Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 339 | Mart  2007

                   

 

 


MUHARREM ŞENER/İzmir

            SORU 1: Kur'an'da Adem oğullarına altı, İsrail oğullarına yedi hitap var. Hitap Adem oğullarına olunca bütün beşere hitap edilmiş mi oluyor? Ya da bu iki kavram birbirinden ayrı mı? Yahut tufandan sonra Ademoğullarına İsrailoğulları mı denilmiştir?

            CEVAP: Kur'an'da "Ya beni ademe" (Ey Ademoğulları) şeklinde kullanılan hitab, tüm insanlığa yapılan bir çağrıdır. Kur'an'ın belirlediği yaratılış kıssasına göre Hz. Adem insanlığın atası ve ilk insan olarak verilmektedir (7/189, 49/13). Bu nedenle insanlığın atası adem (as), insanlık da onun evladı, oğulları olmaktadır. Bu ifadenin en çok kullanıldığı A'raf suresinde şöyle buyurulmaktadır:

             "Ey Âdem oğulları! Size ayıp yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise yarattık. Takvâ elbisesi... İşte o daha hayırlıdır. Bunlar Allah'ın âyetlerindendir. Belki düşünüp öğüt alırlar (diye onları indirdi).

            Ey Âdem oğulları! Şeytan, ana-babanızı, ayıp yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi sizi de aldatmasın. Çünkü o ve yandaşları, sizin onları göremeyeceğiniz yerden görürler. Şüphesiz biz şeytanları, inanmayanların dostları kıldık."(7/26,27)

            Kur'an'ın insanlığa bir hitap olarak gönderilmiş olması nedeniyle üslubu gereği olarak kime hitap ediyorsa, yahut hitap kiminle ilgili ise onun ismini veya künyesini kullanmaktadır. "Ya Eyyühennas" (Ey İnsanlar), "Ya Eyyühellezine amenu" (Ey  İman edenler), " Ya Beni İsrail" (Ey İsrailoğulları) gibi muhataba bilinen ismiyle hitab edilmektedir. Bu hitap şekli Kur'an'da üç ana başlık altında toplanabilir:

            1- Hz. Peygambere hitap, 2-Peygamberden başkasına hitap, 3- Her ikisine birden olan hitaplar. Kendi aralarında tek tek mütalaa edildiğinde bunların sayısının 33 kısma ayrıldığını görürüz. Bunları birkaç örnek ile açıklayacak olursak şöyledir:

            Ayetlerin  vermiş olduğu mesajdan da anlaşılacağı gibi "Ey  Ademoğulları" ifadesiyle tüm insanlık, "Ey İsrailoğulları" ifadesiyle de Hz Yakub (as)'dan itibaren gelen çocukları kastedilmektedir. Çünkü Yakub (as)'ın lakabı "İsrail"dir. Bu nedenle ondan sonra gelen nesline de İsrailoğulları denilmiştir Soyundan gelen Yusuf ve kardeşlerinin çocuklarından türeyen ve en son İsa ve Yahya (as) kadar uzanan kavme İsrailoğulları/Yahudiler denilmiştir. Bu ifade sadece bu kavme özel kullanılmış bir tabirdir. Bunun tufanla ve insanların bütünüyle bir ilgisi yoktur. Sadece İsrail oğullarını,Yahudileri ifade etmektedir.

            "Tevrat'ın indirilmesinden önce İsrail'in (Yakub'un) kendilerine haram ettiğinden başka bütün yiyecekler İsrailoğullarına helal idi; "Doğru sözlü iseniz Tevrat'ı getirip okuyun."

            Artık bundan sonra her kim Allah'a karşı yalan uydurursa, işte bunlar, zalimlerin ta kendisidirler.(3/93-94)

            Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimetimi ve sizi (bir zamanlar) cümle âleme üstün kılmış olduğumu hatırlayın.(2/122)

            Biz, Musa'ya Kitab'ı verdik ve İsrailoğullarına: "Benden başkasını dayanılıp güvenilen bir rab edinmeyin" diyerek bu Kitab'ı bir hidayet rehberi kıldık.

            (Ey) Nuh ile birlikte (gemide) taşıdığımız kimselerin nesli! Şunu bilin ki Nuh, çok şükreden bir kul idi.(17/2-3)  (Bu ifade bu kavmin Nuh ile birlikte gemide olanların soyundan geldiğini gösteren bir delil olarak kabul edilebilir.)

