|

MUHARREM
ŞENER/İzmir
SORU 1: Kur'an'da Adem oğullarına altı, İsrail oğullarına
yedi hitap var. Hitap Adem oğullarına olunca bütün beşere hitap edilmiş
mi oluyor? Ya da bu iki kavram birbirinden ayrı mı? Yahut tufandan sonra
Ademoğullarına İsrailoğulları mı denilmiştir?
CEVAP: Kur'an'da "Ya beni ademe" (Ey Ademoğulları) şeklinde
kullanılan hitab, tüm insanlığa yapılan bir çağrıdır. Kur'an'ın
belirlediği yaratılış kıssasına göre Hz. Adem insanlığın atası ve ilk
insan olarak verilmektedir (7/189, 49/13). Bu nedenle insanlığın atası
adem (as), insanlık da onun evladı, oğulları olmaktadır. Bu ifadenin en
çok kullanıldığı A'raf suresinde şöyle buyurulmaktadır:
"Ey Âdem oğulları! Size ayıp yerlerinizi örtecek giysi,
süslenecek elbise yarattık. Takvâ elbisesi... İşte o daha hayırlıdır.
Bunlar Allah'ın âyetlerindendir. Belki düşünüp öğüt alırlar (diye onları
indirdi).
Ey Âdem oğulları! Şeytan, ana-babanızı, ayıp yerlerini
kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi
sizi de aldatmasın. Çünkü o ve yandaşları, sizin onları göremeyeceğiniz
yerden görürler. Şüphesiz biz şeytanları, inanmayanların dostları
kıldık."(7/26,27)
Kur'an'ın insanlığa bir hitap olarak gönderilmiş olması
nedeniyle üslubu gereği olarak kime hitap ediyorsa, yahut hitap kiminle
ilgili ise onun ismini veya künyesini kullanmaktadır. "Ya Eyyühennas"
(Ey İnsanlar), "Ya Eyyühellezine amenu" (Ey İman edenler), " Ya Beni
İsrail" (Ey İsrailoğulları) gibi muhataba bilinen ismiyle hitab
edilmektedir. Bu hitap şekli Kur'an'da üç ana başlık altında
toplanabilir:
1- Hz. Peygambere hitap, 2-Peygamberden başkasına hitap, 3-
Her ikisine birden olan hitaplar. Kendi aralarında tek tek mütalaa
edildiğinde bunların sayısının 33 kısma ayrıldığını görürüz. Bunları
birkaç örnek ile açıklayacak olursak şöyledir:
Ayetlerin vermiş olduğu mesajdan da anlaşılacağı gibi "Ey
Ademoğulları" ifadesiyle tüm insanlık, "Ey İsrailoğulları" ifadesiyle de
Hz Yakub (as)'dan itibaren gelen çocukları kastedilmektedir. Çünkü Yakub
(as)'ın lakabı "İsrail"dir. Bu nedenle ondan sonra gelen nesline de
İsrailoğulları denilmiştir Soyundan gelen Yusuf ve kardeşlerinin
çocuklarından türeyen ve en son İsa ve Yahya (as) kadar uzanan kavme
İsrailoğulları/Yahudiler denilmiştir. Bu ifade sadece bu kavme özel
kullanılmış bir tabirdir. Bunun tufanla ve insanların bütünüyle bir
ilgisi yoktur. Sadece İsrail oğullarını,Yahudileri ifade etmektedir.
"Tevrat'ın indirilmesinden önce İsrail'in (Yakub'un)
kendilerine haram ettiğinden başka bütün yiyecekler İsrailoğullarına
helal idi; "Doğru sözlü iseniz Tevrat'ı getirip okuyun."
