|

28
Şubat Üzerine Düşünceler
28 Şubat
Üzerine Düşünceler
28 Şubat
1997'de yapılan Milli Güvenlik Kurulu toplantısı, Türkiye'nin yakın
siyaset tarihinde önemli etkileri bulunan bir dizi karar alınarak
tamamlanmıştı. İlerleyen birkaç ay içerisinde ise, 'postmodern' bir
darbe gerçekleştirilerek, iktidardaki RefahYol hükümeti dağılmış, yerine
'siyasal' çoğunluğa sahip yeni bir koalisyon hükümeti kurulmuştu. Ancak
bu kararların asıl önemi, aktif politikaya zinde güçlerin fiili
müdahalesinden çok, etkileri uzun süre devam edecek olan bazı temel
hususlarda yapılan yeni düzenlemelerden geliyordu. Nitekim MGK
bildirisinde öne çıkan iki husus, daha sonraki yıllarda da etkilerini
sürdürdü. Buna göre, artık 'irtica', ülkeye yönelik en büyük tehlike
olarak tanımlanıyor ve bu bağlamda bir dizi tedbir alınması isteniyordu.
Sekiz yıllık zorunlu eğitim de, bunlardan biriydi. Böylece irticayı
beslediği düşünülen kaynaklar kontrol altına alınmaya çalışılıyor ve bu
çerçevede İmam-Hatip okulları için yeni düzenlemeler getiriliyordu.
Kontrol mekanizmasının sıkı işlemesi ise, özellikle oy avcılığı peşinde
koşan ya da muhafazakar söylemden geçinen çevrelerce, 'bir dönemin sonu'
olarak görülüyordu. Pek çoklarına göre, Türkiye'de 'dini söylem'le
yürütülen parti siyaseti döneminin sonuna gelinmişti. Artık yeni bir yol
denenmeliydi. Bu çevrelerin daha sonra yeni bir söylemle yeni bir siyasi
partinin oluşumuna katıldıkları görüldü. Bu çevreler, artık 'değişmişti'
ve geçmişteki 'dini' söylemlerini terk edip, muhafazakar-demokrat bir
çizgide siyaset yapacaklardı. Nitekim bu sürecin sonunda, AKP kuruldu ve
'eski siyaset'in aktörleri sırayla politika sahnesinden çekildiler.
Peki, 28
Şubat, gerçekte ne için yapılmıştı? Aradan geçen 10 yılın ardından
medyadaki tartışmalara bakıldığında, farklı siyasi kulvarlarda seyreden
çevrelerin, kitleleri yanıltma yönündeki çabalarının devam ettiğini
görüyoruz. Sol ve laik çevrelere göre, 28 Şubat 'tam zamanında' yapılmış
bir müdahaleydi ve fakat irtica tehdidi hala devam ediyordu.
Muhafazakar-sağcı çevrelere göre ise, 28 Şubat, tıpkı Menderes'e karşı
yapılan darbe örneğinde olduğu gibi, 'millete karşı' girişilmiş bir
teşebbüstü ve lanetlenmeliydi. Halbuki gerçek bu değildir. 28 Şubat MGK
toplantısı öncesinde ne ülkede fiili ve acil bir 'irtica' tehlikesi
vardır ne de bu post-modern darbe sonucunda, ülkedeki siyasi sistemde
ciddi manada bir değişiklik olmuştur. Bu darbeden sonra olan tek şey,
sistemin ve bu sistem içindeki aktörlerin yenilenmesidir. Kopartılan
olanca yaygarayı bu şekilde özetlemek mümkündür.
