|

KUR’AN’I ANLAMADA KÖK-ANLAMLILIK
YÖNTEMİ
M. Kürşad Atalar
Kök-anlamlılık yöntemi,
Kur'an'ı yorumlama biçimlerinden biridir ve esas itibarıyla
linguistik/semantik bir analiz tarzıdır. Kelime tahliline dayalı bu
yöntemde, her bir kelimenin, zamana ve subjektif etkilere karşı
dayanıklı bir 'öz anlam'ı olduğu düşüncesinden hareket edilir. Buna
göre, bu öz anlam yakalandığı zaman, kelimelerin 'anlam' alanlarına
ilişkin isabetli değerlendirmeler yapabilmek mümkündür. Söz konusu olan
Kur'an kelimeleri ise, Arap dilinin (özel isimler hariç) 'fiil-bazlı'
kelimelerden oluştuğu söylenebilir. Burada yapılması gereken, her bir
kelimeye 'öz anlam'ı veren fiilin doğru bir biçimde tespit edilmesidir.
Bu yapılabildiği ölçüde, Kur'an ayetlerinin isabetli bir şekilde
yorumlanması da mümkün olabilecektir.
Bu bağlamda yakın-anlamlılık, çok-anlamlılık tartışmaları önem
kazanmaktadır. Bilindiği gibi, yakın anlamlı kelimeler, özellikle,
günlük kullanımda birbirlerine sıkça karıştırılabilmektedir. Örneğin,
atlama, zıplama ve hoplama terimleri yakın anlamlı kelimelerdir. Mesafe
farklılıkları ve eylemin yönüne göre farklı isim alan bu kelimeler,
günlük kullanımda, çoklukla birbirlerinin yerine kullanılabilmektedir.
Bu ise, anlam kaymalarının önemli nedenlerinden biridir. Doğru olan, her
bir eylemin anlam içeriğini doğru olarak bilmek ve uygun yerlerde uygun
kelimeleri kullanmaktır. Kur'an kelimeleri için de aynı kuralı işletmek
mümkündür. Kur'an kelimelerinin kök-anlamlarında da sabit birer fiil
vardır. Bu fiil/eylem doğru tespit edilebildiği zaman, o kelimenin doğru
anlamını vermek mümkün olacaktır. Kur'an kelimelerini anlamlandırırken,
anlam kaymalarına sebebiyet vermemek için, yakın anlamlı kelimelerin
birbirlerinden farkını iyi bilmek gerekir. Örneğin sa-na-e, fe-a-le ve
a-me-le fiilleri, 'yapma' eyleminin farklı biçimlerine karşılık gelir ve
her birinin öz anlamı aslında farklıdır. Eğer bu fark bilinmezse, meal
veya tefsire bunu yansıtmak mümkün olmayacaktır. Bu fark iyi bilinirse
de, "Vallahu ya'lemu ma tasnaun" ayeti ile "vallahu ya'lemu ma yef'alun"
ayetinin doğru anlamları verilebilecektir. Mealler, ilk ayeti,
Türkçe'nin imkanlarının kısıtlılığı yüzünden, "Allah, yaptıklarınızı
bilir" şeklinde tercüme ederler ki, bu cümle, ayetin manasını tam olarak
yansıtmamaktadır. Burada, aslında "özel hüner ve beceri gerektiren,
plan, kumpas, komplo vb. işler" kastedilmektedir. İkinci ayeti ise,
günlük kullanımdaki "Allah, yaptıklarınızı bilir" şeklinde çevirmekte
bir beis yoktur. Çünkü burada, Allah'ın bildiğini beyan buyurduğu
eylemler, normal 'fiiller'dir. İşte bu yüzden, bu iki yakın-anlamlı
kelimenin özünde yer alan asli/sabit eylemin bilinmesi, meal veya
tefsirin doğru yapılabilmesi için elzemdir.
Bu yöntemin, bütün Kur'an kelimelerine uygulanması mümkündür. Bu
yapıldığında, tefsir alanında da önemli açılımlar sağlanabilecektir.
