Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 341 | Mayıs  2007

                   

 

 


                           

Uhud Okçuları

Mustafa Bozacıoğlu

Bedir zaferinin ardından Mekkeli müşriklerin rövanşı almak üzere gerçekleştirdikleri Uhud seferi ve sonuçlarından alacağımız, almamız gereken hayli dersler var. Günümüze taşımadığımız, ibret almadığımız içinse tarih tekerrür edip duruyor.
Uhud aslında dünyevileşme (sekülerizm) temayülüne karşı ibretamiz bir örnektir. Mevla'mızın imtihanlarından biridir. Bu imtihanlar (candan, maldan ve ürünlerden eksiltme; korku, açlık vb) hayatımız boyunca sürecektir. Bizler, bunu, Allah'ın günleri aramızda çevirip durduğu; geceden gündüz, gündüzden gece çıkardığı gerçeğini müdrik olmalıyız. "Müslüman olduk" diyerek; temenni/başa kakma, imtiyaz bekleme yanlışına düşmemeli, bırakılıvereceğimizi (cenneti kolayca kazanıvereceğimizi) sanmamalıyız. Kolay, sıkıntısız, dümdüz, ekonomik ve sosyal rahatlık içinde (cennetamiz) bir dünya hayatı beklentisi, sarmalındayız… "Bunlar (tüm İslam coğrafyalarında yaşanan malum tablolar) da nereden çıktı, neden yaşanıyor?" der gibiyiz… Aceleci, sabırsız ve süreci hesap etmeden sonuç görme eğilimindeyiz.
Elimizdeki son taşı atmadan, cehdimizi ortaya koymadan zafer beklentisindeyiz. Daralmadan Hızır beklentisindeyiz. Mehdi (!) gelse de kurtulsak avuntusundayız… Hep birileri çıksın, birileri işleri kotarsın diye beklemekteyiz!...
Okçuları açısından değerlendirmeye aldığımız Uhud'un iki yönü var, malumunuz: Birincisi; ölüm pahasına, dünyalık kaybı pahasına yerini terk etmeyip ahdine sadık kalan, görevinin ve sorumluluğunun şuurunda ve dahi yerini terk edenleri ısrarla uyarma bilincinde olan övülmesi, imrenilmesi gerekenler… İkincisi ve yazımıza, bugünkü İslam coğrafyalarının genel hal-i pür melalini, enteresan bir benzerlikle yansıtan izdüşümleri açısından ele aldığımız; ganimet pahasına, zanlarıyla hareket ederek, görev ve sorumluluklarını unutan, yerlerini terk edenler…
Birinci gruptakiler için söze gerek yok, onları Mevla'mız tavsif etmiş zaten: "..mukarreb olanlar", "...ebrar olanlar", bkz:(Vakıa 10-12),(İnfitar 13),(Mutaffifin 18-22) vb.
Günümüzde örneklerine çok sık rastladığımız, bu yazının da konusu olan ikinci gruptakiler için, ne söylense azdır! O günkülere tanındığı gibi, tevbe kapısı her daim açık olmakla birlikte, ölümün bizleri ne zaman ve ne halde yakalayacağı bilinemediğinden, kendi ellerimizle kendimizi tehlikeye atmamalı, ince eleyip sık dokumalıyız…
Evet, Uhud'da zafere ramak kalmıştı! Kesin zafer bir adım ötedeydi! Belki de Mekke'nin fethi orada gerçekleşmiş olacaktı!
Gerek "Muhammed öldü!" söylentisi ve gerekse okçuların görevlendirildikleri yerleri "ganimet" amacıyla terk etmeleri, rüzgârı tersine çeviriyordu… Birinciden toparlanılabilmişti; "Muhammed ölür ve öldürülürse topuklarınız üzerinde gerisin geriye mi döneceksiniz?!" ve "Her şey fanidir, yalnızca celal ve ikram sahibi Rabb'inin vechi bakidir" ayetleri hatırlanarak, hatırlatılarak… İkincinin bedeli ise daha ağır olmuştu: Zafer; mağlubiyete, hadi beraberliğe dönmüştü; sonuçta Hz. Ömer'in söylediği "… Bizimkiler Cennet'e, sizin ölüleriniz Cehenneme…" sözü çağlara söylenerek…
Günümüzde ve/veya her nerede ve ne zaman da yaşanırsa yaşansın, kim tarafından verilirse verilsin her taviz, pazarlık, uzlaşı ve geri adım, bana -kendimi de hariç tutmadan- yerlerini terk eden Uhud okçularını hatırlatır. Her ne sebeple ve pahasına olursa olsun, Cennet'in kaybı riskiyle satın alınmaya çalışılan ne az pahadır, ne kötüdür!... Hatayı, günahı, tavizi asla hafife almamak gerekir. Bütünden kopacak her parça, saftan ayrılacak her fert "bünyan'ün-mersus" olması gerekirken, davaya zarar verecek, gücü zayıflatacak, kuvvetin (rüzgârın) azalmasına sebep olacaktır. Elbette; gidenler gidecek, kopanlar kopacak, ayrılanlar ayrılacaktır. Bunları zorla tutmak daha da çok zarar verecektir (seferden geri kalan münafık kitle için söylenen; "Katılsalardı bile mutlaka fitne çıkarırlardı!" ayeti hatırlanmalıdır). Uyarı dışında bu, kimsenin görevi de sorumluluğu da değildir. Herkes kendi günahının (başkalarının günahına sebep, vesile olmanın da ilave günahıyla) karşılığını görecektir. Biz tedbirlerimizi alacak; çareleri araştıracak, düşünceyi koruma ve yayma noktalarında yapmamız gerekenleri yaparak sonucu Allah'a bırakacak, "Hidayet ettikten sonra kalplerimizi saptırma" ayeti ile duaya devam edecek, hidayetin yalnız Allah'ın elinde olduğunu unutmayacağız.