Artık bundan sonra her kim Allah'a karşı yalan uydurursa,
işte bunlar, zalimlerin ta kendisidirler.(3/93-94)
Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimetimi ve sizi (bir
zamanlar) cümle âleme üstün kılmış olduğumu hatırlayın.(2/122)
Biz, Musa'ya Kitab'ı verdik ve İsrailoğullarına: "Benden
başkasını dayanılıp güvenilen bir rab edinmeyin" diyerek bu Kitab'ı bir
hidayet rehberi kıldık.
(Ey) Nuh ile birlikte (gemide) taşıdığımız kimselerin nesli!
Şunu bilin ki Nuh, çok şükreden bir kul idi.(17/2-3) (Bu ifade bu
kavmin Nuh ile birlikte gemide olanların soyundan geldiğini gösteren bir
delil olarak kabul edilebilir.)
İsrailoğullarından, "Allah'tan başkasına kulluk etmeyin,
anne babaya, yakınlara, yetimlere, düşkünlere iyilik edin, insanlarla
güzel konuşun, namazı kılın, zekatı verin" diye söz almıştık. Sonra siz
pek azınız müstesna, döndünüz. Sizler zaten döneksiniz."(2/83)
Bu ayetlerin delaletiyle "İsrailoğulları" ifadesinin
Yakub'un soyu için kullanıldığını görüyoruz. Bu dönemde insanlığın bu
soydan ibaret olmadığı da açıktır. Mısır'da Firavun ve kavmi olan
Kıptilerin yaşadığını, Medyen'de Şuayib (as) ve kavminin bulunduğunu
Musa'nın (as) kıssasından biliyoruz. Bunlar İsrailoğulları'ndan
değildi.
SORU 2: Kur'an'da Allah lafzı ile 53/19'da geçen cahiliye
putunu ifade den "El Lat" aynı kökten mi geliyor? Allah lafzı bu
kelimelerin gelişmiş hali midir?
CEVAP: "El Lat" kelimesiyle Allah lafzının bir ilgisi ve
ilişkisi yoktur. Lat kelimesinin kökü "Le-E-Te" fiilinden gelmekte olup,
anlamı: "kendisinden sorulandan başkasını haber veren", haberi saklayan,
anlamlarına gelmektedir. "El Lat" ise cahiliye de bir puta verilen isim
olarak bilinmektedir (el-Mevarid). Bu put Taif'te meşhur Sakif
kabilesinin yurdunda dikilmiş idi. Tüm Kureyş ona tazim ederdi.
"ALLAH" lafzı ise herhangi bir kelimeden türetilmiş bir
kelime olmayıp, baştan beri gerçek Mabuda "özel" isim olarak
söylenegelen bir kelimedir. Esma'ül Hüsna'nın en başında yer alır.
Sadece Allah için özel olan bir isimdir. Herhangi bir varlık için asla
kullanılamaz. Allah mabud olduğu için (kendisine ibadet edildiği için)
Allah değil, Allah olduğu için mabuddur (Gerçekten Allah olduğu için ona
ibadet edilendir). Bunun anlamı şudur: Bir takım sahte ilahlara ibadet
edildiği, insanlar tarafından yüceltildiği için mabud=ibadet edilen
kimseler olmuşlardır. Kendilerine tabi olanlar onu bırakınca, onun böyle
bir vasfı olmadığından kimseye bir şey yapacak güçleri bulunmadığından
kırılıp, yıkılıp, unutulup gitmeye mahkum iken; Allah'a kimse ibadet
etmese de, O, Allah'tır ve O'nun uluhiyetinden, Allah olmasından hiçbir
şey eksilmez; çünkü O bizzat Allah'tır ve her şeye kadirdir. Dilediği an
tüm kainatı dilediği şekle sokmaya muktedirdir.
Eğer Allah dileseydi bütün insanları bir tek ümmet yapardı.
Fakat O yalnız dilediğini (kendi iradesiyle hakkı isteyeni) rahmetinin
içine almaktadır. Zalimler için ne bir dost vardır, ne de bir yardımcı.
