|

KUR’AN’DA MUHKEM ve MÜTEŞABİH
Ahmet Hazıroğlu
Muhkem ve müteşabihat
kavramlarını, Ali İmran Suresi'nin 7. ayeti bazında değerlendirmeliyiz.
Bu ayetin meali şöyledir: "İlahî kelâmın özü olan açık ve kesin hükümlü
mesajlar ile müteşabihleri kapsayan bu ilahî kelâmı sana bahşeden O'dur.
Kalpleri hakikatten sapmaya meyilli olan lar, sırf kafaları karıştıracak
şeyler bulmak için ve ona [keyfî) anlamlar yüklemek amacıyla ilahî
kelâmın müteşabih olarak ifade edilen kısmına uyarlar(uğraşırlar); oysa
Allah'tan başka kimse onun kesin anlamını bilemez. Bu yüzden bilgide
derinleşenler şöyle derler: "Biz Ona inanırız: (ilahî kelâmın] tümü
Rabbimizdendir; derin kavrayış sahipleri dışında kimse bundan ders
almasa da."
Bu ayetten yola çıkarak şu sorular sorulabilmektedir: Kur'an mesajı
insan aklına hitap etmektedir. Allah, insanlar anlasın diye apaçık bir
kitap gönderdi. Bu ayetlerin bir kısmının gerçek anlamını anlamadan
hayatımıza nasıl geçirebiliriz? Veya kendisinin insanlara apaçık bir
hitap olduğunu beyan eden Kur'an sadece gerçek anlamını Allah'ın bildiği
ayetleri indirmesini nasıl anlayacağız? Farklı yorumlanabilen ayetleri
veya elif, lam, mim gibi huruf-u mukattaaları müteşabihat olarak
anlayabilir miyiz? Yoksa Kur'an'ın hepsi muhkem midir? Kur'an'ın
kullandığı anlatım dili (temsil, teşbih, kıssa, hikâye. vb) bir anlatım
tekniği midir yoksa lafız olarak alıp iman edip amel mi etmeliyiz? Ya da
lafız olarak almayıp benzeşerek yapılan temsili bir anlatım olarak mı
almalıyız? Özetle, nedir bu muhkem ve müteşabihat?
Kelime anlamı olarak, muhkem, kesin, kesinlik arz eden ifadeler, açık,
anlaşılır, kesin hükümlü mesajlar, kesin hükümlü ifadeleri karşılar.
Örneğin; "cana kıymayın; zina etmeyin; yalan söylemeyin zulmetmeyin;
hırsızlık yapmayın, adil olun, iyilik yapın, kötülükten sakının,
Allah'tan başka mabutlar edinmeyin, vb." Müteşabih ise, benzeşen şeyler,
birbirine benzeyen, muğlâk, farklı yorumlar içeren; anlamı kelimelerin
lafzından öğrenilemeyen şeyleri karşılar. Bu iki türlüdür: Birincisi,
anlamı kelimeye atfedilerek bilinebilir, ki buna muhkem denir. İkincisi
ise gerçek anlamının bilgisine her hangi bir şekilde ulaşılamayandır.
Buna da müteşabih denir.