Bu
yorumumuzu 28 Şubat'tan sonraki aylarda da, değişik vesilelerle
yapmıştık. Burada, o değerlendirmeleri bir kez daha hatırlamakta fayda
görüyoruz. Ancak bundan önce, Türkiye'deki siyasi sistem hakkındaki bazı
gerçeklerin bilinmesinin yararlı olacağına inanıyoruz. Bilinmelidir ki,
Türkiye'deki sistem, bütün aksaklıklarına rağmen, son tahlilde,
demokrasinin kurallarına göre işlemektedir. Bunu, 'çürük elma' örneği
ile açıklamanın yeterli olacağına inanıyoruz. Çürük elma, son tahlilde
elmadır; armut veya portakal değildir. Çürük olması, onun elma olması
gerçeğini değiştirmez. Siyasi sistemleri tanımlarken de, bu kritere
dikkat edilmelidir. Yani tanım çabasında, 'öz ve sabit anlamlar'
üzerinde yoğunlaşmak, bizi pek çok yanılgıdan koruyacaktır. Türkiye'deki
sistemin kötü işlediği, oligarşik özellikler taşıdığı, hatta bizzat
zinde güçlerin vesayeti ile yürüdüğü vs. de söylenebilir. Ancak bunlar,
sistemin 'demokratik' vasfını iptal edici değildir. Türkiye Cumhuriyeti,
"demokratik, laik, sosyal bir hukuk devletidir" ve devletin bu
esaslarını benimsemiş partiler, demokratik süreçler sonucu yapılan
seçimler yoluyla iktidara gelir ve giderler. Burada amaç, 'çoğunluğun
iradesi'nin tecelli etmesidir. Demokrasilerin, bu iradeyi ortaya
çıkarmak için uygun buldukları yöntem, 'seçim'dir. Bu sürecin sonunda,
bir dönem bir demokratik parti, başka bir dönem de başka bir demokratik
parti iktidara gelir. Sistem, 'güçler dengesi' (balance of power) ilkesi
doğrultusunda ve güçlerin birbirlerini karşılıklı denetlemesi esasına
(check and balance) dayalı olarak işler. İşleyişindeki pek çok ciddi
sıkıntılara rağmen, sistem teoride bu kurallara bağlıdır.
Bu sistemin
işleyişindeki en önemli unsurların başında da 'demokratik partiler'
gelir. Partiler kanununun meşhur ifadesine göre; "partiler, demokrasinin
vazgeçilmez unsurudurlar." Bu, esas itibarıyla Batı demokrasilerinde de
böyledir. Değişen şey, siyasetin aktif hareket sahasıdır. Batı
demokrasileri de, son tahlilde, sistemi radikal bir biçimde sorgulayan
ya da sisteme kökten muhalefet eden partileri içinde barındırmaz. Bu
görüşümüzü ispatlamak adına, Avusturya'da seçimleri kazanan, ancak aşırı
milliyetçi görüşleri nedeniyle 'dışlanan' Hayder örneğini hatırlamak
yeterli olacaktır. Aslında 'en demokratik' ülkeler olduğu söylenilen
Amerika ve İngiltere'de de bu 'yazısız kural' geçerlidir. Bu ülkelerde,
örneğin Şeriat'in üstünlüğünü savunacak bir partinin, diğer demokratik
partiler gibi kurulması ve serbestçe seçimlere katılması mümkün
değildir. 11 Eylül hadisesi, bu konuda, Amerikan demokrasisinin
marjlarını gayet iyi gözler önüne sermiştir. Türkiye'deki durum da esas
itibarıyla farklı değildir. Sistem, belirli sınırlar çizmiştir ve bu
sınırlar içerisinde kalacağına dair söz veren partileri (tüzük ve
programlarını esas alarak) 'meşru' demokratik aktörler olarak görmekte
ve içine kabul etmektedir. Bu teorik çerçeveye uymayan partiler, kuruluş
dilekçelerini beyan usulüyle verseler bile, Anayasa'ya ve Partiler
Kanunu'na muhalefet ettikleri gerekçesiyle, kapatılmaktadırlar. Takiyye
yapan ya da takiyye yaptığına dair emareler görülen partiler ise,
değişik gerekçelerle cezalandırılmakta veya sistemin dışına
itilmektedirler. Ancak özellikle de dini söylemi kullanan partiler için,
nisbeten 'farklı' bir icraatın uygulanmakta olduğu da söylenebilir.