(42/8)
Şayet insanların küfürde birleşmiş bir tek ümmet olması
(tehlikesi) bulunmasaydı, Rahmân'ı inkâr edenlerin evlerinin tavanlarını
ve çıkacakları merdivenleri gümüşten yapardık.(43/33)
De ki: "Ey mülkün sahibi Allah'ım! Sen mülkü dilediğine
verirsin, dilediğinden de onu çeker alırsın, dilediğini aziz edersin,
dilediğini zelil edersin. Hayır Senin elindedir. Muhakkak ki, Sen her
şeye kâdirsin.
Geceyi gündüzün içine sokarsın, gündüzü gecenin içine
sokarsın; ölüden diri çıkarırsın, diriden ölü çıkarırsın. Dilediğine de
hesapsız rızık verirsin.(3/26-27)
Alem ona muhtaç, O ise ihtiyaçtan beridir. Mahlukatın itaati
kendi lehine, isyanı da kendi aleyhinedir. Allah fayda ve zarardan
beridir.
SORU 3: Kendi ölümünden sonra "malımdan bağış yapın" diye
vasiyette bulunan kimsenin vasiyeti İslam'a uygun mudur? Bu isteğe
riayet etmenin ve etmemenin mesuliyeti var mıdır? Bu hususta 2/240 dan
başka vasiyet emri var mıdır?
CEVAP: Sorunuzun birinci kısmıyla alakalı olarak 5/106-108,
2/132,180-182 ve 4/11-13. ayetler delalet etmekte olup bunun
İslamiliğinden şüpheye düşmek mümkün değildir. Ayrıca bunun miras
taksimini bildiren 4/11'de "…bu hükümler ölenin yaptığı vasiyet ve borcu
çıktıktan sonra kalan mala dairdir." Yani ölen kimsenin yaptığı vasiyeti
yerine getirilip, varsa borcu ödendikten sonra kalan mal belirtilen
paylar şeklinde paylaşılacak demektir. Ki vasiyet ve borcun her
halükarda ele alındığını görüyoruz.
Buna uymanın zorunlu olduğunu ve vasiyeti işitip de
değiştirmenin yani riayet etmemenin ise vebal getirdiği de 2/181'de
şöyle bildirmektedir:
Vasiyeti işittikten sonra değiştiren olursa, bunun günahı
değiştirenin üzerinedir. Allah şüphesiz işitir ve bilir.(2/181) Her kim
de vasiyet edenin, bir hata işlemesinden veya bir günaha girmesinden
endişe eder de tarafların arasını düzeltirse, ona bir vebal yoktur.
Şüphesiz ki, Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.(2/182)
Vasiyetle alakalı olan ayetlerin sure ve numaraları
şunlardır: "2/132,180-182, 240, 4/ 7,8, 11-13, 33, 107-108, 176, 33/6.
Bu ayetlere bakıldığında vasiyeti, bütün boyutlarıyla göreceksiniz.
Vasiyetin hiçbir zaman kaldırılması söz konusu değildir. Kişinin sağ
iken malının tamamına, öldükten sonra da üçte biri üzerinde tasarruf
hakkına sahiptir.
SORU 4: Ataları zorla Müslüman yapılmış olan insanların, arkadan gelen
soy ve sülalelerinin İslam açısından kıymeti yok mudur? Bununla alakalı
olarak Amerika kıtasında veya başka yerlerde zorla Hıristiyan yapılan
insanların arkasından gelen sülalelerinin mesuliyeti nedir?
Değiştirilmesi en zor olan mefhumun din olması nedeniyle, Osmanlı
Devleti gittiği yerlerde zorla İslam'ı tatbik etseydi bunun bir kıymeti
olmaz mı idi?