Örneğin ke-fe-re fiilinin kök anlamının "bir şeyin üzerini örtmek"
olduğu bilindiği zaman, 'kafirun', 'küffar' gibi kelimeleri doğru
şekilde anlamlandırmak mümkün olabilecektir. Küffar veya 'kafirun'
kelimeleri, buna göre, 'örtenler' anlamına gelebilecektir ve kimi zaman
'çiftçiler'i, kimi zaman da, Allah'ın hak olarak inzal ettiği ayetlerin
üzerini 'örtenler'i karşılayabilecektir. Peki bu nasıl olabilecektir?
Burada, kelimelerin tamlayıcı öğelerine (tümleç, özne, siyak-sibak vs.)
müracaat edilmelidir. Eğer bu yapılırsa, kelimenin ayet içerisindeki
asıl anlamı kolaylıkla bulunabilecektir. Örneğin Hadid Suresi, 20.
ayette, 'küffar' kelimesi, 'çiftçiler'e karşılık gelmektedir. Ayet
şöyledir: "Bilin ki, dünya hayatı ancak bir oyun, bir eğlence, bir süs,
aranızda karşılıklı bir övünme, çok mal ve evlat sahibi olma yarışından
ibarettir. (Nihayet hepsi yok olur gider). Tıpkı şöyle: Bir yağmur ki,
bitirdiği bitki çiftçilerin (el-küffar) hoşuna gider. Sonra kurumaya yüz
tutar da sen onu sararmış olarak görürsün. Sonra da çer çöp olur.
Ahirette ise (dünyadaki amele göre ya) çetin bir azap ve(ya) Allah'ın
mağfiret ve rızası vardır. Dünya hayatı, aldanış metaından başka bir şey
değildir." Peki burada çoğul ve mübalağa sigasıyla 'küffar' (örtenler)
kelimesi niçin 'çiftçiler' olarak tercüme edilmektedir? Çünkü ayetin iç
bağlamları bunu gerektirmektedir. Kur'an kelimelerinin bu özelliğinin
iyi görüldüğü bir diğer ayeti ise, Firavun ile Hz. Musa arasındaki
diyalogda görebilmekteyiz. Şuara Suresi'nin 18 ve 19. ayetlerinde de,
'kafirin' kelimesinin, günlük kullanımda bilinenin aksine bir
kullanımıyla karşılaşmaktayız. Ayetler şöyledir: "Firavun şöyle dedi:
Seni biz küçük bir çocuk olarak alıp aramızda büyütmedik mi? Sen ömrünün
nice yıllarını aramızda geçirdin. (Böyle iken) sen yapacağını yaptın
(adam öldürdün). Sen kafirlerdensin." Ayetin bu son cümlesini mealler
"sen nankörlerdensin" şeklinde tercüme etmektedirler ama orijinal
metinde kullanılan kelime 'kafirin'dir. Yani Firavun, Hz. Musa'yı,
(yalın anlamda düşünecek olursak) 'kafirlerden olmakla' itham
etmektedir! Halbuki, Türkçe'de 'kafir' kelimesinin bütün kullanımları
'itidaki' alan içerisindedir ve günlük dilde hiç kimse, bu kelimeyi
'örtenler' olarak kullanmamaktadır. Fakat Kur'an kelimelerine böyle
bakmamak gerekir. Kur'an kelimelerine, 'kök-anlamlar'ı bazında bakmak
gerekir ve böyle yapıldığında ayetin kast ettiği mana daha iyi
anlaşılabilecektir. Nitekim bu ayette Firavun, Hz. Musa'yı, tabir-i
caizse 'köşeye sıkıştırma'ya çalışmakta ve bebekliğinden beri ona bakıp
büyütmüş olmasını, bir 'minnet' unsuru olarak sunmaktadır. Sonra da,
güya Hz. Musa'ya bahşetmiş olduğu nimetin karşılığı olarak, Hz. Musa'dan
minnet göstermesini beklemekte ve bunu yapmadığı için de, Hz. Musa'yı
'kafirlerden olmakla' suçlamaktadır. İşte bu kullanım, gerçekten bizim
Kur'an kelimelerinin yapısı hakkında söylemek istediğimiz şeyin tipik
bir örneğidir. Burada, tabir-i caizse Firavun, Hz. Musa'yı 'kafirlerden'
olmakla suçlamaktadır; halbuki halkın geneli, sadece Hz. Musa'nın
Firavun'u 'kafirlerden' olmakla suçlayabileceğini sanmaktadır! Bu
kullanımı "ve yukeffir ankum seyyiatikum" (O, sizin kötülüklerinizi
örter) ayetinde de görmek mümkündür. Burada da 'örtülen şey', günah
anlamındaki kötülüklerdir.
