|

İBADETLERDE TARİHSEL BOYUT
Abdulhamit BAYIRBAŞ
Hz.
Adem'den Hz. Muhammed'e kadar vahiyle muhatap olan tüm elçilerin,
isimleri Kur'an'da zikredilsin- zikredilmesin, aynı türden ibadetler ve
ahlakî davranışlarla yükümlü olduğunu söylemek vahy gerçeğinin
gereğidir. Bu inancımızı (kanaatimizi) Kur'an vahyinden alıyoruz,
anlıyoruz. (Nahl 16/36) İslam'ın başlangıç tarihini, Allah'ın insanla
vahiy indirmek suretiyle konuşmaya başladığı tarih olarak kabul
ediyorsak -ki öyledir- ibadetlerin de vahiy tarihiyle yaşıt olması
gerektiğini kabul etmek mecburiyetimiz vardır. Bunun tersini düşünmeyi
imkansız görmekteyiz. "İnsan başı boş bırakılacağını, dilediği gibi
hareket edebileceğini mi sanır?" (Kıyamet 71/36) ayetinin düşüncemize
delil olacağına inanmaktayız.
Yüce Allah (c.c) insanlık tarihinin hiçbir döneminde
kullarını VAHİYden mahrum bırakmamıştır. Kullarını VAHİYden mahrum
bırakmayan yaratanın, kendisine karşı yapılacak ibadet türlerinden,
biçimlerinden, yarattığı kullarını mahrum bırakması düşünülebilir mi? Bu
mümkün görülür mü? Biz bunu mümkün görmüyoruz.
Her ne kadar Hz. Muhammed'e vahyedilen Kur'an'da bu
ibadetlerin biçimleri teferruatlı bir şekilde anlatılmamış olsa da bu
husus ibadetlerin bilinmediği anlamına gelmemektedir. İbadetlerin hemen
tamamı biliniyordu. Ama kimi ibadetlerin içleri boşaltılmış, mahiyetleri
değiştirilmiş, yerine getirilenleri ise toplumun azınlık bir kesimi
tarafından uygulanmıştır. Bu konu ile ilgili örnekler İslam Tarihi
kaynaklarında bol miktarda anlatılır.
İbadet=Kulluk Nedir?
Esasen ibadet, Yüce Allah'ın bütün kullarına vermiş olduğu
"dindarlık içgüdüsünün" dışa yansıması biçimidir. İnanması, tapınması,
zihniyeti, düşüncesi, yaşam hakkındaki kanaati ne olursa olsun bütün
insanların mutlaka AŞKIN bir varlığa inanma-tapınma içgüdüsü ile dünyaya
geldiği kesindir. Bu içgüdü şöyle veya böyle tatmin edilmediği, doyuma
ulaşmadığı takdirde insanın ölmediği ancak huzursuz olduğu görülmüştür.
Tarih boyunca hiçbir varlığa inanmadığını söyleyenler olagelmiştir.
Günümüzde de böyleleri mevcuttur. Bunlar ölmüyorlar. Ama hep mutsuz, hep
huzursuz oluyorlar.
Dinin kurucusu ve hükümlerinin belirleyici ve ibadet
esaslarının öğreticisi olan ALLAH, yarattıklarının yaratılış amacını
Zariyat Suresinin 51/56. ayetinde şöyle belirtmiştir. " Ben insanları ve
cinleri ancak bana kulluk etsinler diye yarattım." Bu ayet üzerinde de
derin derin düşündüğümüz taktirde ibadetler tarihine ilişkin bize
bilgiler verdiğini görürüz. Gerek insanları ve gerekse cinleri kendisine
ibadet etsinler diye yarattığını söyleyen Rabbimizin bu varlıkları
"dilediğiniz gibi ibadet edebilirsiniz" diye "başıboş" bırakacağını
düşünebilir miyiz? Düşünürsek şayet, bu ne kadar İslamî, ne kadar
Kur'anî bir düşünce olur. Kur'an'ın hangi ayetinden destek görür?