CEVAP: Öncelikle doğru bir tespitte bulunarak işe başlamamız
gerekir. Dinin tabiatı gereği zor kullanılarak dindar ve dinsiz
yapılması mümkün değildir. Bir dini kabul etmek veya reddetmek, insanın
her hangi bir baskı ve etki altında kalmadan kendi hür iradesiyle
yapması gerekir ki, sonucundan kabul edeni sorumlu tutulabilsin.
"Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk, sapıklıktan
ayrılmıştır. Artık her kim tâğutu inkar edip, Allah'a inanırsa, sağlam
bir kulpa yapışmıştır ki, o hiçbir zaman kopmaz. Allah, her şeyi işitir
ve bilir."(2/256)
Belki söylemek istediğiniz şöyle değerlendirilebilir:
Atalarıyla savaşılarak teslim alındıktan sonra o memlekette arkalarından
gelen kuşaklar İslam'ı kabul ederse bunun bir değeri yok mudur? İslam ve
küfür gibi fikre taalluk eden konularda sorumluluk şahsidir. "Birinin
işlediği iyi ve kötü amelin hesabı başkasına sorulmaz." Babalarının
yaptıklarından evlatlarına, evladın yaptığından da babalarına bir hesap
sorulmaz. Ancak şu kadarı söylenebilir: Her hangi bir eylemin vukuunda
bir kimsenin bir etkisi varsa, o işle ilgili etkisi kadar da sorumluluk
yüklenir. "İyi veya kötü bir işe sebep olan o işi yapan gibidir"
kuralınca değerlendirilebilir.
Bunun
aksi de aynı hükme tabidir. Müslüman iken Hıristiyanlığa zorlanan
toplumlar için de durum aynıdır. Sonraki kuşakların inançlarının
değişmesindeki payları kadar onları sorumlu kılar. Fakat bu, arkadan
gelen kuşakların Allah indindeki sorumluluklarını kaldırmaz. Onların da
düşünmesi ve akletmesinin sonucunda tercihlerde bulunmaları gerekir.
Yani hiç birimiz atalarımızın yaptığı ile değil kendi yaptıklarımızdan
hesap vereceğiz. Onları suçlayarak bu sorumluluğumuzu kaldırmamız mümkün
olmadığı gibi, atalarımızın yapmış olduğu güzel ve makbul davranışlar da
bizi kurtarmaz. Suç ve ceza şahsidir.
"Onlar bir ümmetti, gelip geçti. Onların kazandıkları
kendilerinin, sizin kazandıklarınız sizindir. Siz onların yaptıklarından
sorguya çekilmezsiniz."(2/134) Onlar da sonrakilerin yaptıklarından
dolayı hesaba çekilmeyecek demektir. Osmanlı gittiği yerlere elbette
kendi din anlayışı ile beraber gitmiştir. Bu din anlayışının gereği
olarak da o insanlar üzerine asimilasyon uygulamamıştır. İlkesel olarak
insanları İslam'a çağırmakla beraber zora baş vurmamış ve asimile
etmemiştir. Dileyen eski inancında kalmış, dileyen de Müslüman olmuştur.
Osmanlı bu anlayışta olduğu için gittiği yerlerde uzun ömürlü olmuştur.
Doğru olan da böyle davranmaktır. İslam iddiasında bulunan insanlar
asla Makyavelist felsefeyle hareket edemezler. Kendilerini Hududullah
ile sınırlamak zorundadırlar. Bu kurala savaşta ve barışta bağlı kalmak,
taşıdıkları akidenin vazgeçilmez bir ilkesidir. Osmanlı da bu ilkeye ne
kadar bağlı kalındı-kalınmadı tartışmasına girmeden, aslolanın bu
olduğunu söylemek istiyoruz. Fıtri olan budur. Fıtrata uygun
davranmayanların asla geleceği yoktur.
Allah toplumsal değişimin yasasını koyduğu gibi (13/11),
toplumlara hükmetmenin yasasını da bildirmiştir. İman etmek, salih amel
işlemek, hakkı ve sabrı tavsiye etmek, hak ve adaleti ayakta tutmak,
zulüm ve haksızlıktan uzak durmak, Kur'an'la öğüt vermek ve öğütlenmek.
