|

PEYGAMBER TELAKKİSİ
Hüseyin ALAN
İslam dininde itikat-bağlanmak, iman etmek, temelde doğru
bir Allah ve peygamber telakkisi ile mümkündür. Diğer iman ilkeleri ve
kuralları, bu temelden hareketle tamamlanır. Peygamber tarafından
bildirilen bilgiler-vahiy çerçevesinde bunların bir anlamı, doğru bir
dizilişi vardır. Esasa bağlı kurallar, sahih bir telakkiye dayanıyorsa,
eksiklik de olsa problem yoktur. Çünkü isabet etme imkanı her zaman
vardır.
Son dönemlerde kaybedilen en önemli değerimiz, usulümüzdür.
Çoğu zaman bunun farkında da değiliz. İşte bu bir telakki meselesidir,
sahihlik meselesidir.
Mesela, dinin kaynağı Kur'an'dır. Kur'an, Allah'tan
peygambere gelen bir vahiydir. Peygamberlik, kitap ile sabittir ve o da
ona tabidir. Bu temel telakkide bir yanlışlık, imanı da, amelleri de
heba eder… ilaahir.
Kitabı, vahyi doğru algılamak, peygamberi doğru tanımakla
mümkündür. Peygamberi doğru tanımak da, kitabı doğru tanımayı
gerektirir. Bunlar birbirinden koparılamaz. Çünkü onun ahlakı
Kur'an'dır. Kur'an'ı, ete-kemiğe büründüren, canlı ve yaşanılır bir hale
döndüren de odur. Tıpkı kitap gibi, o da bir rehberdir. Üstelik diğer
insanlar için bakıp görülecek, taklit edilecek güzel bir örnektir de…
Bize anlatılanlar ve tanıtılanlar bakımından, peygamber
telakkisi iki ana kategoride toplanabilir:
a) Gelenekesel anlayış ve kabul,
b) Modern anlayış ve kabul.
Geleneksel anlayış, peygamberi, her haliyle masum,
yanılmazlık zırhı ile donatılmış, yapıp ettiklerinin tamamı vahiyden
hareketle gerçekleşen bir kişi olarak algılar. Buna göre, peygamber,
kainatın kendisi için yaratıldığı, insanüstü özelliklere sahip, efsanevi
bir kişiliktir. Kitabın dışında, ayrıca kural vaaz edebilen biridir. Bu
anlayışta peygamber, insani davranışları, giyimi, yeme-içmesi,
oturup-kalkması kutsallaştırılan, bire bir taklit edilen bir mucizevi
varlıktır. Bu tipolojide, Arabi tarz ve örf kutsallaştırılır.
Peygamber telakkisinde ana damarlardan biri, bu anlayıştır.
Tarih, siyer, hadis derlemeleri ve rivayetler de, buralardan yapılan
aktarımlardan, doğru bir anlayışı, sahih bir sünneti çıkartmak oldukça
zordur. Çünkü:
1- Bizim rivayet kültürümüzde ve yazılı geleneğimizde, İbni
Haldun gibi istisnalar hariç, yorum, tefekkür veya felsefe yoktur.
2- Uzun dönemlerden bu yana 'dini telakki' bozuktur. Bu
temel bozukluk nedeni ile de, doğru bir peygamber anlayışı
gelişmemektedir.
Dolayısıyla ve genel olarak bu anlayış geleneğinde peygamber
'kutsal'dır. Zaman zaman peygamber tapıcılığından bahsedilebilir
(İdrarının şifa, sakalının kutsal, giyinme şeklinin farz, şefaatinin
mutlak olduğu vs. ya da Hz. İsa'nın şikayetine rağmen olduğu gibi).
Modern anlayışta ise, vahiy alan bir elçi vardır. Fakat bu
elçi, görevini yapmış, tebliğini bildirmiş ve gitmiştir. Vaaz veren bir
vaiz yahut taşıdığını veren bir postacı gibidir. Dolayısıyla bizler için
bir örnekliği söz konusu değildir.
