|

DÜŞÜNCENİN OKULLAŞMASI
M.Kürşad ATALAR
Düşünce, bir
bireyin şahsında da yetkinleşebilir, bir kolektif faaliyetin ürünü
olarak da zaman içerisinde olgunlaşıp, okullaşabilir. Burada Batı
düşünce tarihinden iki, İslam düşünce tarihinden de bir örnek temelinde,
beşeri düşüncenin 'okullaşma' sürecini anlamaya çalışacağız. Daha sonra
da, çağdaş dönemde Müslüman düşüncesinin 'okullaşması' noktasında
yaşadığı sorunlar ve imkanları değerlendireceğiz.
İlk örneğimiz Thomas Hobbes'tur. Bir İngiliz siyaset filozofu olan
Hobbes, siyaset literatüründe Leviathan kitabıyla bilinir. Bu kitapta
'sözleşme' kavramı temelinde yöneten-yönetilen ilişkilerini tanımlamaya
çalışmıştır. Önerdiği yönetim biçimi ise, son tahlilde, 'monarşi'dir.
Kitapta, Batı düşüncesinde bir dönüm noktası sayılabilecek ölçüde yeni
bir yaklaşımla 'insan' yeniden tanımlanmaktadır ve bu tanım, önceki
dönemin 'değer yargıları'na dayalı hakim 'felsefi' yaklaşımlarından
tamamen bağımsız, 'doğacı' ve 'rasyonel' temellere oturmaktadır.
Hobbes'un kitabını asıl önemli kılan da burasıdır. Leviathan'ın tasnif
ediliş şekline bakıldığında ise, iki ana bölümle karşılaşılır. İlk
bölümde Hobbes, 'doğacı' bir yaklaşımla, 'psikolojik' tahliller yapar ve
ardından, meşhur: "insan insanın kurdudur" değerlendirmesinde bulunur.
Burada insanların bir toplum içinde nasıl bir arada yaşayacakları sorunu
ortaya çıkar. Hobbes, bu sorunu, 'güçlü iktidar' kavramıyla çözer. Ancak
tam da burada iktidarın mahiyeti meselesi devreye girer. Hobbes, feodal
düzenin artık iyice çözüldüğü, Rönesans ve Reform tecrübelerini yaşamış
bir toplumsal çevre ve tarihsel evrede yazdığı için, dini/dünyevi
iktidar sorununu çözmek onun için artık çok zor değildir. Fakat yine de,
kitabının ikinci bölümünü bu konuya ayırır ve dünyevi iktidarın
'tekliği' üzerine vurguda bulunur. Hobbes'un kitabının bu ikinci bölümü,
siyaset literatüründe çoğunlukla ele alınmaz ama Hobbes'un 'dini/dünyevi
iktidar' konusunu tartışması, dönemi açısından manidardır. Çünkü her ne
kadar o dönemin İngilteresi'nde kilise otoritesi artık iyice zayıflamış
olsa da, zihinler henüz bu noktada bulanıktır. Hobbes, temel dini
referans kaynağı olan Kitab-ı Mukaddes'e ve Aziz Augustine ve Aziz Peter
gibi Hıristiyan 'din uluları'na yaptığı atıflarla, kilisenin dünyevi
iktidarı temsil eden Monark'a (veya Parlamento'ya) bağlı olması
gerektiğini vurgular. Hobbes'a göre, siyasal iktidar, ister-istemez tek
elde toplanacaktır. Siyasal iktidarı, bir kişi veya parlamento temsil
edebilir ancak bu iktidarın kendisi, doğası gereği, 'bölünemez.' İşte bu
noktada, Hobbes'un kitabının dizayn ediliş şekline bakmak, 'düşüncenin
okullaşması'nın izlerini sürmek isteyenler için önemli ipuçları
sunacaktır. Hobbes, kitabında öncelikle, kendi tezlerini, önceki dönemin
hakim kavramlarından tamamen bağımsız 'yeni bir terminoloji' ile
savunmaktadır. Böylece dayanak noktalarını sabitleştirmektedir. Bir
başka ifade ile, kendi 'meşruiyet zemini'ni oluşturmaktadır. Ardından
da, bu tezine rakip gördüğü en önemli diğer tezi (Kilise'nin hakimiyet
tezini), yine Kilise'nin en temel kaynaklarına müracaat ederek
çürütmektedir. Leviathan'ın dizayn ediliş biçimini kısaca bu şekilde
özetlememiz mümkündür. Bu hususu hatırda tutarak ikinci örneğimizi
inceleyebiliriz.