Bir de işin tabiatı gereği kuvvet hazırlamak ve toplumu ayakta
tutmaktır..
Siz de gücünüzün yettiği kadar onlara karşı her çeşitten
kuvvet biriktirin ve cihad için atlar hazırlayın ki, onlarla hem
Allah'ın düşmanlarını, hem de kendi düşmanlarınızı, ayrıca Allah'ın
bilip de sizin bilmediğiniz daha başkalarını korkutasınız. Allah yolunda
her ne harcarsanız onun sevabı size eksiksiz ödenir ve asla haksızlığa
uğratılmazsınız.(8/60)
Bununla beraber müminlerin hepsinin birden topyekün savaşa
katılmaları uygun değildir. Her kabileden bir kısım insanlar da din
ilimlerinde derinleşmeli ve kabileleri savaştan dönüp gelince onları
uyarmalıdır ki, böylece Allah'ın azabından sakınmış olsunlar.(9/122)
Zaferleri devamlı kılan, ordunun arkasındaki millettir.
Millet ayaklarını sağlam basmaz, Hak ve Adaleti ayakta tutmaz ise,
orduların zaferleri saman alevi gibi çabucak gelip geçer ve hezimet
kaçınılmaz olur. Güç Hak ile birleşince adalet doğar. Gücün yanında hak
yoksa ondan zulüm ve haksızlık kaçınılmaz olur ki zulmün abad (ebedi)
olduğu hiçbir zaman görülmemiştir. Zalimlerin ömrü mazlumlardan daha
kısa olmuştur. Bir kıtayı istila edip yerlilerini bitiren, dünyayı kan
gölüne çeviren, doymayan oburluğunu tatmin için kıtadan kıtaya koşan,
fitne ve fesadın öncülüğünü yapan, "ekini ve nesli" bozanların da Allah
sonunu getirecektir.
SORU 5: Prof. Dr. Süleyman Ateş "1001 Soruda İslam"
isimli eserinde "gusül ve abdest" bahsinde "yellenme abdesti bozar mı?"
sorusuna verilen cevabın son kısmında abdestin bozulmayacağı yönünde
kanaat bildirmiştir. Buna cevaz verilirse cami ve mescitler de insicam
kalır mı?
CEVAP: Abdesti bozan şeyler konusunda tartışılan o kadar çok
şey vardır ki, bunlar tarihin halledemediği, uzun yıllar sonuçlanmayan
konulardır. Mezhepler arasında tartışılmış; bulanıp durulmuş ve herkes
tercihini yapmıştır. Bu konuları yeniden gündeme taşımak ihtilafları
yinelemekten başka bir şey getirmiyor. Bugün İmam Şafii'nin görüşünü
tercih etmiş olan bir kimseye, abdest ayetindeki "kadına dokunmanın"
mecazi anlamda olduğunu, abdesti bozmayacağını kabul ettirebilir
misiniz? Ebu Hanife'yi imam kabul eden birisine de "kan abdesti bozmaz"
düşüncesini kabul ettiremezsiniz. Çünkü kabul ettiği mezhebin görüşü
onun için vazgeçilmez olmuştur.
