|

"CUMHURİYET TEHLİKEDE: FARKINDA MISINIZ?"
Cumhuriyet Gazetesi, yaklaşan Cumhurbaşkanlığı seçimleriyle dolayısıyla,
televizyon kanallarına verdiği bir ilanda: "Cumhuriyet Tehlikede:
Fardında mısınız?" sloganını kullanıyor. Gazete, Mustafa Kemal'in doğum
yılı ile Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin yapılacağı 16 Mayıs tarihi
arasını "Cumhuriyet'in ömrü" olarak görüyor veya göstermek istiyor
olmalı ki, bu cümlenin yanı başındaki parantezin içini (1881-2007)
olarak dolduruyor. Peki bu ilanı nasıl yorumlamak gerekir? Kullanılan
dili, Cumhurbaşkanlığı tartışmalarının önümüzdeki dönemde hararet
kazanacağının bir işareti olarak almak mümkün olmakla beraber, ilanın
'ajitatif' söyleminin ciddiye alınması gerekir mi? Yoksa, yeni bir
'irtica kampanyası' mı başlatılmak isteniyor?
Öncelikle
şu hususu ifade etmek gerekir ki, 16 Mayıs'ta yapılacak Cumhurbaşkanlığı
seçimlerinde, sistem açısından değişen hiçbir şey olmayacaktır. Yani
sistemin kırmızı çizgileri bağlamında hiçbir değişim yaşanmayacaktır.
Yapıp ettikleri ortada olan AKP, bu konuda kamuoyuna o denli 'güven'
vermiştir ki, Cumhuriyet Gazetesi'nin kullandığı bu ajitatif söylem
bile, kitleleri harekete geçirmeye yetmez! Çünkü artık kamuoyu büyük
ölçüde ikna olmuştur ki, AKP'liler 'değişmişlerdir.' AKP'den
demokrasiye, Cumhuriyet'e bir 'zarar' gelmez! Her ne kadar kitlelerin
çoğu, AKP'nin sisteme büyük hizmetleri bulunduğunu, Cumhuriyet'in
temellerini sağlamlaştırdığını, ülkeyi krizden kurtarıp 'düzlüğe
çıkardığını' kabul konusunda şüpheler taşısalar da, bu partiden bu
sisteme bir zarar gelmeyeceği konusunda kimsenin şüphesi kalmamıştır! Bu
yüzden Cumhuriyet Gazetesi'nin kampanyasının (veya ilerde yapılabilecek
benzeri kampanyaların) maya tutması zordur. Benzer bir çabayı, kapatılma
tehlikesiyle karşılaşan laik-söylemli HaberTürk kanalı da
göstermektedir, ama bunlar kamuoyu nezdinde pek taban bulamamaktadır.
Fakat burada başka önemli bir konu vardır ki, asıl bunun üzerinde
durulmalıdır.
Dikkat
edilirse, gerek 28 Şubat sürecinde, gerekse AKP iktidarının bu son
yılında, bazı 'sahte' örnekler üzerinden yürütülen 'irtica'
kampanyalarında özellikle laik ve sol çevrelerin (ki bunlar, çoğunlukla
statükodan beslenirler), giderek 'daha sert' bir üslup kullandıkları
görülmektedir. İşte bunun nedeni üzerinde durulmalıdır. Bizim
kanaatimizce bunun nedeni bellidir: Bu kesimler, üzerinde bulundukları
'zemin'in kaydığını görmüşlerdir ve asıl itirazları bunadır. Yoksa
aslında AKP ile veya Erbakan ile bir 'sorunları' yoktur. Kayan zemin de,
laik ve sol söylemin, bütün dünyada olduğu gibi, Türkiye'de de güç
kaybetmesidir. Aslında liberal çevreler de bu trendi görmekte ve onlar
da ciddi bir biçimde Batılı değerlerin aşınmasından
endişelenmektedirler. Fakat, liberal-demokrat çevreler, gerek kendi
ideolojik duruş noktaları açısından, gerekse "düşmanımın düşmanı
dostumdur" anlayışları yüzünden, İslam'ı doğrudan hedef alma yaklaşımını
tercih etmemektedirler. Fakat onlar da görmektedirler ki, İslam
ülkelerinde (ve dünyada) gündem değişmekte ve Batıcı idealleri
benimseyen çevrelerin üzerinde oturdukları zemin kaymaktadır. İslam,
artık küresel siyasetin bir biçimde tartışmak zorunda olduğu veya
gündeminden düşüremediği bir 'fenomen' haline gelmiştir. Elbette ki bu
trendin önüne geçmek için, küresel iktidarın sahipleri tedbir
alacaklardır. İran Devrimi'nden sonra yaşanan gelişmeleri gözümüzün
önüne getirdiğimizde, bu tabloyu net olarak görmek mümkündür. İşte gerek
küresel güçler gerekse onların yerli uzantıları, bu gerçeği bilmekte ve
politikalarını da buna göre oluşturmaktadır. Burada elbetteki bu
gerçeğin kamuoyunun gündemden uzak tutulması ve 'Batı'nın güçlü olduğu'
imajının pompalanması da gerekmektedir. 28 Şubat darbesi sürecinde aktif
rol oynayan grubun adının 'Batı Çalışma Grubu' olması, bu açıdan çok
manidardır! Fakat o dönemde bile, bu grubun niçin bu adı aldığı, aktüel
gündem maddesi olarak tartışılmamıştır. Burada, 28 Şubat darbesinin,