Jean Jacques Rousseau, Fransız Devrimi öncesinde yetişmiştir ve pek çok
alanda yazmış olmasına rağmen, ününü daha çok Toplum Sözleşmesi adlı
kitabına borçludur. Rousseau'nun siyaset literatürüne katkısı 'genel
irade' kavramına dayalı 'halk egemenliği' düşüncesidir. Hobbes, tezini,
özellikle Yunan ve Roma dönemi uygulamalarına atıflarla destekler ve
'sözleşme' yoluyla ortaya çıkacak olan toplumun, halkın iradesinin somut
yansıması olduğunu savlar. Bu modelin açık ifadesi 'cumhuriyet'
rejimidir. Burada hiçbir güç, halk iradesinin üzerinde değildir. Halk,
gerek gördüğü zaman, yasamaya devrettiği yetkilerini geri alabilir.
Rousseau'nun düşünceleri, Devrim öncesi Fransa'da çok etkili olmuştur ve
nihayet, Cumhuriyet'in kurulmasından sonra krallık-aristokrasi-kilise
üçlüsü hakimiyetlerini tümden yitirmişlerdir. Rousseau'nun kitabının
dizayn ediliş tarzına baktığımızda da, Hobbes'ta gördüğümüzün bir
benzerini bulabiliriz. Rousseau da, kitabının ilk bölümünde, 'genel
irade' ve 'halk egemenliği' kavramlarının meşru bir zemin bulması için
çaba sarf eder. Öncelikle tezini, tarihteki uygulamalardan aldığı
kanıtlarla besler ve kendi meşruiyet zeminini oluşturur. Ardından
kitabının son bölümünde: "Bir Hıristiyan Cumhuriyet Olabilir mi?"
sorusunu sorar. Bu bölüm ilginçtir: çünkü o da, tıpkı Hobbes gibi, kendi
tezinin önünde bir engel olarak gördüğü bir konuda okuyucusunu ikna
etmek zorundadır. Rousseau, bunun bilincindedir ve kendi görüşünün
anti-tezini, kitabında mağlup etmelidir. Rousseau'nun bu soruya verdiği
cevap şudur: "cumhuriyet ve Hıristiyanlık birbirine zıt iki kavram
olduğu için, bir Hıristiyan Cumhuriyeti 'mümkün' değildir." Görüldüğü
gibi, Rousseau'nun yaptığı da Hobbes'un yaptığından farklı değildir.
Üçüncü örnek ise, kendi düşünce iklimimizin bilinen siması Gazali'dir.
Gazali, kendi otobiyografisini yazdığı 'El-Munkiz' adlı kitabında,
düşüncesinin evrim aşamalarından bahsederken, Fıkıh ve Kelam’ın, içinde
yaşadığı dönemin 'üst kültürü'nün sorularına cevap vermekte yetersiz
kaldığını ve bu yüzden doğrudan 'felsefe' okumaları yaptığını söyler.
Amacı, felsefeyi, kendi kaynaklarından öğrenip, Müslümanların inancını
batıl itikatlardan korumaktır. Neticede Gazali, 2 yıllık felsefe
okumalarından sonra, Makasıd-el Felasife (Felsefecilerin Maksatları) ve
ünlü eseri El-Tehafut'el-Felasife'yi (Felsefecilerin Tuhaflıkları)
yazar. Bu kitaplarda, Gazali, felsefecilerin görüşlerini, kendi
eserlerinden referanslarla aktarır ve onlara karşı kendi cevaplarını
verir. Nihayet felsefecilerin 19 yerde batıl fikir sahibi olduklarını 3
konuda da küfre düştüklerini ifade eder. Gazali'nin bu çabasına
baktığımızda da şu hususu görürüz ki, o, sadece itikadı, felsefenin
tasallutundan kurtarmaya çalışmamakta, bunun yanında, tezini kabul
ettirebilmek için, dönemin entelektüel dünyasında hakim pozisyonda
bulunan felsefeyi, 'düşünce' planında mağlup etme çabası vermektedir.
Bunun için, felsefeyi, deyim yerindeyse, felsefecilerden daha iyi
bilmesi gerektiğinin farkındadır. O, bunu, gücü oranında yapmış ve bir
çoklarının da kabul ettiği üzere, 'felsefe'nin İslam dünyasındaki
saltanatını (o dönem itibarıyla) yıkmıştır. Bu, Gazali'nin görüşlerinin,
o dönemin entelektüel dünyasında ne denli etkili olduğunu
göstermektedir. Her ne kadar yarım asır sonra Et-Tehafüt-el-Tehafüt adlı
eserinde İbn-i Rüşd tarafından güçlü bir şekilde eleştirilmiş olsa da,
İbn-i Rüşd'ün 'tehafüt'ü Gazali'ninki kadar etkili olamamıştır.
