Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sa 341 | Mayıs  2007

                   

 

 


İdeolojik Kavganın Arkası

Murat Belge/28.04.2007/ Radikal

İdeolojik mücadele elbette ideolojik araçlarla yapılır. 'Laiklik' üzerine kavga, doğal olarak, 'ideolojik' yanı önde gelen bir mücadeledir. 'İdeoloji' denince, çoğumuzun aklına, 'elle tutulmaz' bir şey geliyor. Oysa pekâlâ elle tutulur bir şeydir, sınıfsal bir temeli vardır, bir üretim pratiği içinde biçimlendirilmiştir vb. Dolayısıyla bugün Türkiye'de devam edegelen laiklik kavgası da bu özellikleri taşıyor ve bu geniş çerçeve içinde şekilleniyor.
"Sınıfsal bir temeli vardır" dedim; vardır, ama burada dikkat etmeli. Özellikle bizim toplumda şematik düşünme alışkanlığı son derece yaygın olduğu için, en olmayacak şeyleri de hemen şematize ederiz. 'Sınıf' ile 'ideoloji' arasındaki ilişki son derece karmaşıktır oysa- şematizme etmeye gelmez. Sözgelişi, 'anti-Semitizm' diyelim: Hitler bunun öğretisini yaparken Amerikalı milyarder Ford'un anti-Semitizm'inden de kuvvet almıştı. Almanya'nın milyarderi Krupp'u da böyle bir politikaya ikna edebiliyordu. Bunlara bakarak, 'anti-Semitizm'in (ya da genelleştirelim, 'Faşizm' diyelim) büyük burjuvaziye özgü bir ideoloji olduğunu söyleyebilir miyiz? Öyleyse, Almanya'da Hitler'in ardına takılan kentli ya da kırsal küçük burjuva kitleleri ve hatta Alman işçileri nasıl bununla seferber ediliyordu? Ya da Stalin'in, Çavuşesku'nun koyu anti-Semitizm'lerinin babası da büyük burjuvazi miydi?
Evet, ideoloji ile sınıflar veya sınıf bölümleri arasında böyle birebir ilişkiler kurulmaz. İdeoloji, paradoksal biçimde, hem sabit, hem değişkendir. Her politik hareket, ideolojinin ezelden beri var olan öğelerini kendi pratik, kimi zaman dolaysız programı çerçevesinde eklemler, yani yeniden-birleştirir.
Onun için bizim laiklik kavgası da katışıksız bir ideolojik örneği değil, ardında ciddi 'sınıfsal' gerilimler yatıyor. "Senin karının başı bağlı. Türkiye Cumhuriyeti'nin cumhurbaşkanının karısının başı bağlı olamaz." Bu cümleler yalnız başlar ve örtüleriyle ilgili sözler değil. Bunun arkasında, "Sen kim oluyorsun? Nereden çıktın da buralara geldin? Bu gayri-medeni âdetlerinle şimdi bir de oraya mı çıkacaksın?" (doğal olarak, bize ait olan 'orası') anlayışı da yatıyor. O anlayış zaten başlı başına bir ideoloji, nereden çıktığı, kimin malı olduğu çok iyi bilinen bir ideoloji -ve aynı zamanda bir sınıf politikasının programı.
Bir süre önce İsmet Berkan'ın değindiği (daha önce de yazmıştı) konuyla, 'Türkiye'nin toplumsal yapısı' konusuyla sıkı sıkıya ilgili ve ancak böyle bakıldığında gerçekten anlaşılır hale gelen ezeli karşıtlık, gerginlik, çatışma... Her şeyin doğrusunu, bilen ve toplumu bu 'doğrular'a göre eğitmeye çalışan seçkinler, bu eğitimi reddeden kitleler. Sonuçta toplum hâlâ eğitilmemiş durumda olduğuna göre (AKP'nin oy tabanı bunun böyle olduğunu gösteriyor), bundan sorumlu, 'aydınlanma'yı engelleyen hainler, 'kötülük ajanları'!
Ve tabii, Cumhuriyet'in başından beri, toplumun kıyılarından, yani kırlardan, toplumun merkezine doğru ilerleyen kitleler, bunların zenginleşenleri veya zenginleşemeyenleri, durmak bilmeyen ve her kuşakta aynı sancılarla kendini yeniden üreten bu toplumsal hareketlilik, bu akış. Ama şu noktada, sancı da en dayanılmaz doza geldi dayandı.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...