Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 339 | Mart  2007

                   

 

 


 

İBADETLERDE TARİHSEL BOYUT

Abdulhamit BAYIRBAŞ

Hz. Adem'den Hz. Muhammed'e kadar vahiyle muhatap olan tüm elçilerin, isimleri Kur'an'da zikredilsin- zikredilmesin, aynı türden ibadetler ve ahlakî davranışlarla yükümlü olduğunu söylemek vahy gerçeğinin gereğidir. Bu inancımızı (kanaatimizi) Kur'an vahyinden alıyoruz, anlıyoruz. (Nahl 16/36) İslam'ın başlangıç tarihini, Allah'ın insanla vahiy indirmek suretiyle konuşmaya başladığı tarih olarak kabul ediyorsak -ki öyledir- ibadetlerin de vahiy tarihiyle yaşıt olması gerektiğini kabul etmek mecburiyetimiz vardır. Bunun tersini düşünmeyi imkansız görmekteyiz. "İnsan başı boş bırakılacağını, dilediği gibi hareket edebileceğini mi sanır?" (Kıyamet 71/36) ayetinin düşüncemize delil olacağına inanmaktayız.

            Yüce Allah (c.c) insanlık tarihinin hiçbir döneminde kullarını VAHİYden mahrum bırakmamıştır. Kullarını VAHİYden mahrum bırakmayan yaratanın, kendisine karşı yapılacak ibadet türlerinden, biçimlerinden, yarattığı kullarını mahrum bırakması düşünülebilir mi? Bu mümkün görülür mü? Biz bunu mümkün görmüyoruz.

            Her ne kadar Hz. Muhammed'e vahyedilen  Kur'an'da bu ibadetlerin biçimleri teferruatlı bir şekilde anlatılmamış olsa da bu husus ibadetlerin bilinmediği anlamına gelmemektedir. İbadetlerin hemen tamamı biliniyordu. Ama kimi ibadetlerin içleri boşaltılmış, mahiyetleri değiştirilmiş, yerine getirilenleri ise toplumun azınlık bir kesimi tarafından uygulanmıştır. Bu konu ile ilgili örnekler İslam Tarihi kaynaklarında bol miktarda anlatılır.

            İbadet=Kulluk Nedir?

            Esasen ibadet, Yüce Allah'ın bütün kullarına vermiş olduğu "dindarlık içgüdüsünün" dışa yansıması biçimidir. İnanması, tapınması, zihniyeti, düşüncesi, yaşam hakkındaki kanaati ne olursa olsun bütün insanların mutlaka AŞKIN bir varlığa inanma-tapınma içgüdüsü ile dünyaya geldiği kesindir. Bu içgüdü şöyle veya böyle tatmin edilmediği, doyuma ulaşmadığı takdirde insanın ölmediği ancak huzursuz olduğu görülmüştür. Tarih boyunca hiçbir varlığa inanmadığını söyleyenler olagelmiştir. Günümüzde de böyleleri mevcuttur. Bunlar ölmüyorlar. Ama hep mutsuz, hep huzursuz oluyorlar.