Bu
uygulamayı şöyle izah edebiliriz: sistem, Türkiye'de öteden beri var
olan 'ideolojik' akımları, bir biçimde 'içerde' tutmaya özen
göstermektedir. Çünkü toplumda var olan unsurların 'yer altına girmesi',
her sistem için bir 'tehlike'dir. Fakat bunu yaparken, sistem, ince bir
siyaset uygulamakta ve 'kırmızı çizgileri'ni kalınca çizmektedir. Bu
sınırlar konusundaki hassasiyetini de, değişik zamanlarda değişik
vesilelerle (darbe, vs. gibi) ihsas ettirmektedir. Demokratik partilerin
bu düzen içindeki 'rol'ü, milliyetçi, dini ve batıcı eğilimleri olan
kesimleri, sistem içinde tutmaktır. Ve Türkiye'deki demokratik partiler,
kuruluşlarından beri bu işlevlerini, şu veya bu şekilde yerine
getirmektedirler. Dolayısıyla (çok-partili siyasi düzene geçmeden önce
ve sonraki) bütün bu partiler, sistemin unsurlarıdırlar ve evvel emirde
sisteme hizmetle yükümlüdürler. Bunun manası şudur: demokratik
partilerde, özellikle de üst düzey görevlerde bulunan veya merkez karar
organlarında siyaset yapan kişiler, sistemin kırmızı çizgilerine saygı
gösterme konusunda daha özenli olmak durumundadırlar. Eğer kazara veya
bir 'oyun gereği'nce, bu kadrolara sınırı aşan kişiler gelirse, bunlar,
parti içi mekanizmalar işletilerek veya dışarıdan yapılan 'yasal'
müdahalelerle, o görevlerinden alınırlar. Ya da darbe süreçlerinden
önce, 'hazırlık' babından, bu kişilere belirli bir süre ses çıkarılmaz.
Zemin oluştuktan sonra, darbe, bu kişiler üzerinden meşrulaştırılır ve
(öncelikle) bu kişiler bir şekilde 'tasfiye' edilirler. Fakat burada
ince bir nokta vardır ve bunun üzerinde durulmalıdır.
Dikkatli bir
gözle bakıldığında, Türkiye'de siyasi sistemin işleyişine katkıda
bulunan ve fakat zamanı gelince de darbe veya müdahale sebebi olarak
gösterilen kişilerin akıbeti, genellikle kötü olmamıştır! Bu konuda
Erbakan örneği ilginçtir. Çünkü kurduğu demokratik partilerin çoğu
'irtica' tehdidi bahane gösterilerek kapatılmıştır; ancak onun akıbeti,
örneğin bir Menderes gibi olmamıştır. Bu iki örnek üzerinden pek çok
başka neticelere de ulaşmak mümkündür ama bizim için burada önemli olan,
Erbakan isminin, tehdit sıralamasında ilk sırada anılan 'irtica' ile
irtibatı kurulmasına rağmen, cezalandırmanın şiddeti konusunda hep son
sıralarda yer almasıdır. Bunu, 'sisteme hizmet' gerekçesinden başka bir
şeyle izah etmek zordur. Gerçekten böyle de olmalıdır. Çünkü her sistem,
resmi veya gayr-i resmi yollardan, kendisine hizmet edenleri bir şekilde
ödüllendirmek ister. Sistem içinde faaliyet gösteren aktörlerin,
başbakan, bakan, milletvekili, genel müdür vs. olması, bu
ödüllendirmenin 'resmi' şeklidir. Yeri geldiğinde bu ödüllendirmeler
'gayr-i resmi' şekillerde de yapılır. Devlet başkanlarının 'rutin
dışına' çıkma yetkilerinin olmasının bir gerekçesi de zaten budur.