            İsrailoğullarından, "Allah'tan başkasına kulluk etmeyin, anne babaya, yakınlara, yetimlere, düşkünlere iyilik edin, insanlarla güzel  konuşun, namazı kılın, zekatı verin" diye söz almıştık. Sonra siz pek azınız müstesna, döndünüz. Sizler zaten döneksiniz."(2/83)

            Bu ayetlerin delaletiyle "İsrailoğulları" ifadesinin Yakub'un soyu için kullanıldığını görüyoruz. Bu dönemde insanlığın bu soydan ibaret olmadığı da açıktır. Mısır'da Firavun ve kavmi olan Kıptilerin yaşadığını, Medyen'de Şuayib (as) ve kavminin bulunduğunu Musa'nın (as)  kıssasından biliyoruz. Bunlar İsrailoğulları'ndan değildi.

            SORU 2: Kur'an'da Allah lafzı ile 53/19'da geçen cahiliye putunu ifade den "El Lat" aynı kökten mi geliyor? Allah lafzı bu kelimelerin gelişmiş hali midir?

            CEVAP: "El Lat" kelimesiyle Allah lafzının bir ilgisi ve ilişkisi yoktur. Lat kelimesinin kökü "Le-E-Te" fiilinden gelmekte olup, anlamı: "kendisinden sorulandan başkasını haber veren", haberi saklayan, anlamlarına gelmektedir. "El Lat" ise cahiliye de bir puta verilen isim olarak bilinmektedir (el-Mevarid). Bu put Taif'te meşhur Sakif kabilesinin yurdunda dikilmiş idi. Tüm Kureyş ona tazim ederdi.

            "ALLAH" lafzı ise herhangi bir kelimeden türetilmiş bir kelime olmayıp, baştan beri gerçek Mabuda "özel" isim olarak söylenegelen bir kelimedir. Esma'ül Hüsna'nın en başında yer alır. Sadece Allah için özel olan bir isimdir. Herhangi bir varlık için asla kullanılamaz. Allah mabud olduğu için (kendisine ibadet edildiği için) Allah değil, Allah olduğu için mabuddur (Gerçekten Allah olduğu için ona ibadet edilendir). Bunun anlamı şudur: Bir takım sahte ilahlara ibadet edildiği, insanlar tarafından yüceltildiği için mabud=ibadet edilen kimseler olmuşlardır. Kendilerine tabi olanlar onu bırakınca, onun böyle bir vasfı olmadığından kimseye bir şey yapacak güçleri bulunmadığından kırılıp, yıkılıp, unutulup gitmeye mahkum iken; Allah'a kimse ibadet etmese de, O, Allah'tır ve O'nun uluhiyetinden, Allah olmasından hiçbir şey eksilmez; çünkü O bizzat Allah'tır ve her şeye kadirdir. Dilediği an tüm kainatı dilediği şekle sokmaya muktedirdir.

            Eğer Allah dileseydi bütün insanları bir tek ümmet yapardı. Fakat O yalnız dilediğini (kendi iradesiyle hakkı isteyeni) rahmetinin içine almaktadır. Zalimler için ne bir dost vardır, ne de bir yardımcı. (42/8)

            Şayet insanların küfürde birleşmiş bir tek ümmet olması (tehlikesi) bulunmasaydı, Rahmân'ı inkâr edenlerin evlerinin tavanlarını ve çıkacakları merdivenleri gümüşten yapardık.(43/33)

            De ki: "Ey mülkün sahibi Allah'ım! Sen mülkü dilediğine verirsin, dilediğinden de onu çeker alırsın, dilediğini aziz edersin, dilediğini zelil edersin. Hayır Senin elindedir. Muhakkak ki, Sen her şeye kâdirsin.

            Geceyi gündüzün içine sokarsın, gündüzü gecenin içine sokarsın; ölüden diri çıkarırsın, diriden ölü çıkarırsın. Dilediğine de hesapsız rızık verirsin.(3/26-27)

            Alem ona muhtaç, O ise ihtiyaçtan beridir. Mahlukatın itaati kendi lehine, isyanı da kendi aleyhinedir. Allah fayda ve zarardan beridir.

            SORU 3: Kendi ölümünden sonra "malımdan bağış yapın" diye vasiyette bulunan kimsenin vasiyeti İslam'a uygun mudur? Bu isteğe riayet etmenin ve etmemenin mesuliyeti var mıdır? Bu hususta 2/240 dan başka vasiyet emri var mıdır?

