|

Uhud Okçuları
Mustafa Bozacıoğlu
Bedir
zaferinin ardından Mekkeli müşriklerin rövanşı almak üzere
gerçekleştirdikleri Uhud seferi ve sonuçlarından alacağımız, almamız
gereken hayli dersler var. Günümüze taşımadığımız, ibret almadığımız
içinse tarih tekerrür edip duruyor.
Uhud aslında dünyevileşme (sekülerizm) temayülüne karşı ibretamiz bir
örnektir. Mevla'mızın imtihanlarından biridir. Bu imtihanlar (candan,
maldan ve ürünlerden eksiltme; korku, açlık vb) hayatımız boyunca
sürecektir. Bizler, bunu, Allah'ın günleri aramızda çevirip durduğu;
geceden gündüz, gündüzden gece çıkardığı gerçeğini müdrik olmalıyız.
"Müslüman olduk" diyerek; temenni/başa kakma, imtiyaz bekleme yanlışına
düşmemeli, bırakılıvereceğimizi (cenneti kolayca kazanıvereceğimizi)
sanmamalıyız. Kolay, sıkıntısız, dümdüz, ekonomik ve sosyal rahatlık
içinde (cennetamiz) bir dünya hayatı beklentisi, sarmalındayız… "Bunlar
(tüm İslam coğrafyalarında yaşanan malum tablolar) da nereden çıktı,
neden yaşanıyor?" der gibiyiz… Aceleci, sabırsız ve süreci hesap etmeden
sonuç görme eğilimindeyiz.
Elimizdeki son taşı atmadan, cehdimizi ortaya koymadan zafer
beklentisindeyiz. Daralmadan Hızır beklentisindeyiz. Mehdi (!) gelse de
kurtulsak avuntusundayız… Hep birileri çıksın, birileri işleri kotarsın
diye beklemekteyiz!...
Okçuları açısından değerlendirmeye aldığımız Uhud'un iki yönü var,
malumunuz: Birincisi; ölüm pahasına, dünyalık kaybı pahasına yerini terk
etmeyip ahdine sadık kalan, görevinin ve sorumluluğunun şuurunda ve dahi
yerini terk edenleri ısrarla uyarma bilincinde olan övülmesi,
imrenilmesi gerekenler… İkincisi ve yazımıza, bugünkü İslam
coğrafyalarının genel hal-i pür melalini, enteresan bir benzerlikle
yansıtan izdüşümleri açısından ele aldığımız; ganimet pahasına,
zanlarıyla hareket ederek, görev ve sorumluluklarını unutan, yerlerini
terk edenler…
Birinci gruptakiler için söze gerek yok, onları Mevla'mız tavsif etmiş
zaten: "..mukarreb olanlar", "...ebrar olanlar", bkz:(Vakıa
10-12),(İnfitar 13),(Mutaffifin 18-22) vb.
Günümüzde örneklerine çok sık rastladığımız, bu yazının da konusu olan
ikinci gruptakiler için, ne söylense azdır! O günkülere tanındığı gibi,
tevbe kapısı her daim açık olmakla birlikte, ölümün bizleri ne zaman ve
ne halde yakalayacağı bilinemediğinden, kendi ellerimizle kendimizi
tehlikeye atmamalı, ince eleyip sık dokumalıyız…
Evet, Uhud'da zafere ramak kalmıştı! Kesin zafer bir adım ötedeydi!
Belki de Mekke'nin fethi orada gerçekleşmiş olacaktı!