Gaybi anlatım ve gaybe iman konusunda şunları söyleyebiliriz: Kur'an
itikat oluşturmada yeterli ve tek kaynağımızdır. Temel kaidenin yüzde
yüz doğru bir kaynaktan gelen bilgilerden olması gerekir. Doğruluğundan
en ufak bir şüphe duyulabilecek bir bilgi veya bilgi kaynağı ile itikat
oluşturmak; yüzde yüz öyle olduğuna inanmamak anlamına gelir ki, böyle
bir itikatla iman oluşturulamaz. Kur'an; Allah tarafından Elçisi
Muhammed (a.s)'a insanları uyarmak üzere gönderilen ve doğruluğundan
yani Allah kelamı (Öğretisi) olduğundan en ufak bir şekilde şüphe
edilmeyecek ve yine Allah tarafından korunan ilahi bir hitap yani
vahiydir. Allah'ın insanlara gönderdiği bu ilahi hitap, insanların
itikadını (İmanını) oluşturmada tek başına yeterlidir. Gayb ise,
Kur'an'da insan kavrayışının ötesinde bulunan ve insanı aşan hakikatin
tüm safhalarını ifade eder. Bilimsel gözlemlerle ispatı veya reddi söz
konusu olamaz. Gaybla ilgili haber kaynağına bakılarak verilen bilgiye
ya iman edilir veya reddedilir. İman edilmesi gereken gaybi bilgiler,
Allah tarafından gönderilen Kur'an öğretileridir. Gayb'la ilgili her
şeyi hakikatiyle sadece Allah bilir ve dilediği kadarını da
anlayacakları şekilde elçileri aracılığıyla İnsanlara (inananlara)
bildirir. Biz müminlere de buna ancak iman etmek düşer. Secde19-20,
Azhap 64-68, Taha 75-76, Yasin 55-65, Fussilet 19-23, Sad 49-54, Sad
55-58, Zümer 33-35, Ğafir 59-52 ayetlerde, Allah, "dinlenip huzur
bulacakları bahçeler", "Ateşin azabı tadın" "yakıcı bir azap
hazırlanmıştır.", "O gün ağızlarına mühür vuracağız fakat elleri dile
gelecek ve ayakları (hayatta iken yapmış oldukları her şeye tanıklık
edecektir" gibi ifadeler kullanmıştır. Bu anlatım tarzının hedefi;
önceki dünyalık tecrübelerimizden bildiğimiz nimeti, acıyı azabı
benzeştirerek bize anlatmaktır.
Gelelim, Ali İmran:7. ayete. Bu ayet, Kur'an mesajının anlaşılmasında
mutlak anlamda bir anahtar görevi yapan ve onun tümünü "düşünen bir
toplum için" (li kavmin yetefekkerûn) anlaşılabilir kılan ayettir. Bu
son terim ile işaret edilen husus doğru kavranmadıkça, Kur'an'ın büyük
kısmı, hem müminler hem de onun ilahî kaynaklı bir vahiy olduğuna
inanmayı reddedenler tarafından büyük ölçüde yanlış anlaşılmaya maruz
kalacaktır. Ancak Kur'an'ın müteşâbihât ile kasd edilen şeyin ne
olduğunun anlaşılması için, tek başına, bu terimlerin Kur'ânî
kullanışları ile ilahî kelâmın en başında temas edilen bir kavramın
"insan kavrayışının ötesindeki bir alanın (ğayb) kavramının bağlantısını
kurmak zorundayız. Bu kavram, Kur'an çağrısının ve her dinin ana
prensibinin anlaşılması için temel öncülü oluşturur: çünkü bütün sahih
dinî kabuller, realitenin yalnız küçük bir kısmının insan tasavvuruna ve
tahayyülüne açık bulunduğu ve asıl büyük bölümünün ise insan
kavrayışının tamamen üstünde olduğu gerçeğinden doğarlar ve bu gerçeğe
dayanırlar.
Ancak bu belirgin metafizik kavramın yanısıra ondan daha az belirgin
olmayan bir psikolojik tabiat bulgusuna da sahip bulunuyoruz ki bu
şudur: insan zihni, önceden gerçekleştirilmiş tecrübeler âleminin
tamamen dışında kalan bir şeyi tasavvur edemez veya onun hakkında bir
fikir oluşturamaz. Doğuştan kör bir insana bulutları anlatırken avucuna
pamuk vererek anlatılmaya çalışması gibi. Tam da bu noktada karşımıza
önemli bir soru çıkar: madem ki dinin metafizik kavramları, nitelikleri
itibariyle, insan kavrayışının yahut tecrübesinin ötesindeki bir alem
ile ilgilidir, o halde bu kavramlar bize nasıl başarıyla aktarılabilir?
