Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 341 | Mayıs  2007

                   

 

 


KUR’AN’DA MUHKEM ve MÜTEŞABİH

Ahmet Hazıroğlu

Muhkem ve müteşabihat kavramlarını, Ali İmran Suresi'nin 7. ayeti bazında değerlendirmeliyiz. Bu ayetin meali şöyledir: "İlahî kelâmın özü olan açık ve kesin hükümlü mesajlar ile müteşabihleri kapsayan bu ilahî kelâmı sana bahşeden O'dur. Kalpleri hakikatten sapmaya meyilli olan lar, sırf kafaları karıştıracak şeyler bulmak için ve ona [keyfî) anlamlar yüklemek amacıyla ilahî kelâmın müteşabih olarak ifade edilen kısmına uyarlar(uğraşırlar); oysa Allah'tan başka kimse onun kesin anlamını bilemez. Bu yüzden bilgide derinleşenler şöyle derler: "Biz Ona inanırız: (ilahî kelâmın] tümü Rabbimizdendir; derin kavrayış sahipleri dışında kimse bundan ders almasa da."
Bu ayetten yola çıkarak şu sorular sorulabilmektedir: Kur'an mesajı insan aklına hitap etmektedir. Allah, insanlar anlasın diye apaçık bir kitap gönderdi. Bu ayetlerin bir kısmının gerçek anlamını anlamadan hayatımıza nasıl geçirebiliriz? Veya kendisinin insanlara apaçık bir hitap olduğunu beyan eden Kur'an sadece gerçek anlamını Allah'ın bildiği ayetleri indirmesini nasıl anlayacağız? Farklı yorumlanabilen ayetleri veya elif, lam, mim gibi huruf-u mukattaaları müteşabihat olarak anlayabilir miyiz? Yoksa Kur'an'ın hepsi muhkem midir? Kur'an'ın kullandığı anlatım dili (temsil, teşbih, kıssa, hikâye. vb) bir anlatım tekniği midir yoksa lafız olarak alıp iman edip amel mi etmeliyiz? Ya da lafız olarak almayıp benzeşerek yapılan temsili bir anlatım olarak mı almalıyız? Özetle, nedir bu muhkem ve müteşabihat?
Kelime anlamı olarak, muhkem, kesin, kesinlik arz eden ifadeler, açık, anlaşılır, kesin hükümlü mesajlar, kesin hükümlü ifadeleri karşılar. Örneğin; "cana kıymayın; zina etmeyin; yalan söylemeyin zulmetmeyin; hırsızlık yapmayın, adil olun, iyilik yapın, kötülükten sakının, Allah'tan başka mabutlar edinmeyin, vb." Müteşabih ise, benzeşen şeyler, birbirine benzeyen, muğlâk, farklı yorumlar içeren; anlamı kelimelerin lafzından öğrenilemeyen şeyleri karşılar. Bu iki türlüdür: Birincisi, anlamı kelimeye atfedilerek bilinebilir, ki buna muhkem denir. İkincisi ise gerçek anlamının bilgisine her hangi bir şekilde ulaşılamayandır. Buna da müteşabih denir.