Günümüzde en çok rağbet edilen bir diğer görüşe göre de,
vahyi, Allah'tan mana olarak alan ama bu mananın telaffuz kalıbını,
kelamını kendi 'üreten' bir elçidir. Burada elçi, vahyi iletirken,
tarihi dönemin, çevre şartlarının, sosyal-siyasi pratiğin etkisinde
kalmak veya o şartları dikkate almak durumundadır…
Bu görüşlere göre, günümüzün Müslümanları, kendi şartlarında
vahyi yeniden, yeni ifade kalıbı ile anlamlandırabilirler. Bunun için
yapılması gereken şey; eldeki Kur'an'ı akıl ve bilim ile, çağdaş
şartları dikkate alarak yeniden yorumlamaktır. Burada kitabi hükümlerin,
Allah'ın kelamının ruhu ve hedefi gözetilmeli ve din yeniden
'üretilmeli'dir.
Misal olarak, gaybi haberler, mucizeler, kıssalar yeniden
yorumlanabilir. El-ayak kesme cezaları kaldırılabilir, kadının
şahitliği, miras hakkı, konumu yeniden değerlendirilebilir. Faiz,
tesettür gibi hükümler günümüze uyarlanabilir. Velhasıl çağdaş dünyaya
uymayan ahkam ayetleri değiştirilebilir. Din-siyaset ilişkileri, adalet,
özgürlük gibi temel meseleler, modern zihin kalıplarında yeniden
anlamlandırılabilir (Tedricilik ve ahkamın değişmesi, vahiyden hareketle
değil, modern akıldan hareketle düşünülür…)
'Saadet Asrı' olarak bilinen, kitabi hükümlerin doğru
uygulandığı, iman temelli bir ümmet ama insanlardan ayrı bir topluluğun
gerçekleşip yaşadığı bir 'Zion'dur, bir nostaljidir. Dönüp bakılacak,
örnek alınacak o devre, bugünün gerçekliğine uymaz. Uymaz, çünkü
dönülecek bir yer ve zaman bugün itibarıyla gerçekte yoktur. Dolayısıyla
peygamberin örnekliği, rehberliği ve nihayet yapıp ettikleri bağlayıcı
değildir.
Bu anlayışları ifrat ve tefrit olarak görebilir miyiz? İki
anlayışta da, peygamber vahyi getiren ve bildirendir. Birisi
kutsallaştırırken, diğeri sıradanlaştırmıştır. Ama her ikisinde de,
gerçekte, vahiyden hareketle, yeryüzünü ifsat etmiş azgınlara,
toplumsal-siyasal bir mücadeleye tutuşan, rububiyeti ve uluhiyeti sadece
Allah'a has kılmaya çalışan, bunun için de sistem kurucu, stratejik
planlamalar yapan bir elçinin varlığı ya kaybolmuş ya da
unutturulmuştur.
Ne Yapılabilir?
Öncelikle sahih bir kitap-vahiy telakkisi ve buradan
hareketle sahih bir peygamber telakkisi artık zorunludur.
O halde, İslami bir tarih yorumu yapabilmeli, çağı-vakıayı
doğru okumayı, bunun üzerine eklemeliyiz. Nihayet, ne yapmamız gerektiği
konusunda esaslı fikirlerimiz olmalı. Düşünüş ve duruşta, taraf ve
düşmanlıkta stratejimizi belirlemeli, yol haritamızı çizebilmeliyiz… Bu,
aynı zamanda bizi sahih gelenekle buluşturacak, sağlam damara da
bağlayacak bir hat olacaktır.
Buraya kadar söylenenlerden hareketle, Mekke'yi yeniden
keşfetmenin gerekliliğini söyleyebiliriz. Bu bize, günümüzü anlamayı
kolaylaştırıcı bir perspektif verecektir. Bu keşif, 23 yıllık nüzul
sürecini ve Kur'an'ın 1/3'ünü oluşturan peygamberler/kıssalar/örnek
tablolarını ihmal etmek anlamına gelmez. Kastımız bu değildir. Resmin
tamamını göz ardı etmeden, hepsini akılda tutarak, ama oradan hareketle
görülmesi gereken ana kareye dikkat etmektir. Çünkü elçilerin geneli
Mekke şartlarında yaşamışlardır…
Mekke Ortamında Risalet Ne İfade Ediyordu?