Tecrübelerimizle ulaşmış bulunduğumuz kavramların hiçbirinde kısmen bile
olsa bir karşılığı olmayan fikirleri kavramamız nasıl beklenebilir? Bu
soruların cevabını Zemahşerî'nin 13/35 ile ilgili yorumundaki şu
sözleriyle izah edebiliriz: "kavrayışımızın ötesindeki bir şeyi,
tecrübelerimizden bildiğimiz bir şey ile temsîlen göstermek suretiyle
anlayabiliriz." İşte, Kur'an'da kullanıldığı şekliyle müteşâbibât terimi
ve kavramının gerçek anlamı budur. Esas olarak Kur'an, bize,
ifadelerinin ve pasajlarının birçoğunun müteşabih olarak anlaşılması
gerektiğini söyler. Zaten, insanın bunları anlaması isteniyorsa, başka
herhangi bir şekilde aktarılmaları mümkün değildir. Dolayısıyla, eğer
Kur'an'ın her pasajını, ifadesini yahut cümlesini zahirî, lafzî
anlamıyla alır ve onların bir teşbih (allegory), mecaz yahut temsil
olması ihtimalini gözardı edersek, ilahî kelâmın gerçek ruhuna aykırı
hareket etmiş oluruz.
Bu iki türlüdür, ilkinde şu örneği verebiliriz: Allah'ın Zâtı'na ilişkin
bazı Kur'ânî atıflar üzerinde düşünelim: tanımlanamayan, zaman ve
mekanda sınırsız ve beşer kavrayışının tamamen ötesinde bir varlık. O'nu
tahayyül etmenin imkansızlığı karşısında biz O'nun ancak ne olmadığını
anlayabiliriz: yani, zaman ve mekanla sınırlı olmayan, benzetmelerle
tanımlanamayan ve beşer düşüncesinin hiçbir kategorisi içine
oturtulamayan bir varlık. O halde, ancak çok genelleştirilmiş mecazlar,
ne kadar yetersiz de kalsalar da, O'nun varlığını ve aktivitesini bize
aktarabilirler. Demek ki Kur'an, Allah'tan, "semalarda" veya "tahtı
(arş) üstüne kurulmuş" şeklinde söz ederken biz bu ibareleri lafzî
anlamlarıyla alamayız. Aksi halde bu ibareler, müphem şekilde de olsa,
Allah'ın mekânda sınırlı olduğu anlamına gelirler: ve böyle bir
sınırlama sonsuz varlık kavramı ile çelişeceğinden, derhal, en küçük bir
kuşku duymadan anlarız ki, "semalar", "taht" ve Allah'ın onun üstüne
"kurulması, sadece her türlü insan tecrübesinin dışındaki bir fikrin,
yani Allah'ın kudreti ve bütün varlıklar üzerindeki mutlak hakimiyeti
fikrinin aktarılmasına yarayan dilbilimse! araçlardır.
