Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 339 | Mart  2007

                   

 

 


 

PEYGAMBER TELAKKİSİ

Hüseyin ALAN

 

            İslam dininde itikat-bağlanmak, iman etmek, temelde doğru bir Allah ve peygamber telakkisi ile mümkündür. Diğer iman ilkeleri ve kuralları, bu temelden hareketle tamamlanır. Peygamber tarafından bildirilen bilgiler-vahiy çerçevesinde bunların bir anlamı, doğru bir dizilişi vardır. Esasa bağlı kurallar, sahih bir telakkiye dayanıyorsa, eksiklik de olsa problem yoktur. Çünkü isabet etme imkanı her zaman vardır.

            Son dönemlerde kaybedilen en önemli değerimiz, usulümüzdür. Çoğu zaman bunun farkında da değiliz. İşte bu bir telakki meselesidir, sahihlik meselesidir.

            Mesela, dinin kaynağı Kur'an'dır. Kur'an, Allah'tan peygambere gelen bir vahiydir. Peygamberlik, kitap ile sabittir ve o da ona tabidir. Bu temel telakkide bir yanlışlık, imanı da, amelleri de heba eder… ilaahir.

            Kitabı, vahyi doğru algılamak, peygamberi doğru tanımakla mümkündür. Peygamberi doğru tanımak da, kitabı doğru tanımayı gerektirir. Bunlar birbirinden koparılamaz. Çünkü onun ahlakı Kur'an'dır. Kur'an'ı, ete-kemiğe büründüren, canlı ve yaşanılır bir hale döndüren de odur. Tıpkı kitap gibi, o da bir rehberdir. Üstelik diğer insanlar için bakıp görülecek, taklit edilecek güzel bir örnektir de…

            Bize anlatılanlar ve tanıtılanlar bakımından, peygamber telakkisi iki ana kategoride toplanabilir:

            a)         Gelenekesel anlayış ve kabul,

            b)         Modern anlayış ve kabul.

            Geleneksel anlayış, peygamberi, her haliyle masum, yanılmazlık zırhı ile donatılmış, yapıp ettiklerinin tamamı vahiyden hareketle gerçekleşen bir kişi olarak algılar. Buna göre, peygamber, kainatın kendisi için yaratıldığı, insanüstü özelliklere sahip, efsanevi bir kişiliktir. Kitabın dışında, ayrıca kural vaaz edebilen biridir. Bu anlayışta peygamber, insani davranışları, giyimi, yeme-içmesi, oturup-kalkması kutsallaştırılan, bire bir taklit edilen bir mucizevi varlıktır. Bu tipolojide, Arabi tarz ve örf kutsallaştırılır.

            Peygamber telakkisinde ana damarlardan biri, bu anlayıştır. Tarih, siyer, hadis derlemeleri ve rivayetler de, buralardan yapılan aktarımlardan, doğru bir anlayışı, sahih bir sünneti çıkartmak oldukça zordur. Çünkü:

            1- Bizim rivayet kültürümüzde ve yazılı geleneğimizde, İbni Haldun gibi istisnalar hariç, yorum, tefekkür veya felsefe yoktur.

            2- Uzun dönemlerden bu yana 'dini telakki' bozuktur. Bu temel bozukluk nedeni ile de, doğru bir peygamber anlayışı gelişmemektedir.

            Dolayısıyla ve genel olarak bu anlayış geleneğinde peygamber 'kutsal'dır. Zaman zaman peygamber tapıcılığından bahsedilebilir (İdrarının şifa, sakalının kutsal, giyinme şeklinin farz, şefaatinin mutlak olduğu vs. ya da Hz. İsa'nın şikayetine rağmen olduğu gibi).

            Modern anlayışta ise, vahiy alan bir elçi vardır. Fakat bu elçi, görevini yapmış, tebliğini bildirmiş ve gitmiştir. Vaaz veren bir vaiz yahut taşıdığını veren bir postacı gibidir. Dolayısıyla bizler için bir örnekliği söz konusu değildir.

