Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sa 339 | Mart  2007

                   

 

 


28 Şubat Üzerine Düşünceler

28 Şubat Üzerine Düşünceler

28 Şubat 1997'de yapılan Milli Güvenlik Kurulu toplantısı, Türkiye'nin yakın siyaset  tarihinde önemli etkileri bulunan bir dizi karar alınarak tamamlanmıştı. İlerleyen birkaç ay içerisinde ise, 'postmodern' bir darbe gerçekleştirilerek, iktidardaki RefahYol hükümeti dağılmış, yerine 'siyasal' çoğunluğa sahip yeni bir koalisyon hükümeti kurulmuştu. Ancak bu kararların asıl önemi, aktif politikaya zinde güçlerin fiili müdahalesinden çok, etkileri uzun süre devam edecek olan bazı temel hususlarda yapılan yeni düzenlemelerden geliyordu. Nitekim MGK bildirisinde öne çıkan iki husus, daha sonraki yıllarda da etkilerini sürdürdü. Buna göre, artık 'irtica', ülkeye yönelik en büyük tehlike olarak tanımlanıyor ve bu bağlamda bir dizi tedbir alınması isteniyordu. Sekiz yıllık zorunlu eğitim de, bunlardan biriydi. Böylece irticayı beslediği düşünülen kaynaklar kontrol altına alınmaya çalışılıyor ve bu çerçevede İmam-Hatip okulları için yeni düzenlemeler getiriliyordu. Kontrol mekanizmasının sıkı işlemesi ise, özellikle oy avcılığı peşinde koşan ya da muhafazakar söylemden geçinen çevrelerce, 'bir dönemin sonu' olarak görülüyordu. Pek çoklarına göre, Türkiye'de 'dini söylem'le yürütülen parti siyaseti döneminin sonuna gelinmişti. Artık yeni bir yol denenmeliydi. Bu çevrelerin daha sonra yeni bir söylemle yeni bir siyasi partinin oluşumuna katıldıkları görüldü. Bu çevreler, artık 'değişmişti' ve geçmişteki 'dini' söylemlerini terk edip, muhafazakar-demokrat bir çizgide siyaset yapacaklardı. Nitekim bu sürecin sonunda, AKP kuruldu ve 'eski siyaset'in aktörleri sırayla politika sahnesinden çekildiler.

Peki, 28 Şubat, gerçekte ne için yapılmıştı? Aradan geçen 10 yılın ardından medyadaki tartışmalara bakıldığında, farklı siyasi kulvarlarda seyreden çevrelerin, kitleleri yanıltma yönündeki çabalarının devam ettiğini görüyoruz. Sol ve laik çevrelere göre, 28 Şubat 'tam zamanında' yapılmış bir müdahaleydi ve fakat irtica tehdidi hala devam ediyordu. Muhafazakar-sağcı çevrelere göre ise, 28 Şubat, tıpkı Menderes'e karşı yapılan darbe örneğinde olduğu gibi, 'millete karşı' girişilmiş bir teşebbüstü ve lanetlenmeliydi. Halbuki gerçek bu değildir. 28 Şubat MGK toplantısı öncesinde ne ülkede fiili ve acil bir 'irtica' tehlikesi vardır ne de bu post-modern darbe sonucunda, ülkedeki siyasi sistemde ciddi manada bir değişiklik olmuştur. Bu darbeden sonra olan tek şey, sistemin ve bu sistem içindeki aktörlerin yenilenmesidir. Kopartılan olanca yaygarayı bu şekilde özetlemek mümkündür.