Gaybi anlatım ve gaybe iman konusunda şunları söyleyebiliriz: Kur'an itikat oluşturmada yeterli ve tek kaynağımızdır. Temel kaidenin yüzde yüz doğru bir kaynaktan gelen bilgilerden olması gerekir. Doğruluğundan en ufak bir şüphe duyulabilecek bir bilgi veya bilgi kaynağı ile itikat oluşturmak; yüzde yüz öyle olduğuna inanmamak anlamına gelir ki, böyle bir itikatla iman oluşturulamaz. Kur'an; Allah tarafından Elçisi Muhammed (a.s)'a insanları uyarmak üzere gönderilen ve doğruluğundan yani Allah kelamı (Öğretisi) olduğundan en ufak bir şekilde şüphe edilmeyecek ve yine Allah tarafından korunan ilahi bir hitap yani vahiydir. Allah'ın insanlara gönderdiği bu ilahi hitap, insanların itikadını (İmanını) oluşturmada tek başına yeterlidir. Gayb ise, Kur'an'da insan kavrayışının ötesinde bulunan ve insanı aşan hakikatin tüm safhalarını ifade eder. Bilimsel gözlemlerle ispatı veya reddi söz konusu olamaz. Gaybla ilgili haber kaynağına bakılarak verilen bilgiye ya iman edilir veya reddedilir. İman edilmesi gereken gaybi bilgiler, Allah tarafından gönderilen Kur'an öğretileridir. Gayb'la ilgili her şeyi hakikatiyle sadece Allah bilir ve dilediği kadarını da anlayacakları şekilde elçileri aracılığıyla İnsanlara (inananlara) bildirir. Biz müminlere de buna ancak iman etmek düşer. Secde19-20, Azhap 64-68, Taha 75-76, Yasin 55-65, Fussilet 19-23, Sad 49-54, Sad 55-58, Zümer 33-35, Ğafir 59-52 ayetlerde, Allah, "dinlenip huzur bulacakları bahçeler", "Ateşin azabı tadın" "yakıcı bir azap hazırlanmıştır.", "O gün ağızlarına mühür vuracağız fakat elleri dile gelecek ve ayakları (hayatta iken yapmış oldukları her şeye tanıklık edecektir" gibi ifadeler kullanmıştır. Bu anlatım tarzının hedefi; önceki dünyalık tecrübelerimizden bildiğimiz nimeti, acıyı azabı benzeştirerek bize anlatmaktır.
Gelelim, Ali İmran:7. ayete. Bu ayet, Kur'an mesajının anlaşılmasında mutlak anlamda bir anahtar görevi yapan ve onun tümünü "düşünen bir toplum için" (li kavmin yetefekkerûn) anlaşılabilir kılan ayettir. Bu son terim ile işaret edilen husus doğru kavranmadıkça, Kur'an'ın büyük kısmı, hem müminler hem de onun ilahî kaynaklı bir vahiy olduğuna inanmayı reddedenler tarafından büyük ölçüde yanlış anlaşılmaya maruz kalacaktır. Ancak Kur'an'ın müteşâbihât ile kasd edilen şeyin ne olduğunun anlaşılması için, tek başına, bu terimlerin Kur'ânî kullanışları ile ilahî kelâmın en başında temas edilen bir kavramın "insan kavrayışının ötesindeki bir alanın (ğayb) kavramının bağlantısını kurmak zorundayız. Bu kavram, Kur'an çağrısının ve her dinin ana prensibinin anlaşılması için temel öncülü oluşturur: çünkü bütün sahih dinî kabuller, realitenin yalnız küçük bir kısmının insan tasavvuruna ve tahayyülüne açık bulunduğu ve asıl büyük bölümünün ise insan kavrayışının tamamen üstünde olduğu gerçeğinden doğarlar ve bu gerçeğe dayanırlar.