            Günümüzde en çok rağbet edilen bir diğer görüşe göre de, vahyi, Allah'tan mana olarak alan ama bu mananın telaffuz kalıbını, kelamını kendi 'üreten' bir elçidir. Burada elçi, vahyi iletirken, tarihi dönemin, çevre şartlarının, sosyal-siyasi pratiğin etkisinde kalmak veya o şartları dikkate almak durumundadır…

            Bu görüşlere göre, günümüzün Müslümanları, kendi şartlarında vahyi yeniden, yeni ifade kalıbı ile anlamlandırabilirler. Bunun için yapılması gereken şey; eldeki Kur'an'ı akıl ve bilim ile, çağdaş şartları dikkate alarak yeniden yorumlamaktır. Burada kitabi hükümlerin, Allah'ın kelamının ruhu ve hedefi gözetilmeli ve din yeniden 'üretilmeli'dir.

            Misal olarak, gaybi haberler, mucizeler, kıssalar yeniden yorumlanabilir. El-ayak kesme cezaları kaldırılabilir, kadının şahitliği, miras hakkı, konumu yeniden değerlendirilebilir. Faiz, tesettür gibi hükümler günümüze uyarlanabilir. Velhasıl çağdaş dünyaya uymayan ahkam ayetleri değiştirilebilir. Din-siyaset ilişkileri, adalet, özgürlük gibi temel meseleler, modern zihin kalıplarında yeniden anlamlandırılabilir (Tedricilik ve ahkamın değişmesi, vahiyden hareketle değil, modern akıldan hareketle düşünülür…)

            'Saadet Asrı' olarak bilinen, kitabi hükümlerin doğru uygulandığı, iman temelli bir ümmet ama insanlardan ayrı bir topluluğun gerçekleşip yaşadığı bir 'Zion'dur, bir nostaljidir. Dönüp bakılacak, örnek alınacak o devre, bugünün gerçekliğine uymaz. Uymaz, çünkü dönülecek bir yer ve zaman bugün itibarıyla gerçekte yoktur. Dolayısıyla peygamberin örnekliği, rehberliği ve nihayet yapıp ettikleri bağlayıcı değildir.

            Bu anlayışları ifrat ve tefrit olarak görebilir miyiz? İki anlayışta da, peygamber vahyi getiren ve bildirendir. Birisi kutsallaştırırken, diğeri sıradanlaştırmıştır. Ama her ikisinde de, gerçekte, vahiyden hareketle, yeryüzünü ifsat etmiş azgınlara, toplumsal-siyasal bir mücadeleye tutuşan, rububiyeti ve uluhiyeti sadece Allah'a has kılmaya çalışan, bunun için de sistem kurucu, stratejik planlamalar yapan bir elçinin varlığı ya kaybolmuş ya da unutturulmuştur.

            Ne Yapılabilir?

            Öncelikle sahih bir kitap-vahiy telakkisi ve buradan hareketle sahih bir peygamber telakkisi artık zorunludur.

            O halde, İslami bir tarih yorumu yapabilmeli, çağı-vakıayı doğru okumayı, bunun üzerine eklemeliyiz. Nihayet, ne yapmamız gerektiği konusunda esaslı fikirlerimiz olmalı. Düşünüş ve duruşta, taraf ve düşmanlıkta stratejimizi belirlemeli, yol haritamızı çizebilmeliyiz… Bu, aynı zamanda bizi sahih gelenekle buluşturacak, sağlam damara da bağlayacak bir hat olacaktır.

            Buraya kadar söylenenlerden hareketle, Mekke'yi yeniden keşfetmenin gerekliliğini söyleyebiliriz. Bu bize, günümüzü anlamayı kolaylaştırıcı bir perspektif verecektir. Bu keşif, 23 yıllık nüzul sürecini ve Kur'an'ın 1/3'ünü oluşturan peygamberler/kıssalar/örnek tablolarını ihmal etmek anlamına gelmez. Kastımız bu değildir. Resmin tamamını göz ardı etmeden, hepsini akılda tutarak, ama oradan hareketle görülmesi gereken ana kareye dikkat etmektir. Çünkü elçilerin geneli Mekke şartlarında yaşamışlardır…

            Mekke Ortamında Risalet Ne İfade Ediyordu?