İnsanların ve cinlerin madem ki yaratılış amaçları Allah'a kulluk etmek,
O'na karşı sorumluluk bilinci içinde hareket etmek, kısaca Allah'a
ibadet etmekse, bu husus ancak yaratan Allah'ın insanları ve cinleri
ibadetler konusunda bilgilendirmesi ile mümkün olacaktır. Bu
bilgilendirmenin insanlarla ilgili olan kısmının Hz. Adem'den başlayıp
diğer peygamberlerle devam edip Hz. Muhammed'e kadar devam sürmesi söz
konusudur. Şöyle düşünebiliriz. Şayet Yaratıcı kudret, yarattığı ilk
insandan itibaren kullarına bir takım yükümlülükler yüklememiş olsa,
onları neyle veya neyden hesaba çekmesi söz konusu olurdu? Bu
yükümlülükleri yerine getirmek, kulluk edilecek olanın şanına yaraşır
biçimde yerine getirmek ibadettir, kulluktur. Bu tür kulluk sadece
Allah'a, onun istediği şekilde yapılır. O'nu razı etmek için yapılır.
Tarih boyunca elçilerin sünnetleriyle örnekleşen ibadetler,
ahlakî davranışlara baktığımızda Hz. Muhammed'e gelinceye kadar devam
etmiştir. Şimdi bunları Kur'an ayetlerinin örnekliğinde teker teker izah
etmeye çalışalım:
Namaz Örneği:
İbadet türünden bütün davranışlar ile ahlaki özellikler (biz
bunlara kaynağını vahiyden alan insanların evrensel değerleri de
diyebiliriz) geçmiş peygamberler tarafından yapılmış, yapılagelmiştir. O
peygamberlerin sahabeleri de peygamberlerinden öyle görmüş, öyle yapmış
ve günümüze kadar gelivermiştir. Bundan böyle de aynen devam edecektir.
Kur'an-ı Kerim'de değişik surelerde, Hz. Muhammed'den önceki
peygamberlerin ya bizzat kendilerine ya da peygamberlerle birlikte
ümmetlerine namaz kılmaları ve zekat vermeleri emredildiği haber
verilmektedir. İşte konu ile ilgili örnek ayetler: "Bir zamanlar Rabbin
İsrailoğullarından "Allah'tan başkasına ibadet- kulluk etmeyin,
ana-babaya iyilik edin, akrabaya, yetimlere ve düşkünlere de iyilik
edin, namazı kılın ve zekatı verin" diye söz almıştık. Ama pek azınız
hariç döneklik ederek caydınız."(Bakara 2/83); "Musa ve kardeşine :
"Kavminiz için şehirde direniş merkezleri -mescidler- oluşturun ve
(buralarda) namaz kılınız" diye vahyettik. Mü'minleri müjdele."(Yunus
10/87); "Dediler ki: "Ey Şuayb! Atalarımızın taptıklarından vazgeçmemizi
veya mallarımız üzerinde dilediğimiz gibi tasarrufta bulunmaktan
vazgeçmemizi, senin namazın mı (namazını emreden Rabbin mi) emrediyor!"
Oysa sen yumuşak huylu ve olgun bir insansın."(Hud 11/87); "Rabbimiz!
Doğrusu ben, çocuklarımın bir kısmını, namaz kılmaları için senin kutsal
evinin yanında, tarıma elverişsiz bir vadiye yerleştirdim." (İbrahim
14/37); "Rabbimiz! Beni ve soyumu namaz kılanlardan eyle. Rabbimiz Duamı
kabul eyle."(İbrahim 14/40); "İsa beşikte konuşarak " Rabbim beni
bulunduğum her yerde mübarek kıldı. Yaşadığım sürece namaz kılmamı ve
zekat vermemi emretti" (Meryem 19/31); "Kitapta İsmail'i de an. Çünkü o,
sözüne sadık ve gönderilmiş bir nebi idi. Ehline namaz kılmayı ve zekat
vermeyi emrederdi." (Meryem 19/54-55); "Doğrusu ben, kendisinden başka
ilah olmayan Allah'ım. Öyleyse bana kulluk et ve benim için namaz kıl"
(Taha 20/14); "Ayrıca ona (İbrahim'e) İshak'ı ve Yakub'u bağışladık.