            CEVAP: Sorunuzun birinci kısmıyla alakalı olarak 5/106-108, 2/132,180-182 ve  4/11-13. ayetler delalet etmekte olup bunun İslamiliğinden şüpheye düşmek mümkün değildir. Ayrıca bunun miras taksimini bildiren 4/11'de "…bu hükümler ölenin yaptığı vasiyet ve borcu çıktıktan sonra kalan mala dairdir." Yani ölen kimsenin yaptığı vasiyeti yerine getirilip, varsa borcu ödendikten sonra kalan mal belirtilen paylar şeklinde paylaşılacak demektir. Ki vasiyet ve borcun her halükarda ele alındığını görüyoruz.

            Buna uymanın zorunlu olduğunu ve vasiyeti işitip de değiştirmenin yani riayet etmemenin ise vebal getirdiği de 2/181'de şöyle bildirmektedir:

            Vasiyeti işittikten sonra değiştiren olursa, bunun günahı değiştirenin üzerinedir. Allah şüphesiz işitir ve bilir.(2/181) Her kim de vasiyet edenin, bir hata işlemesinden veya bir günaha girmesinden endişe eder de tarafların arasını düzeltirse, ona bir vebal yoktur. Şüphesiz ki, Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.(2/182)

            Vasiyetle alakalı olan ayetlerin sure ve numaraları şunlardır: "2/132,180-182, 240, 4/ 7,8, 11-13, 33, 107-108, 176, 33/6. Bu ayetlere bakıldığında vasiyeti, bütün boyutlarıyla  göreceksiniz. Vasiyetin hiçbir zaman kaldırılması söz konusu değildir. Kişinin sağ iken malının tamamına, öldükten sonra da üçte biri üzerinde tasarruf hakkına sahiptir.

            SORU 4: Ataları zorla Müslüman yapılmış olan insanların, arkadan gelen soy ve sülalelerinin İslam açısından kıymeti yok mudur? Bununla alakalı olarak Amerika kıtasında veya başka yerlerde zorla Hıristiyan yapılan insanların arkasından gelen sülalelerinin  mesuliyeti nedir?  Değiştirilmesi en zor olan mefhumun din olması nedeniyle, Osmanlı Devleti gittiği yerlerde zorla İslam'ı tatbik etseydi bunun bir kıymeti olmaz mı idi?

            CEVAP: Öncelikle doğru bir tespitte bulunarak işe başlamamız gerekir. Dinin tabiatı  gereği zor kullanılarak dindar ve dinsiz yapılması mümkün değildir. Bir dini kabul etmek veya reddetmek, insanın her hangi bir baskı ve etki altında kalmadan kendi hür iradesiyle yapması gerekir ki, sonucundan kabul edeni sorumlu tutulabilsin.

            "Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk, sapıklıktan ayrılmıştır. Artık her kim tâğutu inkar edip, Allah'a inanırsa, sağlam bir kulpa yapışmıştır ki, o hiçbir zaman kopmaz. Allah, her şeyi işitir ve bilir."(2/256)

            Belki söylemek istediğiniz şöyle değerlendirilebilir: Atalarıyla savaşılarak teslim alındıktan sonra o memlekette arkalarından gelen kuşaklar İslam'ı kabul ederse bunun bir değeri yok mudur? İslam ve küfür gibi fikre taalluk eden konularda sorumluluk şahsidir. "Birinin işlediği iyi ve kötü amelin hesabı başkasına sorulmaz." Babalarının yaptıklarından evlatlarına, evladın yaptığından da babalarına bir hesap sorulmaz. Ancak şu kadarı söylenebilir: Her hangi bir eylemin vukuunda bir kimsenin bir etkisi varsa, o işle ilgili etkisi  kadar da sorumluluk yüklenir. "İyi veya  kötü bir işe sebep olan o işi yapan gibidir" kuralınca değerlendirilebilir.

Bunun aksi de aynı hükme tabidir. Müslüman iken Hıristiyanlığa zorlanan toplumlar için de durum aynıdır. Sonraki kuşakların inançlarının değişmesindeki payları kadar onları sorumlu kılar. Fakat bu, arkadan gelen kuşakların Allah indindeki sorumluluklarını kaldırmaz. Onların da düşünmesi ve akletmesinin sonucunda tercihlerde bulunmaları gerekir. Yani hiç birimiz atalarımızın yaptığı ile değil kendi yaptıklarımızdan hesap vereceğiz. Onları suçlayarak bu sorumluluğumuzu kaldırmamız mümkün olmadığı gibi, atalarımızın yapmış olduğu güzel ve makbul davranışlar da bizi kurtarmaz. Suç ve ceza şahsidir.