Hz. Muhammed zamanında insanlar iki 'topluluk' halinde
idiler. Kendi hemşerileri olan Kureyş ve Araplar, tevhidi davete muhtaç
'ümmi' bir topluluktu. Yahudiler ve Hıristiyanlar ise, daha önceden
daveti tanımış, kitapları olan 'kitap ehli' bir topluluktu. Diğer bütün
toplulukları da benzer bir kategoride değerlendirebiliriz. Sonuç aynı
olacaktır. Ya davete muhtaç bir topluluk ya da kitap ehli bir topluluk…
Orada insanlar, değiştirilmiş ve saptırılmış olana değil,
sahih olanına davet edildiler. Onlara ve bilmeyenlere, hakikat olan
yeniden hatırlatıldı. Değerlerini, doğru olanı ile değiştirmeleri
istendi. İlahın bir tekliği ve kulluğun topluca Allah'a yapılması
gerekliliğinde ısrar edildi. Doğal olarak, bütün sistem sahipleri ve
taraftarları gibi onlar da bu çağrıyı reddettiler. Çünkü onların sistemi
de, muharref dine veya sapkınlığa dayandırılmıştı.
Nihayet, Hz. Muhammed ve ona tabi olanlar, önce Mekke'de,
sonra da Medine'de insanlardan ayrı bir topluluk oluşturdular. İkisi de
iman-temelli bir topluluktu. Reisleri vardı, taraftarları vardı,
inançları vardı. Ekonomik sistemleri ve kaynakları vardı. Sosyal bir
tabaka idiler. Başlangıçta onların tek eksiği, kendi egemenliklerini
oluşturacakları bir yurttu, toprak parçasıydı. Ama onlar, toprakları
olmadığı, yurtlarında farklı bir karşı cephe oluşturdukları dönemde de
bir ayrı topluluktular. Sonrasında, yurtlarına da kavuşarak denklemi
tamamladılar…
Bu tezimizi, Mekki ayetlerde geçen, sistem kurucu ve
işletici kuralları hatırlatarak destekleyeceğiz. Burada esas olan,
topluluk için illa Medine'nin şart olmadığı, Mekke'de bunun
gerçekleştiğidir. Kuralları ve uygulayanları olarak…
Bu noktada Mekke ortamının veya Kureyş topluluğunun tahlili
önemlidir. Kureyş'i tanımak, peygamberin ne yaptığını, nasıl yaptığını
da bilmek demektir. Kureyş nasıl bir topluluktur; siyasi, sosyal ve
ekonomik yapısı nedir, onları yönlendiren inançları ve temel değerleri
neye dayanır? Kendi aralarında ve komşuları ile olan ilişkilerinde
onları yönlendiren, onları değerli ve var kılan nedir? Bunları
kavrayabilirsek, peygamberin yaptıklarını da kavrayabiliriz.
Kureyş Topluluğu ve Mekke
Hicaz'da, hiçbir devlete (Bizans-İran-Habeşistan) haraç
vermeyen beş büyük kabile/topluluk vardır. Bunlar zengin, güçlü,
kalabalık ve azgın birer savaşçıdırlar. Kureyş, Sakifoğulları, Hevazin,
Amr bin Sasa Oğulları ve Medineliler. Mekke, nüfusu 10-20 bin civarında,
12 ana kabileden oluşan bir topluluktur. Ticareti çok gelişmiş, haram
aylarda kurulan fuarlarda hem umre-hacc için hem de alışveriş için çok
sayıda ziyaretçinin geldiği önemli bir merkezdir. Bu ziyaretlerde,
kabileler arası sosyal, hukuki, ticari işler görüşülüp konuşulur, büyük
ihtilaflar karara bağlanır, kahin ve şairler yarışarak kamuoyu
oluşturur, yarışlar ve eğlenceler düzenlenir.
Mekke'nin merkezinde birinci sınıf zenginler ve soylular
oturur. Bunların çevredeki kral ve valilerle sıkı ilişkileri vardır.