Hepsini de Salihlerden kıldık. Onları, emrimizle doğru yola çağıran
önderler kıldık. Onların hayır işlemelerini, namaz kılmalarını ve zekat
vermelerini emrettik. Onlar sadece bize kulluk ederlerdi." (Enbiya
21/72- 73); "Lokman oğluna hitaben dedi ki: "Yavrucuğum! Namazı kıl,
iyiliği emret, kötülükten alıkoy. Başına gelene (sıkıntı ve
meşakkatlere) sabret. Doğrusu bunlar titizlikle yerine getirilmesi
gereken işlerdir." (Lokman 31/17)
Meallerini vermiş olduğumuz ayetlerin bir kısmında "Namaz
kıl" ifadesi ile "Zekat ver" ifadesi birlikte zikredilmektedir. Bu
ayetlerin özelliği, Hz. Peygamber (a.s.)'den önce yaşayan peygamberlere
söz konusu ibadetlerin emredildiğini haber veriyor olmalıdır.
Peygamberlerin hiçbirinin veya ümmetlerinin hiçbirisinin keyiflerine
göre, istedikleri gibi namaz kılmış veya zekat vermiş olmalarını
düşünmek mümkün değildir. Olmamalıdır da. Bu ibadetleri emredenin
şanının gereğidir, bu ibadetlerin nasıl yapılacağı ile ilgili bilgileri
vermek.
Kullarına her halükarda rahmet eden, yol gösteren, hidayet
eden Yüce Allah, Hz. Adem'e gönderdiği vahiylerle, bilgilerle kime
kulluk edileceğini, nasıl kulluk edileceğini, hangi ahlaki davranışların
yerine getirilmesiyle kendisinin razı edileceğini bildirmiş, Hz. Adem'in
örnekliğinde kullarına öğretmiştir. Hz. Adem bilgilendirilmesi bu anlama
gelmektedir (Bakara 2/30). Bunun aksini düşünmeyi Kur'an vahyi ışığında
mümkün görmüyoruz.
Denilebilir ki, Hz. Adem zamanında namaz kaç vakitti? Veya
sabah namazı 2, öğle namazı 4 vb. diğer vakit namazlarının farzlarının
rekatları günümüzdeki gibi miydi? Bu konuda net bir şeyi söylemek mümkün
olmamakla birlikte, namazın, Hz. Peygamber'e gelmeden önceki
peygamberlerden hangisi döneminde 5 vakit kılınmaya başladı ise, hem
vakit hem de rekat olarak o dönemden gelen, bilinen haliyle namazın
kılınıyor olması muhtemel olup, Allah'ımız o haliyle namazı onaylamıştır
demeyi uygun görüyoruz. Bu rekat ve vakitler ilk peygambere emredildiği
zaman diliminde de aynı olabilir.
