncenin 'okullaşma' sürecini anlamaya çalışacağız. Daha sonra da, çağdaş dönemde Müslüman düşüncesinin 'okullaşması' noktasında yaşadığı sorunlar ve imkanları değerlendireceğiz.

            İlk örneğimiz Thomas Hobbes'tur. Bir İngiliz siyaset filozofu olan Hobbes, siyaset literatüründe Leviathan kitabıyla bilinir. Bu kitapta 'sözleşme' kavramı temelinde yöneten-yönetilen ilişkilerini tanımlamaya çalışmıştır. Önerdiği yönetim biçimi ise, son tahlilde, 'monarşi'dir. Kitapta, Batı düşüncesinde bir dönüm noktası sayılabilecek ölçüde yeni bir yaklaşımla 'insan' yeniden tanımlanmaktadır ve bu tanım, önceki dönemin 'değer yargıları'na dayalı hakim 'felsefi' yaklaşımlarından tamamen bağımsız, 'doğacı' ve 'rasyonel' temellere oturmaktadır. Hobbes'un kitabını asıl önemli kılan da burasıdır. Leviathan'ın tasnif ediliş şekline bakıldığında ise, iki ana bölümle karşılaşılır. İlk bölümde Hobbes, 'doğacı' bir yaklaşımla, 'psikolojik' tahliller yapar ve ardından, meşhur: "insan insanın kurdudur" değerlendirmesinde bulunur. Burada insanların bir toplum içinde nasıl bir arada yaşayacakları sorunu ortaya çıkar. Hobbes, bu sorunu, 'güçlü iktidar' kavramıyla çözer. Ancak tam da burada iktidarın mahiyeti meselesi devreye girer. Hobbes, feodal düzenin artık iyice çözüldüğü, Rönesans ve Reform tecrübelerini yaşamış bir toplumsal çevre ve tarihsel evrede yazdığı için, dini/dünyevi iktidar sorununu çözmek onun için artık çok zor değildir. Fakat yine de, kitabının ikinci bölümünü bu konuya ayırır ve dünyevi iktidarın 'tekliği' üzerine vurguda bulunur. Hobbes'un kitabının bu ikinci bölümü, siyaset literatüründe çoğunlukla ele alınmaz ama Hobbes'un 'dini/dünyevi iktidar' konusunu tartışması, dönemi açısından manidardır. Çünkü her ne kadar o dönemin İngilteresi'nde kilise otoritesi artık iyice zayıflamış olsa da, zihinler henüz bu noktada bulanıktır. Hobbes, temel dini referans kaynağı olan Kitab-ı Mukaddes'e ve Aziz Augustine ve Aziz Peter gibi Hıristiyan 'din uluları'na yaptığı atıflarla, kilisenin dünyevi iktidarı temsil eden Monark'a (veya Parlamento'ya) bağlı olması gerektiğini vurgular. Hobbes'a göre, siyasal iktidar, ister-istemez tek elde toplanacaktır. Siyasal iktidarı, bir kişi veya parlamento temsil edebilir ancak bu iktidarın kendisi, doğası gereği, 'bölünemez.' İşte bu noktada, Hobbes'un kitabının dizayn ediliş şekline bakmak, 'düşüncenin okullaşması'nın izlerini sürmek isteyenler için önemli ipuçları sunacaktır. Hobbes, kitabında öncelikle, kendi tezlerini, önceki dönemin hakim kavramlarından tamamen bağımsız 'yeni bir terminoloji' ile savunmaktadır. Böylece dayanak noktalarını sabitleştirmektedir. Bir başka ifade ile, kendi 'meşruiyet zemini'ni oluşturmaktadır. Ardından da, bu tezine rakip gördüğü en önemli diğer tezi (Kilise'nin hakimiyet tezini), yine Kilise'nin en temel kaynaklarına müracaat ederek çürütmektedir. Leviathan'ın dizayn ediliş biçimini kısaca bu şekilde özetlememiz mümkündür. Bu hususu hatırda tutarak ikinci örneğimizi inceleyebiliriz.