            Hz. Muhammed zamanında insanlar iki 'topluluk' halinde idiler. Kendi hemşerileri olan Kureyş ve Araplar, tevhidi davete muhtaç 'ümmi' bir topluluktu. Yahudiler ve Hıristiyanlar ise, daha önceden daveti tanımış, kitapları olan 'kitap ehli' bir topluluktu. Diğer bütün toplulukları da benzer bir kategoride değerlendirebiliriz. Sonuç aynı olacaktır. Ya davete muhtaç bir topluluk ya da kitap ehli bir topluluk…

            Orada insanlar, değiştirilmiş ve saptırılmış olana değil, sahih olanına davet edildiler. Onlara ve bilmeyenlere, hakikat olan yeniden hatırlatıldı. Değerlerini, doğru olanı ile değiştirmeleri istendi. İlahın bir tekliği ve kulluğun topluca Allah'a yapılması gerekliliğinde ısrar edildi. Doğal olarak, bütün sistem sahipleri ve taraftarları gibi onlar da bu çağrıyı reddettiler. Çünkü onların sistemi de, muharref dine veya sapkınlığa dayandırılmıştı.

            Nihayet, Hz. Muhammed ve ona tabi olanlar, önce Mekke'de, sonra da Medine'de insanlardan ayrı bir topluluk oluşturdular. İkisi de iman-temelli bir topluluktu. Reisleri vardı, taraftarları vardı, inançları vardı. Ekonomik sistemleri ve kaynakları vardı. Sosyal bir tabaka idiler. Başlangıçta onların tek eksiği, kendi egemenliklerini oluşturacakları bir yurttu, toprak parçasıydı. Ama onlar, toprakları olmadığı, yurtlarında farklı bir karşı cephe oluşturdukları dönemde de bir ayrı topluluktular. Sonrasında, yurtlarına da kavuşarak denklemi tamamladılar…

            Bu tezimizi, Mekki ayetlerde geçen, sistem kurucu ve işletici kuralları hatırlatarak destekleyeceğiz. Burada esas olan, topluluk için illa Medine'nin şart olmadığı, Mekke'de bunun gerçekleştiğidir. Kuralları ve uygulayanları olarak…

            Bu noktada Mekke ortamının veya Kureyş topluluğunun tahlili önemlidir. Kureyş'i tanımak, peygamberin ne yaptığını, nasıl yaptığını da bilmek demektir. Kureyş nasıl bir topluluktur; siyasi, sosyal ve ekonomik yapısı nedir, onları yönlendiren inançları ve temel değerleri neye dayanır? Kendi aralarında ve komşuları ile olan ilişkilerinde onları yönlendiren, onları değerli ve var kılan nedir? Bunları kavrayabilirsek, peygamberin yaptıklarını da kavrayabiliriz.

            Kureyş Topluluğu ve Mekke

            Hicaz'da, hiçbir devlete (Bizans-İran-Habeşistan) haraç vermeyen beş büyük kabile/topluluk vardır. Bunlar zengin, güçlü, kalabalık ve azgın birer savaşçıdırlar. Kureyş, Sakifoğulları, Hevazin, Amr bin Sasa Oğulları ve Medineliler. Mekke, nüfusu 10-20 bin civarında, 12 ana kabileden oluşan bir topluluktur. Ticareti çok gelişmiş, haram aylarda kurulan fuarlarda hem umre-hacc için hem de alışveriş için çok sayıda ziyaretçinin geldiği önemli bir merkezdir. Bu ziyaretlerde, kabileler arası sosyal, hukuki, ticari işler görüşülüp konuşulur, büyük ihtilaflar karara bağlanır, kahin ve şairler yarışarak kamuoyu oluşturur, yarışlar ve eğlenceler düzenlenir.

