|

GÜNAH KAVRAMI
M. Kürşad Atalar
Günah kavramı, mü'min
tipolojisinin önemli bir boyutunu oluşturmaktadır. Bilindiği gibi,
mü'min, İslam'ın 'insan modeli'dir ve 'kulluk' kavramı temelinde,
öncelikli olarak 'ihsan', 'takva', 'ıslah' vb. pozitif alana ilişkin
kelimelerle tanımlanır. Aslında, bütün ideoloji ve dinlerin model insan
tanımları da bu şekilde yapılır. Yani önce model insanın, olumlu yönleri
öne çıkarılır ve o ideoloji veya dine inanacak 'bağlı'nın vasıfları
zikredilir. Fakat bundan sonra önemli bir konu daha vardır ki, bu da,
'günah' kavramıyla ilgilidir. İnanmış kişinin tanımı, olumlu vasıflar
zaviyesinden yapıldıktan sonra, şu soru akla gelir: "peki, bu kişi,
inandıklarına aykırı hareket ettiğinde ne olacaktır?" Bu soru, günah
meselesinin çözümünü gerektirir ve burada akla gelen ilk konu, iman-amel
meselesiyle ilgilidir. Eğer iman ve amel birbirinin cüz'ü ise, bu
durumda, amel konusunda sıkıntısı olanın, o oranda, imanında da
sıkıntısı olduğuna hükmedilecektir. Nitekim İslam tarihinde ortaya çıkan
mezheplerin bir kısmı (mesela Hariciler) bu görüşü savunmuş ve büyük
günah işleyenin dinden çıkacağını söylemişlerdir. Fakat bu görüşün tam
tersini savunanlar da (örneğin Mürcie) olmuştur ve onlar da, hiçbir
günahın imanı iptal etmeyeceğini savunmuşlardır. İşte bu noktada,
günahın kategorilere ayrılması konusu (veya 'günahın imkanı' meselesi)
karşımıza çıkmaktadır. Burada da tipik soru şudur: "kişi iman ettiği
halde, nasıl olur da günah işleyebilir?" Bu soruya verilen cevaplar da
iki ana kategoride toplanabilir: ilk grup, burada bir 'imkan'ın söz
konusu olmadığını ileri sürerken, ikinci grup, bu 'imkan'ı kabul
etmektedir. Fakat asıl sorun, 'büyük günah' kavramında ortaya
çıkmaktadır. Küçük günahların imanı iptal etmeyeceği konusunda genel bir
mutabakat olmakla birlikte, kimileri 'büyük günah'ın imanı iptal
ettiğini, kimileri, imanı iptal etmemekle birlikte, cezayı mucip olma
ihtimalinin çok yüksek olduğunu, kimileri de büyük günahın bile hesap
gününde bağışlanabileceğini savunmaktadır. Mutezile ise, büyük günah
konusunda daha farklı bir yaklaşım sergilemekte ve büyük günah sahibini
'el-menzilu beyn'el-menzileteyn' dediği bir 'orta yerde' görmektedir.
Yani Mutezile'ye göre, büyük günah işleyene ne kafir denir ne de mü'min.
Bu kişi, bu iki menzil arasında bir yerde bulunmaktadır.
Bu tartışmaya dikkatli bir gözle bakıldığında, sorunun 'iman' ve
'amel'in tanımlanmasında ve bu kavram arasındaki ilişkinin doğru bir
biçimde kurulamamasından kaynaklandığı görülecektir. Burada doğru ilişki
şu şekilde kurulmalıdır: "amel, doğası gereği, imanın sonucudur." Yani,
her eylemin altında, mutlaka bir 'inanç' ögesi olmalıdır. Uyku,
sarhoşluk, bilinç kaybı gibi haller dışında, insan, kural olarak,
inandığı şeyi yapar. Bu yüzdendir ki, mü'min olanın, kural olarak, ameli
de olacaktır. Fakat kişi, amel yapıyor diye, onun iman sahibi olacağı
söylenemez. Bu, zahire göre böyle olabilir, ancak iman, sonuçta kalp işi
olduğuna göre, her amel, sahibinin mü'min olduğuna delalet etmez.