Bunların çevredeki kral ve valilerle sıkı ilişkileri vardır. Ebu Süfyan,
Bizans kralı ile doğrudan görüşebilmekte, Amr bin As, Habeş
mültecilerini almak için doğrudan saray erkanı ile görüşebilmekte, Ebu
Bekr, Bizans'ta olup-bitenleri yakından takip etmektedir… Tüccarlar
liberaldir. Onlar kavim asabiyetlerinin üzerinde ayrıca bir asabiye
sahibidirler. En meşhurları, Ebu Cehil, Velid bin Muğire, Umeyye bin
Halef, As bin Vail, Ebu Leheb, Abbas bin Muttalip, Ebu Süfyan,
Ebu'l-Eşed bin Kelde, Utbe ve Şeybe kardeşlerdir. Bunlar blok halinde
İslam'a karşıdırlar (Uluslararası etkinlik ve ülke ekonomisine hakimiyet
anlamında, çağımızdaki TÜSİAD'la benzerlik kurulabilir).
İkinci ve üçüncü sınıf kabileler, Mevlalar ve eman alanlar,
çevrede ikamet ederler. Medeni olanları kadar, bedevi geleneği
sürdürenler de vardır (Anadolu tüccarları gibi, kendilerine bırakılan
alanlarda hüküm sürerler.). Kavim asabiyeti tek ve önemli bağlarıdır.
Peygamber doğmadan önce Mekke'de üç ana blok, grup vardır.
Haşimoğulları ve Müttefikleri (Abdu Menaf Oğulları, Esed Oğulları, Zühre
Oğulları, Teym Oğulları ve Haris bin Fihr Oğulları), Ümeyye Oğulları ve
Müttefikleri (Abdüddar Oğulları, Mahzum Oğulları, Cumahoğulları ve Adi
Oğulları) ve Tarafsız Olanlar (Amiroğulları ve Muharib Oğulları).
Haşimoğulları ile Ümeyye Oğulları arasında tarihi bir
rekabet vardır. Kavganın sebebi, reisliktir. Bu rekabet ayrıca,
şereflilik, kalabalık olma, bonkörlük ve ticari rekabet konularında da
sürmüştür. Sonunda reislik ve yönetim mekanizmalarını, aralarında
paylaşarak uzlaşmışlardır. Uzlaşma her iki tarafın da çıkarınaydı. Savaş
çıkması demek, Mekke'den çıkarılmaları ile sonuçlanabilirdi; bu durum
hepsinin aşağılanması ve fakirlik demekti.
Bu rekabet ileriki yıllarda, davet sırasında, kabul-red
tavrında, peygamberin korunmasında, işkence ve eziyetler konusunda,
boykot sırasında, eman konusunda, hicret zamanında, savaşlarda,
Hudeybiye Antlaşması'nda vs. peygamberin yanında veya karşısında olmak
üzere, mücadelenin sonuna kadar devam eden temel belirleyicilerden
birisidir.
Dini dayanakları bakımında putperest-müşrik bir toplum olan
Mekke ahalisi için, tarihsel dayanakları bakımından, 'Atalar Yolu' çok
önemlidir. Şeref ve üstünlük iddiaları, atalarının inancı ve yolları ile
bağlantılıdır. O nedenle kabile asabiyetleri, en önemli bağlarıdır. Bir
Arab'ın kabilesinin sayısal çokluğu, gücü, şerefi, şöhreti velhasıl her
şeyi kabilesi ile bağlantılıdır ve onunla ölçülür. Liberalleri hariç,
kabile bağları onlar için varlık-yokluk meseledir. Evlatlarının çokluğu,
kabilenin genişliği, askeri yapılarını; servetlerinin bolluğu da
ekonomik güçlerini ifade eder. Bu değer yargısı ve ölçüsü, toplumsal
temellerini ve meşruiyetini sağlar.
Burada önemli olan şudur: modern anlamda, kurumsal işleyişe
sahip, yazılı kurallarla belirlenmiş bir mevzuat ve buna dayalı bir
devlet, Mekke'de yoktur. Ancak, geleneksel kuralların sıkı sıkıya
uygulandığı, aynı fonksiyonları içeren bir toplumsal yapı ve işleyiş
vardır. Bu, toplumsal ihtiyaçların ve taleplerin tamamen karşılandığı
bir siyasi toplum ve siyasi yapıdır. İran ve Bizans devletlerinin çok
gerisindedir ancak bu durum, onlar için yeterlidir. Araştırmacılar ve
uzmanların bazılarının deyimiyle, bu devleti bir 'site devleti' olarak
tanımlamak mümkündür.