            Dinin kurucusu ve hükümlerinin belirleyici ve ibadet esaslarının öğreticisi olan ALLAH, yarattıklarının yaratılış amacını Zariyat Suresinin 51/56. ayetinde şöyle belirtmiştir. " Ben insanları ve cinleri ancak bana kulluk etsinler diye yarattım." Bu ayet üzerinde de derin derin düşündüğümüz taktirde ibadetler tarihine ilişkin bize bilgiler verdiğini görürüz. Gerek insanları ve gerekse cinleri kendisine ibadet etsinler diye yarattığını söyleyen Rabbimizin bu varlıkları "dilediğiniz gibi ibadet edebilirsiniz" diye "başıboş" bırakacağını düşünebilir miyiz? Düşünürsek şayet, bu ne kadar İslamî, ne kadar Kur'anî  bir düşünce olur. Kur'an'ın hangi ayetinden destek görür? İnsanların ve cinlerin madem ki yaratılış amaçları Allah'a kulluk etmek, O'na karşı sorumluluk bilinci içinde hareket etmek, kısaca Allah'a ibadet etmekse, bu husus ancak yaratan Allah'ın insanları ve cinleri ibadetler konusunda bilgilendirmesi ile mümkün olacaktır. Bu bilgilendirmenin insanlarla ilgili olan kısmının Hz. Adem'den başlayıp diğer peygamberlerle devam edip Hz. Muhammed'e kadar devam sürmesi söz konusudur. Şöyle düşünebiliriz. Şayet Yaratıcı kudret, yarattığı ilk insandan itibaren kullarına bir takım yükümlülükler yüklememiş olsa, onları neyle veya neyden hesaba çekmesi söz konusu olurdu? Bu yükümlülükleri yerine getirmek, kulluk edilecek olanın şanına yaraşır biçimde yerine getirmek ibadettir, kulluktur. Bu tür kulluk sadece Allah'a, onun istediği şekilde yapılır. O'nu razı etmek için yapılır.

            Tarih boyunca elçilerin sünnetleriyle örnekleşen ibadetler, ahlakî davranışlara baktığımızda Hz. Muhammed'e gelinceye kadar devam etmiştir. Şimdi bunları Kur'an ayetlerinin örnekliğinde teker teker izah etmeye çalışalım:

            Namaz Örneği:

            İbadet türünden bütün davranışlar ile ahlaki özellikler (biz bunlara kaynağını vahiyden alan insanların evrensel değerleri de diyebiliriz) geçmiş peygamberler tarafından yapılmış, yapılagelmiştir. O peygamberlerin sahabeleri de peygamberlerinden öyle görmüş, öyle yapmış ve günümüze kadar gelivermiştir. Bundan böyle de aynen devam edecektir. Kur'an-ı Kerim'de değişik surelerde, Hz. Muhammed'den önceki peygamberlerin ya bizzat kendilerine ya da peygamberlerle birlikte ümmetlerine namaz kılmaları ve zekat vermeleri emredildiği haber verilmektedir. İşte konu ile ilgili örnek ayetler: "Bir zamanlar Rabbin İsrailoğullarından "Allah'tan başkasına ibadet- kulluk etmeyin, ana-babaya iyilik edin, akrabaya, yetimlere ve düşkünlere de iyilik edin, namazı kılın ve zekatı verin" diye söz almıştık. Ama pek azınız hariç döneklik ederek caydınız."(Bakara 2/83); "Musa ve kardeşine : "Kavminiz için şehirde direniş merkezleri -mescidler- oluşturun ve (buralarda) namaz kılınız" diye vahyettik.  Mü'minleri müjdele."(Yunus 10/87); "Dediler ki: "Ey Şuayb! Atalarımızın taptıklarından vazgeçmemizi veya mallarımız üzerinde dilediğimiz gibi tasarrufta bulunmaktan vazgeçmemizi, senin namazın mı (namazını emreden Rabbin mi) emrediyor!" Oysa sen yumuşak huylu ve olgun bir insansın."(Hud 11/87); "Rabbimiz! Doğrusu ben, çocuklarımın bir kısmını, namaz kılmaları için senin kutsal evinin yanında, tarıma elverişsiz bir vadiye yerleştirdim." (İbrahim 14/37); "Rabbimiz! Beni ve soyumu namaz kılanlardan eyle. Rabbimiz Duamı kabul eyle."(İbrahim 14/40); "İsa beşikte konuşarak " Rabbim beni bulunduğum her yerde mübarek kıldı. Yaşadığım sürece namaz kılmamı ve zekat vermemi emretti" (Meryem 19/31); "Kitapta İsmail'i de an. Çünkü o, sözüne sadık ve gönderilmiş bir nebi idi. Ehline namaz kılmayı ve zekat vermeyi emrederdi." (Meryem 19/54-55); "Doğrusu ben, kendisinden başka ilah olmayan Allah'ım. Öyleyse bana kulluk et ve benim için namaz kıl" (Taha 20/14);  "Ayrıca ona (İbrahim'e) İshak'ı ve Yakub'u bağışladık.  Hepsini de Salihlerden kıldık. Onları, emrimizle doğru yola çağıran önderler kıldık. Onların hayır işlemelerini, namaz kılmalarını ve zekat vermelerini emrettik. Onlar sadece bize kulluk ederlerdi." (Enbiya 21/72- 73); "Lokman oğluna hitaben dedi ki: "Yavrucuğum! Namazı kıl, iyiliği emret, kötülükten alıkoy. Başına gelene  (sıkıntı ve meşakkatlere) sabret. Doğrusu bunlar titizlikle yerine getirilmesi gereken işlerdir." (Lokman 31/17)