Bu nedenle zaman zaman gündeme taşınan bu tür düşüncelerin
kitleler içinde yer bulması mümkün değildir. Müslümanlar arasındaki
genel kabulde, insan için yukarıdan vücuda giren yeme, içme ve keyif
verici şeylerin orucu bozduğuna; aşağıdan çıkan ifrazatın da abdesti
bozduğuna inanılır. Mezheplerdeki bazı farklılıklara rağmen ortak kanaat
budur. Abdest ayetinin devamındaki "…Ayak yolundan gelmiş veya kadınlara
yaklaşmış da su bulamamışsanız….(5/6)" gibi ifadelerde beyan edilen
davranışların sonucuna da uygun düşmektedir. İnsanın ayak yolunda
yapmış olduğu şeyler bellidir. Bu hallerden birinin vukuu ile abdestin
bozulacağı açıktır. Bizler de bunun doğruluğuna inanıyoruz. Halkımızın
da buna itibar ettiğini görüyoruz. Bu nedenle ibadetlerde ve ibadet
mahallerinde bu insicamın bozulmadığına şahit oluyoruz. İmam Malik
(Rahmetullahi aleyh), kendisine bir konu veya bir rivayet getirilince
bununla ilgili Medine halkının uygulamasına bakarmış; eğer onlarda
bununla ilgili bir şey göremez ise almazmış. Sebebini soranlara da: "Bu
halk Peygamberle beraber yaşadı, eğer peygamber bunu yapsaydı, bu halk
da yapardı. Yapmadıklarına göre peygamber bunu yapmamıştır ve bu söz
yanlıştır" der, bırakırmış. Aynı şey bizim için de geçerlidir. Bugüne
kadar bu millet böyle bir uygulamaya şahit olmamıştır. Ne Medine'de, ne
Mekke'de ve ne de bu ülkede. Neticede bu bir görüştür ve kimse kimsenin
görüşünden hesaba çekilmeyecektir. (43/43-44)
SORU 6: Kabe'nin etrafında Osmanlı'nın yaptığı kemerlerin
hepsinde "Allah" lafzı olmasına rağmen, cami ve mescitlere bu lafzın
dışında ser levha takmak şirk midir?
CEVAP: Kabe'de veya camilerdeki Allah lafzının taşlara
kazınarak yazılmış olmasının amacı, totemciler gibi o yazının karşısına
durarak ona tapınmak olmadığı, iman nimetinden nasibini alan her
Müslüman'ın malumudur. Bu yazıların amacı sadece tezyinata yönelik
yapılan bir çalışmadır. Müslümanlar inançlarının kendilerine verdiği
imkan doğrultusunda, mabetlerini hendesi şekillerin armonisi ve
ayetlerin değişik tarz ve biçimlerde yazılımıyla süslemişlerdir. Bu yazı
biçimlerini özenle tablolaştırarak insanların bedii zevklerine hitap
edecek bir biçimde sunmuşlardır. Bu İslam hayat anlayışı/hadaretiyle,
sanatın birleşmesinden oluşan medeni bir tablodur.
Bu anlayışla yapılmış ünlü hat sanatçılarının ayetlerden,
hadislerden, lafz-ı Celal veya bir besmeleden oluşan tabloları, evlerin
veya iş yerlerinin duvarlarına asmak adet edinilmiştir. Şimdilerde bunu
reklam amaçlı çeşitli firmaların yaptırdığı takvim kartonlarında
görmekteyiz. Bunların hiç birisinde amaç tapınmak değildir, diye
düşünüyoruz. Sadece "güzel" anlayışımızın, inancımızla barışık olmasına
özen gösterdiğimizin resmi olarak görüyoruz.
Şirk,
küfür, iman gibi konular insanın derununda olan ve insandan tesadüfen
sadır olan değil, kendisini doğuran genel bir kabulün, alt yapının
olmasına muhtaçtır. Bu nedenle Allah münafıkların dış görünüşlerine ve
ifade ettikleri sözlerine bakmıyor. Gönüllerinde olan genel kabule
bakarak: "Münafıklar sana geldikleri vakit: 'Şahitlik ederiz ki sen
muhakkak Allah'ın elçisisin' derler. Senin mutlaka kendisinin elçisi
olduğunu Allah bilir ve Allah münafıkların yalancı olduklarına da
şahitlik eder.(63/1)" buyuruyor. Burada bu ifadeye sebep, münafıkların
kalbinde gizledikleri esas anlayışlarıdır. Bu nedenle bir insan, duvara
astığı bir levha sebebiyle müşrik veya mümin olmaz. Ancak
levhalaştırdığı şeye ilahlık vasfı vererek, ondan bir şeyler beklemeye
kalkarsa işler değişir. Allah yerde ve gökte kendisine sığınılacak,
sadece kendisine ibadet edilecek ve yardım istenecek tek ilahtır. Ondan
başkasına ona ait bir sıfatı vermek, o şeyi ilahlaştırmak olacağı gibi
bunu yapanı da müşrikleştirir.