Zekat Örneği:
Yukarıda meallerini vermiş olduğumuz 10 ayetin bir kısmında
- namaz emrinin yanısıra - zekat verme emrinin de yer almakta olduğunu
görmekteyiz. Rabbimiz olan Allah'ın, insan neslini dünya sahnesine
getirmeye başlamasından sonra, kulları içerisinde varlıklısı da olmuş,
yoksulu da. Toplumsal yaşamın huzurlu olması, varlıklı olanların
varlıklarından belirli bir kısmını yoksullarla bölüşmeleri esasına
bağlanmıştır ki bunun adına "arındırıcı malî yükümlülük" anlamında
ZEKAT denilmektedir. Bu tarih boyunca hep böyle olmuştur. Bilemediğimiz
ve yaratan Allah'ımızın hakkında bilgi vermediği husus, zekatın oransal
miktarıdır. Bunu da toplumdaki ihtiyaç sahiplerinin durumuna göre devlet
yöneticilerinin içtihadına, yaşadıkları dönemde peygamberlere
bırakmıştır diye düşünmek gerekir. Bugün de aynı durum söz konusu değil
mi? Müslümanların yaşadığı coğrafyada da şayet ihtiyaç sahipleri yekun
teşkil ediyor, toplanan zekat miktarı toplumda huzuru sağlayacak miktara
ulaşmıyorsa, İslam Devletinin etkili-yetkili görevlileri zekat nisabında
ümmetin maslahatına uygun düşecek şekilde değişiklik yapma hakkına
sahiptirler. Bu nedenle biz, geçmiş vahiylerin takipcilerinde zekat
nisabı ne kadardı, ne türden mallardan zekat verilirdi gibi sualleri
gereksiz ve anlamsız görüyoruz. Yaratan Rabbimizin, yarattığı kulları
için en güzel şeyleri emretmiş olduğuna inanıyoruz.
Oruç
Örneği:
Bakara Suresinin 2/183 ayetinde "Ey iman edenler! Oruç
sizden öncekilere farz kılındığı gibi, Allah'a karşı sorumluluk
bilincinde olasınız diye -sayılı günlerde- size de farz kılındı"
buyrulmaktadır. Ayet, hiçbir izaha gerek bırakmayacak kadar açık ve net
olarak, Hz. Peygamber'den önceki vahyin izleyicileri - diğer
peygamberlerin ümmetleri - için orucun farz kılındığını beyan ediyor.
Bizim bilmediğimiz (bilmemiz de gerekmiyor) husus, bizden öncekilerin
orucu kaç gün tuttukları hususudur. Fakat bilinmesi gerekli olan husus
orucun mahiyetidir. Vahiy süreci boyunca orucun mahiyetinde bir
değişiklik olmadığını düşünüyoruz. Böyle bir değişiklik söz konusu olmuş
ise, bunun Yaratan kanalıyla değil, uygulayıcıları kanalıyla, kendi
heva ve heveslerine uygun hale getirilmiş olacağına inanıyoruz.
Kurban Örneği:
Kur'an'ın verdiği bilgilere göre, Hz. Adem'in çocuklarının
imtihana tâbi tutuldukları ibadet türü KURBAN'dır. Maide Suresi'nin 5/27
ayetinde Hz. Adem'in çocuklarının Allah'a kurban takdim ettiklerinden
bahsedilerek; "Onlara Adem'in iki oğlunun kıssasını gerçek olarak anlat:
ikisi de birer kurban sunmuş, birininki kabul edilmiş, diğerininki kabul
edilmemişti" buyrularak kurban ibadetinin tarihine dikkat çekilmiştir.
Tam da burada Hac 22/34 ayeti akla geliyor. Aslında bu ayet, günümüzde
dahi kurban hususundaki tartışmaların önünü alacak açıklıktadır. "Biz
her ümmet için kurban kesmeyi bir ibadet kıldık." Ve Hac Suresi'nin
22/37 ayetinden kurbanın gerçek amacının da "Allah'a karşı sorumluluk
bilincinde olma gerekliliği" olduğunu anlıyoruz: "o kurbanların etleri
de, kanları da asla Allah'a ulaşmaz. Ama sizden O'na (Allah'a) ulaşan
TAKVAnızdır (sorumluluk bilincinde olmanızdır.)"
Gerek Hz. İbrahim (a.s)'ın oğlu ile "kurban edilme"
konusunda sınava tabii tutulması (Saffat 37/102-111), gerekse Hz.
Musa'nın kavminin bir sığır kurban etmekle imtihana tabii tutulmaları
(Bakara 2/67-71) bu ibadetin tarihi boyutu hakkında bize yeterli
malumatı vermektedir. Belki bu iki örnek -Hz. İbrahim ve Hz. Musa'nın
kavminin kurban olayı- konuyla direkt ilgisi yokmuş gibi görülüp, farklı
mütalaa edilebilir. Netice itibariyle her iki olayda da bir kulluğun
yerine getirilmesi, Yaratan tarafından yaratılanlardan istenmektedir.