Münafıklar, bunun iyi bir örneğidir. Onlar da amel yaparlar, ama bu,
inandıkları için değil, başka amaçlar taşıdıkları içindir. Dikkat
edilirse, münafıklara, mü'min muamelesi yapılmasının nedeni, 'zahire
göre hüküm verme' kuralı yüzündendir. Bu gereklidir; çünkü dünya hayatı,
zahirin tanziminden ibarettir. Toplumsal alan, kişilerin kalplerinde
taşıdıkları şeye göre tanzim olunamaz. Fakat zahire göre hüküm
verilmesinin de altında bir başka hukuk kaidesi yatar ki, o da,
kişilerin, kural olarak, inandıkları gibi hareket edeceklerinin
beklenmesidir. Gerçekten de dünya hayatında, kahir ekseriyetle geçerli
olan kural budur. O halde, imanın da, kaçınılmaz olarak, ameli
beraberinde getireceği söylenebilir. Peki, bazı durumlarda bu kural niye
işlemez? İşte burada 'istisna' kuralları devreye girer. Günah da bu
alana ilişkin bir kavramdır. Dolayısıyla, günah, müminde istisna
kabilinden olabilir. Yani sürekli olmaz (Ali İmran:135). Mü'min de,
sonuçta, nefs sahibi, takvası ve fücuru ilham edilmiş bir beşerdir. O da
bazen nefsine uyabilir ve yapmaması gerektiği şeyleri yapabilir. Ve
bunların 'küçük günah' kategorisinde olması ihtimali daha büyüktür.
Mü'minin büyük günah işleme ihtimali de, yine aynı açıdan bakıldığında
vardır fakat azdır. Kur'an'daki "büyüklerinden sakının ki, küçüklerini
bağışlayalım" ayetinde bu ima vardır. Bütün bu konularla ilgili olarak,
Nisa: 107 ila 117 ayetler, Nisa:92-93, Hucurat:9 ve Fatır:32. ayetlerde
yeterince açık ifadeler vardır. Bu ayetlere göre, mü'min günah
işleyebilir; tevbe etmesi şartıyla günahının bağışlanma ihtimali vardır,
ancak hiçbir günahı için bağışlanması veya bağışlanmaması konusunda
kesin bir şey söylenemez. Mü'minin bu konudaki mevkii, 'havf ve reca'
arasında bir yerdir. Yani mü'min günahlarının karşılığını görebileceği
korkusuyla hareket edecek ve fakat günahlarının bağışlanabileceğinden de
ümidini kesmeyecektir.
Günah kavramının, mü'min tipolojisindeki önemi şudur: günahın imkanı
kabul edildiğinde, idealleştirilmiş veya ütopik tanımlardan vazgeçilecek
ve ayağı yere basan, model alınabilecek bir insan tipolojisi
çizilebilecektir. Bu yüzden, aslında, günah kavramı konusunda müminin
zihniyetinin berraklaşması, İslam'ı 'hayatın içinden' anlamayı mümkün
kılacak ve böylece o, inancını eyleme dönüştürebilecektir. Aksi
taktirde, idealize edilmiş, gerçeklikten uzak, ütopik bir yaşam tarzını
benimseyecek ve çalışmaları da bir süre sonra heba olacaktır. Bu
nedenle, bir model insan tanımı yaparken, mü'minlerin özelliklerini
'günahın imkanı' kavramıyla birlikte tasvir etmek, 'hikmetli' bir bakış
açısından da gereklidir. İşte o zaman mü'minler, 'hayatın içinden' bir
anlayış sahibi olabilecekler ve böylece hayatı dönüştürebilme
imkanlarına daha kolay sahip olabileceklerdir. |