Bu yorumumuzu 28 Şubat'tan sonraki aylarda da, değişik vesilelerle yapmıştık. Burada, o değerlendirmeleri bir kez daha hatırlamakta fayda görüyoruz. Ancak bundan önce, Türkiye'deki siyasi sistem hakkındaki bazı gerçeklerin bilinmesinin yararlı olacağına inanıyoruz. Bilinmelidir ki, Türkiye'deki sistem, bütün aksaklıklarına rağmen, son tahlilde, demokrasinin kurallarına göre işlemektedir. Bunu, 'çürük elma' örneği ile açıklamanın yeterli olacağına inanıyoruz. Çürük elma, son tahlilde elmadır; armut veya portakal değildir. Çürük olması, onun elma olması gerçeğini değiştirmez. Siyasi sistemleri tanımlarken de, bu kritere dikkat edilmelidir. Yani tanım çabasında, 'öz ve sabit anlamlar' üzerinde yoğunlaşmak, bizi pek çok yanılgıdan koruyacaktır. Türkiye'deki sistemin kötü işlediği, oligarşik özellikler taşıdığı, hatta bizzat zinde güçlerin vesayeti ile yürüdüğü vs. de söylenebilir. Ancak bunlar, sistemin 'demokratik' vasfını iptal edici değildir. Türkiye Cumhuriyeti, "demokratik, laik, sosyal bir hukuk devletidir" ve devletin bu esaslarını benimsemiş partiler, demokratik süreçler sonucu yapılan seçimler yoluyla iktidara gelir ve giderler. Burada amaç, 'çoğunluğun iradesi'nin tecelli etmesidir. Demokrasilerin, bu iradeyi ortaya çıkarmak için uygun buldukları yöntem, 'seçim'dir. Bu sürecin sonunda, bir dönem bir demokratik parti, başka bir dönem de başka bir demokratik parti iktidara gelir. Sistem, 'güçler dengesi' (balance of power) ilkesi doğrultusunda ve güçlerin birbirlerini karşılıklı denetlemesi esasına (check and balance) dayalı olarak işler. İşleyişindeki pek çok ciddi sıkıntılara rağmen, sistem teoride bu kurallara bağlıdır.

Bu sistemin işleyişindeki en önemli unsurların başında da 'demokratik partiler' gelir. Partiler kanununun meşhur ifadesine göre; "partiler, demokrasinin vazgeçilmez unsurudurlar." Bu, esas itibarıyla Batı demokrasilerinde de böyledir. Değişen şey, siyasetin aktif hareket sahasıdır. Batı demokrasileri de, son tahlilde, sistemi radikal bir biçimde sorgulayan ya da sisteme kökten muhalefet eden partileri içinde barındırmaz. Bu görüşümüzü ispatlamak adına, Avusturya'da seçimleri kazanan, ancak aşırı milliyetçi görüşleri nedeniyle 'dışlanan' Hayder örneğini hatırlamak yeterli olacaktır. Aslında 'en demokratik' ülkeler olduğu söylenilen Amerika ve İngiltere'de de bu 'yazısız kural' geçerlidir. Bu ülkelerde, örneğin Şeriat'in üstünlüğünü savunacak bir partinin, diğer demokratik partiler gibi kurulması ve serbestçe seçimlere katılması mümkün değildir. 11 Eylül hadisesi, bu konuda, Amerikan demokrasisinin marjlarını gayet iyi gözler önüne sermiştir. Türkiye'deki durum da esas itibarıyla farklı değildir. Sistem, belirli sınırlar çizmiştir ve bu sınırlar içerisinde kalacağına dair söz veren partileri (tüzük ve programlarını esas alarak) 'meşru' demokratik aktörler olarak görmekte ve içine kabul etmektedir. Bu teorik çerçeveye uymayan partiler, kuruluş dilekçelerini beyan usulüyle verseler bile, Anayasa'ya ve Partiler Kanunu'na muhalefet ettikleri gerekçesiyle, kapatılmaktadırlar. Takiyye yapan ya da takiyye yaptığına dair emareler görülen partiler ise, değişik gerekçelerle cezalandırılmakta veya sistemin dışına itilmektedirler. Ancak özellikle de dini söylemi kullanan partiler için, nisbeten 'farklı' bir icraatın uygulanmakta olduğu da söylenebilir.