Biz bu isteğin -yerine getirilsin ya da getirilmesin, ibadet kavramı
dışında düşünülmesini mümkün görmüyoruz.
Her yıl Kurban Bayramı öncesinde yazılı ve görsel basında
Müslümanların inançlarıyla eğlenircesine yapılan kurbanla ilgili
tartışmaları gereksiz, lüzumsuz görmekteyiz. Bu konuda imkanı olan
kişilerin Kurban ibadetlerini yerine getirmelerinin, kurban ibadetiyle
alay edenlere karşı bir esas duruşun ifadesi olduğu ve olayın bir siyasi
kimlik arz ettiğinin akıldan çıkartılmaması gerektiğine inanıyoruz.
Hz. Muhammed (a.s)'in Mekke'den Medine'ye hicretinden sonra,
hicretin 2.yılından itibaren her yıl kurban kesmiş olmasını siyasi bir
tavır olarak görüyor ve değerlendiriyoruz. Hz. Muhammed'den sadece
Kurban ibadetinin değil, Kur'an'da yerine getirilmesi istenilen bir
takım ibadetlerin Mekke'de değil de, Medine'deyken yapılmasının
istenilmesi, bu ibadetlerin yerine getirilmesi için siyasi bir
otoritenin varlığının gerekli olmasındandır. Yoksa bu ibadetler Mekke
döneminde veya daha öncesinde bilinmediği için yerine getirilmiyor
değildi. Özellikle muamelât ve hadlerin söz konusu olduğu ibadet
türlerinde siyasi bir kimlik, siyasi bir otoritenin varlığı söz konusu
olmalıdır ki bu ibadetler yerine getirilmiş olsunlar. Zina ve içki için
öngörülen cezaların uygulanması, hırsızın elinin kesilmesi vb. hadlerin
yanı sıra, muamelâtla ilgili ibadetler bu türdendir. Hac bu konunun
tipik örneğidir.
Hac Örneği:
İslamî kaynaklarda hicretin 9.yılında, bir başka ifadeyle
Mekke'nin fethinden sonra farz kılındığı kaydedilen hac ibadeti, bu
tarihten önce bilinmiyor değildi. Kabe'nin tarihi ile ilgili bilgi veren
kaynaklar basit bir yapı şeklinde de olsa, onun tarihini Hz. Adem
dönemine kadar götürmektedirler Kabe tarihi ile ilgili bilgileri. Hz.
Adem ile Havva'nın cennet gibi bir yerden uzaklaştırıldıktan sonra Mekke
yakınlarında Arafat meydanındaki Rahmet tepesinde buluştukları
rivayetlerine itibar edilirse Kabe ile ilgili bilgi te'yid edilmiş
olabilir. Fakat inkarı mümkün olmayan bir gerçektir ki Kabe'yi ciddi
anlamda bina şeklinde ilk yapan Hz. İbrahim'dir, oğlu İsmail ile
birlikte. Kabe'nin inşaatının bitmesiyle birlikte Hz. İbrahim şahsında
ümmetlerine yapılan çağrı HAC ibadetinin tarihi ile ilgili bilgiler
vermektedir. Hac Suresinin 22/27 ayetinde Rabbimiz Hz. İbrahim'e
vahyederek "İnsanları hacca davet et" buyurmaktadır.
Hac Suresinin 22/26. ayeti özellikle namazda rükû, secde ve
hatta namaz kılarken ne istikamete yöneleceğimizle ilgili çok çarpıcı
tarihi bilgi vermektedir: "Bir zamanlar İbrahim'i Kabe'nin bulunduğu
yere yerleştirerek: 'Bana hiçbir şeyi ortak koşma. Tavaf edenler, kıyam
edenler, rükû ve secde edenler için evimi temiz tut' demiştik." Kur'an
vahyinin bu kadar açık olduğu yerde durup düşünmemiz gerekmiyor mu?