            Jean Jacques Rousseau, Fransız Devrimi öncesinde yetişmiştir ve pek çok alanda yazmış olmasına rağmen, ününü daha çok Toplum Sözleşmesi adlı kitabına borçludur. Rousseau'nun siyaset literatürüne katkısı 'genel irade' kavramına dayalı 'halk egemenliği' düşüncesidir. Hobbes, tezini, özellikle Yunan ve Roma dönemi uygulamalarına atıflarla destekler ve 'sözleşme' yoluyla ortaya çıkacak olan toplumun, halkın iradesinin somut yansıması olduğunu savlar. Bu modelin açık ifadesi 'cumhuriyet' rejimidir. Burada hiçbir güç, halk iradesinin üzerinde değildir. Halk, gerek gördüğü zaman, yasamaya devrettiği yetkilerini geri alabilir. Rousseau'nun düşünceleri, Devrim öncesi Fransa'da çok etkili olmuştur ve nihayet, Cumhuriyet'in kurulmasından sonra krallık-aristokrasi-kilise üçlüsü hakimiyetlerini tümden yitirmişlerdir. Rousseau'nun kitabının dizayn ediliş tarzına baktığımızda da, Hobbes'ta gördüğümüzün bir benzerini bulabiliriz. Rousseau da, kitabının ilk bölümünde, 'genel irade' ve 'halk egemenliği' kavramlarının meşru bir zemin bulması için çaba sarf eder. Öncelikle tezini, tarihteki uygulamalardan aldığı kanıtlarla besler ve kendi meşruiyet zeminini oluşturur. Ardından kitabının son bölümünde: "Bir Hıristiyan Cumhuriyet Olabilir mi?" sorusunu sorar. Bu bölüm ilginçtir: çünkü o da, tıpkı Hobbes gibi, kendi tezinin önünde bir engel olarak gördüğü bir konuda okuyucusunu ikna etmek zorundadır. Rousseau, bunun bilincindedir ve kendi görüşünün anti-tezini, kitabında mağlup etmelidir. Rousseau'nun bu soruya verdiği cevap şudur: "cumhuriyet ve Hıristiyanlık birbirine zıt iki kavram olduğu için, bir Hıristiyan Cumhuriyeti 'mümkün' değildir." Görüldüğü gibi, Rousseau'nun yaptığı da Hobbes'un yaptığından farklı değildir.

            Üçüncü örnek ise, kendi düşünce iklimimizin bilinen siması Gazali'dir. Gazali, kendi otobiyografisini yazdığı 'El-Munkiz' adlı kitabında, düşüncesinin evrim aşamalarından bahsederken, Fıkıh ve Kelam’ın, içinde yaşadığı dönemin 'üst kültürü'nün sorularına cevap vermekte yetersiz kaldığını ve bu yüzden doğrudan 'felsefe' okumaları yaptığını söyler. Amacı, felsefeyi, kendi kaynaklarından öğrenip, Müslümanların inancını batıl itikatlardan  korumaktır. Neticede Gazali, 2 yıllık felsefe okumalarından sonra, Makasıd-el Felasife (Felsefecilerin Maksatları) ve ünlü eseri El-Tehafut'el-Felasife'yi (Felsefecilerin Tuhaflıkları) yazar. Bu kitaplarda, Gazali, felsefecilerin görüşlerini, kendi eserlerinden referanslarla aktarır ve onlara karşı kendi cevaplarını verir. Nihayet felsefecilerin 19 yerde batıl fikir sahibi olduklarını 3 konuda da küfre düştüklerini ifade eder. Gazali'nin bu çabasına baktığımızda da şu hususu görürüz ki, o, sadece itikadı, felsefenin tasallutundan kurtarmaya çalışmamakta, bunun yanında, tezini kabul ettirebilmek için, dönemin entelektüel dünyasında hakim pozisyonda bulunan felsefeyi, 'düşünce' planında mağlup etme çabası vermektedir. Bunun için, felsefeyi, deyim yerindeyse, felsefecilerden daha iyi bilmesi gerektiğinin farkındadır. O, bunu, gücü oranında yapmış ve bir çoklarının da kabul ettiği üzere, 'felsefe'nin İslam dünyasındaki saltanatını (o dönem itibarıyla) yıkmıştır. Bu, Gazali'nin görüşlerinin, o dönemin entelektüel dünyasında ne denli etkili olduğunu göstermektedir. Her ne kadar yarım asır sonra Et-Tehafüt-el-Tehafüt adlı eserinde İbn-i Rüşd tarafından güçlü bir şekilde eleştirilmiş olsa da, İbn-i Rüşd'ün 'tehafüt'ü Gazali'ninki kadar etkili olamamıştır. Gazali'nin felsefeye karşı verdiği mücadeleye baktığımızda da, Hobbes ve Rousseau'da gördüğümüz şeyin bir benzerini rahatlıkla görebiliriz. O da kendi düşüncesinin önünde engel olarak gördüğü anti-tezi, en yetkin bir şekilde çürütme kaygısı taşımaktadır ve temel referanslara hakimiyeti ölçüsünde bu amacına ulaşabilmektedir.