Bu uygulamayı şöyle izah edebiliriz: sistem, Türkiye'de öteden beri var olan 'ideolojik' akımları, bir biçimde 'içerde' tutmaya özen göstermektedir. Çünkü toplumda var olan unsurların 'yer altına girmesi', her sistem için bir 'tehlike'dir. Fakat bunu yaparken, sistem, ince bir siyaset uygulamakta ve 'kırmızı çizgileri'ni kalınca çizmektedir. Bu sınırlar konusundaki hassasiyetini de, değişik zamanlarda değişik vesilelerle (darbe, vs. gibi) ihsas ettirmektedir. Demokratik partilerin bu düzen içindeki 'rol'ü, milliyetçi, dini ve batıcı eğilimleri olan kesimleri, sistem içinde tutmaktır. Ve Türkiye'deki demokratik partiler, kuruluşlarından beri bu işlevlerini, şu veya bu şekilde yerine getirmektedirler. Dolayısıyla (çok-partili siyasi düzene geçmeden önce ve sonraki) bütün bu partiler, sistemin unsurlarıdırlar ve evvel emirde sisteme hizmetle yükümlüdürler. Bunun manası şudur: demokratik partilerde, özellikle de üst düzey görevlerde bulunan veya merkez karar organlarında siyaset yapan kişiler, sistemin kırmızı çizgilerine saygı gösterme konusunda daha özenli olmak durumundadırlar. Eğer kazara veya bir 'oyun gereği'nce, bu kadrolara sınırı aşan kişiler gelirse, bunlar, parti içi mekanizmalar işletilerek veya dışarıdan yapılan 'yasal' müdahalelerle, o görevlerinden alınırlar. Ya da darbe süreçlerinden önce, 'hazırlık' babından, bu kişilere belirli bir süre ses çıkarılmaz. Zemin oluştuktan sonra, darbe, bu kişiler üzerinden meşrulaştırılır ve (öncelikle) bu kişiler bir şekilde 'tasfiye' edilirler. Fakat burada ince bir nokta vardır ve bunun üzerinde durulmalıdır.

Dikkatli bir gözle bakıldığında, Türkiye'de siyasi sistemin işleyişine katkıda bulunan ve fakat zamanı gelince de darbe veya müdahale sebebi olarak gösterilen kişilerin akıbeti, genellikle kötü olmamıştır! Bu konuda Erbakan örneği ilginçtir. Çünkü kurduğu demokratik partilerin çoğu 'irtica' tehdidi bahane gösterilerek kapatılmıştır; ancak onun akıbeti, örneğin bir Menderes gibi olmamıştır. Bu iki örnek üzerinden pek çok başka neticelere de ulaşmak mümkündür ama bizim için burada önemli olan, Erbakan isminin, tehdit sıralamasında ilk sırada anılan 'irtica' ile irtibatı kurulmasına rağmen, cezalandırmanın şiddeti konusunda hep son sıralarda yer almasıdır. Bunu, 'sisteme hizmet' gerekçesinden başka bir şeyle izah etmek zordur. Gerçekten böyle de olmalıdır. Çünkü her sistem, resmi veya gayr-i resmi yollardan, kendisine hizmet edenleri bir şekilde ödüllendirmek ister. Sistem içinde faaliyet gösteren aktörlerin, başbakan, bakan, milletvekili, genel müdür vs. olması, bu ödüllendirmenin 'resmi' şeklidir. Yeri geldiğinde bu ödüllendirmeler 'gayr-i resmi' şekillerde de yapılır. Devlet başkanlarının 'rutin dışına' çıkma yetkilerinin olmasının bir gerekçesi de zaten budur.