            "Onlar bir ümmetti, gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız sizindir. Siz onların yaptıklarından sorguya çekilmezsiniz."(2/134) Onlar da sonrakilerin yaptıklarından dolayı hesaba çekilmeyecek demektir. Osmanlı gittiği yerlere elbette kendi din anlayışı ile beraber gitmiştir. Bu din anlayışının gereği olarak da o insanlar üzerine asimilasyon uygulamamıştır. İlkesel olarak insanları İslam'a çağırmakla beraber zora baş vurmamış ve asimile etmemiştir. Dileyen eski inancında kalmış, dileyen de Müslüman olmuştur. Osmanlı bu anlayışta olduğu için gittiği yerlerde uzun ömürlü olmuştur. Doğru olan da  böyle davranmaktır. İslam iddiasında bulunan insanlar asla Makyavelist felsefeyle hareket edemezler. Kendilerini  Hududullah  ile sınırlamak zorundadırlar. Bu kurala savaşta ve barışta bağlı kalmak, taşıdıkları akidenin vazgeçilmez bir  ilkesidir. Osmanlı da bu ilkeye ne kadar bağlı kalındı-kalınmadı  tartışmasına girmeden, aslolanın bu olduğunu söylemek istiyoruz. Fıtri olan budur. Fıtrata uygun davranmayanların asla geleceği yoktur.

            Allah toplumsal değişimin yasasını koyduğu gibi (13/11), toplumlara hükmetmenin yasasını da bildirmiştir. İman etmek, salih amel işlemek, hakkı ve sabrı tavsiye etmek, hak ve adaleti ayakta tutmak, zulüm ve haksızlıktan uzak durmak, Kur'an'la öğüt vermek ve öğütlenmek. Bir de işin tabiatı gereği  kuvvet hazırlamak ve toplumu ayakta tutmaktır.. 

            Siz de gücünüzün yettiği kadar onlara karşı her çeşitten kuvvet biriktirin ve cihad için atlar hazırlayın ki, onlarla hem Allah'ın düşmanlarını, hem de kendi düşmanlarınızı, ayrıca Allah'ın bilip de sizin bilmediğiniz daha başkalarını korkutasınız. Allah yolunda her ne harcarsanız onun sevabı size eksiksiz ödenir ve asla haksızlığa uğratılmazsınız.(8/60)

            Bununla beraber müminlerin hepsinin birden topyekün savaşa katılmaları uygun değildir. Her kabileden bir kısım insanlar da din ilimlerinde derinleşmeli ve kabileleri savaştan dönüp gelince onları uyarmalıdır ki, böylece Allah'ın azabından sakınmış olsunlar.(9/122)

            Zaferleri devamlı kılan, ordunun arkasındaki millettir. Millet ayaklarını sağlam basmaz, Hak ve Adaleti ayakta tutmaz ise, orduların zaferleri saman alevi gibi çabucak gelip geçer ve hezimet kaçınılmaz olur. Güç Hak ile birleşince adalet doğar. Gücün yanında hak yoksa ondan zulüm ve haksızlık kaçınılmaz olur ki zulmün abad (ebedi) olduğu hiçbir zaman görülmemiştir. Zalimlerin ömrü mazlumlardan daha kısa olmuştur. Bir kıtayı istila edip yerlilerini bitiren, dünyayı kan gölüne çeviren, doymayan oburluğunu tatmin için kıtadan kıtaya koşan, fitne ve fesadın öncülüğünü yapan, "ekini ve nesli"  bozanların da Allah sonunu getirecektir.

            SORU 5: Prof. Dr. Süleyman Ateş "1001 Soruda İslam" isimli eserinde "gusül ve abdest" bahsinde "yellenme abdesti bozar mı?" sorusuna verilen cevabın son kısmında abdestin bozulmayacağı yönünde kanaat bildirmiştir. Buna cevaz verilirse cami ve mescitler de insicam kalır mı?