            Meallerini vermiş olduğumuz ayetlerin bir kısmında  "Namaz kıl" ifadesi ile "Zekat ver" ifadesi birlikte zikredilmektedir. Bu ayetlerin özelliği, Hz. Peygamber (a.s.)'den önce yaşayan peygamberlere söz konusu ibadetlerin emredildiğini haber veriyor olmalıdır. Peygamberlerin hiçbirinin veya ümmetlerinin hiçbirisinin keyiflerine göre, istedikleri gibi namaz kılmış veya zekat vermiş olmalarını düşünmek mümkün değildir. Olmamalıdır da. Bu ibadetleri emredenin şanının gereğidir, bu ibadetlerin nasıl yapılacağı ile ilgili bilgileri vermek.

            Kullarına her halükarda rahmet eden, yol gösteren, hidayet eden Yüce Allah, Hz. Adem'e gönderdiği vahiylerle, bilgilerle kime kulluk edileceğini, nasıl kulluk edileceğini, hangi ahlaki davranışların yerine getirilmesiyle kendisinin razı edileceğini bildirmiş, Hz. Adem'in örnekliğinde kullarına öğretmiştir. Hz. Adem bilgilendirilmesi bu anlama gelmektedir (Bakara 2/30). Bunun aksini düşünmeyi Kur'an vahyi ışığında mümkün görmüyoruz.

            Denilebilir ki, Hz. Adem zamanında namaz kaç vakitti? Veya sabah namazı 2, öğle namazı 4 vb. diğer vakit namazlarının farzlarının rekatları günümüzdeki gibi miydi? Bu konuda net bir şeyi söylemek mümkün olmamakla birlikte, namazın, Hz. Peygamber'e gelmeden önceki peygamberlerden hangisi döneminde 5 vakit kılınmaya başladı ise, hem vakit hem de rekat olarak o dönemden gelen, bilinen haliyle namazın kılınıyor olması muhtemel olup, Allah'ımız o haliyle namazı onaylamıştır demeyi uygun görüyoruz. Bu rekat ve vakitler ilk peygambere emredildiği zaman diliminde de aynı olabilir.

            Zekat Örneği:

            Yukarıda meallerini vermiş olduğumuz 10 ayetin bir kısmında - namaz emrinin yanısıra - zekat verme emrinin de yer almakta olduğunu görmekteyiz. Rabbimiz olan Allah'ın, insan neslini dünya sahnesine getirmeye başlamasından sonra, kulları içerisinde varlıklısı da olmuş, yoksulu da. Toplumsal yaşamın huzurlu olması, varlıklı olanların varlıklarından belirli bir kısmını yoksullarla bölüşmeleri esasına bağlanmıştır ki bunun  adına "arındırıcı malî yükümlülük" anlamında  ZEKAT denilmektedir. Bu tarih boyunca hep böyle olmuştur. Bilemediğimiz ve yaratan Allah'ımızın hakkında bilgi vermediği husus, zekatın oransal miktarıdır. Bunu da toplumdaki ihtiyaç sahiplerinin durumuna göre devlet yöneticilerinin içtihadına, yaşadıkları dönemde peygamberlere bırakmıştır diye düşünmek gerekir. Bugün de aynı durum söz konusu değil mi? Müslümanların yaşadığı coğrafyada da şayet ihtiyaç sahipleri yekun teşkil ediyor, toplanan zekat miktarı toplumda huzuru sağlayacak miktara ulaşmıyorsa, İslam Devletinin etkili-yetkili görevlileri zekat nisabında ümmetin maslahatına uygun düşecek şekilde değişiklik yapma hakkına sahiptirler. Bu nedenle biz, geçmiş vahiylerin takipcilerinde zekat nisabı ne kadardı, ne türden mallardan zekat verilirdi gibi sualleri gereksiz ve anlamsız görüyoruz. Yaratan Rabbimizin, yarattığı kulları için en güzel şeyleri emretmiş olduğuna inanıyoruz.

Oruç Örneği:

            Bakara Suresinin 2/183 ayetinde "Ey iman edenler! Oruç sizden öncekilere farz kılındığı gibi, Allah'a karşı sorumluluk bilincinde olasınız diye -sayılı günlerde- size de farz kılındı"  buyrulmaktadır. Ayet, hiçbir izaha gerek bırakmayacak kadar açık ve net olarak, Hz. Peygamber'den önceki vahyin izleyicileri - diğer peygamberlerin ümmetleri - için orucun farz kılındığını beyan ediyor. Bizim bilmediğimiz (bilmemiz de gerekmiyor) husus, bizden öncekilerin orucu kaç gün tuttukları hususudur. Fakat bilinmesi gerekli olan husus orucun mahiyetidir. Vahiy süreci boyunca orucun mahiyetinde bir değişiklik olmadığını düşünüyoruz. Böyle bir değişiklik söz konusu olmuş ise, bunun Yaratan kanalıyla değil, uygulayıcıları kanalıyla,  kendi heva ve heveslerine uygun hale getirilmiş olacağına inanıyoruz.

            Kurban Örneği:

            Kur'an'ın verdiği bilgilere göre, Hz. Adem'in çocuklarının imtihana tâbi tutuldukları ibadet türü KURBAN'dır. Maide Suresi'nin 5/27 ayetinde Hz. Adem'in çocuklarının Allah'a kurban takdim ettiklerinden bahsedilerek; "Onlara Adem'in iki oğlunun kıssasını gerçek olarak anlat: ikisi de birer kurban sunmuş, birininki kabul edilmiş, diğerininki kabul edilmemişti" buyrularak kurban ibadetinin tarihine dikkat çekilmiştir. Tam da burada Hac 22/34 ayeti akla geliyor. Aslında bu ayet, günümüzde dahi kurban hususundaki tartışmaların önünü alacak açıklıktadır. "Biz her ümmet için kurban kesmeyi bir ibadet kıldık." Ve Hac Suresi'nin 22/37 ayetinden kurbanın gerçek amacının da "Allah'a karşı sorumluluk bilincinde olma gerekliliği" olduğunu anlıyoruz: "o kurbanların etleri de, kanları da asla Allah'a ulaşmaz. Ama sizden O'na (Allah'a) ulaşan TAKVAnızdır (sorumluluk bilincinde olmanızdır.)"

            Gerek Hz. İbrahim (a.s)'ın oğlu ile "kurban edilme" konusunda sınava tabii tutulması (Saffat 37/102-111), gerekse Hz. Musa'nın kavminin bir sığır kurban etmekle imtihana tabii tutulmaları (Bakara 2/67-71) bu ibadetin tarihi boyutu hakkında bize yeterli malumatı vermektedir. Belki bu iki örnek -Hz. İbrahim ve Hz. Musa'nın kavminin kurban olayı- konuyla direkt ilgisi yokmuş gibi görülüp, farklı mütalaa edilebilir. Netice itibariyle her iki olayda da bir kulluğun yerine getirilmesi, Yaratan tarafından yaratılanlardan istenmektedir. Biz bu isteğin -yerine getirilsin ya da getirilmesin, ibadet kavramı dışında düşünülmesini mümkün görmüyoruz.