Sizi bu soruya yönelten şey de bu olsa gerek. Allah,
Peygamber, Kitap ve Din hakkında doğru bilgi, sahih iman sahibi olmayan
kimselerin, duvara astıkları dini bir levhadan, yaldızlı kılıflarda
muhafaza edilip baş ucunda asılı duran Kur'an'dan, yastık altına konulan
"hamaylıdan", kapı üstüne asılmış kuru çalı, yüzerlik otu ve hayvanın
kafa kemiğinden oluşan bir demetten, arabasına astığı mavi boncuktan,
meşin kılıflarla boyunlarına taktıkları Cevşen'den kendisini
koruyacağına inanmasıdır. Bu minval üzere olan anlayışların kabulü
mümkün değildir. Yardım eden, koruyup gözeten, nimetini verip alarak
imtihan eden, ancak Allah'tır.
Kur'an'ın ve içindeki ayetlerin şifa olarak ifade edilmesi,
insanların düşüncesindeki yanlışlar, hatalar, şirk ve küfre dair olan
hastalıklar içindir. Bunlar için şifa olması da inanarak okuyup
mucibince amel etmekle mümkün olacaktır.
"Biz Kur'ân'dan, iman edenler için bir şifa ve rahmet
kaynağı olan âyetler indiriyoruz. Zalimlerin de ancak hüsranını
artırır." (17/82) buyurulması bundandır. O'nun öğütlerine kulak
verenleri en doğru yola götürürken; inanmayanların da inkarını,
hasretini ve hüsranını artırır.
Bir fikir, başarısını, inananlarının hayatında varolmasıyla,
diğer bir ifadeyle inananlarının onu ahlak edinmesiyle gösterir. Ahlak
edinmek için ise okunmaya ve anlaşılmaya ihtiyaç vardır. Bu nedenledir
ki, "oku" emriyle başlayan (96/1), "anlaşılması için Arapça indirilen"
(12/2), "öğüt olsun diye kolaylaştırılan" (54/17, 22, 32, 40) bir
kitabı, anlamamak için özel gayret gösteren bir toplum, hayat boyu
Kur'an'ı tablolaştırmış değil midir? Onlar bu tabloya bakıyor, tabloda
onlara…! Esas günahın büyüğü, bu vurdum duymazlık, umursamazlık ve
anlamazlıktan gelmek değil midir? Hayatını Kur'an'ı anlatmaya adayan bir
Peygamberi görmemek, anlamamak, ardından ağıtlar dizerek duygusal
sahnelerle başka dünyalara savrulmak, Allah'tan isteyeceklerimizi
Peygamberden isteyerek açmazlara girmek, övgüde ölçüyü kaçırarak insan
için örnek olmaktan çıkarmak bize hüsrandan başka bir şey
getirmeyecektir. O Elçi hesap günü Huzurullah'ta ümmetinden şöyle
şikayet edecektir: "Rasulullah: 'Ya Rabbi! Gerçekten milletim bu
Kur'an'ı mehcur etmişlerdir' der! (onu hayatın dışına atmışlar, Kur'an'a
göre bir hayat yaşamamışlar, diyecek) (25/30).
O gün Nebi'nin şikayet ettiklerinden olmamak için, yanlış ve
yanıltıcı geleneğin tabularını yıkarak Kur'an'la hayata merhaba demeli
değil miyiz?
|