örneğin "Batı'ya karşı" (veya Amerika ya da AB'ye karşı) yapılmadığına
dair güçlü bir işaret olduğu açıktır. Nitekim darbeyi
gerçekleştirenlerin de, ne ABD ile ne de AB ile ilişkilerin bozulması
yönünde bir beyanları veya icraatları olmamıştır. Zaten Türk Silahlı
Kuvvetleri'nin, NATO'ya üye olmasından sonra, her dönem ABD ile
ilişkileri 'sıcak' olmuştur ve bu yüzden de bu ilişkinin adı, 'stratejik
ortaklık' olarak bilinmektedir. Bugün Cumhurbaşkanı'nın AKP'den
çıkmasına karşı çıkan çevrelerin de, aslında Amerika ile özde (ideolojik
manada) bir alıp-veremedikleri yoktur. Nitekim pek çok laik (ve hatta
sol) çevrelerin 'demokrasi'ye yönelik köklü eleştirileri yoktur. Belki
demokrasinin 'liberal' formuna itiraz edebilirler, ancak demokrasinin
kendisine itirazları yoktur. Bir başka ifadeyle, 'demokrasi',
Amerika'nın da, Türkiye Cumhuriyeti'nde batılı değerleri savunan
kesimlerin de, 'ortak paydası'dır. Bu kesimlerin itirazı, statükonun
değişmesi veya revizyona tabi tutulması ile birlikte, bazı çıkarlarını
yitirecek olmalarınadır. Bu yüzden, bu kesimler de, aslında Amerikan
karşıtlığı yaparken, tıpkı sistemden beslendiği halde, sistemin
takdirine itiraz eden tasfiye riski altındaki politikacılar gibi,
ikiyüzlülük yapmaktadırlar. Bu kesimler de, bu ülkede oynanan oyunun
birer aktörüdürler ve bu kesimler de, aslında kitlelere
'oynamaktadırlar.' Arada, rollerin farklı dağıtılmasından başka bir fark
yoktur. Bir TV reklamında söylendiği gibi: "Yoktur aslında
birbirlerinden farkları; Ama birileri sadece …. Bankası'dır." İşte bütün
bu kesimler, 'ortak değerleri' adına, yükselen İslami dalgayı önlemeye
çalışmakta ve buna yönelik en küçük bir fırsatı dahi kaçırmamaktadırlar.
Cumhurbaşkanlığı seçimleri dolayısıyla Cumhuriyet Gazetesi'nin yürüttüğü
kampanyayı ve kullandığı ajitatif üslubu, bu şekilde yorumlamak
mümkündür. Onlar da bilmektedir ki, Tayyib Erdoğan'ın veya bir başka
AKP'linin Cumhurbaşkanı olması durumunda, sistem açısından hiçbir şey
değişmeyecektir. Bilakis sistem, daha da güçlenecektir. Fakat burada,
semboller üzerinden bir mücadele yürütülmektedir ve niyetler de
başkadır. Bu kesimler, kendi kitlelerine şu korkuyu vermek
istemektedirler: "Her ne kadar Erdoğan Cumhurbaşkanı olduğunda laik
Cumhuriyetimize bir halel getirmese de, muhafazakar gelenekten gelen
birinin bu makama çıkmış olması, laik değerlerin güçsüzlüğüne
yorulabilir. Bu yüzden, bu imajın doğmaması için çalışmak, hayati bir
meseledir!" Ama burada niyet başkadır: bu kesimler de, aslında,
Cumhurbaşkanlığı seçimlerini kullanarak, sahip oldukları statüleri
korumak istemektedirler. Bunların bazıları belki, AKP gibi
muhafazakar-demokrat partilerin, sahnelenen oyunda 'partnerleri'
olduğunun bilincinde değillerdir; ancak 'işi bilen' ve bir biçimde
'derin devlet'in unsuru olmuş kişiler, bu partinin (veya benzerlerinin)
mevcut statükonun devamı açısından 'hayati' önemi haiz olduğunu çok iyi
bilmektedirler. Böyle olduğu için değil midir ki, ta başından beri
'dindar kitleleri' sistemin içinde tutmaya çalışmaktadırlar? Peki eğer
bu doğruysa, 'dindar kitleleri' sistemin içinde tutanlar kimlerdir? Ve
bu kişiler, eğer 'dindar kitleleri' sistemin içinde tutmayı
başarıyorlarsa, kimin 'partneri'dirler ve gerçekte kimlerin
'dostudurlar.' Bu soruların cevabı, görmek isteyen herkes için çok
açıktır.
Bu yüzden
Cumhurbaşkanlığı seçiminin, Cumhuriyet'in tehlikede olması meselesi ile
uzaktan-yakından alakası yoktur. Bunu böyle lanse etmeye çalışanlar ise,
öyle anlaşılıyor ki, ya Türkiye'de oynanan 'demokrasi' oyununun farkında
değiller ya da bilinçli bir şekilde, kendi tabanlarını ajite ederek,
durumdan nemalanmak istemektedirler. Erdoğan'ın veya bir başka AKP'linin
Cumhurbaşkanı olması durumunda değişecek tek şey, AKP hükümetinin Köşk'e
gönderdiği 'üçlü kararnamelerin' daha hızlı bir şekilde Köşk'ten onay
alması olabilir! Bu ve benzeri icraatlar dışında, değişen hiçbir şey
olmayacaktır…
|