            Mekke'nin merkezinde birinci sınıf zenginler ve soylular oturur. Bunların çevredeki kral ve valilerle sıkı ilişkileri vardır. Bunların çevredeki kral ve valilerle sıkı ilişkileri vardır. Ebu Süfyan, Bizans kralı ile doğrudan görüşebilmekte, Amr bin As, Habeş mültecilerini almak için doğrudan saray erkanı ile görüşebilmekte, Ebu Bekr, Bizans'ta olup-bitenleri yakından takip etmektedir… Tüccarlar liberaldir. Onlar kavim asabiyetlerinin üzerinde ayrıca bir asabiye sahibidirler. En meşhurları, Ebu Cehil, Velid bin Muğire, Umeyye bin Halef, As bin Vail, Ebu Leheb, Abbas bin Muttalip, Ebu Süfyan, Ebu'l-Eşed bin Kelde, Utbe ve Şeybe kardeşlerdir. Bunlar blok halinde İslam'a karşıdırlar (Uluslararası etkinlik ve ülke ekonomisine hakimiyet anlamında, çağımızdaki TÜSİAD'la benzerlik kurulabilir).

            İkinci ve üçüncü sınıf kabileler, Mevlalar ve eman alanlar, çevrede ikamet ederler. Medeni olanları kadar, bedevi geleneği sürdürenler de vardır (Anadolu tüccarları gibi, kendilerine bırakılan alanlarda hüküm sürerler.). Kavim asabiyeti tek ve önemli bağlarıdır.

            Peygamber doğmadan önce Mekke'de üç ana blok, grup vardır. Haşimoğulları ve Müttefikleri (Abdu Menaf Oğulları, Esed Oğulları, Zühre Oğulları, Teym Oğulları ve Haris bin Fihr Oğulları), Ümeyye Oğulları ve Müttefikleri (Abdüddar Oğulları, Mahzum Oğulları, Cumahoğulları ve Adi Oğulları) ve Tarafsız Olanlar (Amiroğulları ve Muharib Oğulları).

            Haşimoğulları ile Ümeyye Oğulları arasında tarihi bir rekabet vardır. Kavganın sebebi, reisliktir. Bu rekabet ayrıca, şereflilik, kalabalık olma, bonkörlük ve ticari rekabet konularında da sürmüştür. Sonunda reislik ve yönetim mekanizmalarını, aralarında paylaşarak uzlaşmışlardır. Uzlaşma her iki tarafın da çıkarınaydı. Savaş çıkması demek, Mekke'den çıkarılmaları ile sonuçlanabilirdi; bu durum hepsinin aşağılanması ve fakirlik demekti.

            Bu rekabet ileriki yıllarda, davet sırasında, kabul-red  tavrında, peygamberin korunmasında, işkence ve eziyetler konusunda, boykot sırasında, eman konusunda, hicret zamanında, savaşlarda, Hudeybiye Antlaşması'nda vs. peygamberin yanında veya karşısında olmak üzere, mücadelenin sonuna kadar devam eden temel belirleyicilerden birisidir.

            Dini dayanakları bakımında putperest-müşrik bir toplum olan Mekke ahalisi için, tarihsel dayanakları bakımından, 'Atalar Yolu' çok önemlidir. Şeref ve üstünlük iddiaları, atalarının inancı ve yolları ile bağlantılıdır. O nedenle kabile asabiyetleri, en önemli bağlarıdır. Bir Arab'ın kabilesinin sayısal çokluğu, gücü, şerefi, şöhreti velhasıl her şeyi kabilesi ile bağlantılıdır ve onunla ölçülür. Liberalleri hariç, kabile bağları onlar için varlık-yokluk meseledir. Evlatlarının çokluğu, kabilenin genişliği, askeri yapılarını; servetlerinin bolluğu da ekonomik güçlerini ifade eder. Bu değer yargısı ve ölçüsü, toplumsal temellerini ve meşruiyetini sağlar.

            Burada önemli olan şudur: modern anlamda, kurumsal işleyişe sahip, yazılı kurallarla belirlenmiş bir mevzuat ve buna dayalı bir devlet, Mekke'de yoktur. Ancak, geleneksel kuralların sıkı sıkıya uygulandığı, aynı fonksiyonları içeren bir  toplumsal yapı ve işleyiş vardır. Bu, toplumsal ihtiyaçların ve taleplerin tamamen karşılandığı bir siyasi toplum ve siyasi yapıdır. İran ve Bizans devletlerinin çok gerisindedir ancak bu durum, onlar için yeterlidir. Araştırmacılar ve uzmanların bazılarının deyimiyle, bu devleti bir 'site devleti' olarak tanımlamak mümkündür.