Elbette gerekiyor.
İslam Tarihi kaynaklarında Hz. Peygamber'in, Mekke döneminde
dışardan Mekke'ye gelerek içerisi putlarla doldurulmuş Kâbe etrafında
tavaf ederek HAC görevi yapacak olan Arap kabileleri arasında gezerek
gizliden gizliye dolaşıp onları İSLAM'a davet ettiğini okuyup
öğrenmekteyiz. Medine İslam devleti'nin temelleri de böyle bir çalışma
neticesinde atılmıştı. Medineliler hac niyetiyle Mekke'ye gelmişler, Hz.
Peygamber onlarla ilk görüşmesini Mekke'nin ileri gelenlerinden habersiz
Akabe kayalıkları arasında yapmış, toplam üç sefer yapılan bu görüşmeler
İslam Tarihine 1. ve 2. Akabe Görüşmeleri diye geçmiştir.
Görüldüğü gibi hac ibadeti, gerek Mekkeli müşrikler ve
gerekse Arap yarımadasındaki diğer Arap kabileleri tarafından biliniyor,
yapılıyordu. Hz. Muhammed de, geçmiş vahyin takipçilerinin, haniflerin
uyguladıkları şekilde Kabe'yi zaman zaman ziyaret ediyor, ama bu
ziyaretlerin hiçbirisinde Kabe içinde bulunan putları ta'zim etmek gibi
amaç gütmüyor, ancak Hz. İbrahim ve Hz. İsmail şeriatlarından gelen bir
uygulamanın devamı olarak ziyaretini yapıyordu. Mekke'nin fethinden
(h.8) sonra putlardan temizlenerek gerçek hüviyetine kavuşan Kabe'yi hac
niyetiyle ziyaret etmeyi emreden vahiy gelince Hz. Peygamber Hac Emîri
olarak Hz. Ebu Bekir'i tayin ederek Müslümanların hac ibadetlerini
yerini getirmeleri için Mekke'ye gönderiyordu. Elbette, Mekkeli
müşriklerin veya arap yarımadasındaki arapların yaptıkları hac ile
Allah'ın emrettiği hacc'ın yapılış amacı ile biçimi aynı değildir.
İslam, Hz. Peygamber'in peygamberliğinden önce, gerçek muhtevaları,
şekilleri değişmiş, değiştirilmiş, bozulmuş olan bütün ibadetlerde
olduğu gibi HAC ibadetinin de bozulan kısımlarını tashih etmiş,
düzeltmiştir.
Sonuç
Gerek insanların, gerek cinlerin Yaratan'a karşı kulluk
yapmak için yaratıldıkları akıldan çıkarılmadığı sürece, ibadetlerin
vahiy tarihi ile yaşıt olduğunu dillendirmek hiç de yanlış olmayacaktır.
Vahiy, insanlık tarihi ile yaşıt olunca ibadetlerin de insanlık tarihi
ile yaşıt olduğu gerçeği ortaya çıkacaktır.
Hemen hemen bütün ibadetlerin nasıl yerine getirileceği
hususunda Allah'ın kulları, Allah'ın elçileri kanalıyla
bilgilendirilmiştir. Bu nedenle en son vahiy Kur'an-ı Kerim'de bir çok
ibadetin yapılış biçimi teferruatlı şekilde anlatılmamış, anlatılanların
ise özünde bozulmuş olmalarından dolayı yeniden aslî hallerine dönüşünü
temin etmeye yönelik olmuştur.
İman etmek, nasıl ki ancak Yaratan'ın inanılmasını istediği
şeylere, O'nun istediği şekilde iman etmekle mümkün olmakta ise, ibadet
konusunda da ancak Allah'ın istediği şeyleri, yine O'nun istediği
biçimde yapmakla mümkün olacağına inanıyoruz. Böyle olursa ibadet,
ibadet olur diyoruz. "Rabbimiz yalnız sana kulluk eder, yalnız senden
yardım dileriz." (Fatiha 1/4) |