Ve Risalet…
Mekke'de davetin üç aşamada gerçekleştirildiğini görüyoruz.
İlk dönem (610-613), "kalk ve inzar et" emrinin nüzulune kadar olan
gizlilik dönemi, ikinci dönem (613-619), açıkça davet emrinden onuncu
yıla kadar olan dönem ve üçüncü dönem de (619-622), hüzün yılından,
hicretle neticelenen yıla kadarki dönemdir. İlk dönemde, Hz. Peygamber
mesajın kalplerde yerleşmesine çalışıldığı, davetin açık, yapının gizli
olduğu bir mücadele verdi. Sonra baskılar arttı. Nihayet Mekke'yi terk
etmek zorunda kalındı. Bu dönemde, Hz. Peygamberin, risaleti tasdik
edenlerle birlikte/eski kavim asabiyeti yerine, imana dayalı bir
asabiyet tesis ettiğini, ayrı bir topluluk oluşturulduğunu görüyoruz.
İlk dönemde, resul çok akıllı stratejiler üretmiştir. Toplumdan kopuşun
kolay olmayacağını bilmektedir; gücünün de farkındadır. O nedenle zayıf
olan arkadaşlarına, kendilerini gizlemelerini öğütler (Ammar bin Yasir
örneği.) İkinci dönemde, Mekke ikiye bölündü. Müslümanlar, kavim-kabile
bağlantısını çözüyor ve yeni toplumu üyesi oluyorlardı. Bu, korunma ve
destek ilişkilerini kesmek, her türlü saldırıya maruz kalmak anlamına
gelmekteydi. Bunun için ayrı bir topluluk olmak gerekiyordu. Burada
sosyo-ekonomik bir yapının temelleri atılıyordu. Mekke'de eski sosyal ve
ekonomik yapının temelleri sarsılıyordu. Bu ise, kurulu düzenin,
statükonun hışmını üzerine çekmek demekti. İşte Habeşistan hicreti ve
Boykot bu dönemde gerçekleşti. Üçüncü dönemde ise, Ebu Talip ve Hz.
Hatice'nin peş peşe vefat etti ve Hz. Peygamber için güvenlik tehlikesi
başladı. Allah'ın Elçisi, güvenli bir yer aramayı düşündü. Önce Taif'e
gitti. Ancak Taifliler, Kureyş'ten çekindikleri için olsa gerek, daveti
reddettiler. Daha sonra bir çok kabile ile görüşmeler yaptı. Kinde ve
Kelb kabilelerine, Hanife Oğulları'na gitti ama reddedildi. Şeyban bin
Saleme'nin Kabilesine gitti. Çıkar ilişkileri ve stratejik riskler
nedeniyle olumsuz cevaplar aldı. Sonunda Akabe Biatleri ile bir çıkış
yolu bulundu. Medine, yeni bir 'devlet'in oluşumu için uygun yer olarak
görünüyordu. Davetin bu bölgede başarı kazanması ve giderek artan
güvenlik tehlikesi nedeniyle, nihayet Hicret'e karar verildi ve
bilindiği gibi sonunda Müslümanlara yurt olacak Medine'ye peyderpey
hicret edildi.
Sonuç
Mekke'deki bütün bu mücadelede, kaynaklar çoğunlukla iman
mücadelesi üzerinde durur ancak, ekonomik ve sosyal alt yapının,
kabilelerin çıkar ilişkilerinin vs. etkisi ihmal edilir. Doğru bir
Peygamber telakkisinde, davetin geldiği ortamın, siyasal ve sosyal
ilişkilerin de bilinmesi gerekir. Bu ortam iyi tanınıp, bilindiği zaman,
hem Hz. Peygamber'in mücadelesi daha iyi anlaşılacaktır hem de doğru bir
Peygamber telakkisine ulaşmak yönünde ciddi adımlar atılmış olacaktır. |