            CEVAP: Abdesti bozan şeyler konusunda tartışılan o kadar çok şey vardır ki, bunlar tarihin halledemediği, uzun yıllar sonuçlanmayan konulardır. Mezhepler arasında tartışılmış; bulanıp durulmuş ve herkes tercihini yapmıştır. Bu konuları yeniden gündeme taşımak ihtilafları yinelemekten başka bir şey getirmiyor. Bugün İmam Şafii'nin görüşünü tercih etmiş olan bir kimseye, abdest ayetindeki "kadına dokunmanın" mecazi anlamda olduğunu, abdesti bozmayacağını kabul ettirebilir misiniz? Ebu Hanife'yi imam kabul eden birisine de "kan abdesti bozmaz" düşüncesini kabul ettiremezsiniz. Çünkü kabul ettiği mezhebin görüşü onun için vazgeçilmez olmuştur.

            Bu nedenle zaman zaman gündeme taşınan bu tür düşüncelerin kitleler içinde yer bulması mümkün değildir. Müslümanlar arasındaki genel kabulde, insan için yukarıdan vücuda giren yeme, içme ve keyif verici şeylerin orucu bozduğuna; aşağıdan çıkan ifrazatın da abdesti bozduğuna inanılır. Mezheplerdeki bazı farklılıklara rağmen ortak kanaat budur. Abdest ayetinin devamındaki "…Ayak yolundan gelmiş veya kadınlara yaklaşmış da su bulamamışsanız….(5/6)" gibi ifadelerde beyan edilen davranışların sonucuna da uygun düşmektedir. İnsanın  ayak yolunda yapmış olduğu şeyler bellidir. Bu hallerden birinin vukuu ile abdestin bozulacağı açıktır. Bizler de bunun doğruluğuna inanıyoruz. Halkımızın da buna itibar ettiğini görüyoruz. Bu nedenle ibadetlerde ve ibadet mahallerinde bu insicamın bozulmadığına şahit oluyoruz. İmam Malik (Rahmetullahi aleyh), kendisine bir konu veya bir rivayet getirilince bununla ilgili Medine halkının uygulamasına bakarmış; eğer onlarda bununla ilgili bir şey göremez ise almazmış. Sebebini soranlara da: "Bu halk Peygamberle beraber yaşadı, eğer peygamber bunu yapsaydı, bu halk da yapardı. Yapmadıklarına göre peygamber bunu yapmamıştır ve bu  söz yanlıştır" der, bırakırmış. Aynı şey bizim için de geçerlidir. Bugüne kadar bu millet böyle bir uygulamaya şahit olmamıştır. Ne Medine'de, ne Mekke'de ve ne de bu ülkede. Neticede bu bir görüştür ve kimse kimsenin görüşünden hesaba çekilmeyecektir. (43/43-44)

            SORU 6: Kabe'nin etrafında Osmanlı'nın yaptığı kemerlerin hepsinde "Allah" lafzı olmasına rağmen, cami ve mescitlere bu lafzın dışında ser levha takmak şirk midir?

            CEVAP: Kabe'de veya camilerdeki Allah lafzının taşlara kazınarak yazılmış olmasının amacı, totemciler gibi o yazının karşısına durarak ona tapınmak olmadığı, iman nimetinden nasibini alan her Müslüman'ın malumudur. Bu yazıların amacı sadece tezyinata yönelik yapılan bir çalışmadır. Müslümanlar inançlarının kendilerine verdiği imkan doğrultusunda,  mabetlerini hendesi şekillerin armonisi ve ayetlerin değişik tarz ve biçimlerde yazılımıyla süslemişlerdir. Bu yazı biçimlerini özenle tablolaştırarak insanların bedii zevklerine hitap edecek bir biçimde sunmuşlardır. Bu İslam hayat anlayışı/hadaretiyle, sanatın birleşmesinden oluşan medeni bir tablodur.

            Bu anlayışla yapılmış ünlü hat sanatçılarının ayetlerden, hadislerden, lafz-ı Celal veya bir besmeleden oluşan tabloları, evlerin veya iş yerlerinin duvarlarına asmak adet edinilmiştir. Şimdilerde bunu reklam amaçlı çeşitli firmaların yaptırdığı takvim kartonlarında görmekteyiz. Bunların hiç birisinde amaç tapınmak değildir, diye düşünüyoruz. Sadece "güzel" anlayışımızın, inancımızla barışık olmasına özen gösterdiğimizin resmi olarak görüyoruz.