Ancak bu belirgin metafizik kavramın yanısıra ondan daha az belirgin olmayan bir psikolojik tabiat bulgusuna da sahip bulunuyoruz ki bu şudur: insan zihni, önceden gerçekleştirilmiş tecrübeler âleminin tamamen dışında kalan bir şeyi tasavvur edemez veya onun hakkında bir fikir oluşturamaz. Doğuştan kör bir insana bulutları anlatırken avucuna pamuk vererek anlatılmaya çalışması gibi. Tam da bu noktada karşımıza önemli bir soru çıkar: madem ki dinin metafizik kavramları, nitelikleri itibariyle, insan kavrayışının yahut tecrübesinin ötesindeki bir alem ile ilgilidir, o halde bu kavramlar bize nasıl başarıyla aktarılabilir? Tecrübelerimizle ulaşmış bulunduğumuz kavramların hiçbirinde kısmen bile olsa bir karşılığı olmayan fikirleri kavramamız nasıl beklenebilir? Bu soruların cevabını Zemahşerî'nin 13/35 ile ilgili yorumundaki şu sözleriyle izah edebiliriz: "kavrayışımızın ötesindeki bir şeyi, tecrübelerimizden bildiğimiz bir şey ile temsîlen göstermek suretiyle anlayabiliriz." İşte, Kur'an'da kullanıldığı şekliyle müteşâbibât terimi ve kavramının gerçek anlamı budur. Esas olarak Kur'an, bize, ifadelerinin ve pasajlarının birçoğunun müteşabih olarak anlaşılması gerektiğini söyler. Zaten, insanın bunları anlaması isteniyorsa, başka herhangi bir şekilde aktarılmaları mümkün değildir. Dolayısıyla, eğer Kur'an'ın her pasajını, ifadesini yahut cümlesini zahirî, lafzî anlamıyla alır ve onların bir teşbih (allegory), mecaz yahut temsil olması ihtimalini gözardı edersek, ilahî kelâmın gerçek ruhuna aykırı hareket etmiş oluruz.
Bu iki türlüdür, ilkinde şu örneği verebiliriz: Allah'ın Zâtı'na ilişkin bazı Kur'ânî atıflar üzerinde düşünelim: tanımlanamayan, zaman ve mekanda sınırsız ve beşer kavrayışının tamamen ötesinde bir varlık. O'nu tahayyül etmenin imkansızlığı karşısında biz O'nun ancak ne olmadığını anlayabiliriz: yani, zaman ve mekanla sınırlı olmayan, benzetmelerle tanımlanamayan ve beşer düşüncesinin hiçbir kategorisi içine oturtulamayan bir varlık. O halde, ancak çok genelleştirilmiş mecazlar, ne kadar yetersiz de kalsalar da, O'nun varlığını ve aktivitesini bize aktarabilirler. Demek ki Kur'an, Allah'tan, "semalarda" veya "tahtı (arş) üstüne kurulmuş" şeklinde söz ederken biz bu ibareleri lafzî anlamlarıyla alamayız. Aksi halde bu ibareler, müphem şekilde de olsa, Allah'ın mekânda sınırlı olduğu anlamına gelirler: ve böyle bir sınırlama sonsuz varlık kavramı ile çelişeceğinden, derhal, en küçük bir kuşku duymadan anlarız ki, "semalar", "taht" ve Allah'ın onun üstüne "kurulması, sadece her türlü insan tecrübesinin dışındaki bir fikrin, yani Allah'ın kudreti ve bütün varlıklar üzerindeki mutlak hakimiyeti fikrinin aktarılmasına yarayan dilbilimse! araçlardır.