İkincisi ise; Kur'an bize, insanın yeryüzündeki hayatının, "ölüm" denen
kesintinin ötesine uzanan bir hayatın ilk ve çok kısa bir safhasından
başka bir şey olmadığını söyler; ve aynı şekilde Kur'an, insanın bütün
iradî fiillerinden ve davranışlarından dolayı ahlakî bir sorumluluk
altında olduğunu ve bu sorumluluğun, kişinin ahiretteki hayatında, iyi
ya da kötü, kaçınılmaz sonuçlar şeklinde devam edeceği prensibini tekrar
tekrar vurgular. Ama insana bu sonuçların mahiyeti ve dolayısıyla onu
bekleyen hayatın niteliği nasıl anlatılabilir? İnsanın yeniden
dirilmesi, Kur'an'ın "yeni bir yaratma fiili" olarak tanımladığı şeyin
sonucu olacağından, ondan sonra gelecek hayat, insanın bu dünyada
yaşadığı ve yaşayabileceği her şeyden tamamen farklı olmalıdır. Böyle
olunca, insana, "bu dünyada doğru ve yararlı eylemlerde bulunursan öteki
dünyada mutluluğa erişeceksin"; yahut alternatif olarak, "bu dünyada
kötülük yaparsan öteki dünyada ondan dolayı azap çekeceksin" denmesi
kâfi değildir. Bu tür beyanlar, insanın muhayyilesine(anlayışına) hitap
etmeyecek ve onun davranışlarını etkilemeyecek genel ve soyut
ifadelerdir. Bunun için gerekli olan, kişinin kendi iradî eylemlerinin
veya ihmallerinin sonuçlarını bir şekilde "tahayyül" etmesine yol açacak
olan, akla daha doğrudan bir hitaptır ve böyle bir hitap, ancak
mecazlar, teşbihler ve temsiller yoluyla etkin şekilde
gerçekleştirilebilir. Bu araçlar, bir taraftan, insanın yeniden
dirilmesinden sonra yaşayacağı her şeyini dünyada yaşadığı veya
yaşayabileceği şeylerden mutlak farklılığını vurgularken diğer taraftan
bu iki tecrübe kategorisi arasında mukayese yoluna başvurmuştur. Böylece
Hz. Peygamber, 32-17'de cennetin nimetlerine yapılan atıfları açıklarken
insanın bu dünyadaki hayatı ile ahiret hayatı arasındaki temel
farklılığı şu sözlerle dile getirmiştir: "Allah 'Salih kullarım için
hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insan
kalbinin içinden geçirmediği şeyler hazırlar" (Buhari, Müslim, Tirmizî).
Sonuç olarak diyebiliriz ki; Gerçek bir müteşâbih, doğrudan ve açık
terimlerle aynı kolaylıkla anlatılabilecek olan bir şeyin bambaşka
renkli ifadelerle tasviri değildir. Bundan farklı olarak,
karmaşıklığından dolayı doğrudan ve açık terimler yahut önermelerle
yeterli biçimde ifade edilemeyen ve bu karmaşıklık sebebiyle, detaylı
bir "ifadeler" demeti olarak değil de genel bir zihinsel imaj olarak
ancak sezgi yoluyla kavranabilen şeyleri mecazî bir şekilde ifade etmeyi
kapsar: Bizim fiilî fiziksel veya zihinsel-tecrübelerimizden türetilmiş
ödünç-imajlar yoluyla yahut Zemahşerî'nin Rad/35 ile ilgili yorumundaki
sözleriyle, "kavrayışımızın ötesindeki bir şeyi, tecrübelerimizden
bildiğimiz bir şey ile temsîlen göstermek suretiyle" anlatmak. İşte,
Kur'an'da kullanıldığı şekliyle müteşâbihât terimi ve kavramının gerçek
anlamı budur diye düşünüyorum. Müteşabihat, bir anlatım zorluğunu aşma
üslubudur. Müteşabihat, bir ifade tarzıdır. Gaybi bilgi metafizik alemle
(Allah'ın sıfatları, zaman ve sonsuzluğun kesin anlamı, ölünün yeniden
dirilmesi, hesap günü, Cennet ve Cehennem, Melek olarak tanımlanan
varlıkların veya güçlerin mahiyeti vb.) ilgili bilgileri
tecrübelerimizle anlayabileceğimiz şekilde Kur'an'da anlatılmasının
adıdır: Müteşabihat, Dolayısıyla, eğer Kur'an'ın her pasajının ifadesini
yahut cümlesini zahiri, lafzi anlamıyla alır ve onların bir teşbih
(alegorik, mecaz yahut temsil) olması ihtimalini göz ardı edersek ilahi
kelamın gerçek ruhuna aykırı hareket etmiş oluruz. Allah'ın gerçek
mahiyetini bildiği ve insanlarında kavrayabileceği şekilde anlattığı
gaybi bilgilerdir müteşabihatlar. Ve sanıyorum, "Allah'tan başka kimse
onun kesin anlamını bilemez" ibaresinin anlamı budur. Müminlere de bu
gaybi bilgilere ancak iman etmek düşer. |