Gerek "Muhammed öldü!" söylentisi ve gerekse okçuların
görevlendirildikleri yerleri "ganimet" amacıyla terk etmeleri, rüzgârı
tersine çeviriyordu… Birinciden toparlanılabilmişti; "Muhammed ölür ve
öldürülürse topuklarınız üzerinde gerisin geriye mi döneceksiniz?!" ve
"Her şey fanidir, yalnızca celal ve ikram sahibi Rabb'inin vechi
bakidir" ayetleri hatırlanarak, hatırlatılarak… İkincinin bedeli ise
daha ağır olmuştu: Zafer; mağlubiyete, hadi beraberliğe dönmüştü;
sonuçta Hz. Ömer'in söylediği "… Bizimkiler Cennet'e, sizin ölüleriniz
Cehenneme…" sözü çağlara söylenerek…
Günümüzde ve/veya her nerede ve ne zaman da yaşanırsa yaşansın, kim
tarafından verilirse verilsin her taviz, pazarlık, uzlaşı ve geri adım,
bana -kendimi de hariç tutmadan- yerlerini terk eden Uhud okçularını
hatırlatır. Her ne sebeple ve pahasına olursa olsun, Cennet'in kaybı
riskiyle satın alınmaya çalışılan ne az pahadır, ne kötüdür!... Hatayı,
günahı, tavizi asla hafife almamak gerekir. Bütünden kopacak her parça,
saftan ayrılacak her fert "bünyan'ün-mersus" olması gerekirken, davaya
zarar verecek, gücü zayıflatacak, kuvvetin (rüzgârın) azalmasına sebep
olacaktır. Elbette; gidenler gidecek, kopanlar kopacak, ayrılanlar
ayrılacaktır. Bunları zorla tutmak daha da çok zarar verecektir
(seferden geri kalan münafık kitle için söylenen; "Katılsalardı bile
mutlaka fitne çıkarırlardı!" ayeti hatırlanmalıdır). Uyarı dışında bu,
kimsenin görevi de sorumluluğu da değildir. Herkes kendi günahının
(başkalarının günahına sebep, vesile olmanın da ilave günahıyla)
karşılığını görecektir. Biz tedbirlerimizi alacak; çareleri araştıracak,
düşünceyi koruma ve yayma noktalarında yapmamız gerekenleri yaparak
sonucu Allah'a bırakacak, "Hidayet ettikten sonra kalplerimizi saptırma"
ayeti ile duaya devam edecek, hidayetin yalnız Allah'ın elinde olduğunu
unutmayacağız.
Kötüye örneklik etmenin büyük kötülük olduğunu, saftan ayrılan her
ferdin diğerlerinin çözülmesinden de sorumlu tutulacağını bileceğiz. Bu,
inadına (İmanına) safta duranların ise sevaplarını, kaybettikleri her
maddiyet için manevi kazanımlarını arttıracaktır.
Tavizler tavizleri, yanlışlar yanlışları doğuracaktır. Merkezde küçücük
bir açı sapması, ileride dönüşü imkansız bir açı aralığı meydana
getirilecektir. "…İman edenler, sonra inkar edenler, tekrar iman edip
tekrar inkar edenler…" ayetine muhatap olmak tehlikesi vardır. Küçük bir
kartopu parçasının çığa dönüştüğü unutulmamalıdır. Burada küçük
günahların büyük günaha dönüşmesinden (!) bahsetmiyoruz. Mesele bu
değil. Tercihin ve taviz sonunda elde edileceği umulan faydanın (!);
yaratılışımızın gayesi olan imtihan gerçeğine, "…Ölümü ve yaşamı sizi
denemek ve kimin iyi ameller işlediğinin belli olması için yarattı"
ayetine aykırı olarak, her ne ve ne kadar olursa olsun "az bir paha"
olacağıdır, değmez…
Tüm nimetlerden sorguya çekileceğiz. O halde kendi imtihanımızı niye
zorlaştırıyoruz?! Kendi elimizle, kendi kuyumuzu niye kazıyoruz?! Kendi
kuruntularımızla, dayatılan dezenformasyonla, sahte ihtiyaç/zorunluluk
zanlarıyla dünyamızı mamur ederken (!) ahiretimizi niye mahvediyoruz?!