Kötüye örneklik etmenin büyük kötülük olduğunu, saftan ayrılan her ferdin diğerlerinin çözülmesinden de sorumlu tutulacağını bileceğiz. Bu, inadına (İmanına) safta duranların ise sevaplarını, kaybettikleri her maddiyet için manevi kazanımlarını arttıracaktır.
Tavizler tavizleri, yanlışlar yanlışları doğuracaktır. Merkezde küçücük bir açı sapması, ileride dönüşü imkansız bir açı aralığı meydana getirilecektir. "…İman edenler, sonra inkar edenler, tekrar iman edip tekrar inkar edenler…" ayetine muhatap olmak tehlikesi vardır. Küçük bir kartopu parçasının çığa dönüştüğü unutulmamalıdır. Burada küçük günahların büyük günaha dönüşmesinden (!) bahsetmiyoruz. Mesele bu değil. Tercihin ve taviz sonunda elde edileceği umulan faydanın (!); yaratılışımızın gayesi olan imtihan gerçeğine, "…Ölümü ve yaşamı sizi denemek ve kimin iyi ameller işlediğinin belli olması için yarattı" ayetine aykırı olarak, her ne ve ne kadar olursa olsun "az bir paha" olacağıdır, değmez…
Tüm nimetlerden sorguya çekileceğiz. O halde kendi imtihanımızı niye zorlaştırıyoruz?! Kendi elimizle, kendi kuyumuzu niye kazıyoruz?! Kendi kuruntularımızla, dayatılan dezenformasyonla, sahte ihtiyaç/zorunluluk zanlarıyla dünyamızı mamur ederken (!) ahiretimizi niye mahvediyoruz?! Bizler neye iman ettik? Niçin yaratıldık? Şeytan izin alırken, salih kullar üzerine bir yaptırımının olamayacağı beyan edilmişti. Nerede Salih kullar? Niye, Uhud okçularının mezkûr kısmı gibi ganimet sevdasındayız?! Niye hemen kervanın peşine düşmeyi (Bedir savaşı esnasındaki genel eğilim) yeğliyoruz?! Niye yerini terk etmeme şuur ve olgunluğunu gösterenler -az da olsalar- gibi olmayı tercih etmiyoruz? (Sarp yokuş/azim işler/öne geçenler) hedefimiz niye değil?!
Verilen taviz, geri atılan adım (başka bir safa katılma, yöntemi değiştirme amacı dışında) ile gerçeğe dönüştürülebilen, bu yolla dine daha çok hizmet edilebilen kaç durum ve bunu başarabilen kaç kişi gördünüz? Dahası hiç gördünüz mü? Olsa, görülse bile bu durum "kumardan kazanılan para ile wc yaptırmak"tan öte geçen bir iyilik (!) sayılır mı?! Bunun kime, ne faydası olacaktır?!
Her ne sebeple olursa olsun çözülen bir başörtüsü, her ne sebeple olursa olsun takılan bir peruk (erkek kadın fark etmez), ben gidersem (veya olmasam) daha kötüsü gelir mantığı, zengin-güçlü-özgür-sosyal statü/erk sahibi olma arzusu, memur olmaktansa amir olma zehapları, uyuyan yılanı uyandırmayalım sığıntısı/korkusu yerini terk eden Uhud okçuları mantığıdır! Hatta daha kötüsü; çünkü onlar, fiili bir duruma göre, göz göre göre hareket ediyorlardı ve vahyin inzal süreci dâhilinde Hz. Peygamber'in içlerinde olması hasebiyle affa da mazhar olabiliyorlardı… Biz/siz kimden bu garantiyi aldık? Kim bize bu afvı garanti edebilir? Bilmem ki "affa sebep bir durum yok" diye(bile)n çıkar mı?! Cehennem'in yollarının "iyi niyet taşları" ile döşeli olduğu söylemi nerede kaldı? İmtihanı kaybetmek uğruna kazanılacağı (!) düşünülen hangi dünyalık buna değer? Hz. Peygamber ile zengin olmak isteğinde bulunan sahabe arasındaki diyaloğu ve sonuçta zenginlik karşılığında kaybedilen imtihanı/ahireti masal gibi okumaktan kurtulmazsak sonuç başka bir şey mi olacak?
Sorunumuz; okçuları yerlerine yerleştirecek, bu görev dağılımını yapacak bir peygamber, bir naib, bir vekil, bir merci olmaması kadar, hatta daha önce ve önemli olarak; bu görevleri bihakkın yapabilecek, yerini muhafaza edecek, mevzisini terk etmeyecek, liyakatli, sabûr, sadık ve ameli salih donanımlı, cehd ehli olup, olamamaktır. Neye, ne kadar ve niçin iman ettiğimize karar vermeli; imanın, kesinlik anlamında, şeksiz ve şüphesiz "emin" olmak olduğunu unutmamalıyız…Lanetli ve kovulmuş/taşlanmış Şeytan'ın bizleri Allah'ın affıyla aldatmasına fırsat vermemeliyiz!... Şefaat gibi kuruntulara kapılmamalıyız!.. Her ne pahasına olursa olsun, Rabbimizin sınırlarını çizdiği ve Kur'an'da ayan-beyan ifade ettiği, rasulünün hayatı ile örneklendirdiği şekilde, O'nun (c.c) affını da talep ederek, emrolunduğumuz gibi dosdoğru olmalı ve bize yakîn/ölüm gelene kadar ibadet/kulluk bilinci ile hareket etmeliyiz…
Gayret bizden, tevfîk Allah'tandır.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...