İkincisi ise; Kur'an bize, insanın yeryüzündeki hayatının, "ölüm" denen kesintinin ötesine uzanan bir hayatın ilk ve çok kısa bir safhasından başka bir şey olmadığını söyler; ve aynı şekilde Kur'an, insanın bütün iradî fiillerinden ve davranışlarından dolayı ahlakî bir sorumluluk altında olduğunu ve bu sorumluluğun, kişinin ahiretteki hayatında, iyi ya da kötü, kaçınılmaz sonuçlar şeklinde devam edeceği prensibini tekrar tekrar vurgular. Ama insana bu sonuçların mahiyeti ve dolayısıyla onu bekleyen hayatın niteliği nasıl anlatılabilir? İnsanın yeniden dirilmesi, Kur'an'ın "yeni bir yaratma fiili" olarak tanımladığı şeyin sonucu olacağından, ondan sonra gelecek hayat, insanın bu dünyada yaşadığı ve yaşayabileceği her şeyden tamamen farklı olmalıdır. Böyle olunca, insana, "bu dünyada doğru ve yararlı eylemlerde bulunursan öteki dünyada mutluluğa erişeceksin"; yahut alternatif olarak, "bu dünyada kötülük yaparsan öteki dünyada ondan dolayı azap çekeceksin" denmesi kâfi değildir. Bu tür beyanlar, insanın muhayyilesine(anlayışına) hitap etmeyecek ve onun davranışlarını etkilemeyecek genel ve soyut ifadelerdir. Bunun için gerekli olan, kişinin kendi iradî eylemlerinin veya ihmallerinin sonuçlarını bir şekilde "tahayyül" etmesine yol açacak olan, akla daha doğrudan bir hitaptır ve böyle bir hitap, ancak mecazlar, teşbihler ve temsiller yoluyla etkin şekilde gerçekleştirilebilir. Bu araçlar, bir taraftan, insanın yeniden dirilmesinden sonra yaşayacağı her şeyini dünyada yaşadığı veya yaşayabileceği şeylerden mutlak farklılığını vurgularken diğer taraftan bu iki tecrübe kategorisi arasında mukayese yoluna başvurmuştur. Böylece Hz. Peygamber, 32-17'de cennetin nimetlerine yapılan atıfları açıklarken insanın bu dünyadaki hayatı ile ahiret hayatı arasındaki temel farklılığı şu sözlerle dile getirmiştir: "Allah 'Salih kullarım için hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insan kalbinin içinden geçirmediği şeyler hazırlar" (Buhari, Müslim, Tirmizî).
Sonuç olarak diyebiliriz ki; Gerçek bir müteşâbih, doğrudan ve açık terimlerle aynı kolaylıkla anlatılabilecek olan bir şeyin bambaşka renkli ifadelerle tasviri değildir. Bundan farklı olarak, karmaşıklığından dolayı doğrudan ve açık terimler yahut önermelerle yeterli biçimde ifade edilemeyen ve bu karmaşıklık sebebiyle, detaylı bir "ifadeler" demeti olarak değil de genel bir zihinsel imaj olarak ancak sezgi yoluyla kavranabilen şeyleri mecazî bir şekilde ifade etmeyi kapsar: Bizim fiilî fiziksel veya zihinsel-tecrübelerimizden türetilmiş ödünç-imajlar yoluyla yahut Zemahşerî'nin Rad/35 ile ilgili yorumundaki sözleriyle, "kavrayışımızın ötesindeki bir şeyi, tecrübelerimizden bildiğimiz bir şey ile temsîlen göstermek suretiyle" anlatmak. İşte, Kur'an'da kullanıldığı şekliyle müteşâbihât terimi ve kavramının gerçek anlamı budur diye düşünüyorum. Müteşabihat, bir anlatım zorluğunu aşma üslubudur. Müteşabihat, bir ifade tarzıdır. Gaybi bilgi metafizik alemle (Allah'ın sıfatları, zaman ve sonsuzluğun kesin anlamı, ölünün yeniden dirilmesi, hesap günü, Cennet ve Cehennem, Melek olarak tanımlanan varlıkların veya güçlerin mahiyeti vb.) ilgili bilgileri tecrübelerimizle anlayabileceğimiz şekilde Kur'an'da anlatılmasının adıdır: Müteşabihat, Dolayısıyla, eğer Kur'an'ın her pasajının ifadesini yahut cümlesini zahiri, lafzi anlamıyla alır ve onların bir teşbih (alegorik, mecaz yahut temsil) olması ihtimalini göz ardı edersek ilahi kelamın gerçek ruhuna aykırı hareket etmiş oluruz. Allah'ın gerçek mahiyetini bildiği ve insanlarında kavrayabileceği şekilde anlattığı gaybi bilgilerdir müteşabihatlar. Ve sanıyorum, "Allah'tan başka kimse onun kesin anlamını bilemez" ibaresinin anlamı budur. Müminlere de bu gaybi bilgilere ancak iman etmek düşer.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...