Gazali'nin felsefeye karşı verdiği mücadeleye baktığımızda da, Hobbes ve
Rousseau'da gördüğümüz şeyin bir benzerini rahatlıkla görebiliriz. O da
kendi düşüncesinin önünde engel olarak gördüğü anti-tezi, en yetkin bir
şekilde çürütme kaygısı taşımaktadır ve temel referanslara hakimiyeti
ölçüsünde bu amacına ulaşabilmektedir.
Bu örnekleri elbette çoğaltmak mümkündür. Aslında düşünce dünyasında
etkili olmuş bir çok isimde, bu 'model'in tekrarlandığını kolaylıkla
görebiliriz. Burada belirleyici unsur, öncelikle yazarın, kendi tezini
sağlam bir zemine oturtabilmesi, ardından da, bu tezin birinci rakibi
olarak gördüğü anti-tezi mağlup edebilmesidir. Düşünce tarihinde bunu
yapabilen insan sayısı enderdir. Klasikleşmiş kitaplar okunduğunda, bu
sözümüz daha iyi anlaşılacaktır.
Peki bugünün dünyasında Müslümanlar, düşüncenin 'okullaşması' sürecinin
hangi aşamasında bulunmaktadırlar. Kanaatimce, Müslümanlar, 'başlangıç
evresi'ni geçmiş bulunuyorlar. Bunun tarihini vermek belki çok doğru
olmayabilir; ancak yaklaşık bir asırdır, İslam dünyasında bir 'öze
dönüş' çabası vardır ve bu çaba, kendinden önceki asırlardan farklı ve
yeni bir oluşumu haber vermektedir. Fakat bilinmelidir ki, başlangıç
dönemlerinde, çoğunlukla, düşüncenin okullaşması vakıası ile
karşılaşmayız. Bu beşeri düşüncenin yetkinleşmesi sürecinin doğal bir
karakteristiğidir. Başlangıç sürecinde, düşüncenin 'temelleri' atılır.
Örneğin ilk dönemin Rey Ekolü'nün ünlü siması Ebu Hanife, kendinden
önceki üç kuşağın birikimini miras alarak, bu düşünceyi
'okullaştırmıştır.' Aynı şekilde Marx da, kendinden önce Fourier, Saint
Simon, Proudhon gibi 'sosyalist'lerin düşünsel mirasından yararlanarak
komünizm düşüncesini sistematikleştirmiştir. Bugün, bulunduğumuz dönem
itibarıyla, İslam'ı kendi kaynağından ve arı-duru bir şekilde anlama
çabası da artık 'ekolleşme' emareleri vermeye başlamıştır. Özellikle
temel kavramların anlaşılması ve siyasal düşünce bağlamında geleneksel
mezheplerin otoritelerinin zayıflaması bunun göstergesidir. Ancak bu,
'okullaşma' için yeterli değildir. Bunun için, Müslümanların, Gazali'nin
uğraştığı 'felsefe'nin bugünkü muadili olan modernizmi (veya
post-modernizmi) öncelikle entelektüel platformda mağlup etmeleri
gerekir. Bu 'görev', kapsamlı ve zorlu bir uğraşı beraberinde
getirmektedir. Çünkü modernizmin gerçek eleştirisi, öncelikle
"modernizmin kaynaklarının, modernistlerden daha iyi bilinmesi" ile
mümkündür. Başlangıç döneminde, bu 'görev'in bilincinde olan ve gayet
yararlı ürünler veren alimler, aydınlar ve düşünürler olmuşsa da,
'okullaşma' dediğimiz şey, gerçekleşememiştir.
Bunun için, mutlaka, modernizmin temel kavramları üzerinden bir eleştiri
yapılması gerekmektedir. Fakat tabii ki, bu eleştirinin yapılabilmesi
için de, öncelikle İslam'ın temel kavramlarının iyi bilinmesi
gerekmektedir. Müslümanların, bir yandan pratik hayatı Müslümanca yaşama
hassasiyeti gösterirken, öte yandan zihinsel güçlerini bu alanda
yoğunlaştırmaya özen göstermeleri, 'okullaşma' sürecinin sağlıklı bir
şekilde işlemesi için elzemdir. |