İşte 28 Şubat post-modern darbesine bu şekilde baktığımızda şunları görürüz: sistem, aslında, değişen şartların gereği olarak, bazı aktörlerini dışarıda tutmak istemiştir. Çünkü sistemin 'taze kan'a ihtiyacı vardır ve bunun için, kendince 'gününün dolduğuna inandığı' aktörlere 'yol verilmelidir.' Erbakan işte bu aktörlerden biridir. Zihniyeti 1950'li yıllarda oluşmuş, uzunca yıllar boyunca 'Milli Görüş' kavramıyla özdeşleşmiş bir lider, 'özgürlükler ve insan hakları' söyleminin popülerleştiği bir sürece, istese de 'intibak edemez.' Sistem kişilerle kaim olamayacağına göre, sisteme değil, aktöre yol verilmelidir! Aynı şey, Demirel, Ecevit ve Türkeş gibi liderler için de geçerlidir. Aranan lider tipi, bunlar değil, Tayyib Erdoğan gibilerdir. Erdoğan, hem sistemin kontrolü altındaki bir gelenekten gelmektedir; hem de 'değiştiğini' ilan ederek, bu gelenekten bir kopuşu simgelemektedir. Okuduğu şiir yüzünden 'mağdur' olması da ekstradan bir olumlu faktör olarak işlev gördüğü için, Türkiye'nin önündeki yeni döneme en uygun düşen lider tipi budur. Koalisyon hükümeti döneminde, Kemal Derviş'in ismi etrafında gelişen hadiseler hatırlandığında, Erdoğan'ın iktidara nasıl hazırlandığı ve sistemin yaralarını sarma konusunda ne derece başarılı olduğu daha iyi anlaşılacaktır.

Bu nedenle, 28 Şubat, asla Türkiye'deki sistemin köklü bir şekilde değişmesi için yapılmamıştır. Amaç, sisteme taze kan pompalamaktır ve bu amaca da büyük ölçüde ulaşılmıştır. Kemal Derviş, çökmüş olan ekonomiyi düzeltme görevini üstlenirken, Tayyib Erdoğan'ın AKP'si de, zayıf olan 'siyasi ayağı'n güçlendirilmesi işlevini görmüştür. Böylece sistem, kendi içinde yaşadığı bir tıkanıklığı aşabilmiştir. Meseleye bu gözle bakıldığında, 28 Şubat döneminde koparılan 'irtica yaygaraları'nın altının boş olduğu da kolaylıkla görülecektir. İrtica, Cumhuriyet'in kuruluşundan beri, yapılması düşünülen icraatların 'meşrulaştırıcı' bir öğesidir. 28 Şubat'ta da aynı görevi layıkıyla yerine getirmiştir.

Aradan geçen 10 yıldan sonra 28 Şubat'a lanetler yağdıran sağ ve sol çevreler için ise şunları söyleyebiliriz: bu çevreler, şu gerçeği kitlelerin gözünden kaçırmaya çalışmaktadırlar: "Sistem oyuncular için değil, oyuncular sistem için çalışırlar." Bu, takdir hakkının sisteme bırakılması demektir. Sistem, dilediği zaman, dilediği oyuncuyu sahneye çıkarabilir ve indirebilir. İşte bu nedenle, 28 Şubat'a karşı çıkan sağ ve sol çevreler, iki yüzlülük yapmaktadırlar. Bu oyuna girerken, sistemin bu özelliğini bilmekte ve oyun devam ettiği sürece de, sistemin nimetlerinden yararlanmaktadırlar. Fakat sistem, kendince 'haklı' gerekçelerle önceliklerini değiştirip başka bir oyun kurma arayışına girdiğinde, aktörler sızlanıp, feryad-u figan etmektedirler. Aktörlerin buna hakkı olabilir mi?! Elbette ki yoktur ve sistem, eskiyen aktörlerine bu gerçeği net bir şekilde anlatmasını da bilmektedir! Fakat bu aktörler, alıştıkları yolu sürdürmek istemekte ve kitleleri kandırma çabalarından hiç vazgeçmemektedirler. Bu tavrın altında yatan neden, elbette ki sistemden hala bir beklentilerinin olmasıdır. Bu kişiler, sistemden bin defa dayak yeseler, yine onun dizinin dibinden ayrılmazlar. Çünkü ondan beslenmişlerdir ve ona alışmışlardır. Sahipleri odur. Bunca yıldan sonra da yeni bir sahip arayacak değillerdir!

 

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...

www.iktibas.info www.iktibas.info