Yakın-anlamlılık sorununun, kök-anlamlılık yöntemiyle çözüme
kavuşturulması, çok-anlamlılık sorununu da bir anlamda çözmeye yarar.
Çünkü esas itibarıyla çok-anlamlılık, günlük kullanımlardan
kaynaklanmaktadır. Burada öznel yargılar ve nefsi faktörler devreye
girmektedir. Bunların üstesinden gelebilmek için, kelimenin
kök-anlamıyla, bağlamlar arasındakı irtibatın iyi kurulmasına dikkat
edilmelidir. Örneğin 'zikr' kelimesinin, lügatlerde bir düzine anlamı
bulunmaktadır. Halbuki dikkatli bir gözle bakıldığında, 'zikr'
kelimesine karşılık olarak kullanılan, Kur'an, Tevrat, namaz, öğüt vs.
gibi anlamların 'ortak paydası' (yani 'kök-anlam') kolaylıkla
görülebilir. Evet, Kur'an, kimi yerde 'zikr' derken, Kur'an'ı kimi yerde
de Tevrat'ı kast etmektedir. Ancak her iki yerde de, 'kök-anlam' olan
'hatırlama' fiili korunmuştur. Yani 'zikr' kelimesi ile Kur'an'ın kast
edildiği yerde, Kur'an'ın 'hatırlatıcı'lık özelliği, Tevrat'ın kast
edildiği yerde de, Tevrat'ın 'hatırlatıcılık' özelliğinin altı
çizilmektedir. Yoksa her 'zikr' kelimesinin geçtiği yere Kur'an veya
Tevrat kelimeleri konulamaz. Bu hususu, Kur'an'ın başka ayetlerde
'şifa', 'hüda', 'nur' olarak adlandırıldığını bildiğimizde daha iyi
anlarız. Bu kelimelerle de kast edilen şey, Kur'an vahyinin belli bir
'vasfı'dır. Orada o vasfa vurgu yapılmakta, 'zikr' kelimesinin geçtiği
yerde de 'hatırlatıcılık' vasfına vurgu yapılmaktadır. Çok-anlamlılık
meselesini de özetle bu şekilde çözümlemek mümkündür.
Bütün bu kullanımların gösterdiği şey ise şudur: Kur'an kelimelerinin
'kök-anlamları' bilindiği taktirde, ayetlerin bağlamları içerisinde
doğru anlamlandırılmaları mümkün olabilecektir. Burada tek istisna,
'deyimler' kalmaktadır. Fakat deyimler için de şu söylenebilir:
deyimler, en az iki kelimeden oluştukları için, kelimeler deyimler
içinde farklı bir mahiyet kazanabilirler. Bu, dilin özelliğidir.
Kök-anlamlılık yöntemi, zaten, 'kelime' üzerinde uygulanabilecek olan
bir yöntemdir. Fakat deyimlerde bile, terkibin, kelimeden tam manasıyla
bağımsız bir anlam kazandığı söylenemez. Örneğin, 'göze gelmek'
deyiminde, 'göz' yerine 'kulak' veya 'dil' gibi organlar kullanılamaz.
Çünkü bu deyimin oluşma sürecinde dahi, belirleyici olan kelime
'göz'dür. Burada göz organı ile ilgili bir 'işlev' söz konusudur. Zaten
'göze gelmek' tabiri de, sonuçta tek bir eylemi karşılamaktadır. Fakat
burada farklı olan, iki kelimeden müteşekkil tek bir 'eylem'dir.
Deyimlerin, normal tek eylemli tek kelimelerden farkı da budur. |