Şirk, küfür, iman gibi konular insanın derununda olan ve insandan tesadüfen sadır olan  değil, kendisini doğuran genel  bir kabulün, alt yapının olmasına muhtaçtır. Bu nedenle Allah münafıkların dış görünüşlerine ve ifade ettikleri sözlerine bakmıyor. Gönüllerinde olan genel kabule bakarak: "Münafıklar sana geldikleri vakit: 'Şahitlik ederiz ki sen muhakkak Allah'ın elçisisin' derler. Senin mutlaka kendisinin elçisi olduğunu Allah bilir ve Allah münafıkların yalancı olduklarına da şahitlik eder.(63/1)" buyuruyor. Burada bu ifadeye sebep, münafıkların kalbinde gizledikleri esas anlayışlarıdır. Bu nedenle bir insan, duvara astığı bir levha  sebebiyle müşrik veya mümin olmaz. Ancak levhalaştırdığı şeye ilahlık vasfı vererek, ondan bir şeyler beklemeye kalkarsa işler değişir. Allah yerde ve gökte  kendisine sığınılacak, sadece kendisine ibadet edilecek ve yardım istenecek tek ilahtır. Ondan başkasına ona ait bir sıfatı vermek, o şeyi ilahlaştırmak olacağı gibi bunu yapanı da müşrikleştirir.

            Sizi bu soruya yönelten şey de bu olsa gerek. Allah, Peygamber, Kitap ve Din hakkında doğru bilgi, sahih iman sahibi olmayan kimselerin, duvara astıkları dini bir levhadan, yaldızlı kılıflarda muhafaza edilip baş ucunda asılı duran Kur'an'dan, yastık altına konulan "hamaylıdan", kapı üstüne asılmış kuru çalı, yüzerlik otu ve hayvanın kafa kemiğinden oluşan bir demetten, arabasına astığı mavi boncuktan, meşin kılıflarla boyunlarına taktıkları Cevşen'den kendisini koruyacağına inanmasıdır. Bu minval üzere olan anlayışların kabulü mümkün değildir. Yardım eden, koruyup gözeten, nimetini verip alarak imtihan eden, ancak Allah'tır.  

            Kur'an'ın ve içindeki ayetlerin şifa olarak ifade edilmesi, insanların düşüncesindeki yanlışlar, hatalar, şirk ve küfre dair olan hastalıklar içindir. Bunlar için şifa olması da inanarak okuyup mucibince amel etmekle mümkün olacaktır.

            "Biz Kur'ân'dan, iman edenler için bir şifa ve rahmet kaynağı olan âyetler indiriyoruz. Zalimlerin de ancak hüsranını artırır." (17/82)  buyurulması bundandır. O'nun öğütlerine kulak verenleri en doğru yola götürürken; inanmayanların da inkarını, hasretini ve hüsranını  artırır.

            Bir fikir, başarısını, inananlarının hayatında varolmasıyla, diğer bir ifadeyle inananlarının onu ahlak edinmesiyle gösterir. Ahlak edinmek için ise okunmaya ve anlaşılmaya ihtiyaç vardır. Bu nedenledir ki, "oku" emriyle başlayan (96/1), "anlaşılması için Arapça indirilen" (12/2), "öğüt olsun diye kolaylaştırılan" (54/17, 22, 32, 40) bir kitabı, anlamamak için özel gayret gösteren bir toplum, hayat boyu Kur'an'ı tablolaştırmış değil midir? Onlar bu tabloya bakıyor, tabloda onlara…! Esas günahın büyüğü, bu vurdum duymazlık, umursamazlık ve anlamazlıktan gelmek değil midir? Hayatını Kur'an'ı anlatmaya adayan bir Peygamberi görmemek, anlamamak, ardından ağıtlar dizerek duygusal sahnelerle başka dünyalara savrulmak, Allah'tan isteyeceklerimizi Peygamberden isteyerek açmazlara girmek, övgüde ölçüyü kaçırarak insan için örnek olmaktan çıkarmak bize hüsrandan başka bir şey getirmeyecektir. O Elçi hesap günü Huzurullah'ta ümmetinden şöyle şikayet edecektir: "Rasulullah: 'Ya Rabbi! Gerçekten milletim bu Kur'an'ı mehcur etmişlerdir' der! (onu hayatın dışına atmışlar, Kur'an'a göre bir hayat yaşamamışlar, diyecek) (25/30).

            O gün Nebi'nin şikayet ettiklerinden olmamak için, yanlış ve yanıltıcı geleneğin tabularını yıkarak Kur'an'la hayata merhaba demeli değil miyiz?

 

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...