Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sa 339 | Mart  2007

                   

 

 


"CUMHURİYET TEHLİKEDE: FARKINDA MISINIZ?"

Cumhuriyet Gazetesi, yaklaşan Cumhurbaşkanlığı seçimleriyle dolayısıyla, televizyon kanallarına verdiği bir ilanda: "Cumhuriyet Tehlikede: Fardında mısınız?" sloganını kullanıyor. Gazete, Mustafa Kemal'in doğum yılı ile Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin yapılacağı 16 Mayıs tarihi arasını "Cumhuriyet'in ömrü" olarak görüyor veya göstermek istiyor olmalı ki, bu cümlenin yanı başındaki parantezin içini (1881-2007) olarak dolduruyor. Peki bu ilanı nasıl yorumlamak gerekir? Kullanılan dili, Cumhurbaşkanlığı tartışmalarının önümüzdeki dönemde hararet kazanacağının bir işareti olarak almak mümkün olmakla beraber, ilanın 'ajitatif' söyleminin ciddiye alınması gerekir mi? Yoksa, yeni bir 'irtica kampanyası' mı başlatılmak isteniyor?

Öncelikle şu hususu ifade etmek gerekir ki, 16 Mayıs'ta yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, sistem açısından değişen hiçbir şey olmayacaktır. Yani sistemin kırmızı çizgileri bağlamında hiçbir değişim yaşanmayacaktır. Yapıp ettikleri ortada olan AKP, bu konuda kamuoyuna o denli 'güven' vermiştir ki, Cumhuriyet Gazetesi'nin kullandığı bu ajitatif söylem bile, kitleleri harekete geçirmeye yetmez! Çünkü artık kamuoyu büyük ölçüde ikna olmuştur ki, AKP'liler 'değişmişlerdir.' AKP'den demokrasiye, Cumhuriyet'e bir 'zarar' gelmez! Her ne kadar kitlelerin çoğu, AKP'nin sisteme büyük hizmetleri bulunduğunu, Cumhuriyet'in temellerini sağlamlaştırdığını, ülkeyi krizden kurtarıp 'düzlüğe çıkardığını' kabul konusunda şüpheler taşısalar da, bu partiden bu sisteme bir zarar gelmeyeceği konusunda kimsenin şüphesi kalmamıştır! Bu yüzden Cumhuriyet Gazetesi'nin kampanyasının (veya ilerde yapılabilecek benzeri kampanyaların) maya tutması zordur. Benzer bir çabayı, kapatılma tehlikesiyle karşılaşan laik-söylemli HaberTürk kanalı da göstermektedir, ama bunlar kamuoyu nezdinde pek taban bulamamaktadır. Fakat burada başka önemli bir konu vardır ki, asıl bunun üzerinde durulmalıdır.