İşte 28
Şubat post-modern darbesine bu şekilde baktığımızda şunları görürüz:
sistem, aslında, değişen şartların gereği olarak, bazı aktörlerini
dışarıda tutmak istemiştir. Çünkü sistemin 'taze kan'a ihtiyacı vardır
ve bunun için, kendince 'gününün dolduğuna inandığı' aktörlere 'yol
verilmelidir.' Erbakan işte bu aktörlerden biridir. Zihniyeti 1950'li
yıllarda oluşmuş, uzunca yıllar boyunca 'Milli Görüş' kavramıyla
özdeşleşmiş bir lider, 'özgürlükler ve insan hakları' söyleminin
popülerleştiği bir sürece, istese de 'intibak edemez.' Sistem kişilerle
kaim olamayacağına göre, sisteme değil, aktöre yol verilmelidir! Aynı
şey, Demirel, Ecevit ve Türkeş gibi liderler için de geçerlidir. Aranan
lider tipi, bunlar değil, Tayyib Erdoğan gibilerdir. Erdoğan, hem
sistemin kontrolü altındaki bir gelenekten gelmektedir; hem de
'değiştiğini' ilan ederek, bu gelenekten bir kopuşu simgelemektedir.
Okuduğu şiir yüzünden 'mağdur' olması da ekstradan bir olumlu faktör
olarak işlev gördüğü için, Türkiye'nin önündeki yeni döneme en uygun
düşen lider tipi budur. Koalisyon hükümeti döneminde, Kemal Derviş'in
ismi etrafında gelişen hadiseler hatırlandığında, Erdoğan'ın iktidara
nasıl hazırlandığı ve sistemin yaralarını sarma konusunda ne derece
başarılı olduğu daha iyi anlaşılacaktır.
Bu nedenle,
28 Şubat, asla Türkiye'deki sistemin köklü bir şekilde değişmesi için
yapılmamıştır. Amaç, sisteme taze kan pompalamaktır ve bu amaca da büyük
ölçüde ulaşılmıştır. Kemal Derviş, çökmüş olan ekonomiyi düzeltme
görevini üstlenirken, Tayyib Erdoğan'ın AKP'si de, zayıf olan 'siyasi
ayağı'n güçlendirilmesi işlevini görmüştür. Böylece sistem, kendi içinde
yaşadığı bir tıkanıklığı aşabilmiştir. Meseleye bu gözle bakıldığında,
28 Şubat döneminde koparılan 'irtica yaygaraları'nın altının boş olduğu
da kolaylıkla görülecektir. İrtica, Cumhuriyet'in kuruluşundan beri,
yapılması düşünülen icraatların 'meşrulaştırıcı' bir öğesidir. 28
Şubat'ta da aynı görevi layıkıyla yerine getirmiştir.
Aradan geçen
10 yıldan sonra 28 Şubat'a lanetler yağdıran sağ ve sol çevreler için
ise şunları söyleyebiliriz: bu çevreler, şu gerçeği kitlelerin gözünden
kaçırmaya çalışmaktadırlar: "Sistem oyuncular için değil, oyuncular
sistem için çalışırlar." Bu, takdir hakkının sisteme bırakılması
demektir. Sistem, dilediği zaman, dilediği oyuncuyu sahneye çıkarabilir
ve indirebilir. İşte bu nedenle, 28 Şubat'a karşı çıkan sağ ve sol
çevreler, iki yüzlülük yapmaktadırlar. Bu oyuna girerken, sistemin bu
özelliğini bilmekte ve oyun devam ettiği sürece de, sistemin
nimetlerinden yararlanmaktadırlar. Fakat sistem, kendince 'haklı'
gerekçelerle önceliklerini değiştirip başka bir oyun kurma arayışına
girdiğinde, aktörler sızlanıp, feryad-u figan etmektedirler. Aktörlerin
buna hakkı olabilir mi?! Elbette ki yoktur ve sistem, eskiyen
aktörlerine bu gerçeği net bir şekilde anlatmasını da bilmektedir! Fakat
bu aktörler, alıştıkları yolu sürdürmek istemekte ve kitleleri kandırma
çabalarından hiç vazgeçmemektedirler. Bu tavrın altında yatan neden,
elbette ki sistemden hala bir beklentilerinin olmasıdır. Bu kişiler,
sistemden bin defa dayak yeseler, yine onun dizinin dibinden
ayrılmazlar. Çünkü ondan beslenmişlerdir ve ona alışmışlardır. Sahipleri
odur. Bunca yıldan sonra da yeni bir sahip arayacak değillerdir!
|