            Bu örnekleri elbette çoğaltmak mümkündür. Aslında düşünce dünyasında etkili olmuş bir çok isimde, bu 'model'in tekrarlandığını kolaylıkla görebiliriz. Burada belirleyici unsur, öncelikle yazarın, kendi tezini sağlam bir zemine oturtabilmesi, ardından da, bu tezin birinci rakibi olarak gördüğü anti-tezi mağlup edebilmesidir. Düşünce tarihinde bunu yapabilen insan sayısı enderdir. Klasikleşmiş kitaplar okunduğunda, bu sözümüz daha iyi anlaşılacaktır.

            Peki bugünün dünyasında Müslümanlar, düşüncenin 'okullaşması' sürecinin hangi aşamasında bulunmaktadırlar. Kanaatimce, Müslümanlar, 'başlangıç evresi'ni geçmiş bulunuyorlar. Bunun tarihini vermek belki çok doğru olmayabilir; ancak yaklaşık bir asırdır, İslam dünyasında bir 'öze dönüş' çabası vardır ve bu çaba, kendinden önceki asırlardan farklı ve yeni bir oluşumu haber vermektedir. Fakat bilinmelidir ki, başlangıç dönemlerinde, çoğunlukla, düşüncenin okullaşması vakıası ile karşılaşmayız. Bu beşeri düşüncenin yetkinleşmesi sürecinin doğal bir karakteristiğidir. Başlangıç sürecinde, düşüncenin 'temelleri' atılır. Örneğin ilk dönemin Rey Ekolü'nün ünlü siması Ebu Hanife, kendinden önceki üç kuşağın birikimini miras alarak, bu düşünceyi 'okullaştırmıştır.' Aynı şekilde Marx da, kendinden önce Fourier, Saint Simon, Proudhon gibi 'sosyalist'lerin düşünsel mirasından yararlanarak komünizm düşüncesini sistematikleştirmiştir. Bugün, bulunduğumuz dönem itibarıyla, İslam'ı kendi kaynağından ve arı-duru bir şekilde anlama çabası da artık 'ekolleşme' emareleri vermeye başlamıştır. Özellikle temel kavramların anlaşılması ve siyasal düşünce bağlamında geleneksel mezheplerin otoritelerinin zayıflaması bunun göstergesidir. Ancak bu, 'okullaşma' için yeterli değildir. Bunun için, Müslümanların, Gazali'nin uğraştığı 'felsefe'nin bugünkü muadili olan modernizmi (veya post-modernizmi) öncelikle entelektüel platformda mağlup etmeleri gerekir. Bu 'görev', kapsamlı ve zorlu bir uğraşı beraberinde getirmektedir. Çünkü modernizmin gerçek eleştirisi, öncelikle "modernizmin kaynaklarının, modernistlerden daha iyi bilinmesi" ile mümkündür. Başlangıç döneminde, bu 'görev'in bilincinde olan ve gayet yararlı ürünler veren alimler, aydınlar ve düşünürler olmuşsa da, 'okullaşma' dediğimiz şey, gerçekleşememiştir.

            Bunun için, mutlaka, modernizmin temel kavramları üzerinden bir eleştiri yapılması gerekmektedir. Fakat tabii ki, bu eleştirinin yapılabilmesi için de, öncelikle İslam'ın temel kavramlarının iyi bilinmesi gerekmektedir. Müslümanların, bir yandan pratik hayatı Müslümanca yaşama hassasiyeti gösterirken, öte yandan zihinsel güçlerini bu alanda yoğunlaştırmaya özen göstermeleri, 'okullaşma' sürecinin sağlıklı bir şekilde işlemesi için elzemdir.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...