Dikkat edilirse, gerek 28 Şubat sürecinde, gerekse AKP iktidarının bu son yılında, bazı 'sahte' örnekler üzerinden yürütülen 'irtica' kampanyalarında özellikle laik ve sol çevrelerin (ki bunlar, çoğunlukla statükodan beslenirler), giderek 'daha sert' bir üslup kullandıkları görülmektedir. İşte bunun nedeni üzerinde durulmalıdır. Bizim kanaatimizce bunun nedeni bellidir: Bu kesimler, üzerinde bulundukları 'zemin'in kaydığını görmüşlerdir ve asıl itirazları bunadır. Yoksa aslında AKP ile veya Erbakan ile bir 'sorunları' yoktur. Kayan zemin de, laik ve sol söylemin, bütün  dünyada olduğu gibi, Türkiye'de de güç kaybetmesidir. Aslında liberal çevreler de bu trendi görmekte ve onlar da ciddi bir biçimde Batılı değerlerin aşınmasından endişelenmektedirler. Fakat, liberal-demokrat çevreler, gerek kendi ideolojik duruş noktaları açısından, gerekse "düşmanımın düşmanı dostumdur" anlayışları yüzünden, İslam'ı doğrudan hedef alma yaklaşımını tercih etmemektedirler. Fakat onlar da görmektedirler ki, İslam ülkelerinde (ve dünyada) gündem değişmekte ve Batıcı idealleri benimseyen çevrelerin üzerinde oturdukları zemin kaymaktadır. İslam, artık küresel siyasetin bir biçimde tartışmak zorunda olduğu veya gündeminden düşüremediği bir 'fenomen' haline gelmiştir. Elbette ki bu trendin önüne geçmek için, küresel iktidarın sahipleri tedbir alacaklardır. İran Devrimi'nden sonra yaşanan gelişmeleri gözümüzün önüne getirdiğimizde, bu tabloyu net olarak görmek mümkündür. İşte gerek küresel güçler gerekse onların yerli uzantıları, bu gerçeği bilmekte ve politikalarını da buna göre oluşturmaktadır. Burada elbetteki bu gerçeğin kamuoyunun gündemden uzak tutulması ve 'Batı'nın güçlü olduğu' imajının pompalanması da gerekmektedir. 28 Şubat darbesi sürecinde aktif rol oynayan grubun adının 'Batı Çalışma Grubu' olması, bu açıdan çok manidardır! Fakat o dönemde bile, bu grubun niçin bu adı aldığı, aktüel gündem maddesi olarak tartışılmamıştır. Burada, 28 Şubat darbesinin, örneğin "Batı'ya karşı" (veya Amerika ya da AB'ye karşı) yapılmadığına dair güçlü bir işaret olduğu açıktır. Nitekim darbeyi gerçekleştirenlerin de, ne ABD ile ne de AB ile ilişkilerin bozulması yönünde bir beyanları veya icraatları olmamıştır. Zaten Türk Silahlı Kuvvetleri'nin, NATO'ya üye olmasından sonra, her dönem ABD ile ilişkileri 'sıcak' olmuştur ve bu yüzden de bu ilişkinin adı, 'stratejik ortaklık' olarak bilinmektedir. Bugün Cumhurbaşkanı'nın AKP'den çıkmasına karşı çıkan çevrelerin de, aslında Amerika ile özde (ideolojik manada) bir alıp-veremedikleri yoktur. Nitekim pek çok laik (ve hatta sol) çevrelerin 'demokrasi'ye yönelik köklü eleştirileri yoktur. Belki demokrasinin 'liberal' formuna itiraz edebilirler, ancak demokrasinin kendisine itirazları yoktur. Bir başka ifadeyle, 'demokrasi', Amerika'nın da, Türkiye Cumhuriyeti'nde batılı değerleri savunan kesimlerin de, 'ortak paydası'dır. Bu kesimlerin itirazı, statükonun değişmesi veya revizyona tabi tutulması ile birlikte, bazı çıkarlarını yitirecek olmalarınadır. Bu yüzden, bu kesimler de, aslında Amerikan karşıtlığı yaparken, tıpkı sistemden beslendiği halde, sistemin takdirine itiraz eden tasfiye riski altındaki politikacılar gibi, ikiyüzlülük yapmaktadırlar. Bu kesimler de, bu ülkede oynanan oyunun birer aktörüdürler ve bu kesimler de, aslında kitlelere 'oynamaktadırlar.' Arada, rollerin farklı dağıtılmasından başka bir fark yoktur. Bir TV reklamında söylendiği gibi: "Yoktur aslında birbirlerinden farkları; Ama birileri sadece …. Bankası'dır." İşte bütün bu kesimler, 'ortak değerleri' adına, yükselen İslami dalgayı önlemeye çalışmakta ve buna yönelik en küçük bir fırsatı dahi kaçırmamaktadırlar. Cumhurbaşkanlığı seçimleri dolayısıyla Cumhuriyet Gazetesi'nin yürüttüğü kampanyayı ve kullandığı ajitatif üslubu, bu şekilde yorumlamak mümkündür. Onlar da bilmektedir ki, Tayyib Erdoğan'ın veya bir başka AKP'linin Cumhurbaşkanı olması durumunda, sistem açısından hiçbir şey değişmeyecektir. Bilakis sistem, daha da güçlenecektir. Fakat burada, semboller üzerinden bir mücadele yürütülmektedir ve niyetler de başkadır. Bu kesimler, kendi kitlelerine şu korkuyu vermek istemektedirler: "Her ne kadar Erdoğan Cumhurbaşkanı olduğunda laik Cumhuriyetimize bir halel getirmese de, muhafazakar gelenekten gelen birinin bu makama çıkmış olması, laik değerlerin güçsüzlüğüne yorulabilir. Bu yüzden, bu imajın doğmaması için çalışmak, hayati bir meseledir!" Ama burada niyet başkadır: bu kesimler de, aslında, Cumhurbaşkanlığı seçimlerini kullanarak, sahip oldukları statüleri korumak istemektedirler. Bunların bazıları belki, AKP gibi muhafazakar-demokrat partilerin, sahnelenen oyunda 'partnerleri' olduğunun bilincinde değillerdir; ancak 'işi bilen' ve bir biçimde 'derin devlet'in unsuru olmuş kişiler, bu partinin (veya benzerlerinin) mevcut statükonun devamı açısından 'hayati' önemi haiz olduğunu çok iyi bilmektedirler. Böyle olduğu için değil midir ki, ta başından beri 'dindar kitleleri' sistemin içinde tutmaya çalışmaktadırlar? Peki eğer bu doğruysa, 'dindar kitleleri' sistemin içinde tutanlar kimlerdir? Ve bu kişiler, eğer 'dindar kitleleri' sistemin içinde tutmayı başarıyorlarsa, kimin 'partneri'dirler ve gerçekte kimlerin 'dostudurlar.' Bu soruların cevabı, görmek isteyen herkes için çok açıktır.

Bu yüzden Cumhurbaşkanlığı seçiminin, Cumhuriyet'in tehlikede olması meselesi ile uzaktan-yakından alakası yoktur. Bunu böyle lanse etmeye çalışanlar ise, öyle anlaşılıyor ki, ya Türkiye'de oynanan 'demokrasi' oyununun farkında değiller ya da bilinçli bir şekilde, kendi tabanlarını ajite ederek, durumdan nemalanmak istemektedirler. Erdoğan'ın veya bir başka AKP'linin Cumhurbaşkanı olması durumunda değişecek tek şey, AKP hükümetinin Köşk'e gönderdiği 'üçlü kararnamelerin' daha hızlı bir şekilde Köşk'ten onay alması olabilir! Bu ve benzeri icraatlar dışında, değişen hiçbir şey olmayacaktır…

 

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...

www.iktibas.info www.iktibas.info