Bizler neye iman ettik? Niçin yaratıldık? Şeytan izin alırken, salih
kullar üzerine bir yaptırımının olamayacağı beyan edilmişti. Nerede
Salih kullar? Niye, Uhud okçularının mezkûr kısmı gibi ganimet
sevdasındayız?! Niye hemen kervanın peşine düşmeyi (Bedir savaşı
esnasındaki genel eğilim) yeğliyoruz?! Niye yerini terk etmeme şuur ve
olgunluğunu gösterenler -az da olsalar- gibi olmayı tercih etmiyoruz?
(Sarp yokuş/azim işler/öne geçenler) hedefimiz niye değil?!
Verilen taviz, geri atılan adım (başka bir safa katılma, yöntemi
değiştirme amacı dışında) ile gerçeğe dönüştürülebilen, bu yolla dine
daha çok hizmet edilebilen kaç durum ve bunu başarabilen kaç kişi
gördünüz? Dahası hiç gördünüz mü? Olsa, görülse bile bu durum "kumardan
kazanılan para ile wc yaptırmak"tan öte geçen bir iyilik (!) sayılır
mı?! Bunun kime, ne faydası olacaktır?!
Her ne sebeple olursa olsun çözülen bir başörtüsü, her ne sebeple olursa
olsun takılan bir peruk (erkek kadın fark etmez), ben gidersem (veya
olmasam) daha kötüsü gelir mantığı, zengin-güçlü-özgür-sosyal statü/erk
sahibi olma arzusu, memur olmaktansa amir olma zehapları, uyuyan yılanı
uyandırmayalım sığıntısı/korkusu yerini terk eden Uhud okçuları
mantığıdır! Hatta daha kötüsü; çünkü onlar, fiili bir duruma göre, göz
göre göre hareket ediyorlardı ve vahyin inzal süreci dâhilinde Hz.
Peygamber'in içlerinde olması hasebiyle affa da mazhar olabiliyorlardı…
Biz/siz kimden bu garantiyi aldık? Kim bize bu afvı garanti edebilir?
Bilmem ki "affa sebep bir durum yok" diye(bile)n çıkar mı?! Cehennem'in
yollarının "iyi niyet taşları" ile döşeli olduğu söylemi nerede kaldı?
İmtihanı kaybetmek uğruna kazanılacağı (!) düşünülen hangi dünyalık buna
değer? Hz. Peygamber ile zengin olmak isteğinde bulunan sahabe
arasındaki diyaloğu ve sonuçta zenginlik karşılığında kaybedilen
imtihanı/ahireti masal gibi okumaktan kurtulmazsak sonuç başka bir şey
mi olacak?
Sorunumuz; okçuları yerlerine yerleştirecek, bu görev dağılımını yapacak
bir peygamber, bir naib, bir vekil, bir merci olmaması kadar, hatta daha
önce ve önemli olarak; bu görevleri bihakkın yapabilecek, yerini
muhafaza edecek, mevzisini terk etmeyecek, liyakatli, sabûr, sadık ve
ameli salih donanımlı, cehd ehli olup, olamamaktır. Neye, ne kadar ve
niçin iman ettiğimize karar vermeli; imanın, kesinlik anlamında, şeksiz
ve şüphesiz "emin" olmak olduğunu unutmamalıyız…Lanetli ve
kovulmuş/taşlanmış Şeytan'ın bizleri Allah'ın affıyla aldatmasına fırsat
vermemeliyiz!... Şefaat gibi kuruntulara kapılmamalıyız!.. Her ne
pahasına olursa olsun, Rabbimizin sınırlarını çizdiği ve Kur'an'da
ayan-beyan ifade ettiği, rasulünün hayatı ile örneklendirdiği şekilde,
O'nun (c.c) affını da talep ederek, emrolunduğumuz gibi dosdoğru olmalı
ve bize yakîn/ölüm gelene kadar ibadet/kulluk bilinci ile hareket
etmeliyiz…
Gayret bizden, tevfîk Allah'tandır. |