            Her yıl Kurban Bayramı öncesinde yazılı ve görsel basında Müslümanların inançlarıyla eğlenircesine yapılan kurbanla ilgili tartışmaları gereksiz, lüzumsuz görmekteyiz. Bu konuda imkanı olan kişilerin Kurban ibadetlerini yerine getirmelerinin, kurban ibadetiyle alay edenlere karşı bir esas duruşun ifadesi olduğu ve olayın bir siyasi kimlik arz ettiğinin akıldan çıkartılmaması gerektiğine inanıyoruz.

            Hz. Muhammed (a.s)'in Mekke'den Medine'ye hicretinden sonra, hicretin 2.yılından itibaren her yıl kurban kesmiş olmasını siyasi bir tavır olarak görüyor ve değerlendiriyoruz. Hz. Muhammed'den sadece Kurban ibadetinin değil, Kur'an'da yerine getirilmesi istenilen bir takım ibadetlerin Mekke'de değil de, Medine'deyken yapılmasının istenilmesi, bu ibadetlerin yerine  getirilmesi için siyasi bir otoritenin varlığının gerekli olmasındandır. Yoksa bu ibadetler Mekke döneminde veya daha öncesinde bilinmediği için yerine getirilmiyor değildi. Özellikle muamelât ve hadlerin söz konusu olduğu ibadet türlerinde siyasi bir kimlik, siyasi bir otoritenin varlığı söz konusu olmalıdır ki bu ibadetler yerine getirilmiş olsunlar. Zina ve içki için öngörülen cezaların uygulanması, hırsızın elinin kesilmesi vb. hadlerin yanı sıra, muamelâtla ilgili ibadetler bu türdendir. Hac bu konunun tipik örneğidir.

            Hac Örneği:

            İslamî kaynaklarda hicretin 9.yılında, bir başka ifadeyle Mekke'nin fethinden sonra farz kılındığı kaydedilen hac ibadeti, bu tarihten önce bilinmiyor değildi. Kabe'nin tarihi ile ilgili bilgi veren kaynaklar basit bir yapı şeklinde de olsa, onun tarihini Hz. Adem dönemine kadar götürmektedirler Kabe tarihi ile ilgili bilgileri. Hz. Adem ile Havva'nın cennet gibi bir yerden uzaklaştırıldıktan sonra Mekke yakınlarında Arafat meydanındaki Rahmet tepesinde buluştukları rivayetlerine itibar edilirse Kabe ile ilgili bilgi te'yid edilmiş olabilir. Fakat inkarı mümkün olmayan bir gerçektir ki Kabe'yi ciddi anlamda bina şeklinde ilk yapan Hz. İbrahim'dir, oğlu İsmail ile birlikte. Kabe'nin inşaatının bitmesiyle birlikte Hz. İbrahim şahsında ümmetlerine yapılan çağrı HAC ibadetinin tarihi ile ilgili bilgiler vermektedir. Hac Suresinin 22/27 ayetinde Rabbimiz Hz. İbrahim'e vahyederek "İnsanları hacca davet et" buyurmaktadır.

            Hac Suresinin 22/26. ayeti özellikle namazda rükû, secde ve hatta namaz kılarken ne istikamete yöneleceğimizle ilgili çok çarpıcı tarihi bilgi vermektedir: "Bir zamanlar İbrahim'i Kabe'nin bulunduğu yere yerleştirerek: 'Bana hiçbir şeyi ortak koşma. Tavaf edenler, kıyam edenler, rükû ve  secde edenler için evimi temiz tut' demiştik." Kur'an vahyinin bu kadar açık olduğu yerde durup düşünmemiz gerekmiyor mu? Elbette gerekiyor.