            Ve Risalet…

            Mekke'de davetin üç aşamada gerçekleştirildiğini görüyoruz. İlk dönem (610-613), "kalk ve inzar et" emrinin nüzulune kadar olan gizlilik dönemi, ikinci dönem (613-619), açıkça davet emrinden onuncu yıla kadar olan dönem ve üçüncü dönem de (619-622), hüzün yılından, hicretle neticelenen yıla kadarki dönemdir. İlk dönemde, Hz. Peygamber mesajın kalplerde yerleşmesine çalışıldığı, davetin açık, yapının gizli olduğu bir mücadele verdi. Sonra baskılar arttı. Nihayet Mekke'yi terk etmek zorunda kalındı. Bu dönemde, Hz. Peygamberin, risaleti tasdik edenlerle birlikte/eski kavim asabiyeti yerine, imana dayalı bir asabiyet tesis ettiğini, ayrı bir topluluk oluşturulduğunu görüyoruz. İlk dönemde, resul çok akıllı stratejiler üretmiştir. Toplumdan kopuşun kolay olmayacağını bilmektedir; gücünün de farkındadır. O nedenle zayıf olan arkadaşlarına, kendilerini gizlemelerini öğütler (Ammar bin Yasir örneği.) İkinci dönemde, Mekke ikiye bölündü. Müslümanlar, kavim-kabile bağlantısını çözüyor ve yeni toplumu üyesi oluyorlardı. Bu, korunma ve destek ilişkilerini  kesmek, her türlü saldırıya maruz kalmak anlamına gelmekteydi. Bunun için ayrı bir topluluk olmak gerekiyordu. Burada sosyo-ekonomik bir yapının temelleri atılıyordu. Mekke'de eski sosyal ve ekonomik yapının temelleri sarsılıyordu. Bu ise, kurulu düzenin, statükonun hışmını üzerine çekmek demekti. İşte Habeşistan hicreti ve Boykot bu dönemde gerçekleşti. Üçüncü dönemde ise, Ebu Talip ve Hz. Hatice'nin peş peşe vefat etti ve Hz. Peygamber için güvenlik tehlikesi başladı. Allah'ın Elçisi, güvenli bir yer aramayı düşündü. Önce Taif'e gitti. Ancak Taifliler, Kureyş'ten çekindikleri için olsa gerek, daveti reddettiler. Daha sonra bir çok kabile ile görüşmeler yaptı. Kinde ve Kelb kabilelerine, Hanife Oğulları'na gitti ama reddedildi. Şeyban bin Saleme'nin Kabilesine gitti. Çıkar ilişkileri ve stratejik riskler nedeniyle olumsuz cevaplar aldı. Sonunda Akabe Biatleri ile bir çıkış yolu bulundu. Medine, yeni bir 'devlet'in oluşumu için uygun yer olarak görünüyordu. Davetin bu bölgede başarı kazanması ve giderek artan güvenlik tehlikesi nedeniyle, nihayet Hicret'e karar verildi ve bilindiği gibi sonunda Müslümanlara yurt olacak Medine'ye peyderpey hicret edildi.

            Sonuç

            Mekke'deki bütün bu mücadelede, kaynaklar çoğunlukla iman mücadelesi üzerinde durur ancak, ekonomik ve sosyal alt yapının, kabilelerin çıkar ilişkilerinin vs. etkisi ihmal edilir. Doğru bir Peygamber telakkisinde, davetin geldiği ortamın, siyasal ve sosyal ilişkilerin de bilinmesi gerekir. Bu ortam iyi tanınıp, bilindiği zaman, hem Hz. Peygamber'in mücadelesi daha iyi anlaşılacaktır hem de doğru bir Peygamber telakkisine ulaşmak yönünde ciddi adımlar atılmış olacaktır.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...