            İslam Tarihi kaynaklarında Hz. Peygamber'in, Mekke döneminde dışardan Mekke'ye gelerek içerisi putlarla doldurulmuş Kâbe etrafında tavaf ederek HAC görevi yapacak olan Arap kabileleri arasında gezerek gizliden gizliye dolaşıp onları İSLAM'a davet ettiğini okuyup öğrenmekteyiz. Medine İslam devleti'nin temelleri de böyle bir çalışma neticesinde atılmıştı. Medineliler hac niyetiyle Mekke'ye gelmişler, Hz. Peygamber onlarla ilk görüşmesini Mekke'nin ileri gelenlerinden habersiz Akabe kayalıkları arasında yapmış, toplam üç sefer yapılan bu görüşmeler İslam Tarihine 1. ve 2. Akabe Görüşmeleri diye geçmiştir.

            Görüldüğü gibi hac ibadeti, gerek Mekkeli müşrikler ve gerekse Arap yarımadasındaki diğer Arap kabileleri tarafından biliniyor, yapılıyordu. Hz. Muhammed de, geçmiş vahyin takipçilerinin, haniflerin uyguladıkları şekilde Kabe'yi zaman zaman ziyaret ediyor, ama bu ziyaretlerin hiçbirisinde Kabe içinde bulunan putları ta'zim etmek gibi amaç gütmüyor, ancak Hz. İbrahim ve Hz. İsmail şeriatlarından gelen bir uygulamanın devamı olarak ziyaretini yapıyordu. Mekke'nin fethinden (h.8) sonra putlardan temizlenerek gerçek hüviyetine kavuşan Kabe'yi hac niyetiyle ziyaret etmeyi emreden vahiy gelince Hz. Peygamber Hac Emîri olarak Hz. Ebu Bekir'i tayin ederek Müslümanların hac ibadetlerini yerini getirmeleri için Mekke'ye gönderiyordu. Elbette, Mekkeli müşriklerin veya arap yarımadasındaki arapların yaptıkları hac ile Allah'ın emrettiği hacc'ın yapılış amacı ile biçimi aynı değildir. İslam, Hz. Peygamber'in peygamberliğinden önce, gerçek muhtevaları, şekilleri değişmiş, değiştirilmiş, bozulmuş olan bütün ibadetlerde olduğu gibi HAC ibadetinin de bozulan kısımlarını tashih etmiş, düzeltmiştir.

            Sonuç

            Gerek insanların, gerek cinlerin Yaratan'a karşı kulluk yapmak için yaratıldıkları akıldan çıkarılmadığı sürece, ibadetlerin vahiy tarihi ile yaşıt olduğunu dillendirmek hiç de yanlış olmayacaktır. Vahiy, insanlık tarihi ile yaşıt olunca ibadetlerin de insanlık tarihi ile yaşıt olduğu gerçeği ortaya çıkacaktır.

            Hemen hemen bütün ibadetlerin nasıl yerine getirileceği hususunda Allah'ın kulları, Allah'ın elçileri kanalıyla bilgilendirilmiştir. Bu nedenle en son vahiy Kur'an-ı Kerim'de bir çok ibadetin yapılış biçimi teferruatlı şekilde anlatılmamış, anlatılanların ise özünde bozulmuş olmalarından dolayı yeniden aslî hallerine dönüşünü temin etmeye yönelik olmuştur.

            İman etmek, nasıl ki ancak Yaratan'ın inanılmasını istediği şeylere, O'nun istediği şekilde iman etmekle mümkün olmakta ise, ibadet konusunda da ancak Allah'ın istediği şeyleri, yine O'nun istediği biçimde yapmakla mümkün olacağına inanıyoruz. Böyle olursa ibadet, ibadet olur diyoruz. "Rabbimiz yalnız sana kulluk eder, yalnız senden yardım dileriz." (Fatiha 1/4)

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...